Olimpiyatları

Türkçe Olimpiyatları Türkiye'nin demokratikleşmesine nasıl etki ediyor?

Onuncusu yapılan Türkçe Olimpiyatları, çok geniş bir sosyal takdirin yanında önemli entelektüel tartışmaları da beraberinde getirdi. Toplumun önünde olup biten her olayın olumlu ve olumsuz tartışmaları beraberinde getirmesi doğaldır.

Ancak Türkçe Olimpiyatları üzerinden yapılan entelektüel tartışmaların bazılarında çok ciddi tutarsızlıklar bulunmaktadır. Üstelik bu tutarsızlıklar, entelektüel dilin zahiri estetik üslubu içinde şöyle yahut böyle ilgi çekmektedir. Bu eleştirilere göre Türkçe Olimpiyatları, "aşırı milliyetçi, şoven, Türkiye merkezli" hatta kimilerine göre "yeni bir kolonyal" bakışı yansıtmaktadır.

Hâlbuki kimi entelektüellerin öne sürdüğü bu argümanların tam tersine Türkçe Olimpiyatları, Türkiye'nin demokratikleşmesine, sivilleşmesine katkıda bulunan aşırı milliyetçilik bir kenara Türkiye insanı ile diğer toplumlar arasında yakın ilişkiler meydana getirerek aşırı milliyetçilik gibi hastalıkları tedavi eden ve Türkiye'yi daha 'dünyalı' yapan bir organizasyondur.

Türkçe Olimpiyatları meyvesini veren Türkçenin öğretilmesi misyonu, Türkiye'yi dünya kamuoyunda daha transparan, yani görülür kılmaktadır. Türkiye, dünyada daha çok insanın Türkçe öğrenmesi ile ayıplarını kendi ulusal sınırları içinde örtemeyen bir ülke olmaktadır. Bir bakıma ne kadar fazla insan Türkçe öğrenirse, Türkiye daha göz önünde bir ülke haline gelmektedir. Böylece Türkiye bir parça daha kimsenin içini görmediği ve tabiri caizse bir 'varoş ülke' olarak içinde her türlü entrikanın, faili meçhulün işlendiği karanlık bir ülke olmaktan çıkmaktadır. Eski Türkiye adeta ufuksuzluğun var ettiği bir 'varoş ülke' olarak her türlü darbenin, ayak oyunlarının, yolsuzluğun icra edildiği bir yerdi. Şimdi dünyanın değişik yerlerinde Türkçe öğrenen yeni nesil aydınlar, mühendisler, gazeteciler, kamu yöneticileri marifetiyle Türkiye daha sıkı küresel bir takip altındadır. Bunun Türkiye'nin demokratikleşmesi bağlamında öneminin ne kadar büyük olduğunu hatırlamak gerekmektedir. Türkçenin yaygınlaşması ile ortaya çıkan bu küresel kontrol, Türkiye'nin uzun vadeli demokratikleşmesi için hayati önemde bir sosyal kapitaldir.

Eski Türkiye'nin aktörleri ülkeyi uzaktan görülmeyen karanlık bir alana çevirerek içinde her türlü şeameti yapmak lüksüne sahip olmuşlardı. 1990'lardan sonra AB üyeliği kontrol sürecinin, Türkiye'de eski devir hukuksuzluğu alışkanlık haline getiren aktörleri ne kadar zor durumda bıraktığını hatırlamak gerekiyor. Türkiye gibi demokratikleşen ülkelerin dünyayla irtibatı çok önemli bir gerekliliktir. Şimdi Türkçe Olimpiyatları ile sembolize edilen misyon, Türkiye'yi daha sosyolojik, daha geniş ve daha derinden bir ilişkiler ağıyla dünya ile birbirine bağlıyor. Üstelik bu ilişkiler ağı salt Türkçe ile sınırlı değil, ekonomi gibi pek çok başka alanda farklı toplumlar arasında güçlü karşılıklı bağımlılık mekanizmaları oluşturuyor. Böylece Türkiye'de uzun vadeli olarak çok işine yarayacak küresel bir çıpa oluşuyor. Bu çıpanın Türkiye'nin demokratikleşmesi konusunda önemini hiçbir zaman ihmal etmemek gerekmektedir. Benzer küresel çıpaların etkisi arttıkça Türkiye, 'kendine özgü' demokrasi, 'kendine özgü sivilleşme' ile yetinemez hale gelecektir.

Açık biçimde ifade etmek gerekirse Türkiye'de özellikle geniş bir seküler entelektüel grubunda 'gönüllü bir kolonyal' kimlik bulunuyor. Türkiye hiçbir zaman doğrudan sömürge ülkesi olmadıysa da Kemalist modernleşme nedeniyle sanki bir sömürge dönemi yaşanmış gibi düşünen ve inanan bir seküler aydın grubu oluşmuştur. Bu grubun bir özelliği aşırı Batılılaşma ise diğer bir özelliği ise Türkiye'ye kapalılıktır. Nitekim Kemalizm'in ulusal sınırlar içinde otoriter bir ideoloji olarak kemikleşmesi (hiçbir Kemalist İtalyan yahut Kemalist Japon yoktur) bu açıdan önemlidir. Bunun bir sonucu olarak Türk solu yahut Türk seküler düşüncesi hiçbir başka ülkede evrensel bir akıma katkıda bulunmamıştır. Mesela Türkiye'de epey bir Maocu aydın çıkmışken, Türk solunun hiçbir ismi Çin'de (yahut başka bir ülkede) sükse yapmamıştır! Kötü bir tercüme hareketi olarak görülebilecek olan Türk solu, Türkiye'de Batı'nın yahut Marx'ın yahut Mao'nun tercümanlığını yapmayı meşru bulurken Türkçenin Nijerya'da yaygınlaşmasını yanlış olarak görür! Buna göre bir solcu aydının Türkiye'de Stalin'i yayması meşru, ancak bir Yozgatlının Mali'de bir okul açması emperyal bir eylemdir! Yahut bir sanatçının Türkiye'de Mozart'ı çalması ilericilik iken, bir Ganalının Fethullah Gülen'in şiirlerini besteleyip söylemesi aşırı milliyetçiliktir. Doğrusu bunları düşününce Türkçe Olimpiyatları'na seküler ve soldan gelen eleştirilerin tutarsızlığı kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor.

Ancak daha dramatik olan yanlış eleştirinin bir kısmını sahiplenen çeşitli muhafazakâr entelektüellerin tutumudur. Burada içerik olarak (yani günlük yaşam, ahlak vb. konularda) İslam'a referans veren ancak yapı (yani entelektüel pozisyon belirleme konusunda) olarak bilerek yahut bilmeyerek seküler ve temel kurucu metinlere uymayan bir tavır ile karşı karşıyayız. Arap olmayan bir Müslüman'ın doğru bulduğunu başka birine anlatması için sahip olduğu yegâne araç kendi dilidir. Bu aracın kullanılmasını sorgulamak insanı mutlak eylemsizliğe itebilir. Yahut bütün Arap olmayanlardan Arapça öğrenip ancak o zaman başka güzellikleri diğer uluslardan insanlarla paylaşmasını istemek gibi tuhaf bir sonuç ortaya çıkar. Önemli olan inşaların verdiğin mesajın doğruluğudur. Bu doğruluk konusunda sorun olmadığı sürece Mevlana'nın Farsça şiirlerinin, Yusuf İslam'ın İngilizce şarkılarının başka uluslardan insanlar tarafından ezberlenmesinde mahzur olmasa gerekiyor.

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/

4. Türkçe Olimpiyadı'nın düşündürdükleri

Türkçe'ye verdiği önem nedeniyle devlet madalyasına layık görülmesi gereken gözyaşlı manevi dinamiğimize TBMM Başkanı Bülent Arınç sahip çıktı. 4. Uluslararası Türkçe Olimpiyadı ödül törenininde herkes oradaydı, dört kesim hariç. Milliyetçiler, CHP, bazı dini cemaatler ve askerler...

23 Nisan Çocuk bayramında her yıl çeşitli ülkelerden getirdiğimiz çocuklardan farklı olarak 84 ülkeden gelen 355 dünya çocuğu, Türkçe konuşup yarışıyor, vicdanında zerre kadar insaf kalmış herkesi ağlatıyordu. Gelecek sene 120 ülkeden, 10 sene sonra BM'e kayıtlı olan ve olmayan tüm ülkelerden öğrencilerin katılacağı spikerler tarafından açıklandı. Yani tüm dünyada Türk okulu ve dil merkezi açılmıştı veya açılacak; meyveleri gelecekti.

TBMM Başkanı Bülent Arınç, ''İstanbul Kongre ve Gösteri Merkezi''nde düzenlenen 4. Uluslararası Türkçe Olimpiyadı ödül töreninin finalinde oldukça duygulu bir konuşma yaptı. Bu başarının önderini methettiği konuşmasında gururlu, mutlu ve heyecanlı olduğunu, bu çocuklarla ve onlara Türkçe'yi mükemmel şekilde öğreten gönüllüler hareketiyle iftihar ettiğini üzerine basa basa vurguladı. Tüm çocukların ülkelerine ödül ile gönderilmesini istedi. Daha konuşmasını bitirmeden Zaman gazetesi sahibi Ali Akbulut, her öğrenciye 1000 USD doları hediye ettiğini bir not ile bildirdi. Tam 355 bin doları gözünü kırpmadan veren Akbulut, milliyetçi, ulusalcı geçinip icraat yapmayanlara okkalı bir ders verdi: Devletin cebinden değil kendi cebinizden Türkçe'ye, milletinize hizmet ediniz.

Arınç, gelecek sene katılacak öğrencilere TBMM Özel Ödülü verileceğini açıkladı. Konuşmasında Moğolistan konusunda verdiği örnek ilgimi çekti. Nurullah Genç'in naat yarışmasında birinci olan meşhur Yağmur şiirini okuyan Moğol öğrenci dereceye girememişti. Doğrusu şiiri okuyan öğrencinin telaffuzu nedeniyle bu sonucu bekliyordum. Arınç'ın üzüldüğü belliydi. Bu nedenle kapalı kutuyu açtı. Ulanbatur'a büyükelçi olacağını duyunca elinden bardak düşen, ben orada yaşayamam diye isyan eden bir diplomatın ruh haletini anlattı. Oysa bu büyükelçi 5000 USD doları maaşla, kendisine tahsis edilen özel makam aracı ve konutda yaşayacak, elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyecekti. Moğolistan'a direkt uçuş yoktu, gidebilmek için Çin, Kazakistan veya Japonya'dan aktarma yapılmalıydı. Oraya giden ve Türk okulları açan muhabbet fedailerini bu engeller durduramamıştı. Üstelik 300 usd gibi düşük bir maaşa neredeyse karın tokluğuna çalışıyorlardı. ODTÜ, Bilkent veya Boğaziçi bitirmeleri farketmiyordu, tayin kurasından kime neresi çıkarsa gidiyorlardı. Büyükelçinin beklediği gibi torpil yaptırmak akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Dönmeye değil sanki ölmeye gidiyorlardı. Ve samimi çabaları başarılı oluyordu.

Arınç'ın konuşması beni 1991 yılına götürdü. Moğolistan'dan ilk defa milletvekili Moğol Kazak Kadir bey, 29 öğrenciyi Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla Kuran ve Türkçe öğrenmeleri amacıyla İstanbul'a göndermişti. 15 günlük tren yolculuğuyla Rusya- Bulgaristan üzerinden gelmiş ve perişan bir halde Büyük Çamlıca Kuran Kursu'na teslim edilmişlerdi. Türkiye yüzölçümünün iki katına sahip Moğolistan'da sadece 2 milyon insan, 20 milyon at, küçük ve büyük baş hayvan yaşıyordu. Çin'de kalan Aşağı Moğolistan'dan zaten dünyanın haberi yoktu. Kazakistan'a yakın Bayan Olgey kentinde 150 bin Kazak Türkü yaşıyordu; bu ilk gelenler oradandı. Çin, Rusya ve Moğollar arasında sıkışmış, ilkel bir hayat yaşayan, neden yaşadıklarını bilmeyen Moğolistan Kazakları, içki, uyuşturucu girdabındaydı. Göktürkler'in tarihi Orhun Kitabeleri'ni barındıran topraklar insan kaynakları açısından böyle çoraktı.

O yıllarda doktor yardımcısı olarak Çamlıca'nın revirine bakıyordum. Ayrıca Bulgaristan'dan gelen ve kursta kalanlarla ilgileniyordum. Moğolistan'dan gelenlerin halini gören Harun bey, bu gariplerin rehberliğini başka bir garipe tarafıma verdi. Kursta Kuran hocası çoktu, ama Türkçe hocası yoktu. Zoraki olarak Türkçe öğretmenliği tevdi edilince ne yapacağımı şaşırdım. Onlar Kazakca ve Moğolca biliyordu. Bense henüz 20 yaşında roman denemesi yazmış 21 yaşında genç bir yazar adayı olmama, Çamlıca öğrencileriyle Muhabbet adlı bir dergi çıkartmamıza rağmen henüz Türkçe'yi bile iyi bildiğimden kuşkuluydum. Tarzanca Türkçe öğretmenliği yaptım ve 4 ay sonra şakır şakır Türkçe konuşmaya başladılar. Sünnetsiz oldukları için 15-30 yaş arasında olan bu gençleri Doç. Dr. Ümit beyle sünnet ettik. Kadir bey, 4 ay sonra gelip öğrencilerin Kuran ve Türkçe öğrendiğini görünce hemen 100 öğrenci daha göndermeye karar verdi. İlk öğrenciler aslında zor öğrencilerdi. Neler çekildiğini tahmin edemezsiniz. Büyüğümüz gerekirse kolunuzu kesin onlara yedirin, elinizi onlara kaldırırsanız affetmem demeseydi, doğrusu o çileye sabredilir miydi bilemiyorum...

Bu zor öğrenciler, öğrencileri Türkiye değil kendi ülkelerinde eğitme fikrini önplana çıkarmıştı. Böylece Moğolistan'a giderek orda öğrenci seçme fikri ortaya atıldı. Mustafa Tezcan ve Enver Hoca'dan oluşan ekip benle beraber Moğolisan'a gidip 2 ay kalacaktı. O sırada Azerbaycan'dan gelen ekip, Çamlıca'dan birini isteyince kendimi bir anda Moğolistan yerine Bakü'de gazete kuracak ekibin içinde henüz gazeteci olmadığım halde buldum. Giderken aksakalımıza orada ne yapacağız diye soran saf bir arkadaşımıza şunları söylemişti: Ne yapacağınızı bilmiyor musunuz? Temsil görevi yapacaksınız. Hiçbir şey bilmesenizde düzgün bir müslüman olarak yaşamanız yeterli. Krilden Latin alfabesine geçip Türkçe'yi öğrenmelerini sağlayacaksınız. 21. yüzyılda Türkçe bilim dili olacak. Türkiye'yi tanıtacak hasret köprüleri kuracaksınız.

Bazı arkadaşlarımızın bunu ütopya olarak gördüğünü hatırlıyorum. Türkçe bilim dili olacak ve 21. yüzyıla damgasını vuracak ha! 1992 başındaki bir diyalogdan bahsediyorum. Bugün bunun ütopya olmadığını görüyoruz.

Bu arada Bayan Olgey'de 5 Kuran Kursu açtığını iddia eden, ilk getirdiği öğrencilerin ailelerinden rüşvet alan ve para sızdırmaya çalışan Kadir beyin foyası ekip Moğolistan'a gidince ortaya çıkmıştı. 2 ay çadırda kalan ve sivrisneklerle mücadele eden ekip daha sonra Çamlıca'da eğitim gördükten sonra Türk lise ve üniversitelerinden mezun olan 29 öğrenciyi anahtar olarak kullanıp 3 Türk okulu açmayı başardı. Türkçe olimpiyadına şiir okuyan kız öğrenci, işte 15 yıllık bir emeğin meyvesi olarak Arınç'ı duygulandırmayı başardı. O sahneye o kız gelene kadar nice emekler harcandı, bilen bilir...

Türkçe olimpiyadında muhtemelen çağrıldığı halde yerlerini almayan Türk milliyetçiliğinin temsilcileri olduğunu söyleyen MHP'liler acaba kıskançlık mı duyuyorlar? MHP lideri Devlet Bahçeli, en azından bu tür etkinlikleri kaçırmayan Namık Kemal Zeybek'i orada görmek isterdim. Jüride yer aldığı açıklanan Yeni Çağ gazetesi yazarı Arslan Tekin de yanılmıyorsam orada değildi. Yıllarca Türkçe' den yurtdışındaki Türklerden bahseden ve bu yönde politika izleyenlerin bu samimi çalışmayı takdir etmesi beklenirdi. Oysa rahmetli Ebulfey Elçibey ile 1998 ve 2000 yıllarında yaptığım röportajlardan biliyorum: Türk okullarının Türkçe öğretmediğini İngilizce öğreterek ABD'ye çalıştığı iddiasını ileri sürüyorlar. Bu safsataya inanan ülkücü sayısı azımsanmayacak kadar fazla. Elçibey, ölmeden önce verdiği son röportajda tarafıma pek çok ülkede 50 bin insana Türkçe öğreten insanın ayağını öperim diyerek emaneti ehline teslim etmişti. Bu röportajın kasedini tarihi bir delil olarak halen saklarım. Başbuğ Alparslan Türkeş'inde ölmeden önce takdir hislerini çekinmeden ilettiğini biliyoruz. O halde günümüz milliyetçilerine ne oluyorda burun kıvırıyorlar? Ulusalcı akımları çıkartarak milliyetçileri yeni amaçlar doğrultsunda kullananlara bu soruyu sormak lazım. Safkan ülkücüler masumdur.

CHP Lideri Deniz Baykal ve CHP'lileri de orada göremedim. Oysa pek çok CHP'linin Türk okullarını ziyaret ederek takdir hislerini ziyaretçi defterlerine çekinmeden yazdığı biliniyor. Japonya'da Osaka'da açılacak Türk Dil Kursu'nun parasını himmet edecek kadar duygulanmıştı CHP Belediye başkanları. Tokyo'daki Dil kursunu ziyaretlerinde bir yıl içinde 6000 Japonun Türkçeyi öğrendiğini duymuş ve Türkiye'yi tanıtmanın en iyi yolunu bulan gençleri aralarında para toplayarak ödülendirmişlerdi.. Pekala neden yoktunuz olimpiyad töreninde muhteremler? Eğer geldilerde canlı yayında göremediysem özür dilerim. Diğer katılamayanlara girmek istemiyorum. Bazı medya organlarının haberi veriş tarzı sorunluydu. Böyle bir etkinliği mesela Aydın Doğan düzenleseydi veya Türk okullarının elde ettiği başarıya Koç veya Sabancı'nın eğitim kurumları ulaşsaydı; acaba kör ve şaşı olarak bakmayı sürdürürler miydi? Niyetim zaptiyelik yapmak değil. Elbette isteyen istediği yere katılır veya katılmaz. Ama medyanın çelişkili tavrı eleştirilmeli ve sorgulanmalı. CHA aracılığıyla 44 ülkede ve 40 yerel televizyonda canlı yayımlanan bir tören sıradan değildir; en azından haber değeri taşır.

Bu yazıyı kendime pay çıkarmak için yazmadım. Görmeyen gözlere ve hissetmeyen kalplere ulaşmak zordur. Bu başarıya neden kendilerinin ulaşamadığını sorguluyorlardır. Herşeyin para ile olduğunu sanan maddeciler bile bu işin para ile olamayacağını kavradı. Rahmi Koç, bir kaç okulun hakkından gelemediklerini 100 ülkede 500 okulun nasıl yürüdüğünü merak ettiğini söylemişti. Sadece insan faktörüyle de izah edilemez. Netice itibariyle üniversiteden yeni mezun, çok genç insanlar bu okulların öğretmenleri. Maddi destek verenler küçük ve orta ölçekli esnaflar, öyle büyük holdingler değil. Onlar almak değil vermek için çırpındıkları için bazılarının gözünde çok büyütülüyorlar. Kısmeti olmayanın zaten hayırlı işte bezi olamaz. Bu kadar fakir ve garip bir topluluk peki nasıl oluyorda başarıya ulaşabiliyor?

Elbette Allah'ın inayeti ve yardımıyla... Duayla... O gözüyaşlı gurbet hüzünlüsünün isim isim alperenlerine dua ettiğini biliyorum. Burunları kanamadan gittikleri çok tehlikeli bölgelerde hizmet edebiliyorlarsa bunda bir keramet vardır. Her kim kendine pay çıkartıyorsa şirke giriyor demektir. Ben yaptım, ben ettim mırıltıları şeytanın kulak tırmalayan gürültüsüdür. Allah kullarını kullanır. Rahmetine nail edecekse vesile kılar. Doğru zamanda doğru yerde olmak elbette önemlidir. Ancak Allah'ın inayeti yoksa en zengin ve en zeki insanlarda olsanız kalplere, gönüllere giremezsiniz. Samimiyet ve ihlasınız yoksa, Alah rızası için haraket etmiyorsanız tüm şartlar lehinize gibi gözüksede verim alamazsınız. Arınç bu gerçeği, hiçbir çıkar peşinde koşmayan, dönmek için gitmeyen ışık ordusundan verdiği örneklerle simgeledi, taşı tam gediğine koydu.

Ne mutlu küçükte olsa bu kutlu seferberliğe destek verenlere, emek harcayanlara... Gözyaşı damarları kuruyanlara ne desek abesle iştigaldir.

19 Haziran 2006

sonsaniye.net

Kardeşliği keşfetmek ya da Türkçe Olimpiyatları

     İki ağaç parçasını sürterek ya da çakmaktaşlarını birbirine vurarak ateş yakmayı keşfeden insan hâlâ ısınamadı. Kemikten ve çakıl taşından takılar yapmayı akıl etse de bir gün, süslenmeyi başaramadı henüz. Mağaraların duvarlarına avlamayı düşlediği hayvanların resimlerini çizmeyi düşündü, hâlâ düşünüyor, ne çok av var yeryüzünde. Taştan balta, kemikten bıçak, balık kılçığından dikiş iğnesi yaptıysa da; balta taşa vuruldu, bıçak kemiğe dayandı, iğne deliğinden cehennem seyredildi. Yün dokudu önce, iki bin yıl sonra keteni, ardından pamuğu keşfetti. Dolabını açtığında hâlâ üzerine giyecek bir şey bulamıyor. Çamura şekil vermeyi öğrendi, çömlekler yaptı kızıl topraktan. Fakat ne zaman çocuğa şekil vermek istese, elinde yüzünde çamur. Ve tekerleği buldu bir gün insan. En önemli keşfi olarak tanımladı onu. Fakat gitmek istediği yere gidemiyor hâlâ.

     En önemli keşiften mahrum bıraktı insan kendini: Kardeşlik. Keşfedemedi Habil'i Kabil. Peygamberler'in yeryüzüne gelişleri yalnız Allah'ı tanıtmak için değildi. İnsanı insanla tanıştırmak için yaratmıştı evreni Allah: "Ey insanlar! Doğrusu, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır..." (Hucurat, 13) Bu sakınışın adına "Takva" dedi Kur'ân. Takvanın yerini söyledi Peygamber, kalbini işaret ederek: "İşte buradadır takva!" Buradaydı, fakat neydi o? İnsan olma bilinci değil mi! İnsan olma sorumluluğu! Takva, "Biri diğerine zarar veren iki şey arasına engel koyarak zarar göreni zarar verenden koruyan şey" olarak tarif edilebilirdi pekâlâ. "Salih amel" yani "Hayırlı eylem" ya da "Müspet aksiyon" belli ki takvadan doğuyordu ve insan olma bilinci ve sorumluluğuyla hareket edilerek kurulabiliyordu barış. Yoksa kendisi için istediğini başka biri için neden istesin ki insan! Türkçe Olimpiyatları kardeşliğin keşfi olarak tarihe geçmiştir. Ateşin de, tekerleğin de, elektriğin de, telefonun da keşfinden önemli bir keşiftir bu. Zeus adına milattan 776 yıl önce yapılan ilk olimpiyattan bu yana bütün olimpiyatların ateşi söndü. Bedenler fanidir çünkü. Gövdesini daha yükseğe sıçratan atlete kimse ruhunu yükselt, demedi. Büyük ağırlıklar altında ezilen halterciye kimse bahsetmedi yeryüzünde taşıdığı sorumluluktan. Rakibinin sırtını yere getirmek için yanıp tutuşan güreşçiye, gerçek güçlü nefsinin sırtını yere getirendir, diyen olmadı. Ah hiç kimse gerçekten kazanmadı bu olimpiyatlarda. Boyunlardaki altın madalyalara bakmayın. Bedenler yaşlandı, kalan gönüldür. Bu yüzden kasların değil, dilin, aklın ve sevginin şölenini özledi dünya. Özlenen gelir.

135 ülkenin çocuklarını Türkçe şakıtan "bülbül öğretmenleri"ne selam olsun! Türkçeyi sevgi dili yapan muhabbet fedailerine! Türkçe'nin mimarı Yunus Emre'nin "Gelin tanış olalım!" davetini çöllerden buzullara, vadilerden dağlara yeryüzünün her parçasına taşımaya çalışan isimsiz kâşiflere! O kâşiflerin on yıl önce yaktığı olimpiyat meşalesinin alevlerinden düşen kıvılcımlara! O kıvılcımların tutuşturduğu bozulmamış kalplere! O kalplerle yeniden keşfedilecek dünyaya! Gelin, insanlığı kardeş yapmak için gönderilen Sevgili Peygamberimize kulak verelim: "Allah'ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, nebi değildirler, şehit de değildirler, fakat kıyâmet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı onlara nebiler ve şehitler imrenerek bakacaklardır." Ashâb-ı Kirâm: "Bunlar kimlerdir ve ne gibi hayırlı ameller yapmışlardır? Bize bildir de, biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim ya Rasûlallâh!" dediler. Rasûlullâh (sav): "Bunlar öyle bir kavimdir ki, aralarında akrabâlık, ticâret ve iş ilişkisi olmaksızın, sırf Allah rızâsı için birbirlerini severler. Vallâhi yüzleri nurdur ve kendileri de nurdan birer minber üzerindedirler. İnsanlar (kıyâmet günü) korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzun oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler." buyurdu ve peşinden şu âyeti okudu: "Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar ki Allah'a îman etmişlerdir ve hep takva ile korunurlar. Onlara dünyâ hayâtında da, âhiret hayâtında da müjdeler vardır..." (Yûnus, 62-64) (Ebû Dâvûd, Büyû, 76/3527; Hâkim, IV, 170) Sevgili dostlar! Kardeşliğimizi keşfedeceğimiz yeni alanlara koşmaya ne dersiniz! Yeni ameller aksiyonlar/ürünler ortaya koymaya.

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1167

Sevgi Diliyle Yapılan Türkçe Olimpiyatları

Bir milletin sosyal hayatında yeni açılımlara sebep olan hareketler ve dönemler vardır. Bunların neticelerini hareketin gerçekleşmeye başladığı dönemin içinde bütün boyutlarıyla idrak etmek ve adlandırmak zor olabilir. Aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra ancak o hareketlerin neticeleri ana hatlarıyla görülebilir. 


Türk okulları, ilk defa 90’lı yılların başında Kafkaslar, Orta Asya ve kısmen de Balkanlarda eğitim faaliyetlerine başladı. Bu okullar, Türk insanının Cumhuriyet döneminde dışa açılmasının ilk adımıdır. 
Kendi değerlerine bağlılık içinde, ulaştıkları yerlerin güzelliklerini de paylaşmaya hazır, kucaklayıcı bir hareketti bu. Kara sevdalı gönüllülerin hareketiydi...

Bir açıdan, Anadolu’da yeşeren tohumları dış dünyada ilk defa Türkî coğrafyalara atan bu “örnekleri kendinden hareket”, giderek genişledi. Beş kıtada söylenilen bir türkü oldu. Bünyesine ‘her renk’ten, her ırktan insanları katan ve bütün insanlığı farklılıklarıyla kucaklayan koroydu bu; bir barış ve kardeşlik korosu...

En son, yüz ülkeden öğrencilerin gelip katıldığı Uluslararası Türkçe Olimpiyatları ile on beş senede bu hareketin nereden nereye ulaştığını görmek öyle çok zor değil. On beş yıl içinde dünyaya açılıp en ücra yerlerdeki insanların gündemine Türkiye’yi ve Türkçeyi sokan bu ışıktan hareket, Türk insanının ufkunu genişletmiş ve genişletmeye devam da edecektir.

Sadece Türkiye adına bir açılım değildir bu. Ulaştığı ülkelerin geleceği adına da bir açılımdır. Nesilleri birbiriyle kaynaştırarak dünya barışını gerçekleştirme yolunda bir adımdır bu.

Dünya çapındaki bu harekete omuz veren “isimsiz kahramanlar”, dünyada sevgi ve hoşgörü ile yaşamanın mümkün olduğunun altını çizerken, kendi değerlerine ve tarihî mirasına sırtını dönmeden de “aydın” olunabileceğinin, insanlığı sunmanın ve önce insan olduğumuzu hatırlamanın misallerini ortaya koymaktadır. 

Moldova – Türk Koleji’nden mezun olmuş, şimdi de kendi çocuğunu mezun olduğu okula gönderen bir baba, bu okullarda çalışan eğitimcilerin model insan olma özelliğini şöyle ifade ediyor: “Ben Moldova-Türk Koleji’ne giderken, annem babam her gün bana telkinlerde bulunuyor ve öğretmenlerimden sadece öğrettikleri dersleri öğrenmemi, onun dışında onlardan hiçbir şey almamamı ve onlara elimden gelen zorluğu göstermemi istiyorlardı. Ben de öyle yapıyordum. Yıllarca bu böyle devam etti; fakat öğretmenlerim benim bütün hırçınlığıma ve düşmanlığıma rağmen sabrediyor, bana karşı kin ve nefret duymuyorlardı. Kin, nefret duymak şöyle dursun, seslerini dahi çıkarmıyor, hatta kaşlarını bile çatmıyorlardı. Şimdi ben büyüdüm ve çocuğumu mezun olduğum bu koleje gönderiyorum. Her gün çocuğuma diyorum ki, “Git onların her dediklerini yap, her şeylerini al! Zira yıllardır tecrübe ettim ki, bu insanlar, anne-babamın bana anlattıkları gibi değillermiş.”

5. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’na Kazakistan’dan katılan Mervet Ongarbayva’nın1 dile getirdiği duygular, bu okullardaki eğitimi ve eğitimcileri ne güzel tasvir etmektedir: “Benim idealimdeki insanlar Jennifer Lopez, David Beckham, Cristina Aguilera değil. Benim idealimdeki insanlar, bu öğretmenlerdir. Gözlerimize aydınlık, aklımıza ışık, vicdanımıza ses veren, sevgi ve merhamet dolu kalbe sahip bu öğretmenler.” Afganistan’dan gelen İlyas Ahmet Nasrat da Mervet ile yakın duygu ve düşüncelere sahip: “Ben, Afgan-Türk okulları sayesinde sevgiyle beslendim. Ama bizim ülkemizde savaş, karamsarlık ve nefretten başkasını bilmeyen birçok insan var. Ben ise onlara en iyi şekilde örnek olmak istiyorum. Onlara savaş yerine barışı, karamsarlık yerine iyimserliği ve nefret yerine sevgiyi anlatmak istiyorum. Bunun için de ben öğretmen olmak istiyorum.”

Kültür ve medeniyetimizi beş kıtaya taşırken gittikleri her yerde model insan olan bu eğitimciler, dünya barışının temellerini de sağlam bir şekilde atıyorlar aynı zamanda. Olimpiyatlarda yüz ülkeden katılan 550 öğrencinin oluşturduğu kardeşlik ve barış tablosu da, atılan temellerin müşahhas bir meyvesi. Beşinci Uluslararası Türkçe Olimpiyatları için Kırgızistan’dan gelen Gülniza Eşaliyeva’yı dinleyince dünya barışı yolunda epey yol alınmış olduğunu anladım: “Ben, çocukluğumda uzaya gidip oradaki insanlarla tanışmayı, onlarla dost olmayı hayal ederdim. Ama şimdi sadece dünyadaki insanlarla tanışıp onlarla dost olmayı hayal ediyorum. Benim en büyük hedefim, bütün dünyadaki insanları dostluğa ve barışa çağırmaktır. Önceleri bunun gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu düşünürdüm. Ama buraya gelip bütün dünyanın çocuklarının bir arada dostluk içinde kaynaştığını görünce hedefimin gerçekleşebileceğine inanmaya başladım. Ben de bu hedefe ulaşmak için zorluklara katlanacağım ve bir gün bu hedefe ulaşılacaktır. Bütün dünyayı dostluğa ve barışa çağıracağım. Benimle aynı hedefi paylaşanlarla birlikte dünyaya sevgi, dostluk ve barış tohumları saçacağım. Gerçekten de sizler bu olimpiyatı düzenlemeseydiniz ben dostluğun, sevginin ve barışın bu kadar önemli olduğunu anlamazdım. Olimpiyatın barış ve dostluk olduğunu öğrenmezdim. Sizlere bana bütün bunları öğrettiğiniz için teşekkürler. Sadece bana değil, bütün dünyaya öğrettiniz. Bütün dünyayı dostluğa çağırdınız.” 

Gülniza’nın söylediklerinin yanı sıra, Beşinci Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’nda sevgi dili Türkçe ile yarışmak için dünyanın değişik ülkelerinden gelen öğrencilerin oluşturduğu renk armonisini Kızılcahamam’da seyrettikçe dünya barışına ve dostluğa doğru adımlar atıldığını, bu barışa katkıda bulunan öğrencilerin birbirleriyle Türkçe anlaştıklarını ve aralarında sıkı dostluk bağları oluşturduklarını yakından gözlemledim ve Gülniza’nın da dediği gibi bunun bir hayâl olmadığını gördüm. Aynı masada oturan iki öğrenci ile tanışmak için yanlarına vardım. Biri Iraklı Abdurrahman, diğeri Moritanyalı Ahmet idi. Tablo gözlerimi yaşarttı. Bu, sayısız güzellikten sadece biriydi. 

Olimpiyatın ruhunda kazanmak vardır. Bunu gerçekleştirmek isteyenler arasında da kıyasıya bir yarış olur. Bir dil için yapılan ve bu manada bir benzeri olmayan Türkçe olimpiyatlarında öğrenciler arasında öyle kıyasıya bir yarış havası yoktu. Herkes yaşadığı bu güzel atmosferin tadını çıkarmaya çalışırken, bir taraftan da yarışıyordu. Yarışmacıların asıl maksadı bir dostluk ve kardeşlik havası oluşturmaktı sanki. Türkçe siyahıyla, beyazıyla, sarısıyla değişik renk ve kültürlerden gelen bu yarışmacıları ortak bir noktada, sevgi ve barışta birleştirmiş, ortaya renklerin kardeşliğini çıkarmıştı. 

Türkçe ile değişik dallarda yarışılan bu olimpiyatta, öğrenciler geldikleri ülkelerin tanıtımını da yapmaktadır. Çoğu insanın bilmediği ve adını dahi duymadığı Gine, Mali, Nijer, Papua Yeni Gine, Burkine Faso gibi ülkeler, Amerika, Almanya, Japonya gibi tanınmış ülkelerin yanında yer alarak adlarını Türk insanına ve dünyanın değişik ülkelerine duyurma imkânına kavuşmaktadır. 

Dünya barışına ve dostluğa bu büyük katkıyı sağlayan eğitimci aydınlarımız, Türk insanının büyük çoğunluğunu bu hareketin içine çekmiş, onları derin bir uykudan uyandırmış, yatırımı dükkân açmakla sınırlı olan Anadolu müteşebbisini dünyanın dört bir yanında iş yapan işadamları konumuna getirmiştir. Bu toprağın aydını olan bu eğitimciler, Anadolu insanının ufkuna gerilmiş kalın ve kara perdeyi sıyırmakla bütün dünyada Türk insanının önünü açmıştır. 

Türk okullarıyla başlayan bu açılım, toplumun geniş bir kesimini içine alarak büyümeye devam etmektedir. Bu büyümenin semerelerini görmek, dünya barışının gölgesinde huzur içinde yaşamak için çok fazla zamana gerek kalmayacağını, bunun önümüzdeki yıllarda gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Bu süreçte eğitimin dünya barışı ve kardeşliğinde ne kadar önemli bir unsur olduğunu da görmüş olacağız. “Önden Giden Atlılar”ın her biri aynı zamanda bir eğitim kahramanı olarak dünya tarihindeki yerini alacaktır.

Dipnotlar
1. Öğrencilerin görüşleri 5. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları kapsamında yapılan İleri Seviye Türkçe yarışmasında yazdıkları kompozisyonlardan alınmıştır.

Türkçe Olimpiyatları

Türkçe Olimpiyatları yine gönlümüzü coşturdu. Hepsini kaydedip defalarca seyrettim. Harikulade bir başarı ve güzellik. Kısa zamanda Türkçeyi öğrenip o şarkıları ve şiirleri nasıl o kadar etkileyici bir beceriyle okuyorlar?

Nasıl öğretiliyor ve nasıl öğreniyorlar? Sanki sihirli formülleri var. Ne kadar tatlı ne kadar güzel. İnsan, gözyaşlarına hâkim olamıyor. Öyle ince ve duyarlı ses-tavır ölçüleri uygulanmış ki, zerre kadar abartma ve yapmacıklık yok. O nur gibi çocuklarda sanki vakur ve mahcup bir zerâfet de var. "Bakın geldik sizin dilinizle okuyoruz, beğenecek misiniz acaba?" diyor gibiydiler ışıl ışıl parlayan gözleriyle.

Bazen bir halin bir cilde sığmayan anlamı vardır. Hal dili bir başka etki gücüne sahiptir. Dünyanın her köşesinde evrensel standartlara göre herkes tarafından tercih edilen okullarımız olacak, oralarda okuyanlar gelecek, burada bize bu manevî-millî heyecanı yaşatacak. Hayretler içinde kalıyorum. Bunun nasıl bir eğitim başarısı olduğunu izah etmek rasyonel olarak çok zor. Hayatım boyunca eğitim konusu üzerinde kafa yormuşumdur, tam izah edemiyorum. Ben şu kadar yıllık birikimimle, bir yakınım üzerinde istediğim eğitim etkisini oluşturamıyorum. Bu genç öğretmenler böyle bir başarıyı nasıl gerçekleştiriyorlar? Nasıl bir pedagojik tecelli karşısındayız? Böylesine birçok yönlü mükemmeliyet sentezinin ince ayarlarını tutturmak kolay tasavvur edilebilecek bir şey değil. Bilimsel olarak böyle bir eğitim branşı yok. Şiir okumayı biz kendi çocuklarımıza öğretemiyoruz; birine önce Türkçeyi, sonra Türkçe şiir okumayı öğreteceksin!

Tezahür eden realitenin estetik yönleri de çok önemli. Duruştaki bakıştaki yürüyüşteki davranıştaki estetik Türkçeyi (bizdenliği) nasıl sağlıyorsunuz? Biz bir bütün olarak bu eğitim başarısını gerçekleştirebilseydik, sevgi eğitimini kurabilseydik, şimdiki çözümsüzlük meselelerini yaşar mıydık? Bunu ayrıca değerlendirmek gerekir. Karşımızdaki eser, sevgi merkezli bir sentez ustalığının eseri. Şiir ve şarkı güzelliği sistemin özündeki "sevgi"den kaynaklanıyor. Onun için çok doğal bir sentez görüntüsü veriyor. Mehtap gibi, çiçek gibi, dolunay gibi, meltem gibi, uçuşan kuşlar, uzanan sahiller gibi... Eserin yapısında bir şiiriyet, estetik zenginlik var... Ben bu düşüncelerle seyrettim gösterileri, sadece gözyaşlarıyla değil. Yalnızca bu okullarda okuyarak değil, bu okullar üzerinde düşünerek de çok şey kazanılır. Bu yönüyle o gösteriler ders mesajları da veriyor.

İçine kapanmak da yerine göre ve bazı özel şartlar için bir çözümdür, fakat "aslî çözüm" hayata açılmak. Bazı sevilen düşünürleri hatırlıyorum. İyi niyetliler ama, önerdikleri, "içine kapanma" çözümleri. Böylesi, bireysel çözüm olabilir, toplumsal çözüm olamaz. Yazdıklarını bir yanılgının hikâyesi gibi okuyorum. Güzel ama doğru değil. Güzelliği de eksik bir güzellik. Sentezine hasret, mahzun bir güzellik. Açıktan eleştiremiyorum, sevenleri üzülür diye. Bazen dolaylı ifadeleri tercih edişimin sebebi bu. Türkçe Olimpiyatları'nda tamamlanmış bir sentezin parlak renkleri var. "Estetik" vurgusunu buna bağlı olarak kullanıyorum.

Derinde bir tefekkür emeği yatıyor. Onun ihmali, kavrayışları zora sokar. Onu görmeden, görüşler zayıf kalır. Sevgi ve düşünce kavramları arasındaki ilişkiyi Batı'daki düşünürler de fark etmiştir (Andre Gide vs.). Fakat bunu "kalp-akıl" ilişkisinin ortak verimini sağlama çapında ele alamamışlardır. "Kalb ile akletmek" açık vurgusu, orada yoktur. Meseleyi ancak sezgiye kadar götürebilmişlerdir. Evrensel düşünce planında bizim yardımımıza muhtaç çok ciddi meseleler var. Türkçe Olimpiyatları buna da ışık tutuyor.

Düşüncedeki sevgi eksikliğini anlatmak, kavramlar diliyle bunu gerçekleştirmek çok zor. Burada sanatın yardımına ihtiyaç var; lâkin bizdeki sanat anlayışının da böyle bir konusu yok. Bizim bazı aydınlarımız, sanatı sadece "karşı çıkmak"la sınırlayan batıcı darlığın kıskacından kurtulamıyor. Türkçe Olimpiyatları'nın buraya da bir göndermesi var, iyi okunursa. "Hem evrensel, hem millî; hem kalbî, hem aklî" dedirtmek bir bütünlük metodu sanatkârlığıdır.,

Kaynak : http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1301285&;title=turkce-olimpiyatlari

Türkçe Olimpiyatları - Dil ve Kültür Şöleni Haritası

Bu posteri yeni öğrenenlere Türkçe öğretiminde öğrencilerin Dil ve Kültür Şölenine Motivasyonlarını artırmak Türkçenin dünya üzerinde öğrenilirliğini göstermek için Türkçe sınıfında veya koridorda kullanabiliriz. Dilset tarafından hazırlanmıştır.Tüm hakları Dilset kurumuna aittir.

 

Türkçe Olimpiyatları'nı gölgelemek isteyenler...

Her yıl bu dönemde illa ki, Türkiye'nin gururu olan Türkçe Olimpiyatları'nı gölgeleyecek tartışmalar yaşanıyor.

Diyeceksiniz ki, ülkemiz zaten hep böyle...

Her gün inanılmaz olaylara zaten tanıklık edip duruyoruz.

Benim anlatmak istediğim konu bunlardan biraz farklı.

Bu ülke için ne zaman güzel bir iş yapılsa, bunu gölgelemek ve perdelemek isteyen iç ve dış fitne odakları oluyor.

Dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ülkesi olmamıza rağmen, Türkiye'nin kredi notu nasıl ki ülkemizin önü açılmasın diye kasıtlı olarak düşük tutuluyorsa, Türkiye'ye itibar kazandıracak bir çok konu da içeride ve dışarıda aşındırılmaya çalışılıyor.

Nitekim Başbakan Erdoğan dün Kazakistan'da, uluslararası kredi derelecelendirme kuruluşlarının ideolojik davrandığını açıkça söyledi.

Ekonomi gibi somut verilere dayanan konularda bile ideolojik davranan iç ve dış odakların, sosyal ve kültürel aktivitelerde bu tür olumsuz bakış açılarını devreye sokmaması düşünülemez.

Nitekim ne zaman ki Türkçe Olimpiyatları yaklaşsa, tüm ülke insanını heyecanlandıran bu büyük projeye omuz veren çevrelere karşı sistemli bir karalama kampanyası yürütüldüğü dikkatlerden kaçmıyor.

Türkçe Olimpiyatları, Türkiye'nin en büyük uluslararası markalarından biri durumunda. Alanında başka bir örneği olmayan dünyanın en sıradışı, en muhteşem, en etkileyici organizasyonu...

Türk bayrağına sevdalı her insanı müthiş derecede heyecanlandıran bir proje.

Bu organizasyon temaşa edilirken, sevinmekle ağlamanın, vuslatla gurbetin, damla olmakla okyanus olmanın en sıradığı buluşması tüm ruhu saran muhteşem bir gururla aynı anda yaşanıyor...

Konya ile Kenya'nın, Trabzon ile Tanzanya'nın, Afyon'la Arnavutluk'un, Kocaeli ile Kamboçya'nın, Bursa ile Rusya'nın ve daha nice illerimizin ve dostluk eli uzattıkları ülkelerin, dünya denilen koca köyün nasıl da birer haneleri olduğunu ancak o zaman derinden hissederek anlıyorsunuz.

Renk ayrımcılığı denilen ilkel bakış açısına inat, farklı renklerin sahnede bir gökkuşağı güzelliği içinde nasıl da uyum içinde durduğunu keyifle seyrediyorsunuz.

Eskilerin, 'vahdette kesret, kesrette vahdet' şeklinde ifade ettikleri, yani teklikte çokluk, çoklukta teklik dedikleri olayın sırrına işte o zaman daha yakından vakıf oluyorsunuz.

Sahnedeki manzarayı görünce öyle bir atmosfere giriyor ki insan, uluslararası sorunların, dünyayı saran kan ve gözyaşının, bitmek tükenmek bilmeyen öfke ve nefretin hangi hırslardan kaynaklandığını anlamakta güçlük çekiyorsunuz.

Sahnede el ele duran ve insanlığın ortak şarkısını söyleyen bu çocuklar büyüdüğünde, içinde yaşadığımız dünyanın şimdikinden çok daha farklı olacağına yürekten inanıyorsunuz.

Organizasyon küresel, küresel olmasına da, bu muhteşem etkinliğin sponsorları kimdir diye merak ettiğinizde bir kez daha şapka çıkarıyorsunuz.

Konya'da tarım işçisi, Beyazıt Meydanı'nda simitçi, İzmir'de lahmacuncu, Mardin'de çoban, Bursa'da otovotiv teknisyeni, Karadeniz'deki teknelerde balıkçı, Ankara'da memur, her bir il, ilçe, belde ve köylerde karınca kararınca çalışan ve helalinden kazanmaya gayret eden mutevazı insanlar olduğunu görüyorsunuz.

Türkiye'nin sesi ve soluğunu dünyaya ulaştırmak ve bu tür organizasyonları ilelebet yaşatabilmek için, alınteri gelirlerinden ayırdıkları ve karşılığını bu dünyada değil, ahirette bizzat Rab'lerinden almak istedikleri fedakarlıklar manzumesi içinde, bu muazzam faaliyetin hayata geçtiğini görüyorsunuz.

Bu büyük projede, bu işe gönül vermiş herkesin imkanı nisbetinde katkısı var.

Hiç olmayanın Everest'i aşan duaları, okyanuslara denk gözyaşları, alınterleri var...

Bunun örneklerinden birini geçtiğimiz ay, gazetemiz yazarlarından Harun Tokak'ın, 'Ben senin terine sarılmak istiyorum' başlıklı yazısında okumuştuk.

Harun Tokak yazısında, Kongo'da Türkiye'ye dair değerlerin en iyi şekilde temsil edilmesi, orada Türk kolejlerinin açılması ve ihtiyaçlarının karşılanması konularıyla ilgilenen İbrahim Tatar'la, geçtiğimiz yıl Kongo'ya giden Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül arasında geçen bir diyaloga yer vermiş, İbrahim Tatar'ın ağzından şu satırları aktarmıştı:

'Geçen yıl Cumhurbaşkanımız Kongo'ya geldiler. Kendilerine; Kongo'da şu kadar okulumuz, siyah inciler gibi şu kadar öğrencimiz var, baktığımız şu kadar yetimhanemiz var. Türkiye'den şefkati sınır tanımayan doktorlarımız gelerek şu kadar poliklinik hizmeti verdiler. Şu kadar insanın gözlerini ışığa kavuşturdular...' diye anlatıyordum. Hava çok sıcaktı. Çöl sıcağı kasıp kavuruyordu. Terler ceketimden fışkırmıştı. Cumhurbaşkanımız anlatılanlardan çok memnun oldu.

Duygulandı...

'İbrahim Bey gel sana bir sarılayım' dedi. 'Efendim sizi rahatsız etmeyeyim, gördüğünüz gibi çok terliyim' dedim. Cumhurbaşkanımız bu sözlerim üzerine; 'Olsun! Ben de zaten senin terine sarılmak istiyorum' dedi.

Eğer bugün bu Hizmetler tüm dünyada belli bir noktaya gelmişse, bu uğurda terleyen, koşturan, duaları ve moral verici sözleri ile destek olan, bu tere saygı duyan insanlar sayesinde gelmiştir.

İşte bu nedenle, Türkçe Olimpiyatları yaklaşırken ekranlarda tanıtım fragmanları dönmeye başladığında ve billboardlarda reklamları çıktığında bu işe emek verenler heyecanlanmakta ve kalpleri küt küt atmaktadır.

Hayırlı işlerin çok muzır manileri olur.

Bu kutlu şöleni temaşa ederken kimsenin keyfinizi kaçırmasına izin vermeyin ve baykuş seslerine aldırmayın.

Hele ki sahnede bülbüller şakıyorken...

Kaynak: http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=32535&;y=osmanozsoy

Türkçe Olimpiyatları’nı İlk Gördüğümde ‘bu ne ya’ Oldum

Türk okullarında görev yapan öğretmenlerin önünde saygı ile eğildiğini ifade eden şarkıcı Yonca Evcimik, “Onların hakkı tabii zor ödenir. Bu işin para pulla alakası olamaz, gönül işidir. Ailelerinden, kilometrelerce uzakta eğitim için çalışıyorlar.”  diyor.

Türkçe Olimpiyatları ilk olarak nasıl dikkatinizi çekti?

Televizyonda bir gün bir şey izledim. Türkçe Olimpiyatları, ‘bu ne ya’ oldum. Türkçe Olimpiyatları ne demek ben hayatımda ilk defa gördüm ve beşincisi düzenleniyordu. Bir izleyim dedim; dünyanın türlü taraflarından gelen çocuklar Türkçe konuşuyor, ne olur ya oldum. O zaman merak edip sordum, biri bana anlatsın, bana dünyanın her tarafında Türk okulları var dediler.  Aa nasıl falan oldum, çok şaşırdım.

Sizi en çok hangi ülke heyecanlandırdı ya da duygulandırdı?

Sanırım sonlarda yakaladım bir-iki ülkeden sonra toplu kapanış olmuştu. Yani seçme fırsatım olamadı. Ama gördüklerim yetti açıkçası, eminim diğerleri de en az onlar kadar başarılıydılar.

Devlet kademesinin olimpiyatlara ilgi ve destek vermesini nasıl yorumluyorsunuz?

Ülkemiz adına yapılan her hareket beni umutlandırıyor. Devletin bu işlerin arkasında olması tabii ki güven veriyor.

Sizinle konuştuğumuzda olimpiyatlara bazı çevrelerin olumsuz baktığından söz etmiştiniz. Bundan söz eder misiniz?

Tabii ki farklı görüşler olacaktır. Demokrasi bu demek dediğimiz değil midir zaten.? Yapılanı doğru bulmuyor olabilirsiniz ama yargılayamazsınız. Herkesin birbirinin fikrine, emeğine saygı göstermesi lazım. Fethullah Gülen Bey’i politikacı olmasından öte bir insan olarak yaptıklarından, eğitime verdiği destek, dünyanın dört bir yanında açtığı okullarla yüzlerce kişiye sağladığı istihdamdan ötürü tebrik ediyorum.. Tabii ki bu okullarda Türkçe öğretiliyor olması da gurur verici.

Benim ülkemin dili dünyanın dört bir yanında konuşuluyor. Yabancı çocuklar Türk okulunda okuyorlar, hem bizim lisanımızı hem de İngilizce öğreniyorlar.  Böyle bir şey var dünyanın dört bir yanında.  Kültürümü, ailemi ve ülkemin insanını seven onun için bir şeyler yapmayı seven, bir insanım. Sanatçı kimliğimden önce bir vatandaşım. Ben böyle bir şey için gurur duydum memleketimin adı geçtiği ve lisanı konuşulduğu için takdir ettim.

Türkçe Olimpiyatları Türkiye’nin tanınmasına ve Türkçenin yaygınlaşmasına nasıl bir katkı sağlıyor?

Türkiye’nin tanınmasında ve Türkçenin yaygınlaşmasında eminim çok etkisi oluyordur.

Geçtiğimiz yıl 130’un üzerinde ülkeden öğrenci aynı sahneyi paylaştı. Birbirinden farklı düşüncelere sahip olan çocuklar aynı dili konuşmakla kalmadı sevgiyi ve mutluluğu paylaştılar. Sizce bu çocuklar, yarın büyüdüklerinde nasıl bir dünya kuracak? Türkçe Olimpiyatları dünya barışına nasıl bir katkısı olabilir?

Zaten yıllardan beri Atatürk’ün ülkemiz çocuklarına armağan ettiği 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dünyanın dört bir tarafından gelen çocuklarla coşku ile kutlanıyor. Birbirlerinin dinini, dilini, etnik fikirlerini öğrenerek unutulmayacak dostluklar kazanıyorlar. Yıllar önce bir arkadaşım ‘Gün gelecek dünyada herkes Türkçe konuşacak.’ demişti, gülmüştüm. Ama şimdi bakıyorum da neden olmasın! Türkçe konuşmaları tabii ki çok etkileyici ama dünyayı gelecek nesillere “SEVGİ, MERHAMET ve VİCDAN” duygusu taşıyacak bana göre.

Türkçeyi binlerce kilometre uzağa taşıyan öğretmenler için ne düşüyorsunuz? Bu okullara gidip görmek ister misiniz?

Onların hakkı tabii zor ödenir. Bu işin para pulla alakası olamaz, gönül işidir diye düşünüyorum. Ailelerinden, memleketlerinden binlerce kilometre uzakta eğitim için çalışıyorlar. Saygı ile eğiliyorum önlerinde. Gidip görmek, neden olmasın? Bir gün yolum düşerse uğrarım zaten… Ben geldim derim “Tanrı misafiri”:)))

Türkçe Olimpiyatları barış için yapılmış dua gibi

Şarkıcı Çelik, Türkiye’nin tanıtılmasının sadece turistik bir faaliyet olmadığının altını çizerek Türk okulları sayesinde muhteşem Anadolu kültürünün tüm dünyaya yayıldığını vurguluyor.

Türkçe Olimpiyatları ilk olarak nasıl dikkatinizi çekti?

Türkçe Olimpiyatları’nı ilk olarak sanırım başladıktan bir süre sonra öğrendim. Yayınları  her yerde duyulması sonrasında da seyrettim. Ben ilk izlediğimde heyecandan ziyade profesyonel anlamda izledim. Çünkü, doktora tezimdeki bölümlerden biri dil. O sebeple dil, benim için kültür demek, dilin yayılması ise kültürün yayılması ve tanıtılması demek. Bu anlamda ben dilin bir güç olduğunu düşünüyorum… Kendi ülkem adına sevindim, insan ayırmamayı da hak yolda bildiğim için, bu kültür ile tanışacak olanlar için de sevindim.

Türkçe Olimpiyatları, Türkiye’nin tanınmasına ve Türkçenin yaygınlaşmasına nasıl bir katkı sağlıyor?

Her şekilde bence iyi bir katkı sağlıyor. Türkiye’nin tanıtılması sadece turistik bir faaliyet değil. Aynı zamanda insanlarımızın, Anadolu’nun yoğrulmuş olan muhteşem kültürü, ruh hali de dilimiz ile birlikte yayılıyor. Bence bu yararlı bir çalıma.

Sizce bu çocuklar dünyaya nasıl bir barış mesajı gönderiyor?

Mesaj nettir… İnsanlığın özlediği bir dua, barış. Yani sulh, sulh ve salah dünya barışı, insanlık ve şahsen kendi açımızdan hayat damarımızdır. Barış ve selamet için insan için en uygun ve uygar yoldur. Kalbinde sevgi, selamet, huzur ve barış bulunan sevgi duyar. İçinden taşan bu sevgiyi de paylaşır. Bu anlamda ülkemin bu duygusunun paylaşılmasının mesajı çok nettir.

Atatürk’ün dile verdiği önem bakımından bakıldığında, olimpiyatlar ne ifade ediyor?

Bütün yüksek kültürler, bütün felsefeciler, büyük tefekkür alimleri, liderler ve imparatorluklar dil ne anlama gelir bunu bilir, bildiği için de bu konuya özel önem verir. Atatürk de bunu anlamış büyük bir önderdir. Bu bağlamda verilen hizmet çok değerlidir.    Türk okullarının kalitesi takdir görüyor.

Ben bundan dolayı mutluluk duyarım. Vatana hizmet, insana hizmet, ilme hizmet değerlidir.. Bunun ödüllenmesi bazen spor faaliyetleri ile bazen bir Oscar ile bazen de bu tip eğitim çalışması ile ödüllendirilir. Sanırım şu şekilde özetleyebilirim: İnsana hizmet hakka hizmettir.  Sayın Fethullah Gülen Hocaefendi niyet etmiş ve var olan bu çalışmanın tamamı oluşmuş. Meydana çıkan eser ortada. Bize düşen ilme ve dile önem veren bir Türk vatandaşı olarak bunun mutluluğunu paylaşmak, alkışlamak.

Türkçe lehine her kıpırdanışın yanındayız

Türk Dil Kurumu’nun yeni başkanı Mustafa Kaçalin, Türkçe lehine her türlü kıpırdanışı olumlu görmek gerektiğinin altını çizerek, olimpiyatların Türkçe lehine netice verebilmesi için küllenmesine müsaade etmeden çalışmaların sürmesi gerektiğini söylüyor.

Olimpiyat heyecanı Türk milleti ile birlikte ilgili bütün kurum, kuruluşları da sarmış durumda. Olimpiyatların başından itibaren Türkçe sevdalısı çocukların yanında olan Türk Dil Kurumu (TDK), bu kurumlardan biri. 6 Mart 2012 tarihinden itibaren Türk Dil Kurumu Başkanlığı görevine atanan Prof. Dr. Mustafa Kaçalin de olimpiyatlarda dereceye girecek çocukları değerlendirmeye tutacak jüri ekibinin içinde bulunacak. Görevi gereği Türkçeyi en iyi bilen çocukları seçeceğini söyleyen Kaçalin, olimpiyatların Türkçeye katkıları ile ilgili fikirlerini paylaştı:

Olimpiyatların Türk diline katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkçe lehine her türlü kıpırdanışı elbette olumlu görmek gerekir. Kim olumsuz gözle bakabilir ki? Ben hep ilmî çıtada bir yarış akışını düşünmüştüm; ama yaşları küçük olunca konuşmayla sınırlı olabilir. Küçük yaşta olmaları, Türkçeyi bildikleri için Türkiye’yi tanımaları, tanıdıkları için ileride Türkiye ile ilmî veya ticarî bağlar kuracak olma ihtimalleri, bunların hepsi Türkçe kelimesinden türeyip bizim iyiliğimize sonuçlar çıkaracak hâllerdir.

Bu yıl 41 ile yayılacak olimpiyatlar. 15 gün boyunca Türkçe, Türkiye’nin gündeminde olacak…

Türkçe her zaman gündemimizde. Taze, canlı tutmak mühim. 15 gün konuşuluyor, sonra üstü küllenip bir sene sonra tekrar üzeri açılıyorsa, yaşlılar haftası gibi, tabii hoş değil. Benim şahsî beklentim hassas olmak. İki haftalık yoğunluk sonrası da bu hassasiyet devam ediyorsa o zaman başarıdır, umudum, temennim bu yöndedir. ‘Ben de güzel telaffuz edeyim, ben de yarışmaya katılayım, titiz olayım’ diye bir özendirme olacaksa bu iyi olur. Kalıcı olması gerekir.

Şimdiye kadar hep biz başka dillere özendik. Olimpiyatlarla başka ülkelerin Türkçe konuşmaya özendiğini görmüş olduk.

Kendi kanaatime göre, yurtdışında insanlar ikinci bir dili ya ilmi, sanayisi ileri veya tatil ve turizm noktasında ileri diye öğreniyorlar. ‘Ya iyi kazanırım ya iyi dinlenirim’ diyorlar. Türkiye ikisini de sunma kapasitesinde. Türkiye’yi tanıdıktan sonra bu insanlar başka ülkeyi tanıma gereği çok az duyarlar. Bu bakımı ile büyük fayda. Hiç haberi yok Türkiye’den, haritada belirli nokta seçiyor, bunu deneyeyim diyor. Ama Türkiye Türkçesini öğrenince birçok coğrafyaya ulaşabileceğini, Türkçe öğrenirken bilmiyorsa bile öğrendikten sonra ‘nerelerde de kullanılıyormuş’ dedirtiyor. Bu noktada da güzel tabii.

Türk folklorunu oynayan, Türkçe espri yapan çocuklar var. Dilin yanında kültürümüzü öğrenmeleri konusunda neler söylersiniz?

Her yerde halk oyunu var. Kültürümüze dâhil etme noktasında halk oyunları bir ölçü olmamalı. Her yerde halk oyunu var; ama her yerde insanlık yok. Bir simitçinin alacağı kâr ne bir simitten; ama ‘para verme sen misafirsin’ derse asıl o mühimdir. ‘Helal olsun, vermesen de olur’ demek güzeldir. Bunu görmeleri, bu değerle tanışıp benimsemeleri önemli.

Sizi etkileyen ne oldu, olimpiyatları seyrederken?

Tabii olan hafızada kalmıyor. Hepsi düzgündü. Küçük yaşta Hindistanlı çocuk vardı biraz bizi etkiledi; ama öğrenme yaşı zaten o yaşlar… Küçük vücudu ile temiz telaffuz insanı etkiliyor. Yaşın küçük olması, uzak mekândan gelmesi hatırda kalıyor.

Çocuklarla bu yıl daha yakından tanışacaksınız? Neler hissediyorsunuz?

“Dostluk dostluktur, peynir parayladır.” derler. ‘Çocuğun yüzü hoşuma gitti, memleketini sevdim’ bunlar geçerli olmaz. Beceri ve başarı esas olmalı. Hepsi yarışa girmiş ve hakkının kendisine verileceğini hesap ediyor. Bana kalan adil olabilmektir.

Türkçe öğrenen bir nesil yetişiyor. İleriki yıllarda nasıl katkısı olur bu çocukların Türkçeye, Türkiye’ye?

Dünyadaki mücadele, var oluş mücadelesi güç, ekonomi, para, hâkimiyet ile oluyor. Bu çocuklar bizde öğrenim görüp bizim sanayimizle iş gücü olup, ticaret hacmimizi geliştirirlerse bu güzel. Hissî olarak sazda sözde kalıp, elde, avuçta hiçbir şey kalmıyorsa bunun bir faydası yok. Fizikî ve fiilî güçlü olmak mühim. Bunlardan birisi güçlü olacak. Sonucun Türkiye menfaatine ne kadar sayfayı kabarttığına bakarım. His olarak, Türkçe konuşuyor, peki sonuç? Bana ne faydası var, kendisine ne faydası var? Bizi sevdi, biz onu sevdik; ama milletlerarası zeminde Türkiye için oy kullanma noktasına gelince o zaman göreceğiz.

Eurovision’a bile İngilizce şarkı ile gidiyoruz bizi anlamaları için. İleride Türkçe ile gideceğiz, çünkü anlayacaklar diye düşünmüyor musunuz?

Temennim Türkçe olmasından yana olabilir; ama yarın ne olacak onu bilemiyorum.

Türk okulları 20. yılına girdi. Gezip görme imkânı bulabildiniz mi bu okulları?

Ders verdiğim coğrafyada Türk büyükelçiliği, Türk okulu, Türkiye ile ilgili ne varsa nezaketen gezdim gördüm. Bu nezaketten sonra da gerekli ölçüde temasım oldu; çünkü eğitimci olduğum için temaslarım tabiidir. İçinde öğrencilerime rastladığım oldu. Bu sevindirici bir hâl. Türk okulları ayrı bir güç. Türkçenin ilmî tarafına değil de eğitim tarafına yönelik, Türkçe ders veren, eğitim veren okullar var, tasvip ediyorum, lakin tek tüfek… Başka başka okullar da olmalı, mukayese ve tercih edebilmeliyiz. Tek başına bir cesaret elbette tasvip edilir. Belki oranın bir gelir getirisi yok, aksine götürüsü var. Fedakârlıktır. Para kazanmak için gidenler yerine gönül kazanmak için gidenler demek lazım.

Kaynak: http://www.gezgindergi.com/2012/05/26/turkce-olimpiyatlarini-ilk-gordugumde-bu-ne-ya-oldum/

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...