dilin

Dil Nedir? Dilin Türleri

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

 

Çok geniş anlamıyla dil, düşünce, duygu ve güdüleri, doğrudan doğruya  ya da dolaylı olarak bildirmeye yarayan herhangi bir anlatım aracıdır. Bu tanım bütün canlıların kendi aralarındaki bildirişimlerle ilgili işaret sistemlerini olduğu kadar, insanlar tarafından doğanın ve eşyanın ortak kalıplar halinde manalandırılması olgularını da kapsamaktadır.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

İnsanlar ve hayvanlar bir takım sesler ve işaretlerle düşünce, duygu ve güdülerini anlatmaktadırlar. Bunlar birer (dil)dir. Yaprakları solmaya başlayan bir bitki de (susadım) veya (hastayım) demektedir. O halde bitkilerin bile doğaya dönük dilleri vardır. Demek ki tüm canlıların, kendilerini ve hallerini anlatabilme olanakları vardır. Buna dolaysız (doğrudan doğruya) bildirişim diyoruz.

Dilin İçinden Geçmek

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

İnsanoğlunun konuşup yazdığı "dil", aslında bizimkinin dışında başlı başına bir evrendir. Uzak, gizemli ve korunaklı bir evren. Ha deyince girilmez oraya, girilse de başıbozuk, avare yolculuk edilmez. Dünyalılar, anasından doğar doğmaz dikilirler onun kapısına. Kendilerine uyacak bir "dil" edinmek ister ve alabildiklerini alıp geri dönerler. Çoğu insanın, ortalama insanın, dil evreninde gidebildiği yer aynıdır aşağı yukarı. O da, burada konuşup anlaşmaya yetecek kadardır. Bunun ötesine geçmek, daha başka hünerler, beceriler ister. Aşkla ve tutkuyla çıkılacak yolculuklar ister. Her seferinde gidilmemiş yollar bulmak gerekir. Bu yollarda ustalaştıkça dil evreninden zengin hazineler göçürüp gelir kişi. Artık kendine özgü yapılar kurmaya başlar. Orada, her türlü yapı ve her hayal için sınırsız malzeme vardır. Ama hiçbir fani henüz bu evrenin sınırına kadar varabilmiş değildir ve aslında varmasının imkanı da yoktur. Onun hala namekşuf kaleleri, bahçeleri ve denizleri vardır.

İşte yazı adamının ömrü, şu bizim dünya ile o dil evreni arasında gidip gelmekle geçer. Taptuk Emre dergahına odun taşıyan Yunus gibi, oradan faniler arasına heybeler dolusu kelimeler, cümleler; bakir hayaller, benzetmeler ve nihayet ince işçilikle örülmüş eserler taşır durur. Sıradan adam bütün ömrünce birkaç yolculuk ancak yaparken, yazı adamı maden işçileri gibi habire derine derine iner, yeni bir cevher bulacağım diye, canı dişinde hep o yollara vurur kendini.

"Yazıcı"nın dille olan macerasını açık etmek için bunca hikaye uydurmak zorunda mıydım? Belki biraz uzunca oldu, ama ben tastamam böyle inanıyorum. Bir dil evreni var ve buradan oraya vızır vızır gidip gelmeler oluyor. Ve herkes oradan getirebildiği kadar konuşup yazabiliyor,meramını o kadar anlatabiliyor. Dil evreninin asıl salikleri yazarlar ve şairler, kısaca dil ustalarıdır. Bulduğuyla yetinmez onlar, uzun yol düşkünüdürler; ne yolculukları biter ne de keşifleri...

Yazıya gönül düşürenlerin çoğu, yazma işinin "dil"den geçtiğinin farkına varamıyor ilkin. Dil evreninde meşakkatli yolculuklara çıkmadan, oranın tenha köşelerine ulaşmadan yazının kulesine çıkıvereceğini sanıyor. Kişinin, yazacağı dili adamakıllı öğrenmesi ve onun içinde "kendine özgü bir dil" kurması ha deyince olacak işlerden midir? Voltaire şöyle bir söz etmiştir: "Kişi üç yılda, beş yılda yabancı bir dili, bir on onbeş yılda da öteki dilleri öğrenir, ama kendi dilini öğrenmesi yıllara sığacak iş değildir." Nasıl, hak verdiniz mi Voltaire'e? Bir dili öğrenmekten muradın, o dili konuşmaktan, hatta o dilde yazıyor olmaktan başka bir şey olduğunu söylemek istiyor. Bu ne hicrandır! Sayısız insan, ana dilini bilmeden, öğrenemeden ömür defterini kapatıp gidiyor. İlhan Berk "Şiir büyük ama çok büyük diller istiyor." diye yazıyor günlüğünde. "Bir iki yönü var bizim dilimizin daha." diyor, sonra "Bir orasını işlemişiz, öbür yönlere gitmemişiz, hiç bilinmiyor da."

Neden bu? Dil evreninde herkesin gidip geldiği asfalt yol üzerinde dönüp duruyoruz da ondan. Kendi yolumuzu bulmak, bulduktan sonra onun toprağını işlemek ve binbir cevherini çıkarmak gibi bir derdimiz, düşüncemiz olmuyor.

Diyeceğim, dili sevmiyoruz biz. Dil üstüne aşklarımız, hayallerimiz yok. Bilmem hak verir misiniz bana; dil konusu, belki matematik kadar soğuk karşılanır okullarda. Çocuklar ve gençler, yok haksızlık etmeyelim, hemen herkes için böyledir bu. İşte konuşuyor ve yazıyoruz ya,onun ötesinde "dil" ile uğraşmak, onun üstüne düşmek gereksiz ve biraz zor bir uğraş gibi görülür. Yazmaya duranlar bile hep keseden yemeyi yeğler bu yüzden. Sıradan dili, o hiç çaba harcamadan elde ettikleri dili kullanırlar sürekli. Onunla bir saray inşa edeceklerini sanırlar.

"Dil sevgisi nasıl kazanılır?" derseniz, onu pek bilmem ben. Bunun bir yaşı, bir öğretimi var mıdır? Yoksa kitaplara, o dil ocaklarına ulaşmak ve onları tadına vara vara okumak yeterli midir? Bildiğim, bu sevginin öyle kolay kazanılır servetlerden olmadığı. Önce kelimelerle başlıyor olmalı. Kelimelerin kabuğunu kırmayı, içindeki özü bulup ağzını tatlandırmayı öğrenmeli insan. Her kelimenin içinde bir öz, bir bal peteği olduğunu, bir hazine arayıcısı gibi onun peşinde koşmak gerektiğini bilmeli. Kelimeler birer bal küpü ve sihirli oyuncaklar gibidir. Birbirine değdikçe inanılmaz sesler çıkarır. Burada "Bir kelime buldum/Çın çın öter." diyen şairi hatırlamalıyız. Boşuna söylemiyor şair, her kelimenin kendine özgü bir sesi ve kokusu vardır. Siz sevip okşadıkça, kulağınızı tutup dinledikçe o size ses verir, balını sızdırır. Kelimelerin gönlünü edip dostluğunu kazandınız mı artık dil evreninde kapılar yavaş yavaş açılır size. Yeni söyleme biçimleriyle, yeni anlam katmanlarıyla tanışırsınız. Ve dilin öteki yüzleriyle...

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Yazıya gönül düşürenlerin çoğu, yazma işinin "dil"den geçtiğinin farkına varamıyor ilkin. Dil evreninde meşakkatli yolculuklara çıkmadan, oranın tenha köşelerine ulaşmadan yazının kulesine çıkıvereceğini sanıyor.

Dili sevmek, kelimeleri sevmekle başlar dedim ya, kelimeler tek başlarına ortalıkta dolaşırken bir sevgi uyandırmaz insanda. Biz, kelimeyi anlamlı bir metin ve büyülü bir düzen içinde görür ve ona bu haliyle vuruluruz. O zaman dil ve kelime sevgisi güzel, anlamlı ve etkileyici metinlerle karşılaşmaktan geçiyor. Çünkü kelimeler en güzel seslerini bu nizam içinde verirler. Dili sevmek, tek tek kelimeleri sevmekten başka bir şeydir. İçinde dile dair bir aşk uyanan adamın yaptığı, kendini yani içinin sesini karşılayacak yeni bir "söyleme biçimi" aramak ve bulmaktır. Bunu nerede arar? Kendinden önce kurulmuş ve bulunmuş mükemmel metinlere ulaşarak ve onların içinde gezinerek. Ben buna dilin içinden geçmek diyorum. Voltaire'e kulak verecek olursak dilin içindeki yolculuk öyle bitiverecek cinsten değildir. Bir şair ya da romancı için, edebiyatta kalıcı eserler bırakmak isteyen için, dil bilgeliği kazanana dek sürecek bir yolculuktur bu.

Okullardaki edebiyat ve Türkçe öğretmenlerinin öğrencileri için yapacakları en sevaplı iş, onları, dilin içinden geçirecek yolun başına getirmek ve bu yolculuk için yüreklendirmek olmalıdır. Çocukları, dilin büyüsünü tattıracak metinlerle tanıştırırlarsa, kelimelerin sesini dinlemeyi, kelimeleri sevip okşamayı öğretirlerse onlara, ötesi gerekmez. Öğrenciler bu sevdayla, ağızlarına çalınan bir parmak balın peşine düşüp dil'e giden yolu kendi başlarına bulacaklardır.

Dil, olsa olsa bir büyü işidir. Yoksa kelimelerin, cümlelerin ve paragrafların kendi başlarına insanı yüreğinden vuran tesirli bir sihir kazanması, aklın alacağı işlerden değildir. Bir iki dizelik bir şiirin, bir paragraftık bir metnin insanı nasıl ağlattığına, nasıl güldürdüğüne ve nasıl başka başka duyguların seline verdiğine şaşmamak elde midir? Ben buna şaşarım şaşmasına da, birgün yazacağım bir metnin, bırakın metni, bir cümlenin ya da paragrafın okurumun yüreğine inmesini, onu can evinden vurmasını ve talihsiz okurumun oracıkta yığılıp kalmasını hayal etmekten de alamam kendimi. Böyle "tesir-i hakikiye sahip bir metin yazabilecek miyim? Daha doğrusu kaç kişiye nasip olur bunca dokunaklı, bunca büyülü sözler yazmak? Biraz haince ve bencillik kokan bir arzu olmasına rağmen bunu hep istedim biliyor musunuz? Kendim için değil, dilin kudretini göstermek için istedim. Bunu başarırsam, kelimelerin kabuğunu kırıp içlerindeki öz'ü gösterebileceğime, anlamı "saf haliyle" duyurabileceğime inandım. Karınca misali anlayacağınız: Başaramasam da yolunda ölmek var ya!

 

KAYNAK:http://www.yagmurdergisi.com.tr/

Dilin İletişimsel Unsuru Olarak Sınıflandırma İşaretleri

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Dilin İletişimsel Unsuru Olarak Sınıflandırma İşaretleri

Linguistik'te, "iletişimsel-edimsel dönüm noktası" edimsel ve sosyolinguistik teorilerinin etkisi altında ortaya çıktığında 70'li yılların başlarında konuşma dilinin yazı dili karşısındaki özellikleri eski haline getirildi. Psikolog ve filozof Paul Watzlawick'ın ekibinin iletişim teorisi de bu konuda büyük bir rol oynamaktadır. Bu teoriye göre her iletişim, içerik yönünün ve ilişki yönünün bir birimini ifade eder. Bir anlayış zamanla dilbilime de kapılarını kapatmamalı. Konuşma metinleri yazılmadan önce sıkıntı verici olarak bilinen ve düzenli olarak yok edildikten sonra iletişimsel unsur olarak ifade edilen özel sınıflandırma işaretleri mevcuttu. Sesleritemsil eden "ah", "oh", "yani", ve "değil mi?" gibi leksikal (sözcüksel) dinleyici ve konuşmacı işaretleri sözlü iletişimde bir ifadenin daha küçük birimlere bölünmesini mümkün olmasını sağlar. Ayrıca bu işaretler, konuşmacı ve dinleyici arsındaki ilişkiyi konuşmanın kabulü bakımından ve konuşma hakkının güvenliğinin düzenlenmesini belirler. Bu leksikal sınıflandırma işaretlerinin ve içeriksel konuyla ilgili sınıflandırmanın yanı sıra özellikle prosodisch (bürünsel) unsurlar vardır. Bunlar; ses alçalması ve ses yükselmesi, dolu veya boş molalardır. Bu molalar, konuşmacının katkılarının içsel sınıflandırılmasının daha küçük iletişimsel birimler oluşturmasına yol açar. Birçok psikoterapik eğilimler "mecazi konuşmaları" eleştirmektedir. Konuşma başlangıçlarında kullanılan "şunu demek istiyorum…", "düşünüyorum ki…" vb. gibi süslü püslü ama boş olan sözlerin neyi ilgilendirdiğini eleştiri noktası olarak görmektedir. Çoğunlukla böyle boş sözlerin içerikle ilgili imalı bir kullanımının söz konusu olmadığı burada belirtilmelidir. Ancak konuşma hakkının savunulması çabası devam etmeli. Aynı zamanda bilginin aktarımı sırasında konuşma hakkı güvenceye alınabilsin diye ifadenin gereksiz kısmı başta bulunmalı. Daha uzun bir dikkat gerektiren hikâye, öykü gibi türlerde "fıkra belirtileri" diye adlandırılan şu giriş cümleleri kullanılır: "Dün bana ne olduğunu biliyor musun?", "Olanları duydun mu?" vb. Burada konuşmacı, dinleyicisinin eğilimini hesaba kattığını ve sözü dinleyicisine bırakmak için geniş bir zaman verdiğini gösteriyor. Bazen yanlış bir işaret ile rahatsız edici bir iletişimin temeli oluşur. Arkadaş çevresinde cümlesine "Dikkat et…" şeklinde başlayan bir kişi, başkaları tarafından yanlış anlaşılabilir. "Dikkatli olunuz!" boş sözü belki bir tehdit veya belki de bir nasihat olarak hissedilebilir.

KAYNAKÇA

Prof. Dr. Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, Bayrak Basım, İstanbul, 2008, s. 3 Konuşma Dili, Yazı Dili

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Dilin Bilimsel Tanımı [1]

Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Atatürk Döneminde Türkçe ve Türk Dil Kurumu Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi

Dilin Kökeni: Kur'an-ı Kerim ve Diğer Kutsal Kitaplara Göre Dil Olgusu

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Bu makalede, insan olmanın en önemli özelliklerinden biri olan dil konusu üzerinde durulmaktadır. Dil, insanları diğer varlıklardan ayıran temel özelliklerden biridir. İnsan, iletişimini seslere dayalı olan dil sistemini kullanarak gerçekleştirmektedir. İnsanların varlıklara isim koymak için kullandıkları dilin ilk kelimeleri nasıl ortaya çıkmıştır? İşte bu makalede, insanın konuşma özelliğinin nasıl ortaya çıktığı hususunda kutsal kitapların verdiği bilgiler ile bu konuda ileri sürülen bazı teoriler ele alınmıştır. Fakat makalenin asıl konusu, dilin ortaya çıkışı ile ilgili teoriler olmadığı için, bunun üzerinde fazla durulmamış, daha çok kutsal kitapların meseleye yaklaşımı ele alınmıştır.

Dünya üzerinde insanlardan başka daha pek çok canlı bulunmaktadır. Bir kısmı karada, bir kısmı da denizde yaşayan binlerce tür hayvanın varlığı bilinmektedir. Tabiatta mevcut bitki türleri daha da fazladır. Tüm bu canlı türleri içerisinde sadece insanlar, konuşabilme özelliğine sahiptirler. Hatta insanı diğer varlıklardan ayıran en temel vasfın "konuşma", yani düşüncesini sembollerle ifade edebilme yeteneği olduğu belirtilmiştir. Nitekim mantık âlimleri insanı, "konuşan hayvan" (Esîruddîn el-Ebherî 1998: 64-65) veya bunun daha köklü bir ifadesi olarak "sembol kullanabilen varlık" (Karaağaç 2002: 25) diye tarif etmişlerdir. Bu noktaya temas eden pek çok ünlü dil bilimci konuşma yetisinin, sadece insana özgü doğal bir yeti olduğunu belirtirler (Kıran 1996: 57). Muhtemelen diğer canlıların da kendi aralarında bir haberleşme şekli vardır. Nitekim başta balina ve yunuslar olmak üzere, karıncalar, arılar ve diğer bazı hayvanların, kendi aralarında haberleşebildikleri belirtilmektedir. Ne var ki, insanların konuşup haberleşmeleri bunlarınkinden çok farklı ve mükemmeldir.

1.1. DlLlN ORTAYA ÇIKIŞI YÖNÜNDEKİ GÖRÜŞLER

İnsan bu konuşma yeteneğini nasıl elde etmiştir? Diğer varlıkların aksine, insan nasıl bu şekilde konuşabilmiştir? İnsanın ilk kez konuşmayı nasıl öğrendiği ve nasıl konuşmaya başladığı sorusu dil bilimcileri en çok meşgul eden sorulardan biri olmuştur. Dilin nasıl ortaya çıktığı konusunda pek çok farklı çalışmada değişik teoriler ortaya atılmıştır. Dilin nasıl doğduğu konusu modern dil bilimi ile bu bilime yakın olarak çalışan antropoloji ve nöroloji gibi bilim dallarının da araştırma konusudur. Bu üç bilim dalı arasında probleme bir çözüm bulmak için iş birliği de yapılmaktadır.

Dilin doğuşu ile beynin gelişimi ve çalışması arasında sıkı bir ilişki olduğu düşünülmektedir. Nöroloji araştırmaları yapan bilim adamları insan beyninin davranış ve duyuları kontrol edip yönlendiren farklı bölümlere sahip olduğunu belirtiyorlar. İnsan beyninin her ne kadar dil ile ilişkili olduğu herkes tarafından tartışılmasız kabul edilen bir gerçek olsa da dilin beyin tarafından nasıl ve ne zaman ilk ortaya konulduğu ve geliştirildiği henüz meçhuldür. Bu soruyla ilgilenen dil bilimciler ve antropologlar dilin tarihte kabaca ne zaman ortaya çıktığı konusu ile ilgilenirler ve dilin ilk dönemlerinin nasıl olabileceği konusu üzerinde teori geliştirirler. İnsan beyni insanın davranış ve duyularını kontrol edip yönlendiren farklı bölümlere sahiptir: Mesela, dokunmak, görmek, işitmek vs. Dil ve beyin ilişkisini araştıran çalışmalar neticesinde konuşma yetisinin beynin Broca ve Wernicke bölümleri tarafından yönlendirildiği ortaya konmuştu. Broca dilin üretilmesinden Wernicke ise dilin dinlenilip anlamlandırılmasından sorumludur (Gutin 1996: 82-90).

Dil ve konuşma beyin tarafından işletilen bir sistemdir, bu sistemin çalışması görme duyusu sisteminin çalışmasına benzer. Görme işleminde somut resimler alınıp işlenirken dilde soyut kavramlar ile farklı bir işletim belirmektedir. Kelimeleri belli bir söz dizimi içinde genel bir metin çerçevesi dahilinde işleyip anlamlandırmak beynin fonksiyonudur; bu yönüyle dil görme işlevinin yerine getirilmesine benzemektedir. Görmede varlıklar ve bunların karşılığı resimler somut iken konuşma ve konuşmayı anlamlandırmada sesler ve kelimeler ile bunların karşılığı olan kavramlar soyuttur (Gutin 1996: 86).

Dilin ve beynin gelişmesinde kültürün önemli olduğunu ileri süren görüşler vardır. Kültürün insanın yaşamasını, psikolojisini ve dilini etkilemesi önceki kuşakların edindiği bilgilerin, eylemlerin, hislerin vs. sonraki kuşaklara aktarılması biçiminde olur. Dilin toplu yaşayan canlılar arasındaki iletişimi sağlamada kullanılan bir araç olma özelliği onun mükemmel bir sistem halinde gelişmesini sağlamıştır. Topluluk halinde yaşayan diğer canlılarda da ilkel iletişim sistemleri tespit edilmiştir; ancak bunlar insan dilindeki karmaşıklığa ve gramere sahip olmanın çok uzağındadırlar (D'Andrade 2002: 223­232). İnsan dışındaki canlıların iletişimlerinin sınırlı kalması ve halihazır-görünen zaman ve mekân çizgisini aşamaması dikkat çekicidir. İnsan dilinin halihazır-görünen zaman ve mekân çizgisinin somut sınırlarını aşması, simgeleri kullanması onu mükemmel bir iletişim aracı haline getirmiştir. Dilin bu seviyeye gelmesinde nesilden nesile kültür aktarımının rolü büyüktür. İnsanın dildeki simge ve temsil işlevini geliştirmesi, onun kültürünü, öğrendiklerini gelecek nesillere aktarabilmesine imkân sağlamıştır. Dildeki simge işlevi gelişmemiş olsaydı her bir ferdin hayatı boyunca biriktirdikleri kendisiyle birlikte ölmüş olacaktı. İşte nesilden nesile dil vasıtasıyla aktarılacak olan bilgileri depolayacak ve dil vasıtasıyla işleyecek büyük ve işlevsel bir beyne ihtiyaç bu noktada belirmiştir. Beyin ve dil arasındaki bu etkileşim karşılıklı olmuş; beynin büyümesi ve işlevselleşmesi simgeye dayalı dilin gelişmesini sağlamıştır (D'Andrade 2002: 228).

Dilin doğuşunda ilk safhanın ses değil işaret olduğunu ileri süren teoriler de vardır. Dil önce işaret dili olarak doğmuş; sonra insanın gelişmesi ve ellerini başka işlerde alet kullanımına ayırması dolayısıyla ses düzeyine geçmiş ve buradan gelişimine devam etmiştir. Ses telleri ve gırtlak arasındaki mesafenin bugünkü düzeyine gelmesi ile insanın farklı değişik sesleri çıkarabilme yeteneği gelişmiş; bununla paralel olarak iletişim dili, el hareketleri ve mimik düzeyinden ses düzeyine yükselmiştir (Zimmer 1995: 38-39).

İnsanın dil ile olan bağlantısı çok ilgi çekicidir, 6 yaşına gelen bir çocuk 10 binden fazla sözü kelime hazinesine kayıt etmiştir. 4 yaşındaki bir çocuk ise dilindeki gramer kurallarını hatadan uzak olarak kullanabilme yeteneğini yüzde 95'e çıkartmıştır. Bunu yaparken de çocuk hiçbir düzenli eğitime gerek duymaz; dili konuşabileceği ve işitebileceği bir ortam onun için yeterlidir. Çocuğun bütün bunları yapabilmesi ancak onun dil yeteneği ve mekânizmasıyla doğmasına bağlanabilir. Gramer dilin seslerini ve kurallarını, kelime biçimlerini ve söz dizimini kapsar ve bu sınırlı verilerle daha önce hiç işitilmemiş sınırsız sayıda cümle kurabilme imkânını sağlar. İşte bugün bebeklerin çok karmaşık olan dili kolayca öğrenebilmelerinin altında genlerdeki bu dil kalıtımı yatmaktadır (Nowak 2000-2001: 36­44).

Dilin doğuşunda taklidin yattığını ileri süren teoriler de vardır. Mesela ölen kişinin ardından tutulan yas törenlerine katılanlar ağlamayı taklit ederler; görünüşte bu ağlamadır ama gerçek bir ağlama değildir. Amaç burada sosyalleşmeyi sağlamaktır. Bu yas ağlaması gerçek ağlamaya hem benzer hem benzemez. Görünüşte ona benzeyecektir; ancak amaç açısından ondan ayrılacaktır. İşte bu ilişki dilin doğuşunun temelini oluşturmuştur. Beynin ses organları özellikle de gırtlak üzerindeki hakimiyetinin gelişmesi, dilde çıkarılması zor olan seslerin kolayca ve art arda çıkarılabilmesini sağlamış; böylece kelimelerin anlam temelinde yatan seslerin karşıtlığı ilkesi gerçekleştirilebilmiştir. Gramerin ve sentaksın gelişmesi ile dil bir bütün olarak ortaya çıkmış; dil yeteneği de nesilden nesile kalıtım yoluyla aktarılmıştır (Urban 2002: 233-246).

Dilin ve sembollerin kullanımı insanın hayatını devam ettirebilmesi için önem ve öncelik arz etmeye başlayınca dil, eş zamanlı ama birbirinden ayrı ve farklı olarak dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı sosyal gruplarda doğup gelişmeye başlamıştır.

Dilin kültürel çerçevedeki işlevi yani kullanana hayatta kalabilmeyi sağlaması ve hayatı kolaylaştırması bütün farklı sosyal topluluklarda aynıdır. İnsan beyni farklı bölgelerde dil bahsinde aynı ortak yönelişe doğal olarak ulaşmıştır. Sözü araç olarak kullanmadan da anlam, işaretler yoluyla, çizgiler yoluyla ortaya konulabilir. Bu özellikle somut anlamlar için mümkündür, eski dönemlerden taşlar, kayalar üzerine bunun pek çok kazınmış örnekleri kalmıştır. Soyut anlamlar da başlangıçta gerçek somut figürler üzerine kurulmuştur. Bu figürler zamanla pratikleşip gerçek varlıklar ile görünen bağlarını koparmışlar; bu da yazının, alfabenin gelişimini doğurmuştur (Otte 2007: 49-59).

Dilin doğuşunda insanın şimşek çakması veya büyük yangınlar karşısında çaresiz kalması ile açığa çıkan iç duygularının yer aldığı ileri sürülür. Korku çaresizlik gibi ortaya çıkan bu duygular insanı harekete geçirici rol oynarlar. Bu yoğun duygulardan boşalma görevi görecek olan semboller, sembolik dilin doğuşuna yol açmıştır. İlk çıkan dil öğeleri de ünlemler ve isimler olmuştur. Dilin insanoğlundaki duygu ve kavrama güçlerinin bir birleşimi olarak ortaya çıktığını söylemek mümkündür. İnsanın çevresini kontrolü altına almasında mükemmel bir araç olan dil, kendi iç dinamiği ile teorik düşüncenin yollarını açan ve geliştiren bir araç haline gelmiştir (Shanahan 2000: 246-270).

Yukarıda verdiğimiz bu teori ve görüşlerin yanında dilin, Allah'ın insanlara verdiği bir ilâhî kudret, tanrısal bir armağan olduğu da söylenmiştir. Şimdi İslam âlimlerinin konu ile ilgili görüşlerine geçebiliriz.

1.2. İSLAM ÂLİMLERİNİN GÖRÜŞLERİ

Bazı müslüman usul âlimlerinin de konu üzerinde uzun uzadıya durdukları görülmektedir. Bunlar, varlıkların isimlerinin kim tarafından konulduğu konusu üzerinde ittifak edememişlerdir. Başta Ebü'l-Hasan el-Eş'arî (v. 330/941), Ebû Ali el-Cübâî, Ebu'l-Kasım Abdullah el-Ka'bî (v. 317/929), Muhammad b. el-Hasan ibn Fûrek (v. 406/1015) olmak üzere bazı âlimler, varlıkların isimlerinin Allah tarafından konulduğunu, dolayısıyla bütün dillerin Allah tarafından vaz'edildiğini söylemektedirler. Bunlar, başta "Allah Adem'e bütün isimleri öğretti" ayeti olmak üzere bazı Kur'an ayetlerini delil olarak kullanmaktadırlar. Buna göre diller tevkîfîdir; yani Allah tarafından vaz'edilmişlerdir. Allah bunu, ya vahiy yolu ile ya insanda halk ettiği bir zorunlu bilgi ile yahut varlıklarda manalara delalet eden bir takım sesler yaratıp insanlara duyurması ile yapmıştır. Sonra da insanlar öğrendikleri bu dili, kendilerinden sonra gelen nesillere öğretmişlerdir...  Bazı âlimler, dilin bir bütün halinde öğretilmiş olduğunun zannedilebileceğini belirttikten sonra, bunun böyle olmadığını söylemekte ve şu bilgileri vermektedirler: Allah Adem'e kendi döneminde ihtyaç duyduğu kadarını öğretti. Sonra ardından gelen peygamberlere de ihtiyaç duydukları kadarını öğretti, nihayet peygamber Muhammed'e bunların tümü yanında ayrıca diğerlerine öğretmediklerini de öğretti. Böylece dil karar kılmış oldu.

Bazıları da, dili icad edenin insanlar olduğunu iddia etmektedirler. Başta Ebû Hâşim (v. 321/933) olmak üzere Mutezile mezhebine mensup âlimlerin kabul ettiği bu görüşe göre, her varlığa, onun manasına uygun isimler verenler insanlardır; Allah değildir. Bunlar da, başta "Biz, her peygamberi, onlara hakikatleri iyice açıklasın diye kendi milletinin diliyle gönderdik" anlamına gelen İbrahim suresi 4. ayeti olmak üzere bazı ayetleri, görüşlerini desteklemek üzere kullanmışlardır.

Üçüncü bir kısım âlime göre, manalar ve onlardaki ıstılahlara isim koymak için, insanların muhtaç olduğu kadarını vaz'edip öğreten Allah'tır. Kul bunu, Allah'ın onda yarattığı zarurî bir ilim ile bilir. Bunun dışındakilerin ise, insanın kendisi tarafından konulmuş olması muhtemeldir. Bu da şu şekilde gerçekleşmiş olmalıdır: İnsanlar, bir varlığın manasını ifade için bir ıstılah üzerinde ittifak eder ve bunu da birbirlerine söylerler. Sanki onlardan bir kısmı diğerine der ki: "Biz falan şey için filan lazfı koymak ve onun manası için onu ıstılah yapmak istiyoruz, sen de bu konuda bizimle ol!" Ya da, birbirlerine derler ki: "Şunun için şunu koyalım."Böylece aralarında sözlü bir anlaşma hasıl olur ve bu anlaşmayla varlıkların adları konmuş olur.

Burada, yine Mutezile mezhebine mensup bir âlim olan Abbâd b. Süleyman'a atfedilen bir görüşe de işaret etmeliyiz. Buna göre, eşyanın isimleri kendiliğinden olmuştur. Ancak, bu görüş pek itibar görmemiştir.

Tabii ki bütün bu görüşler eleştiriye tabi tutulmuştur.Âlimlerin ve araştırıcıların ekserisi, dilin ortaya çıkışı konusunda ileri sürülen ve yukarıda sözü edilen görüşlerin tümünün doğru olabileceğini; bunlardan herhangi birinin doğruluğuna kesin kanaat getirmediklerini söylemektedirler.

Bütün bunların sonunda, dilin kaynağının ne olduğu konusunun açıklık kazanmadığını söylemek durumundayız. Esasen bu konu, kadîm Yunan filozofları dönemine gidecek kadar çok eski zamanlardan beri tartışılmış, dilin aslıyla ilgili yüzlerce kuram ileri sürülmüş, fakat hangisinin kesin doğru olduğu konusunda fikir birliğine varılamamıştır. Konuşma yeteneğinin Allah tarafından insana verildiği, daha sonra da insanın, yaşadığı ortama ve şartlara göre, farklı etkenlerden hareketle çevresindeki eşyaya kendisinin isim koyduğu şeklindeki görüşe daha yatkın olduğumuzu belirtmeliyiz.

2. KUTSAL METİNLERDE DİL OLGUSU

Üç büyük kutsal kitap olan Tevrat, İncil ve Kur'an'da dil ve dilin ortaya çıkışı konusunda bazı bilgiler mevcuttur. Biz burada kronolojik sıraya göre, bu metinlerde dil ve dilin ortaya çıkışıyla ilgili tespit edebildiğimiz bilgileri vermeye çalışacağız.

2.1. KUTSAL KİTAPLARA GÖRE DİLİN ORTAYA ÇIKIŞI

Daha önce, bazı bilim adamlarının dilin ortaya çıkışı konusundaki görüşlerini ve bu yönde ileri sürdükleri teorileri vermiştik. Burada ise, kutsal kitaplarda tesbit edebildiğimiz konuyla ilgili bilgileri zikredeceğiz. Ancak şunu belirtmeliyiz ki, kutsal metinler, -özellikle Kur'an-, insanları herhangi bir konuda geniş bir şekilde bilgilendirmek gibi bir gaye taşımazlar. Bunlar daha çok, vakıalara dikkat çekerek oradan muhatabı imana götürmeyi amaçlarlar. Dolayısıyla dil ve dilin ortaya çıkışı gibi hususlarda kutsal kitaplarda sistematik bilgi bulunmamaktadır.

2.1.1.    TEVRAT'A GÖRE

Tevrat, dilin ortaya çıkışı konusunda en geniş malumat veren kutsal kitaptır. Eşyalara isim konulması konusunda Tevrat bizlere şu bilgileri vermektedir: "Ve Rab Allah dedi: Adamın yalnız olması iyi değildir; kendisine uygun bir yardımcı yapacağım. Ve Rab Allah, her kır hayvanını ve göklerin her kuşunu topraktan yaptı; ve onlara ne ad koyacağını görmek için adama getirdi; ve adam her birinin adını ne koydu ise, canlı mahlukun adı o oldu. Ve adam bütün sığırlara ve göklerin kuşlarına ve kır hayvanına ad koydu.. ."14

Kadına da ilk defa o "ischa" (İbranîce) adını vermiş ve bu isim bugüne kadar kullanıla gelmiştir.15 Tevrat'a göre, Allah adamı yarattıktan bir süre sonra üzerine derin bir uyku verir ve onun kaburga kemiğinden eşini yaratır, arkasından onu adamın yanına getirir. Adam uyanıp yanındaki kadını görünce şöyle der: "Şimdi bu benim kemiklerimden kemik ve etimden ettir; buna "ischa" denilecek, çünkü o "isch"ten (insan) alındı''16

Görüldüğü gibi Tevrat'a göre tüm varlıkların adlarını ilk insan koymuş ve bu isimler onun koyduğu gibi kalmıştır. Onun bu koyduğu isimlerle de ilk dil ortaya çıkmıştır.

Ancak Tevrat, ilk insanın konuşmayı nasıl öğrendiği, varlıklara isim koyma özelliği ve yeteneğini nasıl kazandığı konusunda bilgi vermez.

2.1.2.    İNCİL'E GÖRE

İncil'de de kelam üzerinde durulur. Yuhanna İncili'nin ilk ayetlerinde şöyle denir: "Başlangıçta Kelam vardı; Kelam Allah'ta idi ve Kelam Allah idi. Başlangıçta o Allah'ta idi. Her şey onun vasıtasıyla varoldu ve varolan hiçbir şey onsuz olmadı"17 Yuhanna'nın başka bir yerinde de İsa'nın söylediği sözlerin (kelam) "ruh" olduğundan bahsedilir.18 Bu yüzden Hıristiyanlıkta, kelama,büyük bir önem verilmektedir (Elllul 1998: 73). Buralarda geçen "kelam" farklı şekillerde yorumlansa da, "söz"le, yani dil ile de ilişkisi kurulabilir.

İlk insanın konuşmayı nasıl öğrendiği, varlıklara nasıl isim koyduğu hususuna gelince, bu konuda Hıristiyan ilahiyatçılar da Tevrat'ta verilen bilgileri esas almaktadırlar. Çünkü onların kutsal kitap kolleksiyonu arasında, Yahudilerin kutsal kitabı olan Tevrat da vardır. Başka bir ifadeyle onlar, Ahd-i Cedid dedikleri İncil yanında, Ahd-i Kadim dedikleri Tevrat'a da kutsal kitap olarak inanıp, ikisini birden Kitab-ı Mukaddes diye kabul etmektedirler. Dolayısıyla Ahd-i Kadim'deki bilgiler onları da bağlar.

2.1.3. KUR'AN'A GÖRE

Diğer ilahi kitaplar gibi Kur'an da ilk insan olan Âdem'den, ona eşyaların isimlerinin öğretilmesinden vs. bahseder. Yukarıda Tevrat'ın, Âdem'in konuşmayı nasıl öğrendiğinden, eşyanın adını neye göre koyduğundan, bunları nereden öğrendiğinden bahsetmediği belirtildi. Kur'an ise bu konuda bilgi vermekte ve ona bunları Allah'ın öğrettiğini anlatmaktadır: "Ve (Allah) Adem 'e isimlerin tümünü öğretti."19 Bundan hareketle, "varlıklara ilk kez Allah'ın ad koyduğu ve bunları Âdem'e öğrettiği" söylenebilir. Ancak bu ad koymanın ve buna dair bilgiyi Âdem'e öğretmenin keyfiyeti tam olarak bilinmemektedir. Bu konuyla ilgili olarak müslüman âlimler arasında meydana gelen görüş ayrılıklarının bir kısmına yukarıda temas etmiştik.

Dil olgusuyla doğrudan ilişkisi olan ve İncil'de çok mühim addedilen "kelam"a gelince, Kur'an da buna büyük değer atfetmektedir. Kelam sözcüğü muhtelif şekillerde Kur'an'da yetmiş beş defa geçmektedir.20 Buralarda "kelam" sözü farklı bağlamlarda ve genelde konuşma anlamında kullanılmıştır. Allah'ın Hz. Musa'yla konuşması, İsa peygamberin beşikteyken konuşması, yerden çıkacak olan bir dabbenin konuşması, uzuvların konuşması, Yahya ve İsa peygamberlere "Allah'ın kelimesi" denmesi bunların en dikkat çekenleridir.

Allah, Hz. Muhammed'e indirdiği kutsal kitabı Kur'an için de "kelam" nitelemesi yapmaktadır. Bu açıdan "kelam", aynı zamanda Kur'an'ın isimlerinden biridir. Nitekim ayette, "Rabbinin sözü (kelamı),     hem    doğruluk,     hem    de     adalet bakımından tamamlanmıştır..'' denilmektedir ki, buradaki kelamdan kastın Kur'an olduğu belirtilmiştir. 

Üç ilahi kitabın verdiği bilgiler göz önünde bulundurulduğunda, mevcudatın varlığından önce "söz"ün olduğu, eşyanın isimleri anlamında "söz"ü Allah'ın Adem'e öğrettiği, Adem'in de bu bilgiye dayanarak eşyaya isim verdiği ve bunun da gelişerek nesilden nesile geçtiği söylenebilir.

2.2. KUTSAL METİNLERE GÖRE KONUŞULAN İLK DİL

Yukarıda insanların dışındaki bazı varlıkların konuşmalarının mahiyetinin şimdilik bilinmediğine işaret ettik. Esasen onlar mahiyet itibariyle insanlardan farklı bir düzlemdedirler; dolayısıyla konuşmaları da farklı bir frekansta olacaktır. İnsan neslinin ilk kez ne zaman ve nasıl konuşmaya başladığına gelince, bütün kutsal kitaplar, Adem'i insanlığın atası olarak kabul ederler ve ilk kez onun konuştuğunu belirtirler. Nitekim yukarıda bunlara işaret ettik. Bazı kaynaklarımız, Adem'in yaratıldıktan ve bedenine ruh üflendikten  sonra canlandığını, bu arada hapşırdığını, akabinde hemen "elhamdulillâh" dediğini kaydederler.Kesin olmayan bu görüşe göre Adem'in söylediği ilk söz, "elhamdulillâh" sözü olmaktadır. Adem'in konuşmayı nasıl öğrendiği, nasıl konuştuğu ve hangi dil ile konuşmaya başladığı gibi hususlar konusunda da kesin bilgiler mevcut değildir. Âlimler, Adem'in konuşmayı şu iki şekilden biriyle öğrenmiş olma ihtimalinden bahsediyorlar; ya her varlığın adını bizzat Allah koyup onları Adem'e öğretti, ya da Allah, Adem'e varlıklara isim koyup onları telaffuz etme istidadı verdi, o da buna göre varlıklara ad koydu (Yazır 1998: 308-309).

Âlimlerimiz, Adem'e, dilin öğretildiği veya ruhuna böyle bir yeteneğin üflendiği vakit konusunda da hemfikir değildirler; bu durum Adem'de henüz ruh verilmeden önce mi, yoksa ona ruh verilip insan şekline geldikten sonra mı gerçekleşmiştir? Ruh üflenmeden önce olması muhtemel olduğu gibi, daha sonra vuku bulmuş olması da mümkündür. Birinci ihtimale göre, Allah onun ruhuna böyle bir istidat vermiştir; o da insan olduktan sonra bu kabiliyetini kullanarak varlıklara isim koymuş, konuşmayı, dolayısıyla dili geliştirmiştir. İkinci ihtimale göre ise, Allah varlıkların isimlerini kendisi koymuş, sonra da bunları bir anda veya peyderpey Adem'e öğretmiş, o da bu öğrendiklerine göre konuşmuştur (Yazır 1998: 310-311).

Bu iki ihtimalden hangisinin kesin olduğu bilinmese de, bilinen bir gerçek vardır; o da Adem'in konuşan bir varlık olduğu ve hayatı boyunca konuştuğudur. Madem Adem konuşmuştur, o halde bu konuşmayı bir dil ile yapmış olmalıdır. Acaba bu dil, hangi dildir? O, hangi dil ile konuşmuştur? Bugün kullanılmakta olan dillerden biri ile mi, yoksa tarihin belli bir zaman aralığında kullanılıp sonra unutulmuş olan ölü dilleden biri ile mi? Bu konuda da net bir bilgiye sahip değiliz. Şayet bu konuşma, bugün kullanılmakta olan dillerden biri ise, bu dilin hangisi olduğu da kesin olarak bilinmemektedir.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Adem'in hayatı iki ayrı safhada ele alınabilir; birincisi, cennetteki hayatı; ikincisi ise, cennetten çıkarıldıktan sonraki hayatıdır. Adem ve eşi Havva, önceleri cennette yaşarlar. Müddetini bilmediğimiz bir süre orada kalırlar. Orada yaşarlarken varlıkların isimleri kendilerine öğretilmiştir. Nitekim Kur'an'daki bir ayette, "Ve (Allah) Adem 'e bütün isimleri öğretti"denilerek buna işaret edilmektedir. Bazı müslüman araştırmacılar, bu ayete istinaden, Adem'e yeryüzündeki her şeyin isminin öğretildiğini söylemektedirler. Bu âlimlere göre bunlar, kendisinden türeyecek bütün insanların, hayvanların, göğün, yerin, denizin, deve, at, merkep ve benzeri yaratıkların isimleri; çanak çömlek yapma gibi zenaatlar, bütün eşyanın sıfatı, ne işe yaradığı gibi hususlardır. İmam Sadık, "Allah, Adem'e ne öğretti?" diye soranlara, "Yerleri, dağları, dereleri, ovaları.. " dedikten sonra, üstünde oturduğu sergiyi göstererek, "Bu sergi de, yüce Allah'ın, Adem'e öğrettiği şeylerdendir" demiş, böylece ona her şeyin öğretildiğini belirtmek istemiştir.Bir önceki ayette geçen "halife" kelimesinden hareketle, burada sözü edilen eğitimin, siyasetin ilkeleri olduğu da söylenmiştir (Bayraklı 2001: 303). Ayrıca ayette, insanın kan dökücülük ve bozgunculuk yönüne işaret edilmesinden hareketle, buradaki eğitimden kastın, insanın kabalık, hamlık ve vahşiliğini ortadan kaldıracak eğitim ilkeleri olduğu da belirtilmiştir (Bayraklı 2001: 303). Ancak bunlar kesin bilgiler olmayıp, mevsuk olmayan rivayetlerden ve tahminden ibarettir. Bu öğretilen şeyler, dünya hayatına ait varlıkların isimleri ve mahiyetleri ile ilgili bilgiler olabileceği gibi, meleklerle birlikte olması hasebiyle o düzleme ait bir takım varlıkların bilgisi de olabilir. Esasen bütün bu isimler, Adem'e, meleklerle birlikte tabi tutulduğu bir imtihanda başarılı olması için öğretilmiştir, yani tamamen o düzleme aittir.

Yukarıda onların cennet hayatındaki konuşmalarından bahsedildi ve bu konuşmanın hangi dilde olduğunun kesin olarak bilinmediği belirtildi. İlahi kitaplar, Adem ile eşinin yasak ağaçtan yemelerinden sonra içinde bulundukları cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirildiklerini anlatırlar.

Adem ile eşinin yeryüzüne indirildikten sonra da konuştukları muhakkaktır. Ancak hangi dil ile konuştukları kesin olarak bilinmemektedir. Acaba daha önce cennet hayatında konuştukları dili mi kullanmaya devam etmişler, yoksa yeni bir dil ile mi konuşmuşlardır? Şayet yeni bir dil ile konuşmuşlarsa, bu dili nasıl öğrenmişlerdir? Yukarıda yer verdiğimiz gibi, zamanla bu dili kendileri mi ihdas edip öğrenmiş, yoksa Allah mı kendilerine öğretmiştir? Bu konuda Kur'an'da ve diğer ilahi kitaplarda herhangi bir bilgiye rastlamadık. Ancak, yeryüzü hayatında ilk insanın, başlangıçta veya daha sonraları bir dil öğrenip konuştuğu bir gerçektir. Bazı âlimler, yukarıda zikredilen "Ve (Allah) Adem'e bütün isimleri öğretti" ayetinden hareketle, Adem'e yeryüzündeki her şeyin isminin öğretildiğini söylemektedirler. Dolayısıyla Adem, yeryüzünde Allah tarafından kendisine cennet hayatında öğretilen bu dil ile konuşmuştur. Konuyu değerlendiren bazı bilginler, Adem'den önceki yaratıkların konuşmaktan yoksun olduklarını belirttikten sonra, "dil yeteneği, eşya hakkında bilgi sahibi olup eşyayı bilinçli olarak işleme özelliği, sanat kabiliyeti ancak insanda ortaya çıkmıştır" diyerek, bunların, Allah tarafından insana verildiğine işaret etmekte ve yukarıda verdiğimiz ayeti de buna delil getirmektedirler. (Ateş 1989: I/144).

Bu görüş kuvvetle muhtemel olmakla birlikte, Allah'ın öğrettiği isimlerin yukarıda da değinildiği gibi cennet hayatındaki nesnelerle ilgili olduğu, yeryüzüne indikten sonra konuşma dilini ve eşyaların adlarını, Allah'ın onda ihdas ettiği yetenek sayesinde kendi gayretleriyle kendisinin koyduğu da iddia edilebilir. Nitekim konuyla ilgili bir ayette, Adem'in yere indirilmesinden sonra Rabbinden bazı kelimeler öğrendiği ve onlarla Allah'a tevbe ettiği belirtilir: "Bunun üzerine Adem, Rabbinden bazı kelimeler öğrenip belledi ve (bunlarla) O'na tevbe etti. O da tevbesini kabul etti..." Acaba bu ifade, Adem'in yere indikten sonra yeni bir dil öğrendiği anlamına gelebilir mi? Böyle bir ihtimal söz konusu edilebilir. Bazı âlimlerimiz, burada Adem'in Rabbinden bazı kelimeler almasını, "kendisine verilen akla, bir takım bilgilerin doğması" şeklinde yorumlamışlardır (Ateş 1989: I/148). Bazıları da, özellikle İbn Mes'ud, İbn Abbas gibi sahabenin önde gelenlerine atfettikleri rivayetlerle, bunların Arapça bir takım ibareler olduğunu belirtmişlerdir. Buna göre, Adem'in Rabbinden aldığı sözler, "Allah 'ım sen her türlü eksik sıfattan münezehhsin ve her türlü kemal sıfatla muttasıfsın; sana hamdederim. Senin ismin mübarektir; şanın yücedir. Senden başka ilah yoktur; kendime zulmettim, beni affet, günahları ancak sen affedersin" anlamına gelen "Subhaneke Allahumma ve bihamdik ve tebarek'smuk ve teâlâ cedduk. La ilâhe illâ ente, zalamtu nefsî, f'ağfir lî, innehu la yağfiru'z-zunûbe illâ ente" şeklindeki Arapça duadır. Kur'an'da da, Adem ile Havva'nın, "Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz"dedikleri ifade edilmektedir ki, bu ayet, yukarıda sözü geçen rivayetteki duanın son kısmına paralel bir nitelik taşımaktadır. Bazı kaynaklarda kaydedildiğine göre bu dil, Adem'e bir anda ve toptan öğretilmiştir.

Burada, Adem'in Rabbinden alıp konuştuğu ilk sözlerin Arapça olduğu belirtilmiş oluyor. Bunun yanında, Adem'in yere indikten sonra çocuklarıyla Süryânîce konuştuğu ve Adem'in konuştuğu ilk dilin bu dil olduğu da iddia edilmiştir. Konuyu işleyenler arasında yer alan İhvânu's-Safa gurubu da, 17. risalelerinde, "ihtilâfu'l-luğât" bölümünde, Adem ve Havva ile evlatlarının, dünya hayatında Süryânîce veya Nabâtîce konuşmuş olabilecekleri ihtimali üzerinde   durmuşlardır.   Ancak   bu   iddialar,   ciddi delillere dayandırılmadan ileri sürülmüş görüşlerdir. Sonuç olarak, Adem'in cennette ve daha sonraları dünya hayatında konuştuğu dilin hangi dil olduğu tam olarak bilinmemektedir.

2.3. KUTSAL METİNLERE GÖRE DİLİN FARKLILAŞMASI

Yukarıda da belirtildiği gibi ilk dilin hangi dil olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte bazı iddialar ileri sürülmüştür. Bir gurup âlimin naklettiğine göre, "Allah Adem'e bütün "isim"leri öğretti" ayetinde sözü geçen "isim" ile, Arapça, Farsça, Rumca, İbranice, Süryanice ve diğer dillerde bütün yaratıkların isimlerinin öğretilmiş olması murat edilmiştir. Allah Adem'e bütün dilleri öğretmiştir ve bütün dillerle ilk konuşan odur. Hatta, yine Kur'an'dan bir ayet olan "insanı yarattı ve ona beyanı (konuşup düşüncelerini açıklamayı) öğretti" ifadesine dayanılarak, Allah'ın Adem'e 700 dil öğrettiği iddia edilmiştir. Adem'in çocukları da başlangıçta bu dillerin tümü ile konuşuyorlardı, ancak Adem ölüp, çocukları, torunları farklı yerlere dağılınca, onların her bir grubu, zamanla bu dillerden birini konuşur oldu. Aradan uzun zaman geçip bütün bu dilleri bilen ilk nesil ölünce, yeni nesiller diğer dilleri bilmez oldular, her grup kendine ait bir dili bilir ve onunla konuşur oldu. Böylece farklı diller ortaya çıktı.

Bunun yanında, Adem'in önceleri tek bir dil konuştuğu, daha sonraları diğer dillerin bu ilk dilden türediği de söylenmiştir. Âlimler, daha çok bu ilk dilin Süryanice, Nabâtice veya İbranice olabileceğini söylemektedirler. Bilhassa bazı müslüman âlimlerin, bunun Arapça olduğunu iddia ettikleri de olmuştur. Hatta bu konuda pek çok deliller dahi ileri sürmüşlerdir. İbn Abbas'a atfedilen bir görüşe göre, "Allah Adem'e bütün isimleri öğretti" ayetinde sözü geçen isimler, Arapça olarak öğretilmiştir. Bu yüzden "Arapça, Allah tarafından vaz'edilmiş bir dildir", yani orijinal deyimiyle "tevkîfî"dir  İbn Kesir'in (v. 774/1372) nakletti ğine göre, Süfyan es-Sevri, Adem'in konuştuğu dilin Arapça olduğunu; tüm ilâhî kitapların bu dille indiğini, daha sonraları diğer dillere çevrildiğini söylemiştir.42 Bazı rivayetlerde, Adem'in cennette konuştuğu dilin Arapça olduğu, yasak meyveden yediği için ceza olarak kendisinden bu dilin alındığı, onun yerine Süryanice'nin verildiği, ancak dünya hayatında tevbe edip af dilemesi üzerine, yeniden kendisine Arapça'nın verildiği belirtilmektedir.43 Bu konuda başka iddialar da ileri sürülmüştür44 ki, bu tür görüşlerin herhangi bir dayanağının olmadığını söylemek durumundayız.

Kur'an, insanların önceleri bir tek millet olduklarından bahsetmekle birlikte dillerinin bir tek dil olduğunu söylemez. Ancak Kur'an, insanların önceleri bir tek ümmet olduklarından bahsetmektedir: "İnsanlar bir tek ümmet idi..''45 Başka bir ayette ise bu husus şöyle dile getirilmektedir: "İnsanlar aslında tek bir ümmet idiler; sonradan ayrıldılar..."46 Acaba söz konusu dönemde bir tek ümmet olan insanların dilleri de bir miydi? Doğal olan, dillerinin de bir olmasıdır. Dolayısıyla, söz konusu zaman diliminde bir tek ümmet olan insanların, dillerinin de bir olduğu söylenebilir. Nitekim önemli müfessirlerimizden Hamdi Yazır, insanların başlangıçta bir tek toplum ve bir tek millet olduklarından bahisle buna işaret etmektedir (Yazır 1998: II/69). Ancak "ümmet" kelimesi, farklı dilleri konuştuğu halde, aynı inanç etrafında toplanan veya ortak niteliklere sahip olan insalar gurubu anlamına gelmesi hasebiyle, tek ümmet oldukları halde, dillerinin farklı olması da muhtemeldir.

Kur'an, bu konuda bir şey söylemezken, Tevrat, konuya açıklık getirmekte ve insanların dillerinin bir olduğunu açıkça belirtmektedir: "Ve bütün dünyanın dili bir ve sözü birdi..."41 Tevrat'ta daha sonra âdemoğullarının bir şehir (Babil) kurmalarından ve orada başı göklere değecek kadar yüksek bir kule yapmalarından söz edilerek şöyle denmektedir: "Ve âdemoğullarının yapmakta oldukları şehri ve kuleyi görmek için Rab indi. Ve Rab dedi: İşte bir kavimdirler ve onların hepsinin bir dili var ve yapmaya başladıkları şey budur ve şimdi yapmaya niyet ettiklerinden hiçbir şey onlara men edilmeyecektir. Gelin inelim ve birbirlerinin dilini anlamasınlar diye, onların dilini orada karıştıralım. Ve Rab onları bütün yeryüzü üzerine oradan dağıttı ve şehri bina etmeyi bıraktılar. Bundan dolayı onun adına Babil denildi; çünkü Rab, bütün dünyanın dilini orada karıştırdı ve Rab onları bütün yeryüzü üzerine oradan dağıttı." Tevrat'ta yer alan bu ifadelerden, insanların, önceleri dillerinin tek bir dil olduğu, ancak daha sonra Rab Allah tarafından dillerinin karıştırıldığı, böylece farklı dillerin ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.

Buna benzer bir rivayet İbn Abbas'a da atfedilmektedir. Buna göre, Nuh'a 80 civarında kişi iman etti. Bunlar, tufanın dinmesinden sonra Musul yakınlarında bir yere indiler ve orada "Seksenlerin köyü" adında bir köy kurdular. Bu köyde yaşayan 80 kişinin bir gün dilleri birbirine karıştı, 80 ayrı dil oldu, hiçbiri diğerini anlamaz oldu. Bu dillerden biri de Arapça idi. Nuh ise hepsini anlıyordu, bu yüzden aralarında tercümanlık yapıyor, aralarındaki konuşmaları açıklayıp beyan ediyordu.

Bu konuda ayrıca şöyle bir rivayet de nakledilmektedir: Nuh'un gemisindekilerin dili Süryanice idi. Ancak gemide bulunan Cürhüm adındaki birinin dili Arapça idi. Gemiden indikten bir süre sonra İrem b. Sam, Cürhüm'ün bazı kızlarıyla evlendi, böylece onların dili Arapça oldu, diğerlerinin dili Süryanice olarak kaldı.

Dillerin bir asıldan mı geldikleri, yoksa ayrı ayrı mı teşekkül etmiş oldukları konusu tartışmalı olmakla birlikte, dil bilimcilerin çoğu, Tevrat'ta da belirtildiği gibi dillerin bir asıldan geldiği fikrindedirler (Üçok 1947: 36-42). Bazı müslüman âlimlerin, dillerin bir dilden türemeyip, bütün dillerin Allah tarafından yaratılıp insanlara verildiğine inandıklarını da belirtelim ki, yukarıda buna temas edildi.

SONUÇ

Yukarıdan itibaren verilen bilgilere bakarak, başta Kur'an olmak üzere kutsal kitapların, dil konusuna oldukça önem verdiklerini söyleyebiliriz. İlk insan olan Adem'e, dili, yani varlıkların isimlerini bizzat Allah öğretmiştir. Fakat bu öğretmenin mahiyeti ve keyfiyeti hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir. Bu dilin hangi dil olduğu konusu da net değildir ve bu husus âlimler arasında ihtilaf konusu olmuştur. Dillerin farklılaşması ve birbirinden üstünlüğü konusunda muhtelif görüş ve anlayışlar bulunmakla birlikte, bize göre önemli olan, birbirimizi anlayabilmek; dillerin farklılığını, toplumsal tabakalaşma ve kutuplaşmaya değil, anlaşıp kaynaşmaya vesile yapmaktır. Bu nokta, tarih boyunca her zaman ihtiyaç duyulmuş bir husus olmakla birlikte, giderek farklılıkların ön plana çıkarıldığı ve bunun da kültürel çatışmaya sebep kılındığı bir dünya haline geldiğimiz bu günlerde, buna daha fazla ihtiyacımız olduğu kanaatindeyiz.

Hidayet AYDAR- Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi.

İsmail ULUTAŞ- Yrd.    Doç.   Dr.,   Balıkesir   Üniversitesi,   Fen-Edebiyat Fakültesi, 



KAYNAKÇA

AKSAN, Doğan (1998): Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dilbilim, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara.

ATEŞ, Süleyman (1989): Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul.

BAYRAKLI, Bayraktar (2001): Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur'an Tefsiri, İşaret Yayınları, İstanbul.

BENVENISTE, Emile (1995): Genel Dilbilim Sorunları, (Çev. E. Öztokat), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

CORBALLIS, Michael C. (2003): İşaretten Konuşmaya Dilin Kökeni ve Gelişimi, (Çev. A. Görey), Kitap Yayınları, İstanbul.

D'ANDRADE, Roy (2002): "Cultural Darwinism and Language" American Anthropologist 104 no:1, March, s. 223-232.

ELLUL, Jacques (1998): Sözün Düşüşü (Çev. H. Arslan), Paradigma Yayınları, İstanbul.

ESÎRUDDÎN EL-EBHERÎ, (1998): Îsâgûcî Mantığa Giriş, (Metin çeviri-inceleme: H.Sarıoğlu), İz Yayıncılık, İstanbul.

GUTİN, Jo Ann C. (1996): "A Brain That Talks", Discover 17, January, s. 82-90.

İncil Müjde (1986) (Çev. Hakkı Demirel) Ankara.

KARAAĞAÇ, Günay (2002): Dil, Tarih ve İnsan, Akçağ Yayınları, Ankara,

KIRAN, Zeynel (1996): Dilbilim Akımları / Saussure'den Günümüze Dilbilim Akımları, Onur Yayınları, Ankara.

Kitab-ı Mukaddes (1981): Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İstanbul.

NOWAK, Martin A. (2000-2001): "Homo Grammaticus", Natural History 109 no:10, December / January, s. 36-44.

OTTE, Marcel (2007): "The Origins of Language: Material Sources", Diogenes (International Council for Philosophy and



Humanistic Studies) 54 no:2, s. 49-59 ( Fransızcadan İngilizceye Çeviren: Jean Burrell).

SHANAHAN, Daniel (2000): "Affect and Cognition in Two Theories of the Origin of Language", Papers on Language & Literature 36 no:3, Summer, s. 246-70.

URBAN, Greg (2002): "Metasignaling and Language Origins" , American Anthropologist 104 no:1, March, s. 233-246.

ÜÇOK, Necip (1947): Genel Dilbilim, Ankara Üniversitesi Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi Yayınları.

YAZIR, M. Hamdi (1998): Hak Dini Kur'an Dili, Eser Neşriyat,

İstanbul.

ZİMMER, Carl (1995): "Early Signifiers", Discover, 16, May, s. 38­39.

Dilin Menşei Hakkında Bazı Mülahazalar

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Dil; bir anda kavrayamayacağımız kadar karmaşık, mucizevî özellikler taşıyan, vücudumuzdaki birçok organın hareketi sayesinde ortaya çıkan, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan, beşerin yaratılmasından günümüze gelene kadar çok sayıda değişime uğramış ve uğramakta olan canlı bir varlık ve dünyada mevcut topluluklar arasında çok önemli bir yer işgal eden içtimaî bir müessesedir.

İnsanoğlu kendisine, “Dil olmasaydı, beşeriyet nasıl tekâmül edebilirdi? Geçmişten günümüze kadar gelen medeniyetler nasıl oluşabilirdi? Diller dallanıp budaklanıp yeryüzüne yayılmasaydı, çeşitli milletlerin meydana getirdikleri farklı toplumları nasıl tanıyabilirdik?” gibi sualleri sorduğunda, bunları tam olarak cevaplayamaz. Dilin en küçük parçası fonemden [ses birimi], en büyük parçası olan cümleye kadar bir dil bilgisi düzenini, insanın aklen idrak edebilmesi çok zordur.

Bir dilde söz konusu olan en küçük dil parçası fonemlerdir. Her dilin kendi hususiyetlerine göre bu fonemlerin bir araya getirilmesiyle heceler oluşturulmaktadır. Bu hecelerin, ait oldukları dilin kaidelerine göre değerlendirilip onlardan anlamlı birlikler oluşturulmasıyla da kelime denilen mefhumlar ortaya çıkmaktadır. Kelime birliklerinin çeşitli gramer kuralları altında toplanıp muhatapta soru işareti bırakmayacak bir şekilde hüküm bildirerek bir araya gelmesiyle de cümleler teşekkül etmektedir. İnsanlar, birbirlerine meramlarını cümleler sayesinde anlatabilmektedir. Kâinatta mükemmel bir sistem carî olduğu gibi, dil sistemi de harikulâde bir düzene göre dizayn edilmiştir. Cenâb-ı Hak, hayvanların ve insanların kendi aralarında birbirleriyle anlaşabilmeleri için çeşitli diller yaratmış ve bunun neticesinde mahlukât birbirleriyle irtibat kurabilmiştir. İnsanların konuştuğu dil elbette hayvanların kendi aralarında haberleşmeyi sağladıkları dille aynı değildir. Çünkü insan, eşref-i mahlûkâttır. Yaratılmışların en hayırlısı ve değerlisidir. Beşer, düşünme istidadı ile diğer canlılardan ayrılır. Buna paralel olarak, insanın konuştuğu dillerin de basit olmaması gerekir. Nitekim yeryüzünde konuşulan diller incelendiğinde, oldukça karmaşık bir yapının varlığından söz edilebilir. Bu karmaşıklığa rağmen, “Binlerce yıl öncesine gidildiğinde nasıl bir dille karşılaşırız?”, “İnsanlar çeşitli dillerde mevcut olan ses birimlerini, heceleri, kelimeleri ve dilbilgisi kurallarını nasıl oluşturmuşlardır?”, “Bütün diller tek bir kaynaktan süzülerek mi günümüze kadar gelmiştir?” gibi sorular, insanların zihnini öteden beri meşgul etmektedir. Biz makalemizde bu sorulara elimizden geldiğince cevaplar vermeye çalışarak, mükemmel bir varlık olan dilin, doğuşuyla ilgili bazı görüşleri serdetmeye çalışacağız.

Dilin Menşei Meselesi

Dilin menşei meselesi, ilim adamlarını uzun süre meşgul etmiştir. Dilin kaynağı hususunda bizi en çok kelimeler alâkadar etmektedir. Çünkü dili meydana getiren en önemli unsur, kelimelerdir. Kelimeler, dili oluşturan organlarımızda teşekkül edip kulak denilen işitme organımız sayesinde idrak edilen sistemleşmiş birtakım uyarımlardan ibarettir.1 Yani dilin menşei konusunda arayışlara girdiğimizde genel olarak kelimeler üzerinden gitmemiz daha doğru olur. Tabiî ki, dildeki sesleri, kelimeleri ve cümleleri yazı diline geçirebilmek için sembolik işaretler denilen harflere ihtiyaç vardır. Harflerin bir araya gelmesiyle oluşan alfabeler ise sembolik işaretler topluluğudur. Bir dil, değişik alfabelerle yazılabilir. Burada önemli olan o dilin özelliklerine uygun olan en güzel alfabeyi bulmaktır. Yirminci yüzyıldan önce konuşulan dilleri tespit edebilecek teknolojik araçlardan mahrum olduğumuz için bu konuda bize yazılı kaynaklar yardım etmektedir. Yazılı kaynaklar vasıtasıyla dillerin menşelerini az çok tayin edebiliriz. Dillerin doğuşu hakkında ilim adamları çeşitli görüşler ileri sürmüştür. Aşağıda bunlardan bahsedilecektir:

A. Ses Taklidi Kelimeleri Esas Alan Teori

Wilhelm Oehl’in ortaya attığı bu teoriye göre dil, tabiatta yaşayan canlıların tabii hareketleri sırasında yahut eşyayla olan münasebetleri neticesinde meydana gelmiştir. Mesela Türkçedeki havlamak, gıdıklamak, melemek, böğürmek, miyavlamak, hırlamak, cıvıldamak gibi kelimeler birtakım hayvanların çıkardıkları tabiî seslerden oluşturulmuş fiil isimleridir. Tıkırtı, çağıltı, şarıldamak, çatır çutur, gümbürdemek, çatırdamak kelimeleri de eşya yahut bitkilerin çıkadıkları tabiî seslerden meydana gelmiştir.

Dünya dillerinde tabiat taklidi seslerle oluşturulan birtakım ortak kelimeler vardır. Türkçede kullanılan ‘tınlama’ kelimesi Arapçada ‘tanîn’, Latincede ‘tintinnare’ veya ‘tintinnere’; Türkçede kedinin çıkardığı ses için kullanılan ‘miyavlamak’ kelimesi Almancada ‘miauen’; Fransızcada ‘miauler’ şeklinde geçmektedir.2 Yılanın çıkardığı ‘tıss’ seslerinden oluşan ‘tıslamak’ kelimesi Almancada ‘zichen’; Fransızcada ‘siffler’; İngilizcede ‘hiss’ şeklinde kullanılmaktadır. Bu teoriye göre dilin yaratılması konusunda tabiî âmiller söz konusudur.3 Görüldüğü üzere birçok dilde, tabiat takidi seslerden oluşturulmuş kelimelerle ilgili birtakım benzerlikler vardır.

B. Nida Teorisi

‘Ana’ veya ‘Puh-Puh’ teorisi adı verilen bu teoriye göre insanlar, gördükleri bazı şeylere karşı hayret ve şaşkınlık ifadesi olarak birtakım sesler çıkarırlar. Dil de bu sesler üzerine kurulur. Burada esas olan nidalardır. Meselâ muhtemelen ‘Ah!’ sesinden oluşturulan ‘ağlamak’ kelimesi bunlardan birisidir. Bu teori, bazı kelimeler için geçerli olmakla beraber, dilin doğuşunu açıklamaktan oldukça uzak bir teoridir.

C. İş Teorisi

On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru bazı bilginler, dilin doğuşu hususunda ortak çalışmanın daha etkili olduğu fikrini benimsemişlerdir. L. Noire’a göre bir insanda düşünme ve konuşma istidatını meydana getiren etken, müşterek çalışmadır. O, insanların ilk işlerinden birinin kazmak olduğunu, dolayısıyla ortaya çıkan ilk seslerin bu fiille ilgisinin bulunduğunu söylemektedir. İnsanlar iş yaparken ‘Hay!’, ‘Hop!’ gibi birtakım sesler çıkarırlar.4 K. Bücher ise bu konuda daha da ileri giderek, musikî ile dilin menşelerinin beraberliğinden bahsetmektedir. Ona göre, iptidaî kavimler bir iş yaparken ritmik bir ses çıkarmaktaydılar. Bu sesler onların işlerini kolaylaştırıyordu. İş ile sesin birleştirilmesi, zamanla iş ve işle ilgili bütün fiillerin hayalini ortaya çıkardı. Sonradan bu mefhumlar ve kelimeler de isimleri netice verdi. Görüldüğü üzere bu teoriye göre fiiller, isimlerden daha eskidir. Bu yönüyle de bütün kelime, mefhum ve cümleleri göz önüne aldığımızda teori, dilin doğuşunu ispat etme konusunda geçerliliğini yitirmektedir.

D. Psikolojik Teori

Wilhelm Wund adlı dilbilimci tarafından ortaya atılan bu teoride ise psikoloji ilminden faydalanılarak jest ve mimik dili derinlemesine incelenmiş ve buradan bazı noktaların aydınlatılmasını sağlayacak hükümlere varılmıştır. Wund, dil seslerini; hayvanlar arasındaki canlı sesler, çocukların çıkardıkları sesler, tabiattaki sesler ve yansımalar bakımından inceledikten sonra telaffuz denilen şeyi ağzın içini de ihtiva eden bir mimik olarak kabul eder. Wund’a göre dil seslerinin ilk basamağı, fizikî ve ruhî mânâ taşıyan hayvanî seslerden oluşmuştur. Bağırma durumunda ortaya çıkan ibtidaî sesler, sonradan perdeli seslere dönüşmüştür. Wund, bebeklerin dili öğrenmeye başladıkları zaman çıkardıkları ilk sesleri, hayvan seslerine benzeyen bağırtılar olarak kabul etmektedir.5 Psikolojik Teoride sembolik ifadeler, jest ve mimikler oldukça mühim bir yer teşkil etmektedir. Lakin bu teori de dilin genel yapısı düşünüldüğünde, gerçeklikten uzak olduğu kabul edilecek teorilerdendir.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Yukarıda bahsedilen teorilere bakıldığında, bunların hiçbirinin dilin menşeini açıklamakta yeterli olmadığı görülmektedir. Taklit ile nida teorisi, dili, ferdi bir problem olarak; iş teorisi, sosyal açıdan; psikolojik teori ise ruhî bakımdan ele almaktadır. Dilin menşei meselesi, hâli hazırda, ilim adamlarınca henüz çözüme kavuşturulamamış bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Acaba durum bu kadar karmaşık mıdır? Dillerin tek bir kaynaktan doğup, zamanla dallanıp budaklanarak başka başka dilleri ortaya çıkarması da mantıklı bir önerme olamaz mı?

Birtakım deliller değerlendirilerek yeryüzünde geçmişte konuşulmuş fakat bugün konuşulmayan ve geçmişten günümüze konuşulagelen dillerin aynı menşeden geldiğine hükmedilebilir mi? Farklı dillerde kullanılan bazı kelimelerdeki benzerlikler, bize bu konuda göz ardı edilemeyecek ipuçları vermektedir. Birbirleriyle hiç ilgisi olmadığı varsayılan dillerdeki bazı kelimeler, aynı anlama gelen köklerden kurulmuştur. Meselâ Türkçede kullanılan ‘temel’ kelimesi Yunanca ‘themelion’ kelimesinden gelmektedir. Bu kelimenin başındaki ‘the’ kısmı ‘koymak’ anlamında bir fiildir. Günümüzde Doğu Anadolu ağızlarında kullanılan ‘koyuk’ kelimesi, ‘koymak’ fiilinden yapılmış bir isimdir. ‘Er’ kelimesi ile isimden isim yapma eki olan ‘dem’ hecesinden meydana gelen ‘erdem’ kelimesi esas olarak ‘erkeğe ait’ mânâsını ifade etmektedir. Latincede ‘fazilet’ anlamında kullanılan ‘virtus’ kelimesi de erkek anlamına gelen ‘vir’ kelimesinden türemedir. Yunancada ‘melankholia’ olarak kullanılan kelime, Fransızcada mélancolie şeklini almaktadır. Bu kelime melan [kara] ile kholia [safra] kelimelerinden oluşturulmuştur. Arapçada ‘kara’ anlamına gelen sevda kelimesi, ‘melankolik’ demektir. Türkçede kullanılan ‘karasevda’ kelimesi Yunancadaki ‘melankholia’ kelimesiyle aynı mânâdadır. Latince ‘şehirli, vatandaş’ anlamındaki ‘civis’ kelimesinden türetilen ve Fransızcada kulanılan ‘civilisation’ [medeniyet] kelimesi “şehirlilik” anlamıyla kullanılmaktadır. Osmanlı Türkçesinde de bunun gibi Arapça ‘medine’ kelimesinden ‘medeniyet’ kelimesi oluşturulmuştur ki, ‘şehirlilik’ anlamında kullanılmaktadır.6 Girl [kız] kelimesi, eskiden İngilizcede erkek olsun kız olsun yeni yetişen gençler için kullanılırdı. Türkçede kullanılan ‘oğlan’ kelimesi günümüzde erkek çocuk için kullanılmasına rağmen, Eski Türkçede hem erkek hem de kız çocukları için kullanılmıştır.

İsimlendirme

Dilde nesneleri, kavramları isimlendirme oldukça önemlidir. Çocuklar her şeyin bir ismi olduğunu ve bu isimlerin anne ve babaları için önem taşıdığını belli bir süreç içinde öğrenirler. Bunun için bir eğitim alırlar ve bu eğitim yıllarca sürebilir. İsimlendirme öteden beri bir âdettir. Bir kelimenin sesiyle o kelimenin temsil ettiği şey arasında mutlak bir alaka söz konusu olmayabilir. Bununla beraber dünyada konuşulan birbirinden çok farklı dillerde dahi kelimenin sesiyle bir şey arasında benzerlik kurma temayülü vardır. Meselâ cik, cak’tan daha küçük ve hafif bir şeyi akla getirir.

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de de varlıkları isimlendirmeyle ilgili âyetler bulunmaktadır. Aşağıdaki âyetler bu hususa örnek olarak verilebilir. “Allah Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek: ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi bana bunları bildirin.’ dedi.”8; “Melekler: ‘Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka hiçbir bilgiye sahip değiliz. Şüphesiz, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin.’ dediler.”9; “Allah şöyle dedi: Ey Âdem bunlara bunların (varlıkların) isimlerini söyle.’ Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah: ‘Size göklerin ve yerlerin bilinmezliklerini, açığa vurduklarınızı ve gizli tuttuklarınızı şüphesiz ben bilirim, demedim mi?’ dedi.”10; “Derken, Âdem (vahiy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı. (Onlarla amel edip Rabbine yalvardı. O da) bunun üzerine (onun) tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul eden, çok bağışlayandır.”

Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem’e nesnelere isim vermeyi öğretmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri bu nazarla incelendiğinde, Allah’ın yarattığı ilk insan olan Hz. Âdem’in, Allah’ın bildirmesiyle meleklerden bile daha çok bilgiye sahip olduğu müşahede edilecektir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususla ilgili olarak zikredilen âyetler hakkında çeşitli görüşler bulunmaktadır. Özellikle Bakara Sûresi’nin otuz birinci âyetiyle ilgili olarak, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Âdem’e bütün isimleri öğretmesi ve Hz. Âdem’in de bu isimleri meleklere bildirmesi hususunu âlimler farklı şekillerde yorumlamıştır. Bu konuda Elmalılı Hamdi Yazır: Hz. Âdem’den önceki varlıkların insan olmadıkları için dili bilmediklerini; isim koyma kabiliyetinin Hz. Âdem’e ruh üflenmeden önce verildiğini; âyette geçen ‘alleme’ [öğretme, talim etme] fiilinden hareketle yüce Allah’ın Hz. Âdem’e öğretmek veya bildirmek istediği eşya [hayvan, bitki, tabiata ait varlıklar, yerler vb.] isimlerini peyderpey bildirdiğini, böylece Cenâb-ı Hakk’ın iradesiyle Hz. Âdem’in bütün isimlere, hatta dillere belirli bir tekâmülün neticesinde vâkıf olabildiğini söylemektedir.12 Zaten âyette yer alan “sümme aradahum ale’l-melâiketi” [sonra onları meleklere arz etti] kısmı, Hz. Âdem’e isimlerin Allah tarafından öğretildiğini, meleklerin kendilerine bu isimlerin arz edilmesinden sonra da: “Bize öğrettiğinden başka hiçbir şey bilemeyiz. Sen her şeyi çok iyi bilen hüküm ve hikmet sahibisin.” cevabını vererek, bu isimleri daha önceden bilmediklerini tasdik ettiklerini göstermektedir.

Hz. Âdem’e eşyaların isminin öğretilmesi, onlarla ilgili bilginin de öğretilmesi anlamına gelmektedir.13 Bu noktadan hareketle, Hz. Âdem’e önce eşya ve çeşitli nesillerle alakalı ilim verildiği, daha sonra bu hususlarla ilgili isimlerin ve dillerin suretlerinin öğretildiği14 anlaşılmaktadır. Âyette geçen ‘isimlerin hepsi’ tabirinden diller de kastedilmiş olabilir. Nitekim Hz. Âdem bütün dilleri biliyordu. Hz. Âdem’in çocukları ise onun hayatında ve ölümünden sonra dünyanın muhtelif bölgelerine dağıldılar. Dağılan bu insanlar yeryüzündeki dillerden Arapça, Türkçe, Farsça, Latince vb. dilleri biliyorlardı. Bulundukları ortak coğrafyadan ayrılan her bir âdemoğlu yurt tuttukları topraklarda farklı bir dille konuştu ve yaşadıkları bölgeleye de o dil hâkim oldu. Aradan geçen uzun yıllar diğer dilleri unutturdu ve böylece yeryüzündeki diller çeşitlenmiş oldu.15

Kanaatimize göre günümüzdeki dil aileleri böylelikle ortaya çıkmıştır. Bugün birbirlerinden uzak coğrafyalarda bulunan insanların konuştukları dillerde bile bazı benzerliklerin olması geçmişte bu milletlerin birbirleriyle temas hâlinde olduklarını göstermektedir. Birbirine yakın coğrafyalarda konuşulan dillerin genellikle benzer unsurlar barındırması, Hz. Âdem’den beri dillerin aynı kaynaktan gelip zaman içinde farklılaştıklarını ve ortaya dil aileleri ve gruplarını çıkardıklarını göstermektedir. Yapılacak yeni ve derinlemesine çalışmalarla, yeryüzünde konuşulan birçok dilin aynı menşeden geldiği hususu daha kuvvetli bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Netice

Noam Chomsky’nin fikirlerini takip eden dilbilimcilerin, dünyadaki dillerin hepsinde temel gramer kurallarının benzer olduğundan16 bahsetmeleri; farklı dillerde geçen pek çok kelimenin aralarında benzerliklerin olması,17 dünyadaki belli başlı dil ailelerine mensup diller arasındaki benzerlikler,18 Allah’ın, ilk insan Hz. Âdem’e dünyada olan her şeyi isimleri ile birlikte öğretmesi, bu isimleri onun vasıtasıyla meleklere talim ettirmesi gibi hususlar bugün yeryüzünde konuşulan dillerin aynı kaynaktan, yani ilâhî bir menşeden geldiğini göstermektedir.

Dilin Önemi

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

 İnsanları birbirleriyle anlaştıran dil, aynı zamanda kültürün biricik aynasıdır. Kültürün inceliği, derinliği, tarihi gelişmesi dile yansır. Dilden bir kavramın silinmesi, kültürden bir damarın koptuğunu gösterir.

Vefa ve sadakat birbirine yakın iki kelimedir; ama aynı zamanda birbirinden farklıdır. Bunların birisini dilimizden çıkarmak, hayat anlayışımızdan bir şeyleri alıp götürür; tıpkı muharebe ve harbi savaş olarak Türkçeleştirdiğimiz gibi. Bu işi yapanların İstiklal Harbi’nde değişik muharebelerin bulunduğuna nasıl dikkat etmediklerini anlamak mümkün değildir.

Dilimiz coğrafi ve tarihi bakımdan övünülecek boyutlara sahipti. Viyana’dan Çin Seddi’ne giden seyyah, coğrafyanın getirdiği derinlikleri duya duya dilimizle bu geniş bölgede herkesle anlaşabilirdi. Tarihi yönden de aynı zenginliği ihtiva ediyor, nesiller arasında kültür bütünlüğünü sağlıyordu. Geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinin bitimine kadar herhangi bir kitabın anlaşılması için sadeleştirilmesini kimse düşünmemişti. Belli bir kültür seviyesine gelenler, yüzyıllarca önce yazılanları rahatça okuyabilirlerdi. Bu engin birikimden gıdasını alanların yazdıkları eserlerin yanına, günümüzde yazılanları vicdanımız sızlamadan koyabilir miyiz?

Değişik sebeplerden dolayı son dönemlerde ilmi gelişmelerin dışında kaldık. Elbette ki her disiplin kendine ait kavramlarla hayatı yorumlar. Bu kavramlar dilimize girip, onu yamalı bohçaya çevirmesinler diye bilhassa Cumhuriyet öncesi aydınları dilimizi zorlayarak, onları karşılayacakları üretirlerdi. Dilimizin sadeleştirildiği, güya yazı dili ile konuşma dilinin birbirine yaklaştırıldığı, eğitim ve öğretimin bu temayüle uyularak yapıldığı yıllarda, aydınlarımız bu yabancı kavramlara “dur” demeyi unuttular. Asli görevleri çalışmalarıyla dilimize girmesi melhuz kelimelerin yerine, bize ait kavramlar kazandırmak olanlar, görevlerini hatırlamadılar, günlük hayatımızda anlaşmamızı sağlayan kelimeleri tasfiyeye tabi tuttular.

İlk yıllarında Cumhuriyet’imizin kuruluş yıldönümü kutlanırken bir genç Mustafa Kemal’e “Paşam, gençlik ideoloji istiyor.” deyince, Atatürk o genci yanına çağırır. Bir harita getirtir ve o gence mealen şunları söyler: “Şu haritaya bak evladım. Milletimizin nerelere dağıldığına, ne kadarının bağımsız olduğuna dikkat et. Görüyorsun ki milletimizin büyük bir kısmı yabancı bayrakların altında yaşıyor. Şu an için siyasi müşküller var. Elli yıl, yüz yıl sonra neler olacağı bilinmez. Bir milletin hayatında elli yıl, yüz yıl önemli bir zaman dilimi değil. Önemli olan tarih şuurumuzu, dil birliğimizi kaybetmememizdir. Bunun için Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu kuracağız. İstanbul şivemizi bütün Türk dünyamızda yaygınlaştıracağız, tarih şuurumuzu bütünleştireceğiz.” Gerçekten de bunlar kuruldu. İstanbul şivesi yaygınlaştırılacağı yerde, büyük bir tasfiye hareketi başlatıldı. Bu dil kurumunda Atatürk, Yahya Kemal gibi dil zevki gelişmişlerin görev almasını istiyordu. Yahya Kemal’e teklif edince, o şu cevabı verdi: “Paşam, benim dilde ilmim yok, vehmim var; beni affediniz.” Daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın “Yahya Kemal Bey, dil konusunda haklı çıktınız.” dediğini yaşayan dilimizi asıl aldığını biliyoruz.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Biliyoruz; ama ne yazık ki devletçe de desteklenen tasfiye hareketi bir türlü durmuyor; Troçki’nin devamlı ihtilalini andırırcasına aralıksız bir şekilde dilimizi yıpratıyor. Bu konuda geldiğimiz yeri rahmetli Erol Güngör, “Türk milleti her on yılda bir hafızasını kaybeden bir hasta durumuna düşürülmüştür.” cümlesiyle açıklıyor. Rahmetlinin tespiti doğrudur. Bugün liseyi bitiren gencimiz altmışlı, hatta yetmişli yıllarda kaleme alınmış bir eseri rahatça okuyamıyor. Birikimi olmayan bir toplumun kültüründen nasıl söz ederiz?

Tasfiyecilik bizi aynı zamanda coğrafyadan kopardı. Bindokuzyüzlerde İstanbul’da yayınlanan gazete ve dergiler Azerbaycan’da, Kırım’da, Kazan’da, Buhara’da; oralarda yayınlananlar da İstanbul’da okunuyordu. Şimdi ne onlar bizi doğru dürüst anlıyorlar ne de biz onları. Kültür köprülerimizi kurmak isteyenlere de elimizden gelen her kötülüğü yaptık ve yapıyoruz. Diğer milletler kültürlerini yaygınlaştırmak amacıyla akıl almaz fedakârlıklara katlanırlarken biz kültürümüzü devletimizin sınırlarına çekmenin yollarını aradık ve arıyoruz.

Bilmiyorum, milletini hayattan silecek zihniyeti besleyen diplomalılar kadrosu bir başka memlekette oluşmuş mudur? Zihniyet mücadelesi, elbette silahlı mücadeleden daha zordur. Ne çare ki bu zorlu mücadeleyi kazanmaya mecburuz. Ecdadın ve doğacak nesillerin sorumluluğunu duyanlar için başka bir ihtimal var mı?

Dilin Tadı

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Dil denen mucizeyi nasıl anlatmalı, bilmiyorum. İnsan zekâ­sının bütün pırıltıları, insan ruhunun bütün duyuşları, titreyişleri, dalgalanışları orada. Mavi gökle kara yer arasında, ikinci bir âlemde daha yaşıyor insan. Dil adı verilen, sınırları olmayan, sonsuz bir âlemde.

Sözlüklere dalmak benim için güzeldir; gramerler arasında dolaşmak da güzeldir. Fakat birkaç ciltle sınırlı sözlükler ve gramerler asla dilin kendisi değildir. Sözlükler, bir dilin bütün kelimelerini içine alsa bile nihayet bir kelimeler listesinden iba­rettir. Gramerler ise bir kurallar sıralamasından başka nedir? Bir gramerde yer alan söz dizimi kurallarını sayısız örneklerle zen­ginleştirirsiniz. Bir sözlükte yer alan elli bin kelimeyi, sayısız örgüler içinde bir araya getirirsiniz, işte dil bu sayısız örgü ve örneğin evrenidir. Binlerce yıldan beri milyonlarca insan tarafın­dan yaratılan bir evren. Aynı kelimeler, sonsuzluğa doğru uza­nan zamanda, daha milyonlarca örnek ve örgü içinde kullanıla­caklar.

Kelimelerin bir kısmı ölse de, bir kısmı şekil ve manasını değiştirse de düşünce ve duygularımızın bin bir tonunu, birbirin­den farklı bin bir kalıp içinde ifade etmeye devam edecekler. “Nice nice sözüm olsa bengü taşa vurdum... Bengü taş diktirdim, gönüldeki sözümü vurdurdum” diyen Bilge Kağan “neng neng (nice nice)” ve bengü taş (ebedî taş)” sözleriyle sonsuzluğu anlatır. Uygurların hükümdarı Tengride Bolmış İl İtmiş Bilge Kağan “bin yıllık, tümen günlük bitiğimi, belgemi yassı taşa yazdırttım” derken sonsuzluğu “bin yıllık, tümen (on bin) günlük’ kalıbıyla ifade eder. Balasagunlu Yusuf “tümen ming” veya “tü­men tü” kalıplarıyla sonsuzluğu anlatır: Törüttüng tümen ming bu sansız tirig (on bin ve bin sayısız canlıyı yarattın.) Tümen tü çiçekler yazıldı küle (On binlerce çiçek gülerek yayıldı). Sadece sonsuzluk kavramı için kaç örgü var? Bakınız Balasugunlu Yu­suf bir başka yerde ne diyor: Uçuglı yorıglı tınıglı nece -tirilgü seningdin bulup yır içe (Uçan, yürüyen, duran nice şeyler - Rız­kını senden bulup yer içer). İşte bu da varlıkların sonsuzluğunun bir başka ifadesi. “Binlerce, on binlerce” derken yine sonsuzluğu ifade etmiyor muyuz? Diğer Türk lehçelerinde “binlerce” yerine “minglep (binleyip)” diyorlar. Bu da bir başka anlatış tarzı.

“Bin”i ve “on bin”i anlıyorum. Bunlar “belirli” olsa da yüksek sayıları anlattıkları için insanda sonsuzluk duygusu uyandırıyor. On bini ve bini bir araya getirerek sonsuzluğu ifade ediş tarzı daha da anlaşılır bir şey. Ama insanoğlu sayılarla yetinmemiş; “neng neng, nice nice” gibi sorularla da sonsuzluğu anlatmış. “Binlerce” ve “minglep” örneklerinde çokluk ve katlama ifade eden eklere başvurulduğunu görüyoruz. Ya “bin bir gece masa//an”ndaki “bin bir” kalıbına ne demeli? Bin bir... “Bin” ile küme tamamlanıyor; fakat siz “bin bir...” diyerek sonsuzluğa açılıyor­sunuz. “Ebedî, sonsuz, sayısız, ölümsüz...” gibi daha pek çok kelimeyi sıralayabiliriz. Ben “sonsuzluk” kavramı için kaç kelime ve kalıp kullanıldığını anlatmak istemiyorum; asıl anlatmak istediğim şudur. Sadece bir kavram için bu kadar ifade tarzı var. Bir de “sonsuzluk” kavramının; ikinci, üçüncü, dördüncü... kavram­larla ilişkiye girdiğini düşününüz; taşın sonsuzluğu, taş üzerinde­ki yazıların sonsuzluğu, yazıyla anlatılan düşüncelerin sonsuzlu­ğu, varlıkların sonsuzluğu, evrenin sonsuzluğunu, evrenin sonsuzluğundaki mucize... Bu mucize kim bilir kaç kelimenin bin bir türlü örgüsüyle anlatılabilir! Ve işte bu bin bir türlü örgünün ken­disi de bir mucizedir. Bu mucizenin adına dil diyoruz.

Ana dilimizin tek tek kelimeleri de şüphesiz bize tat verir. Sevgili, biricik, yeşil, duygu, şiir kelimeleri ne kadar tatlıdır! Güç, kuvvet, kudret kelimelerinde sanki bir güç gizlidir. Aslan, kaplan, kartal, bürküt sözlerinde sanki bir yücelik vardır. Yüce, yüksek, ulu kelimeleri sanki sesleriyle de bu kavramları çağrıştırır. “Kuş’ta kuşun cıvıltısını, “yılan”da yılanın yerde sürünüşünü, “toprak”ta toprağın katılığını duyarız. “Gülümsemek”te gülümse­yişin tatlılığı, “düşünmek’te düşüncenin derinliği var gibidir.

“Ağ­lamakla ve “üzülmek”te bir ağırlık, bir eziklik vardır. “Üzülmek, büzülmek, süzülmek, çözülmek” acaba tesadüfen mi hep üzün­tülü kavramları anlatır? İnsan süzülürse, toplum çözülürse bun­lar canımızı sıkar. Ya suyun süzülmesi, işin çözülmesi... İşte kelimeler arasındaki örgü burada kendini gösteriyor. Binlerce kelime arasında bin bir türlü örgü kurabilirsiniz.

Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var;

Benim mi Allahım bu çizgili yüz?

Ya gözler altındaki mor halkalar...

Neden böyle düşman görünürsünüz

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Şakak ve kar kelimeleri belki başka insanlar tarafından da bir arada kullanılmıştır; fakat “şakaklarıma kar mı yağdı” örgüsü her hâlde sadece Cahit Sıtkı’ya mahsustur. Şairin karı şakakla­rına düşünerek yağdırdığına eminim. Belki de karlı bir havada yürürken bu manzarayı gördü ve kaydetti. Fakat “kar”ın “saçların kırlaşması”ndaki “kır” kelimesiyle ses yakınlığını, “-larıma” ve “kar mı” parçalarında a, r, ı, m seslerinin art arda sıralandığını, bu sıralanışın “ne var”da da kısmen devam ettiğini Cahit Sıt­kı’nın düşündüğünü sanmıyorum. Şair, ahenk yaratan bu örgüyü düşünerek değil sezişiyle kurmuş olmalıdır. Ya aynalarla dostluk arasındaki ilgi? Her gün baktığımız aynanın, dostumuz olduğunu kaçımız düşündük? Aramızdan birkaç kişi bunu düşünmüş olsa bile, ağarmış şakaklarımız ve morarmış göz altlarımızla aynala­rın artık bize bir düşman gibi göründüğünü Cahit Sıtkı’ya kadar her hâlde hiç kimse dile getirmedi. Hele “ayna, dost, düşman, yıl, görünmek” kelimelerinin iki mısra içinde bu şekilde örülüşü... Tabiî ki bu bir sanatkârın tasarrufudur ve sanatkâr ister şuurla, ister sezişle olsun, kelimelerin maddelerini ve ruhunu elleriyle yakalayarak onları bir düzene sokmuştur.

Sanatkâr olmayan insanlar da kelimeleri bir örgü içinde kullanırlar. Dil tek tek kelimeler değil, kelimeler arasında kurulan bu örgüdür. Dilin asıl tadına da bu örgü içinde varabiliriz. Mil­yonlarca insanın, yüzlerce yıl içinde her gün konuşarak ve yaza­rak kurduğu bu örgünün kendisi doğrudan doğruya bir sanat eseridir. Tıpkı anonim bir türkü, anonim bir destan gibi yaratıcısı belli olmayan bir sanat eseri. Daha doğrusu dili kullananların tamamının yarattığı bir sanat eseri. Milyonlarca beyinden ve ruhtan süzüldüğü için de elbette bir şaheser. Dille meydana getirilen eserler, bu bakımdan diğer sanat eserlerinden daha avantajlıdır. Şiirin, romanın, hikâyenin, denemenin kendileri birer sanat eseri olduğu gibi, onları meydana getiren malzeme de bir sanat eseridir.

Her konuşmadan ve her yazıdan aynı tadı alabilir miyiz? Günlük konuşmalar da bize tat verir mi? Şüphesiz, dilin kendisi­ne mahsus tadı, günlük konuşmalarda da vardır. “Altıyı beş geçe; dokuza on kala, koşarak merdivenlerden indim, yavrucu­ğum gözlüğümü bana uzatır mısın?” ibarelerinde ben Türkçenin tadını buluyorum. Dilin örgüsü bozulmaz, konuşurken kelimeler düzgün söylenirse dilin tadı her zaman duyulur. “Kuzum, nere­lerdeydin? Seni beklemekten dizlerime kara su indi.” diyen yaşlı kadının siteminde; “Anneciğim, hani bana oyuncak alacaktın?” diyen küçük kızın sorusunda; “İşine git be kardeşim, seni mi dinleyeceğiz?” diyen yorgun adamın diklenişinde Türkçenin kendisine mahsus tadı elbette vardır. Fakat bunlar bir sanatkâr kaleminde bir araya getirildiği zaman tat yoğunlaşır. Günlük hayat içinde farkına varmadığınız bu tadı, Hüseyin Rahmi’deki mahalle arası konuşmalarında, Ahmet Rasim’in satıcılarında bulursunuz. Bakınız Dede Korkut “dolduran top” dediği kadınları nasıl anlatıyor:

“Teptiği gibi yerinden kalktı; elini yüzünü yıkamadan obanın o ucundan bu ucuna, bu ucundan o ucuna koşuşturdu; lâf taşıdı, kapı dinledi; öğleye kadar gezdi. Öğleden sonra evine geldi; baktı ki uğru köpekle koca dana evi birbirine katmış; ev tavuk kümesine, sığır damına dönmüş; komşularına bağırır ki kız Zeliha, Zübeyde, Ürüveyde, Cankız, Canpaşa, Ayna Melek, Kutlu Melek! Ölmeye yitmeye gitmemiş idim; yatacak yerim yine bu harap olası idi; nola idi, benim evime bir lâhza baka idiniz; komşu hakkı Tanrı hakkı, diye söyler? Bunun gibisinin hanım, bebekleri yetişmesin; senin ocağına bunun gibi avrat gelmesin!”

Bu alıntıda, o devrin günlük konuşmalarından başka hiçbir şey yok. Fakat sanatkâr bunları yoğun şekilde bir araya getirip dilin tadına varmamızı sağlıyor.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Cahit Sıtkı da

Neden böyle düşman görünürsünüz

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

diye sorarken günlük dilden pek ayrılmıyordu ama aynalarla dostluktan bahsederek bize bambaşka bir tat daha sunuyordu.

Sanatkârlar günlük dili işleyerek; eserlerine, yine birçoğunu dilin içinden çıkardıkları tatlar katarak; bazen de yepyeni buluş ve örgülerle bizde bambaşka hazlar uyandırarak dilin tadına varmamızı sağlarlar. Onların eserleri ile dilimizin güzelliğini fark eder, dilimizi daha çok severiz.

Yahya Kemal

Kandilli yüzerken uykularda

Mehtabı sürükledik sularda.

derken şüphesiz yine günlük kelimeleri kullanıyor. Fakat Yahya Kemal’e kadar hiç kimse Kandilli’yi uykularda yüzdürmemiş, mehtabı sularda sürüklememiştir. Bakınız Ahmet Haşim, mavi göklerde kargaların çirkin sesleriyle ötüşlerini nasıl tasvir ediyor:

“Sanki binlerce çelik makas, semaların lâciverdîsini doğra­mak için mütemadiyen açılıp kapanarak, havada cehennemi bir gürültü ile sakırdıyor. “

“Sema, lâciverdî” gibi sözler eskimiş olsa bile burada da günlük kelimeler kullanılmıştır. Fakat kargaların gagalarını çelik makaslara benzetmek ve onların ötmek için gagalarını açıp kapayışlarını, göğün maviliğini doğramak olarak düşünmek sa­dece Ahmet Haşim’e mahsus bir imtiyazdır. Haşim bu herkesten farklı düşünce tarzını, kelimelerin sırtına ve kelimeler arasında kurulan örgüye yüklemiştir. Bir başka sanatkâr, kargaları halla­ca, gagalarını hallaç yayına benzetebilir ve kargaların beyaz bulutları pamuk gibi attığını yazabilirdi. Görüldüğü gibi kelimeler ve onlar arasında kurabileceğimiz bin bir örgü bize sonsuz im­kânlar bağışlamaktadır ve sanatkârlar bu imkânları en iyi kulla­nan insanlardır. Bunun için de biz dilimizin tadını yoğun olarak şair ve yazarlarımızın eserlerinde buluruz. İşte bunu düşünen Türk Dil Kurumu, sözlük ve gramer çalışmalarının yanında, dili­mizin en güzel eserlerinden seçilmiş parçalar aracılığıyla insan­larımızı dille doğrudan doğruya temasa geçirmek ve dilimizin tadını onlara ulaştırmak için “Güzel Yazılar” adlı bir dizi yayın plânlamıştır. Burada pratik bir amaç güdüyor ve insanlarımızı, dilimizin en güzel verimleriyle rahatça karşılaştırmayı düşünüyo­ruz. Özellikle okul çağındaki gençlerimize ulaşmak ve erken yaşta onlara Türkçenin tadını tattırmak istiyoruz. Ortaya çıkan yeni şartlar, Türkiye dışındaki Türklerin de bu tür kitaplara ihti­yaç duyduğunu göstermiştir. Onların her gün artan yoğun talep­lerini karşılayabilmek arzusu, bu dizinin bir başka sebebidir.

“Güzel Yazılar” dizisinde türlere göre bir ayrım yaptık ve her türün en güzel örneklerini seçmeye çalıştık. Seçilen parçalar genellikle 20. yüzyılın Türkiye Türkçesine aittir.

Dilimizin güzel eserleri, şüphesiz ki seçtiklerimizden ibaret değildir. Türkçe, bin yılı aşkın bir zamandan beri, Asya’da, Avrupa’da, hatta Afrika’da on binlerce eser vermiş bir büyük dildir. Bu pınar hâlâ gürül gürül akmakta ve yalnız Türkiye’de değil, dün­yanın birçok yerinde her gün pek çok eser vermektedir. On bin­lerce eserin her birinde ayrı bir tat, ayrı bir zenginlik vardır. Bunlar arasından seçim yapmak hiç de kolay değildir. “En gü­zelleri bizim seçtiklerimizdir.” iddiasında bulunmak da mümkün değildir. Ancak bu dizideki parçalarla gençlerimizin diğer eserle­re de ulaşabileceklerini düşünüyoruz. Onlar yalnız Türkçenin tadını bulmakla kalmayacaklar, dilimize daha pek çok tatlar katacaklardır.

Prof. Dr. Ahmet B.ERCİLASUN

Türk Dil Kurumu Başkanı

Dilin Türleri

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Bir de insanların, uzun bir yaşantı sonunda, ortak sembollerle, ortak kalıplarla, evrende, doğada ve eşyada manalandırdıkları, özel anlamlar aşılaladıkları, dolaylı birer bildirişim aracı olarak kullandıkları işaretler ve sesler var ki bunlardan da sembolik, artistik bir dil oluşabiliyor; (yağmurun dili, denizin dili, göklerin dili, güllerin dili) gibi.

Bizim konumuz (insan dili)dir. Bunun için dilin, dar, bilimsel bir tanımını yapacağız. İnsanların aralarında anlaşmaya, kendilerini ifade etmelerine araç olan dil, bir gramer sistemi içinde örgütlenmiş, düşünce ve duyguları bildirmeye yarayan ses, işaret ya da hareketlerin bütünüdür.

İnsan anlatım ve bildirişim için ya hareket eder (jest), ya da ses çıkarır (konuşma) ya da belirli işaretler çizer (yazı). Konuşma dili, yazı dili, hareket dili, (insan dili)nin üç ayrı görüntüsüdür.

Kaç türlü dil vardır? (Dil)i, değişik özelliklerine

göre genel olarak nasıl sınıflandırabilirsiniz?

I- DOĞAL BAKIMDAN:

1-   Doğa dili

2-   Hayvan dili

3-   İnsan dili

II- TEKNİK BAKIMDAN:

1-   Hareket dili

2-   Konuşma dili

3-   Yazı dili

III- COĞRAFYA BAKIMINDAN:

1-   Yabancı dil

2-   Milli dil

IV- TARİH BAKIMINDAN:

1-   Ölü dil

2-   Canlı dil

3-   Uygarlık dili

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

V- ANLATIM DÜZEYİ BAKIMINDAN:

1-   Günlük dil

2-   Halk dili

3-   Elit dili

VI- ANLATIM BİÇİMİ BAKIMINDAN:

1-   Bilim dili

2-   Sanat dili

3-   Teknik dili

4-   Kitlesel haberleşme dili:

a) Basın dili

b) Radyo-Televizyon dili

5-   Edebiyat Şiir dili

6-   Müzik dili

7-   Mekanik dil

VII- DİL BİLİM BAKIMINDAN:

1-   Benzer dil

2-   Devrik dil

3-   Analitik dil

4-   Sentetik dil.

Dilin Yozlaşmasında Tercümelerin Rolü

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Dillerin yozlaşmasına, yapı ve anlam değiştirmesine sebep olan pek çok etken vardır. Bu etkenlerden biri de bir dile başka bir dilden yapılan tercümelerdir. Tercüme bir sanat işidir. Bu bildirimizde Eğitim Bilimleri araştırmalarında tercümesi yapılan makale ve kitapların dili üzerinde duracağız. Bu tür tercümelerde Türkçe'ye aykırı bazı kelimelerin olduğu tespit edilmiştir. Mesela İngilizce "feed back" kelimesi dilimize "geri bildirim" olarak tercüme edilmiştir. Oysa Türkçe'de her kavramın bir zıddı olmalıdır. Türkçe'de "Geri bildirim" ifadesinin kullanılabilmesi için "ileri bildirim"in de olması gerekir. Dilin değişmesine, yozlaşmasına örnek için birkaç terim daha verebiliriz: açık uçlu (open ended), içgörü (insight),dilmece (scrabble), geçerleme (validation)vb.

Araştırmamızda, Eğitim Bilimleri kitap ve makalelerinde -yukarıdaki kelimelere ilaveten- Türkçe anlam ve yapıya aykırı gördüğümüz kelimeler üzerinde durulacak ve bunların TDK sözlük ve kılavuzlarında karşılıklarının olup olmadığı tartışılacaktır.

Dillerin yozlaşmasına, yapı ve anlam değiştirmesine sebep olan pek çok etken vardır. Bu etkenlerden biri de bir dile başka bir dilden yapılan tercümelerdir. Tercüme bir sanat işidir. "Tercüme Sanatı" 'adlı kitabın yazarı Theodore Savory, "Tercüme, yüksek değer verilmesi gereken bir sanattır."diyerek bu gerçeği ifade eder.

Bu bildirimizde Eğitim Bilimleri kitaplarında sık geçen ve gerçekte Türkçe anlam ve yapıya aykırı olan kelimeler üzerinde duracağız. Bu tür kelimeler genellikle çeviri eserlerde yer almakta ve mütercimler, kelimeyi çevirirken Türkçe ifade edememekten kaynaklanan sorunlarla karşılaşmakta ve bu sorunları çözmek için farklı yöntemler denemektedirler. Bu durumu Hamza Zülfikar şöyle açıklar. "Çeşitli kavramların hangi kelime veya terimle anlatılacağı sorunu çeviricileri ya uydurmacılığa, ya yabancı karşılığını olduğu gibi almaya ya da bir takım yakıştırmalara yöneltmektedir."

Her disiplinde olduğu gibi Eğitim Bilimleri alanında da maalesef tam bir terim birliği sağlanamamış olup herkes kendi zevk ve anlayışına göre kelimeleri tercüme etme yoluna gitmiştir.

Batı dillerinden yapılan tercümeler,l-Tam çevirme kelime,2-Yarı çevirme kelime,3-Serbest çevirme kelime olmak üzere üç şekilde yapılmaktadır. Burada esas sorun, üçüncü maddede yer alan tercüme şeklindedir.

Bizim burada temel aldığımız kaynak, Özcan Demirel'in Eğitim Sözlüğü'dür. Buradan elde ettiğimiz kelimelerin Türkçe yapıya aykırı olup olmadığını, kelimenin Türkçe'ye tercüme edilirken anlamında bir değişimin yapılıp yapılmadığını tartışacağız. Buna göre sözcükleri kendi aralarında şu gruplara ayırabiliriz.


1-İlk algılanan anlamından farklı bir anlam yüklenen kelimeler


Kelime ile terim farklı kavramlardır. Kelimelerin anlamlan fazla olabilir.Her tür yoruma da açık olabilirler. Fakat "Terimin bildirdiği anlam yoruma açık değildir ve karşıladıkları kavramı net, açık ve kesin bir biçimde bildirirler."Aşağıdaki kelimeler bu mantıkla incelenmiştir.

a-Biliş ötesi : Eğitim Sözlüğü'nde bu kelime (metacognition) kelimesine karşılık olarak verilmiştir. Anlamı "Bireyin bir öğrenme görevi öncesinde, sırasında ve sonrasında bilişsel strateji ve görevin gerekleri ile ilgili olarak kendisiyle iletişim kurması."şeklindedir. Kelimeyi anlam ve yapısı bakımından inceleyelim. Biliş kelimesi TDK'nın Türkçe Sözlüğü'nde şu anlamlara gelmektedir:

1. Canlının, bir nesne veya olayın varlığına ilişkin bilgili ve bilinçli duruma gelmesi, vukuf, 2. Bildik, tanıdık. Yani kelime bil- köküne gelen -iş ekiyle türetilmiştir.

Ötesi kelimesi de dilimizde oldukça yaygın kullanılan bir kelimedir. Mesela doğa ötesi dediğimizde TDK sözlüğünde şu karşılığı buluruz: 1. Duyularımızla algılayamadığımız varlıkların sebeplerini ve temellerini araştıran felsefe, fizik ötesi, metafizik. 2. Akıl ve sezgiyle elde edilen ilk ilkeleri veya mutlak bilgiyi konu alan felsefe, fizik ötesi, metafizik.

Gelelim biliş ötesi kelimesine. Kelimenin ilk akla gelen anlamı bilgimiz, idrakimiz, vukufumuz haricinde olan şeklindedir. Oysa Eğitim Terimleri Sözlüğü'nde "Bireyin kendisiyle iletişim kurması" şeklinde geçmektedir. Kelime, eğitim dilinde, ilk algılanan anlamından farklı bir mana kazanmıştır.

b-Olgunlaşma: Eğitim Sözlüğünde (maturation) kelimesine karşılık olarak verilmiştir. Anlamı, 1. Bireyin bir işi yapabilecek düzeye ulaşması ya da kalıtım ve çevre koşulları arasında etkileşim sonucu bireyin belirli olgunluk düzeylerine ulaşmasını sağlayan biyolojik değişmeler. 2) Çevresel etkiler olmadan doğal olarak kendiliğinden gelişen değişmedir.

Kelimenin ilk akla gelen ve sözlükte karşılığı verilen anlamı, olgunlaşma işidir. Birey hem fizik hem de ruh bakımından olgunlaşabilir. Fakat yaygın kullanımından farklı olarak bu kelime, eğitim alanlarında sadece biyolojik değişme ve hazır bulunuşluk anlamında kullanılmaktadır. Üstelik bu anlamda olarak her yıl KPSS sınavında soruların çıktığını da ilave etmeliyiz.

c. İşevuruk terimi Eğitim Sözlüğü'nde "operational" kelimesine karşılık olarak verilmiş," gözlenebilir ve ölçülebilir olarak tanımlanmış" anlamında kullanılmıştır. İki kelimeden ibaret olan bu terimi inceleyelim. İlk kelime olan "işe" kelimesinde bir problem yoktur. "vuruk" kelimesi de tek başına kullanıldığında bir anlam ifade eder. TDK sözlüğünde bu kelime için çarpık, çarpılmış, büyüyüp gelişememiş, vurgun, hastalanacak gibi, vurulmuş anlamları verilmiştir. Bu anlamlarından dolayı işe vuruk kelimesi ilk olarak aklımıza , işe vurulmuş, iş için aşırı derecede çalışan yani çalışkan anlamıyla gelmektedir. Fakat Eğitim Sözlüğü'nde tamamen farklı bir anlamda kullanılmıştır. İngilizce Redhouse Sözlüğü'nde ise "operational" kelimesine karşılık olarak, amelî kelimesi verilmiştir yani iş ile ilgili anlamındadır. Sonuç olarak, bu kelime daha farklı bir sözcükle Türkçeye kazandırılabilir diyebiliriz.

2- Türkçede zıt anlamı olmayan kelimeler

Türkçemiz yapısı gereği pek çok kelimenin zıt anlamlısını bağrında bulundurur. Uzun varsa kısa da vardır, ileri varsa geri de vardır. Bilincimiz zaten otomatik olarak kelimenin zıt anlamlısını sorgular ve bulmaya çalışır. Eğitim terimleri içinde bizim yukarıdaki görüşümüze zıt kelimeler vardır. Bunlardan ilki "geri bildirim" kelimesidir. Eğitim Sözlüğü'nde "dönüt" olarak da geçen bu kelime (feedback) kelimesinin karşılığıdır. Anlamı, "bir sistemin diğer bir sisteme belli bir mesaj gönderdiğinde, mesajı alan sistemin bu mesajı değerlendirdikten sonra bu değerlendirmeyle ilgili olarak, mesajın kaynağına ikinci bir mesaj göndermesi. Eğitimde dönüt, öğrenen kişiye eğitimin amaçlarına uygun davranımda bulunup bulunmadığının bildirilmesi ya da öğrenme sürecinde hedef-davranışın kazanılıp kazanılmadığının bildirmesi"dir.

Türkçe dil mantığı açısından baktığımızda "geri bildirim" deyince akla "ileri bildirim" de gelmelidir. Fakat eğitimde "ileri bildirim" adı altında bir terime rastlayamadım.Yine şu kelimeler de yukarıdaki mantığa aykırı kelimeler olarak eğitimde sıkça kullanılır. Açık davranış(overt behaviour), açık uçlu: (open-ending), amaçlı unutma (intentional forgetting) (bilinçte bulunması kişiyi tedirgin eden bilgi, anı ve yaşantıların baskıya alınarak bilinçaltına atılması.), içgörü: (insight), ilerici eğitim(progressive education), ilerici okul: (progressive school) vb.

Örneklerde yer alan terimlerin karşıt anlamları nasıl olur, olabilir mi? İşte mesele budur. Gerici eğitim, gerici okul dediğimizde ise tamamen farklı bir anlam karşımıza çıkmaktadır.

3- Türk dilbilgisi kurallarına aykırı kelimeler


Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

a-Anısal bellek terimi Eğitim Sözlüğü'nde (episodic memory) kelimesine karşılık olarak verilmiştir. Burada karşımıza çok tartışmalı bir ek olan +sal eki çıkmaktadır. Pek çok eğitim terimi bu ekle yapılmıştır. Hatta TDK'nın hazırladığı Yabancı Sözlere Karşılıklar Kılavuzu'nda bu ekle kurulmuş onlarca kelime vardır (deneysel,edimsel,önsel, sonsal, bilimsel vb.).Bu örneklerde de görüldüğü gibi bu ek, isimlere gelmekte ve böylece eklendiği kelime "nispet" görevi yüklenerek sıfat konumuna geçmektedir. Bu konuda Zeynep Korkmaz şunları söyler: "Türkçedeki -sal/-sel eki bu birleşik biçimi ile, isimden isimciller türeten bir ek niteliğindedir. Aslında pek seyrek olan örneklerin hiç birinde de onun "nispet" görevi yüklendiği görülmemiştir. Günlük gazetelerde ve dergilerimizde sık sık rastladığımız geleneksel, dinsel, kişisel, düzlemsel vb. yeni eklerde ise bu ek, hep Arapça an'anevî, ilmî, şahsî, tarihî kelimelerine karşılık olan birer nispet görevindedir. Bu durum gösteriyor ki, Türkçe bir kalıba yabancı asıllı bir görev oturtuluvermiştir. Demek oluyor ki, bu kelimeler dışı yerli içi yabancı birer kuruluştadırlar."

Bu ekin kaynağının batı dilleri olduğunu söyleyen Korkmaz başka bir makalesinde de şunları yazar: "Bu temel görüşten hareket ederek, bilimci anlayış -sal/-sel eki için, dilde ne kadar tutunmuş olursa olsun şöyle bir gözleme gider: Kumsal, uysal gibi yalnızca tek heceli birkaç kelimede yer almış olan bu ekte, bir iyelik, nispet görevi bulunmadığına göre, acaba -sel/-sal ekinin bu görevi nereden gelmiştir sorusunu sorar. Aldığı karşılık şudur: Aktüel, natürel, kültürel, rasyonel örneklerinde görüldüğü üzere, İngilizce, Fransızca gibi Batı dillerinde Latince kökenli bir -l iyelik ve nispet eki vardır. Özleştirme çalışmaları sırasında ailevî, hukukî, terbiyevî gibi Arapça -i nispet eklerine karşılık aranırken, her dilin kendine göre bir mantık düzeni olduğu ve Türkçede bunları karşılayan birer anlatım biçiminin var olup olmadığı düşünülmeden, Batı dillerindeki bu -l eki, örnekleme yolu ile Türkçeye aktarılmıştır."

Bu ekin kaynağını da belirttikten sonra ekin bir başka yönüne gelebiliriz. Türkçe dil mantığına göre isme gelen bir ek fiile, fiile gelen bir ek de isme gelemez. Kural budur.Bu durum Türkçenin morfoloji düzeyinde gerçekleştirilen uyumları neticesinde ortaya çıkmıştır.Fakat yeni kelimeler türetilirken veya tercüme yaparken bu kural ihmal edilmektedir. Mesela "ilginç" kelimesini ele alalım. Sev-i+n-ç, kork-u+nç örneklerinde görüldüğü gibi -ç veya -nç eki hep fiil köklerine getirilmektedir. İlgi+nç örneğinde ise fiile getirilmesi gereken -nç eki isme getirilmiştir. Bu tür kelimelerin örneği çoktur. İşte bu tür yanlış kullanılan eklerden biri de -sal/-sel dir. Bu ek yeni türetilen veya tercüme edilen kelimelerde hem isme hem de fiile gelerek ( eğit-sel, gör-sel; kum+sal, örgüt+sel vb.)garip bir durum arz etmektedir. Bu tuhaflığı yine Zeynep Korkmaz: "-sal/-sel fiilden sıfat türetme eki olmadığı halde, uysal,kumsal,kutsal örneklerine ters düşen bir tutumla işitsel,öğretsel, ve görsel de yazabiliriz demekte direnmek, bu türlü bir eğilime yaygınlık kazandırma özentisine düşmek; üstelik, bunun bir de savunmasına geçmek, Türkçeyi kendi yaşayış ve işleyiş ölçülerine aykırı bir yola doğru itelemek değil de nedir?"sözleriyle ifade eder. Efrasiyap Gemalmaz da bu konuda şunları söyler: "Öztürkçe olduğu iddia edilen eğit-sel, gör-sel vb. kelimelerde bu kurala uygun olarak yapılmadıkları gibi, uydurma olan sal/sel ekinin yeni olmasına rağmen vazifesi ve kullanılışı da karanlık kalmaktadır." Eğitim Sözlüğü'nde geçen uğraşsal (mesleki) tedavi (occupation therapy) de bu cümleden olan kelimelerdendir.

b- Devinişsel (psikomotor) beceriler teriminin yabancı dilde karşılığı (psychomotor skills)olup Eğitim Sözlüğü'nde "vücut organlarının tek tek ya da toplu hareketleri ile ilgili beceriler" anlamındadır.

Burada "devin" kelimesi üzerinde durmak gerekir. Bu kelime TDK sözlüğünde hareket, çaba, kımıldanış, gayret anlamlarına gelmektedir. Kelimenin kökü hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Andreas Tietze bu kelimenin kökünü, Clauson'dan naklen dev-/devi- fiilinde aramakta ve Eski Türkçe tev- fiiline işaret etmektedir. Bu fiilin anlamı da "kaşımak" olarak verir. 

Sevan Nişanyan da bu kelimeye; kımıldamak, çırpınmak, kıvranmak, çabalamak anlamlarını yükler ve Orta Anadolu Ağızlarında kaşınmak anlamında kullanıldığını belirtir. Nihayi kökeninin belirsiz olduğunu değ- ve değiş- fiilleriyle ilgili olabileceğini söyler.

Kökeni bile belli olmayan bu kelime maalesef TDK'nın Yabancı Sözlere Karşılıklar Kılavuzu'nda dahi kullanılmıştır. Bu kökten gelen başka bir kelime de devinduyum kelimesidir. TDK bu kelimeyi kinestezi karşılığı olarak vermiştir. Hülasa devinişsel kelimesi, hem kökü itibariyle hem de -sel ekinden dolayı Türkçe anlam ve yapıya aykırıdır.

  1. Dilmece kelimesi Eğitim Sözlüğü'nde (scrabble) kelimesine karşılık olarak verilmiştir. İngilizce Redhouse sözlüğünde "üzerinde harfler basılı küçük ve yassı tahta karelerle oynanan kelime bulmacası" anlamına gelir. Fakat bu (scrabble) kelimesine dilmece denmesi Türkçe'ye aykırıdır. Şöyle ki, Türkçede bul-maca , bil-mece örneklerinde görülen -maca eki fiile gelmiştir. Dilmece kelimesinde dil- kökü acaba fiil olarak mı düşünülmüştür. bilemiyoruz. Eğer dil kökü isim ise -mece ekini, yukarda açıkladığımız sebeplerden dolayı almaması gerekir.
  2. Vardamalı istatistik terimi de Eğitim Sözlüğü'nde (inferential statistics)kelimesine karşılık olarak verilmiş ve "belli gözlemler sonucu elde edilmiş verilere dayanarak gözlenmemiş durumlar hakkında vardamalarda bulunma yöntem ve teknikleri kapsayan istatistik."anlamında kullanılmıştır.

Burada karşımıza vardama kelimesi çıkmaktadır. Kelimenin kökü şu şekilde incelenebilir: Var-da-malı veya var+da-malı şeklinde ayrılabilir. Kelimenin kökünü fiil olarak kabul edersek -da ekini fiilden fiil eki olarak kabul etmiş oluruz. Türkçede +da eki bulunma hal ekidir. Zaman bildiren isimlere gelerek zaman zarfı da yapar(yılda, gecede, günde vb.).-da eki seyrek olarak da yansıma kelimelerden geçişsiz fiiller yapmıştır(güvülde-,).Fakat bizim örneğimizdeki "da" eki, eklendiği sözcüğü, ne yansıma kelime ne hal eki almış kelime ne de zarf yapmıştır. Tamamiyle uyduruk bir ektir. Bu ekin seyrek olarak kullanıldığı varsayılsa bile "Bir dilde yeni kelimeler ancak canlı eklerle meydana getirilebilir. Bu hal dil ilminin değişmez prensibidir ve bu durum bütün dillerde aynıdır."kuralına terstir. Çünkü işlek bir ek değildir. Bundan 19 yıl evvel Hamza Zülfikar'ın bu ek için söyledikleri dikkat çekicidir: "-da, durum eki çekim ekidir, mecbur kalınmadıkça kelime türetme yoluna gidilmemelidir."

İşlek olmayan bir ekle yapılmış olan şu kelimeler de aynı durumdadır:

e-Yakınsak düşünme (convergent thinking),yakınsak soru (convergent question).Bunlardan ikincisinin anlamı Eğitim Sözlüğü'nde " bir tek doğrusu bulunan soru türü."şeklindedir.

TDK sözlüğünde bu kelime 1. Tek bir noktaya doğru yönelen (ışın). 2. Işıkları aynı noktaya doğru yöneltme özelliği taşıyan (mercek vb.). 3. Birbirine gittikçe yaklaşarak uzanan, bir noktaya doğru yönelen (çizgi), anlamlarına gelmektedir.

Eski Türkçe'den itibaren -sak/-sek ekine rastlıyoruz. Von Gabain bu ekin isimden sıfat yaptığını söyler ve kek+sek (kin+li), tapıg+sak (hürmetkar) örneklerini verdikten sonra +sa ekinin arzulama, istek duyma bildirdiğini söyler. Divanü'l Lugati't Türk'te de bu ek, istemek, arzulamak manasında sıfat eki olarak görülür. Şu örneklerde olduğu gibi: "Ol munda turıgsak ol/O burada kalmak dileğindedir.","Ol ewge barıgsak ol/O adam eve gitmek isteğindedir." Muharrem Ergin de -se/sa eki için "Bu ek de Türkçede eskiden beri kullanılan fakat işleklik sahası geniş olmayan eklerden biridir" demekte ve buğasa-/umursa-/susa- örneklerini vermektedir.Zeynep Korkmaz ise bu ek hakkında şunları söyler: "Bu ek Türkçenin eski ve yeni bir kısım kollarında bir şeye karşı istek ve düşkünlüğü gösteren sıfatlar türetmiştir."demekte ve Codex Cumanicus'ta geçen er-sek (erkeğe düşkün kadın)örneğini vermektedir. Anadolu Ağızlarında da kullanılan bu ek işlek bir ek değildir. Mesela


Kastamonu Ağzında çiftleşme zamanı gelen inekler için "göksek veya gövsek" denir. Ek, bu örnekte de eski Türkçe örneklerinde olduğu gibi bir istek bildirmektedir. Oysa bizim yukarıda verdiğimiz yakınsak kelimesinde ekin böyle bir fonksiyonu yoktur. Kelimeyi sıfat yapmıştır fakat anlam olarak değiştirmiştir. Sonuç olarak, yakınsak kelimesi hem anlam bakımından hem de işlek olmayan bir ekle türetildiği için Türkçe yapıya aykırıdır ve Cumhuriyet döneminde bu ekten türetilmiş olan "yakınsak" ve "ıraksak" kelimeleri ile de bir alakası yoktur.

 Sonuç ve öneriler:

Türkçede yeni kelimelerin türetilmesinde göz önünde bulundurulması gereken temel nokta, bu kelimelerin dilin ses ve şekil yapılarına, kök ile ek arasındaki anlam ilişkisine, dil mantık ve estetiğine uygun düşmelerini sağlayabilmektir. Bunu sağlamak bir tek kişi için mümkün değildir. Bunu ancak ve ancak işin uzmanları yapabilir. Türk Dil Kurumu öncülüğünde, ilgili bilim dalları mensuplarının bir araya gelip bir komisyon kurmak veya kurul oluşturmak suretiyle, alanlarının terim problemlerini tartışmaları ve ortak bir noktada buluşmaları gerekmektedir. Böylelikle konuyla ilgilenen herkesin farklı terimler öne sürmesi ve kullanmasının veya yanlış tercümeler yapılmasının önüne geçilmiş olacaktır.

Eğer Türkçenin kelime yapma ölçülerine göre kelimeler türetmez ve dil-düşünce ilişkisini göz ardı edersek, dilimizi kendi ellerimizle yozlaştırmış ve kendi imkanları içinde gelişimini sağlayamamış bir dil haline getirmiş oluruz.

 Doç. Dr. Eyüp AKMAN

Kastamonu Üniversitesi

Kaynaklar

  1. DEMİREL, Özcan. Eğitim Sözlüğü, Ankara 2003
  2. ERGİN, Muharrem. Türk Dilbilgisi, İstanbul 1993
  3. GABAİN, Von. Eski Türkçenin Grameri, Çev. Mehmet Akalın, Ankara 1988Fen Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bilimleri Araştırma Dergisi, S.17, Erzurum 1989
    1. GEMALMAZ, Efrasiyap. "Uyum ve Standart Türkiye Türkçesinde Uyumlar",Atatürk Üniversitesi
  4. GEMALMAZ, Efrasiyap. Türkçenin Derin Yapısı, Haz. Cengiz Alyılmaz-Osman Mert,

Ankara 2010

  1. GÜLSEVİN, Gürer. Eski Anadolu Türkçesinde Ekler, Ankara 1997
  2. KAŞGARLI MAHMUT, DLT, Haz. Besim Atalay, Ank. 1992, C.II
  3. KORKMAZ, Zeynep.  "Dili Özleştirme Çalışmaları ve Metotsuz Yaklaşım",Türk Kültürü,

Mart 1978

  1. KORKMAZ, Zeynep. "-se/-sa Dilek-Şart Kipi Eklerinde Bir Yapı Birliği Var mıdır?,Studia Turcologica Memoriae Alexi, Bombacı Dicata, Napoli, 1982
  2. KORKMAZ, Zeynep. "Türkçede -l eki (-al/-el/-ıl/-il/-sal/-sel)I, Türk Dili, Ekim 1966, S.181
  3. KORKMAZ, Zeynep. 'Yine Dil Davası Üzerine",Milli Kültür, Mart 1977, C.I,S.3
  4. KORKMAZ, Zeynep. Türk Dili Üzerine Araştırmalar I, Ankara 1995
  5. MIHÇIOĞLU, Cemal. Sözcüklerin Öyküsü, Ankara 1996
  6. NİŞANYAN, Sevan. Sözlerin Soyağacı, Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü, İstanbul

2010

  1. SARI, Mustafa.Türkçenin Batı Dilleriyle İlişkisi, Ankara 2008
  2. SAVORY, Theodore. Tercüme Sanatı, Çev. Hamit Dereli, İstanbul 1994
  3. TDK Türkçe Sözlük, 
  4. TDK Yabancı Sözlere Karşılıklar Kılavuzu,Ankara 2008
  5. TİETZE, Andreas. Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı, İstanbul 2002ZÜLFİKAR, Hamza. Terim Sorunları ve Terim Yapma Yolları, Ankara 1991
    1. TİMURTAŞ, Faruk K. "Türkçenin Bünyesi ve Kelime Yapma Yolları, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Nisan 1972

İletişimde Dilin Önemi

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Dil, toplum hayatında insanların anlaşmasını ve birbirleri ile yakınlaşmasını sağlayan en önemli iletişim aracıdır. Dil olmadan insan kendini ifade edemediği gibi acı ve sevinçlerde de ortak noktayı yakalamak mümkün olamazdı. Hal ve hareketlerle anlatılan iletişim çok sınırlı kalır, his, duygu, coşku, fikir ve düşüncelerimiz ifade edilemezdi. Bu nedenle dil, hayati öneme haiz bir iletişim ve aktarım aracıdır.

Karşı tarafa bir mesajı ulaştırmak üzere kullanılan bu iletişimin sağlanması sözlü veya yazılı şekilde mümkün olmaktadır. Dil, toplumsal anlaşmanın bir ürünü olarak bireyler arasındaki iletişimi, bir uzlaşma zemini içinde tesis eder. İnsanoğlu diliyle kendisini topluma kabul ettirir, diliyle çevresinden uzaklaşır yada uzaklaştırır. Diliyle sever ve sevilir, saygınlık kazanır yada nefret ettirir...

Dil aynı zamanda lisan olarak da değerlendirilmekte olup, gönüllere de aynalık yapmaktadır. İnsanların iç dünyasından taşan müspet veya menfi düşünceler, dilde tercümesini bulur. Bu noktadan bakıldığında dil mevzuu çeşitli atasözlerine de konu olmuştur. “Allah insanoğluna bir ağız ve iki kulak vermiştir. Bir konuşup iki dinlesin diye!” “Dilim seni dilim dilim dileyim, başıma geleni senden bileyim.” gibi…

Konuşma ve yazma yeteneği insana, ilk insan Adem (a.s) zamanından beri verilmiştir. Konuşma melekesi sadece insanlara ait müstesna bir özellik olup, bu özellikli nimeti kullanabilmek de çok önemli bir meziyettir. Çünkü biz, iletişim içinde olduğumuz her sahada mesajımızı dille anlatıp dille aksettirmekteyiz. Dil yüzünden savaşlar çıkmış, dille askerimiz motive edilmiş, dil ile isyanlar sükunete erdirilmiştir. Yine dille fitneler yaygınlaşmış yada susturulmuş, dille kötülükler körüklenmiştir. Gönülden yapılan dualarımız, bazen yalvarmak bazen de nazlanmak şeklinde olmuş ve boynumuzu bükerek yine dille taçlandırılmıştır. Bütün bu hakikatler göstermektedir ki dil, değeri bilinmesi gereken çok önemli bir iletişim vasıtasıdır.

İşte bu yüzden olmalı ki atalarımız da; “Sükut-u lisan, selameti insan!” “Söz var, iş bitirir; söz var baş yitirir.” demekte, Hz. Mevlana ise ; “Dili sözü bir olmayan kimsenin, yüz dili bile olsa, yine dilsiz sayılır.” diyerek nerede nasıl konuşulması ve dil ile gönlün bir bütün olması gerektiğine ışık tutmuşlardır. Lakin günümüzde sanki böyle söylenmemişçesine çoğu zaman ve zeminde dil; dedikodu, laf taşımak, olumsuzlukları körüklemek ve sürekli bir menfilik aracı olarak kullanılmaktadır. Tabi ki bunun temelinde gönül dünyasındaki marazilik ve çirkinlik yatmaktadır. İçte olanlar dış dünyaya yansımakta olduğuna göre; olumsuz düşüncelerin ve manevi hastalıkların ev sahibi olan bir gönülden dile yansıyacak olan sözcüklerde, ancak zehir etkisi taşıyacaktır. Hatta muhatabının kalbine saplanan zehirli bir kıymık gibi her gün yükselen bir acıyla ızdırap verecektir…

Bizler inanç, ahlak, kültür, tarih, duygu, düşünce ve hatıralarımız başta olmak üzere her şeyimizi dille taşımak ve aktarmak imkanı buluruz. Bu nedenledir ki hiçbir çıkar, hiçbir birliktelik, hiçbir siyasi mülahaza ve antlaşma dilimizin güzelliğinin önünde yer almamalıdır. Bir toplumun kültürünü tahrip etmek, geçmişle bağlarını kopartmak ve halkını cahil etmek ancak o toplumun dilini elinden almakla, bir birlikteliği bozmak bir dostluğu yıpratmak ve bir ocağa ateş düşürmek ancak dili keskin kılıç gibi kullanmak ve kullandırtmakla mümkündür.

Bizim dilimiz, toplumun ve halkın ortak bir malı iken, “entelleşme” ve “özenti” adına oluşan yaklaşımlara güncel sorunlarında eklenmesi neticesinde, önemli ölçüde bir kirlenme yaşamaktadır. Acaba hiç düşündük mü, günde kaç kelimeyle konuşuyoruz, dağarcığımızda kaç kelime mevcuttur. Türk dilinin karşısında pazara çıkartılmak istenen dil ve dillerle neyin amacı güdülmektedir..? Günümüzde halkımızın konuştuğu dil ile aydınların konuştuğu ve yazdığı dil arasında kabul etmekte zorlandığımız bir farklılığın olduğu, ikili ilişkilerde de yapıcı olmayan hatta argo kelimelerin etrafı ve kitle iletişim araçlarını kirlettiği ortadadır… Peki ne oldu da böyle oldu asırlardır; “Ya hayır söyle yada sus”kaidesine uygun hareket eden bu milletin iletişimdeki konuşma diline…

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Halbuki aydınlarla, yazılı ve görsel medya hizmeti sunanların okuyucu ve dinleyici kitlesi tarafından sade, anlaşılır ve zengin bir üslup kullanmaları, hem dilimize hem de kendilerini takip eden kesime karşı bir görev ve borçları olduğu düşüncesindeyim. Zira anlaşılmak ve kalıcı olmak için ilim, bilim ve eser üretmek istiyorlarsa bunu tesis edebilmek için kullandıkları dile dikkat etmek zorundadırlar. Dilin üreticiliğini zorlayıp özgün bir anlatım dili oluşturmak için dilimizin alt yapısı tüm orjinalliği ile buna müsaittir..!

Halk olarak bizlerde insanlar arası iletişimde, kendimizi ifade biçimimizde, taleplerimizi dile getirirken ve her türlü diyaloglarımızda sözlerimizi seçmeli, olumlu ve sıcak bir tutum içerisinde olmalıyız. Sözlerimiz karşımızdakine batmamalı, onları incitmemeli bilakis kucaklayıcı olmalıdır. Böyle olmalı ki gönüller sükunete ersin, sevgiler denize dönüşsün ve söz sarfettiğiniz insana sözünüz etkili olsun. Aksi halde argo, kırıcı ve kaba bir şekilde söylenen sözlerle insanların gönüllerine nasıl girilecektir. Girilse bile o gönülde nasıl yer tutulacaktır. Açtığınız dil yarası nasıl onarılacaktır..? Bu yüzden güzel söylemekten kimse bir şey kaybetmediği gibi, kişinin hem kendisi hem de çevresi bir çok kazanımlar elde edecektir. Konuşulacağı yerde güzel söz söylemek, susulması gerektiği yerde de susmayı bilmek aklı düzgün kullanmanın da bir göstergesidir. Atalarımız; “Söz gümüşse sukut altındır” ve “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkartır” ifadeleri ile konuyu veciz bir şekilde özetlemişlerdir.

İstiklal Marşı şairimiz merhum Mehmet Akif de safahatında;
“Ağlarım, ağlatamam, hissederim söyleyemem.
Dili yok kalbimin, ah ondan ne kadar bîzârım.”
 mısraları ile dilsizliğin büyük bir felâket olduğundan bahsetmektedir. Ayrıca konuyla ilgili Hz.Ali de; “Kişinin haysiyeti, dilinin altında gizlidir” buyurmak suretiyle dilin önemine vurgu yapmıştır. Büyük tasavvuf adamı ve gönül insanı Yunus Emre de;
“Söz ola, kese savaşı,
Söz ola, kestire başı!
Söz ola, ağulu aşı,
Yağ ile bal ide bir söz!”
 diyerek bizleri aydınlatmaktadır. İşte büyüklerimizin bu ifadeleri fazla söze hacet bırakmamaktadır...

Dil konusu oldukça geniş bir konu olmakla birlikte bu yazımızda sadece dilin iletişim yönüne değindik. Bundan sonra da Türkçe konuşmak ve Tosya yöresinde kullanılmakta olan dille ilgili konulara da zaman zaman yer vereceğimizi belirterek konuyu bitirmek istiyorum.

Toplum olarak her kesimden bütün fertlerin dilin öneminin farkında olması, nice doğruları ve güzellikleri gönülden dile getirip tatlı ve yapıcı bir üslupla, kırıp-dökmeden maksatlarını ifade edebilmeleri en tabii beklentimizdir…

Bu beklenti içinde güzel sözler duymanız ve sözün güzelliğinde gönüllere misafir olmanızı diliyorum.

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...