meseleleri

Japonyada Türkçe'nin Araştırılması Ve Öğretimi Meseleleri

Türkler ve Japonlar arasındaki tarihi irtibat bir taraftan bu iki halkın etnik mensubiyet tarafından Altay Dil ailesine ait olması ve diğer taraftan ll.yy'de çizilen Kaşgarlı Mahmut'un meşhur dünya haritasında Japonya'nın aksettirilmesiyle başlamış ve güçlenmiştir. "Ertuğrul" firkateyninin feci Japonya seferinden sonra iki toplum arasında semimi gönül bağları gerçekleşmiştir. Ayrıca Rusya'daki ihtilallar ve katliamlardan kaçan Türk göçmenler Japon adalarına Türk?İslam uygarlığının toplumsal değerleri ve inancını taşımış lardı. Türk-Japon ilişkileri bu aşamalarla gelişerek günümüzde oldukça artmış ve 2010 Yılının Türkiye'de Japonya Yılı olarak ilan edilmesine kadar ilerlemiştir.

Tabii ki Japonya ve Türkiye arasındaki dostça ilişkiler Türkçenin Japonya'da ve Japoncanın Türkiye'de öğretimi ve araştırılmasını etkilemiştir. Ayrıca İkinci Dünya savaşından sonra Japonya'da Türkoloji ve özellikle Türkiye Türkçesi üzerindeki araştırmalar gelişmiş, önde gelen Japon üniversitelerinde (Tokyo Üniversitesi, Kyoto Üniversitesi, Osaka Üniversitesi, Tsukuba Üniversitesi...) Türkçe bölümleri ve kürsüleri açılmıştır. Şu an itibarıyla Japonya'nın ondan fazla üniversitesinde Türkçe okutulmakta ve Türkiye araştırmaları yapılmaktadır.

Altay Dil Ailesi'nden, yani aynı aileden olan Türkçe ve Japoncanın dil mantığı birbirine benzediği için; Türklerin Japoncayı, Japonların da Türkçeyi öğrenmesi daha kolaydır şeklindeki kanaat şimdilik yaygın bir görüştür. Japoncanın yapısal özellikler (eklemeli dil olduğu, cümle yapısının ve bazı çekim ve yapım kurallarının benzerliği.) bakımından Türkçeye benzer özelliklere sahip olması bu görüşü destekler. Ama Japonya'da asırlar boyunca şekillenmiş dil öğretim ve okutma gelenekleri realitesi karşısında bu görüşler aciz duruma düşecektir. Çünkü kendi anadillerinin temel özelliklerini ve onun okuma yazma kurallarını üç çeşit alfabeyle ortalama 6-9 senede öğrenip, her şeyi hiyeroglif alfabeyle okumak / anlamak yetenekleri ile büyüyen gençler fonetik / fonografik alfabeyle yabancı dili öğrenmekte öğrencileri psikolojik yönden zorluk çekmeye başlayacaklar. Yabancı dilin kullandığı alfabeden, bizim durumumuzda tek harf - tek ses biçimindeki Türkçe alfabeden hiyeroglif yazısının özelliklerini aramak ve bunu bulamayınca şaşırmak Japon öğrenciler karşılaşacağı ilk sorunlardan biridir. Bunun dışında Türkçenin kelime ve cümle yapım kurallarını Japonca veya gençlerin orta okul ve liselerde öğrendiği İngilizcenin gramer özellikleri ile özdeşleştirme da Türkçe öğretiminde karşılaşılacak başka bir sorundur.

1. Giriş

Japonya'da Türkoloji'nin gelişimi ve gerek Türkiye Türkçesi, gerek Orta Asya Türk Lehçelerinin incelenmesi ve öğretiminin tarihi birkaç Japon araştırmacılar tarafından araştırılmış ise de hamda bu hususta özel literatür mevcut olduğuna rağmen Türkiye'de ve başka Türkçe konuşan ülkelerde bu alandaki çalışmalar hakkındaki bilgi ve tasavvurlar hala geniş değildir ve yeterince bilinmemektedir (Hattorı, Sh., 1974: 25-39; Hayaşi T., Umemura H., 1989: 211-254; Kodaka, Y., 1997: 48; Kurıbayashı, Y., 2010: 68-69). Japon Türkologlar Hayaşi Tooru, Umemura Hiroşinin haklı olarak kaydettiği gibi bunun sebeplerinden en başta geleni araştırmaların dilinin Japonca oluşudur (Hayaşi T., Umemura H., 1989: 211). Türkiye'de Türklük ile alakalı yurtdışında, ayrıca Rusça veya Batı dillerinde yayımlanan en ufak araştırmanın bile Türkçeye çevirtilip yayınlanması gibi bir iyi gelenek vardır. Ama maalesef Çince, Japonca, Urduca gibi Asya dillerinden çeviriler ne seviye ve ne

de konular bakımından yeterli değildir. Bütün bunlara rağmen işbu Uzak Doğu ülkesinde yapılan Türkoloji ve Türk Dünyasına ait araştırmalar tarihini aydınlatmak için şimdiye kadar yapılan araştırmaların kapsamı, yönleri ve kökleri hakkında incelemeleri sürdürmek gerekiyor ki sonuçta bu Japonya ve Türk Dünyası arasındaki ilişkilerin gelişmesine, fendeki işbirliğinin sağlanmasına hizmet etsin.

2. Japonya'da Türkoloji'nin ortaya çıkmasının tarihi ve sosyo-politik şartları

19.yüzyılda Avrupa Dilbiliminde Altay dil teorisi işlenirken, o sürelerde, belki bir tarihi tesadüf eseri olarak Osmanlı Devleti ile Japon İmparatorluğu arasında dostluk köprüleri kuruluyordu, aynı zamanlarda Rusya İmparatorluğu zulmünden kurtulmak isteyen İdil-Ural ve Orta Asya Türkleri Japonya'dan destek beklemekteydiler. İşte bu üç konu 19.yy sonunda ortaya çıkan ve bugünlerde yüksek düzeydeki araştırmalarıyla ünlü Japon Türkolojisinin fen sıfatında orta çıkmasına zemin hazırlayan şartlardır. Bütün bunların başında «Ertuğrul» firkateyninin hüzünlü Japonya seferi hikâyesi gelmektedir ki, ilkönce bu konuda biraz duralım.

2.1.   «Ertuğrul» firkateyninin hüzünlü Japonya seferi

19.yüzyılın sonlarına kadar Türk-İslam âleminin öncüsü ve dünyanın süper güçlerinden sayılan Osmanlı Devleti ile 1968.yılında başlamış 'Meiji' (Aydınlıklı yönetim) reformları ile gelişen, kısa sürede Asya'daki lider devlet konumuna gelmiş Japon İmparatorluğu arasında hemen hemen hiçbir ilişki yok idi. Sultan II Abdülhamit yönetiminin Rusya aleyhinde Asyada müttefikler arama politikası ve Japonya'nın Uzak Doğuda Rusya'yla jeopolitik rekabete girişmesi sonucu olarak iki Doğu imparatorluğu arasında ilk resmi ilişkiler kurulmaya başlamıştır. Örneğin, II. Abdülhamîd'in ilk padişahlık yıllarında, Rus Harbinden üç sene kadar sonra (1880) İstanbul'a bir Japon heyeti gelmiştir. 1881'de Türkiye'nin Moskova sefiriyle oradaki Japon elçisi arasında ticarî bir anlaşma imzalanmış. Aradan altı yıl geçince, 1887'de Prens Akihito başkanlığında ikinci bir Japon heyeti İstanbul'a gelmiştir. Sultan Abdülhamit, Prens'e ve heyete büyük ilgi göstermiş, onları Dolmabahçe Sarayında misafir etmiştir.

Bu ziyarete Japonya'ya karşı resmi ziyaret yine de Rusya ve bazı Batı devletlerini kuşkulandırmamak için bir ilmi tetkik seyahati olarak organize edilmiştir. «Ertuğrul» isimli gemi, seçkin bir kadroyla Japonya'ya gönderilmiştir. Gemiye, Bahriye Naziri'nin damadı Osman Paşa kumandan tayin edilmiş ve bu değerli subayın vazifesi, Sultan'ın mektubunu Mikado'ya vermek, hediyelerini takdim etmek, bununla iki ülke arasında dostluk ve gönül bağlarını kurmak idi (Kısakürek, Necip Fazil, 2003: 294-298).

«Ertuğrul», 1890 yılının 26 Mayıs günü, on bir ay süren bir seyahatten sonra Yokohama limanında demir atmıştır. Japonya'ya tarihte gelen ilk Türk gemisi üç aylık temaslarını bitirince geri dönmek üzere 15 Eylül 1890 günü Yokohama'dan ayrılmış, ancak ertesi gün şiddetli bir tayfuna yakalanmıştır. İki gün devam eden tayfun 18 Eylül 1890 günü şiddetini artırmış, «Ertuğrul» Fırkateyni, Oşima Adasının Kaşinozaki burnunda, mürettebatı ile birlikte batmıştır.

O dönemde her iki Asya İmparatorluğunu derin bir üzüntüye boğan bu olayın sonucunda 50'si subay olmak üzere 533 denizci şehit düşmüş, 6'sı subay olmak üzere 69 denizci kurtulmuştur. Kazazedeler 25 Aralık 1890'da İstanbul'a geri getirilmişlerdir (Ertuğrul firkateyni, 2010).

Türk Japon ilişkileri için önemli bir dönüm noktası olan bu olaydan sonra iki ülke arasında semimi dostluk ve gönül bağları oluşmuş ve bu durum günümüze kadar süregelmiştir. Ayrıca «Ertuğrul» Fırkateyni'nin bu seferi Japonya'da Türkoloji'nin, Türkiye'de Japonoloji'nin miladini oluşturmuştur diyebiliriz.

2.2.   İdil-Ural, Orta Asya Türkleri ve Japonya

19.yüzyılın son çeyreğine geldiğinde Rusya İmparatorluğu Doğu Türkistan hariç Asya hudutlarındaki bütün Türk topraklarını kendi kontrolüne almıştır. Aynı bu dönemden başlayarak sömürge Türk toplulukları arasında Çarlık Rusyası zulmüne karşı ayaklanmalar gerçekleşmiş ve daha önce birlik hâlinde millî bir hareket başlatamamış Türkler arasında, plânlı bir mücadele kararı ortaya çıkarak gayrı resmi de olsa toplantılar yapılmaya başlanmıştır.

1900'lu yıllarda Volga-İdil, Orta Asya Türkleri arasında yayılan Cedit (Yenilenme) ideolojisinin önderleri Rusya boyunduruğundan kurtulmanın dış faktörleri sıfatında her zaman Osmanlı ve Japon İmparatorluğunu gördüğünden dolayı onların belli bir kısmı Osmanlıdan, başka kısmı ise Japonya'dan medet bekliyordular.

Rusya'nın Batı Sibirya bölgesinde, Tobolsk ilinin Tara kasabında doğup büyüyen Özbek asıllı Abdürreşid İbrahim efendi Japonya hayranıydı ve Japonya'nın yardımıyla Türk ellerini kurtarmak, İslam Dünyasının bilim ve teknolojik açıdan geri kalmışlık durumunu gidermek gayesinin hararetli taraftarı ve propagandacısıydı (Karabiber, N. K., 2008).

Japonya önce 1894-1895 yıllarındaki Çin-Japon savaşından, ardından 1904-1905 Rus-Japon savaşından zaferle çıkarak tüm dünyanın ve özellikle de Rusya mağduru milletlerin -Müslümanlar ve Türklerin-dikkatini çekmiş, sempatisini kazanmıştır. Bu şartlar altında Abdürreşid İbrahim Japonya ile ilişkiye geçmiş, 1902 yılından itibaren birçok defa Japonya'ya giderek devlet adamları, üst rütbeli subaylar ve aşırı milliyetçi grupların liderleri ile dostluklar kurmuş, davasına destek sağlamıştır. 1904­1905 yıllarındaki Rus savaşından Japonya'nın zaferle çıkması İbrahim'in Japonya'ya olan inancını artırmıştır. Asya'nın Hıristiyan olmayan yeni gücü Japonya da, Rusya Müslümanları ve dünya Müslümanlarının lideri konumundaki Osmanlı Devleti ile yakın ilişkiler kurabilmek için İbrahim'den yararlanmaya karar vermiştir. İbrahim de Türk ve Müslüman dünyasına yazıları ve sözleri ile Japonya'nın propagandasını yapmıştır (İbrahim Abdürreşit,1987; Komatsu, H., 2006: 273-288, 275).

1909 yılında Abdürreşid İbrahim buradaki Pan-Asyacı liderlerden biri Toyama Mitsuru hamda bazı ileri gelen Japonlarla beraber Tokyo'da, Ajia Gikai (Asya Meclisi) adlı bir cemiyet kurmuştur. Bu cemiyet, Asya Müslümanlarının bağımsızlık hareketlerini yönlendirmek için faaliyet göstermeye başlamıştır. İbrahim'in çalışmaları sonucunda Japon yöneticiler Rusya'daki Müslüman Türklere biraz daha yaklaşmış ve onları potansiyel müttefik olarak kabul etmişlerdir. Japonya ile siyasî ilişkiye giren ilk Türk lideri olan Abdürreşid İbrahim, 1933'de eski dostlarının daveti ile Japonya'ya gitmiş, yaşamının sonuna kadar burada kalmıştır.

Abdürreşid İbrahim'in araladığı kapıdan daha sonra İdil-Ural Türkleri de geçerek Japonya'ya gelmiş ve buraya yerleşerek Türk- Japon ilişkilerinin fazlaca bilinmeyen bir yönünü oluşturmuşlardır. Özellikle ticaretle uğraşan bazı İdil-Urallı Türkler, aileleri ile beraber yetkililerden özel izinler alarak, 1920 yılından itibaren Japonya'ya ve Japonya kontrolündeki Kore'ye gelmeye başlamıştır. Japonya'ya gelenler Yokohama, Kobe ve Nagoya şehirlerine yerleşmişlerdir. Başlangıçta Yokohama'da diğer şehirlere göre daha kalabalık bir topluluk oluşmuş, ancak daha sonra Tokyo, Kobe ve Nagoya'da da Türk-Tatar nüfus artmaya başlamıştır. 1934 yılında Kobede, 1938 yılında Tokyoda camiler açılmış, okullar, basımevleri faaliyete geçmiştir.

1950 yılında Kore savaşının başlamasıyla, Türk hükümeti de Birleşmiş Milletler ordusuna tugay seviyesinde bir birlikle katkıda bulunmuştur. Yaralanan Türk askerler o dönemde Amerikan yönetimi altındaki Japonya'ya - Kobe ve Tokyo'daki hastanelere sevk edilerek tedavi edilmiştir. Tokyo ve Kobe'de bulunan Türk-Tatar aileleri büyük bir istek ve fedakârlıkla soydaş gazilerin yardımına koşmuş, her konuda onlara destek olmuşlardır. Kore savaşı sonrası (1953) Japonya'daki Türk-Tatarların büyük kısmına Türk vatandaşlığı verilmiştir.

Japonya'daki Türk-Tatar toplumu, taşıdıkları Türk ve Müslüman kimliğini iyi bir şekilde temsil ederek, olumlu bir Türk imajı yaratmıştır. Siyasî, ekonomik, kültürel alanlarda Türkiye ve Japonya arasında köprü olan Türk-Tatarlar, Türk vatandaşlığına geçince, Uzak Doğu'daki diğer Türk­Tatar toplulukları gibi, yavaş yavaş Türkiye'ye ve buradan da Finlandiya, Avustralya gibi ülkelere göç etmeye başlamışlardır. Türkiye'ye gelenlerin bir kısmı ise daha sonra Amerika Birleşik Devletlerine göç etmiştir. Japonya'da ise hâlen 10-15 kadar aile bulunmakta ve Uzak Doğu'daki Türk-Tatarların tarihini yaşatmaktadır (Dündar A.M., 2004: 75-89). Bununla beraber Japonya'da ilk Türk izlerini bırakmış ve bu toplumda Türk Dünyasına merak ve ihlas uyandırmış, burada İslamiyet'in yayılması ve Türkoloji'nin gelişmesine vesile olan Türk-Tatarlar, onların lideri Abdürreşid İbrahim efendinin adı bilim tarihine de geçmiştir.

2.3. Altay Dilleri Teorisi

Altay Dilleri teorisi Türk, Moğol, Tunguz (Mançu dahil), Kore ve Japon Dillerinin, Altay adı verilen, ortak bir kaynaktan geldiği görüşünü savunan bir teoridir. Buna göre, bu diller Altay dil ailesinin üyeleridir. Bu teoriyi ilk defa bilim çevrelerine tanıtmış İsveçli alim İogann von Strahlenberg ise de, onun gerçek anlamdaki bir ilmi teoriye ünlü Fin bilgini Matthias Alexandre Castren (1813­1852) dönüştürmüştür (Баскаков Н.А., 1981; Tuna O.N., 1992: 7-58).

Fransız J. P. Abel-Remusat (1820) ve Alman W. Schott (1836) da, Ural-Altay grubu için umumiyetle "Tatar Dilleri" tabirini kullanmışlardır. Bu dillerden birçoğunu yerinde araştıran O. Böhtlingk (1851), Macar J. Budenz ve Danimarkalı V. Thomsen de bu diller arasındaki akrabalığı muhtemel görmüşlerdir (Поппе Н.Н., 1940: 79-88).

Daha sonra Altay dilleri teorisinin gelişiminde büyük katkılarda bulunan, 10 sene (1919-1929) Finlandiya'nın Japonya temsilcisi görevini yürüten Gustav John Ramstedt, "A Comparison of the Altaic Languages with Japanese" (Altay dillerinin Japonca ile Karşılaştırılması) adlı yazısında (1924), yalnızca Japoncayı Altay dilleri ile karşılaştırırken uyulması gereken ilkeleri belirtmekle yetinmiş ve pek az sözcük eşitlemesi yapmıştır: Jap. kata "yarım" = Moğ. kaita(sun) ay. = Tung. kalta ay. Jap. kataki "katı" sözcüğündeki kata- = Moğ. katagu ay. = Tung. kata ay. = Türk. katıg, katı ay.

Fakat Ramstedt, Japoncanın tarihi ile ilgili ikinci yazısında bir düzine kadar, Japonca-Altayca eşitleme önermiştir: Jap. hata-ke "tarla" = Kor. pat ay. = Moğ. atar ay. = Türk. atız ay. Jap. ha < pa "diş" = Kor. pal "azı dişi" = Tung.(Nanay) paloa ay. (bunlara ayrıca Moğ. araga < *arıga "azı dişi" ve Türk. azıg ay. örneklerini de ekleyebiliriz.) Jap. hi < *pi = *po "ateş" = Kor. pıl, pul ay. = Moğ. ör "alev" = Türk. ört "alev, ateş" = Tung. huri-, huli- "ısınmak", vb.

Ramstedt, bir yandan Korece ile Altayca arasında, öte yandan da Korece ile Japonca arasında bir akrabalık olduğu kanısına varmıştı. O şöyle demişti: "...Japon dili, eğer Altay dilleri ile akraba ise, bu onun Türkçe, Moğolca ya da Tunguzca ile doğrudan akraba olduğu anlamına gelmez. Japonca Proto-Altaycanın, yani Ana Altay dilinin, Ana Altay dilinin, en eski kaynağı olan dil ile akraba olabilir" (Ogawa, T., 2010).

19.yüzyılın sonunda ve 20.yüzyıl başlarında Batı Avrupa ve Rusya'da popüler olan Altay Dilleri teorisi Japonya'da tam bir verimli toprağa sokulmuş tohum gibi olmuştur. Yani Meiji reformları kapsamında Batı ülkelerine gönderilmiş bilim adamlarınca benimsenen bu teori yeniden oluşan Japon kimliğini kanıtlamak ve Japon dilinin menşelerini araştırmakta bir araç olmuştur. Ayrıca, Japonca ile Ural-Altay dilleri arasında soyca bir akrabalık olduğunu savunan bu teoriyi destekleyen bilginler çıkmıştır. Meiji dönemi (1868-1912) süresince, Japonca Korece ile karşılaştırılmıştır.

Japonca ile Korecenin akrabalığını savunan yapıtlar arasında W. G. Aston'un "A Comparative Study of the Japanese and Korean Languages", Shiratori Kurakichi'nin "Nippon no kogo to Chosengo tono hikaku" (Eski Japonca ile Korecenin Karşılaştırmalı İncelemesi) ve Kanazawa Shozaburo'nun "The Common Origin of the Japanese and Korean Language" (Tokyo 1910) adlı yapıtları önemlidir.

Meiji döneminde, Japoncanın dünya dilleri arasındaki yeri sorununu ilk kez ortaya koyan Katsuki Fujioka olmuştur. Fujioka, Japoncanın her şeyden önce Ural-Altay dilleri ile akrabalığı tezinin ileri sürülmesi gerektiği, çünkü Japonca ile bu diller arasında birçok ortak özellik bulunduğu görüşünde idi. Ona göre Ural-Altay dillerinin kendine özgü ayırt edici özellikleri şunlardır:

1-Söz başında ünsüz gruplarının bulunmaması,

2- Söz başında /r/ ünsüzünün bulunmaması,

3- Ünlü uyumunun bulunması,

4- Adlarda belirlilik-belirsizlik edatlarının bulunmaması,

5- Dilsel cinsiyetin bulunmaması,

6- Bükün yerine bitişkenliğin bulunması,

7- Eylem eklerinin bolluğu,

8- Adılların Hint-Avrupa dillerindekinden farklı biçimde çekimi,

9- Öntakılar yerine sontakıların bulunması,

10-"Malik olmak" anlamında bir eylemin bulunmaması,

11-Sıfatların karşılaştırma biçimlerinin çıkma durumu eki ile oluşturulması,

12-Soru edatlarının azlığı,

13-Bağlaçların azlığı,

14-Belirticilerin belirtilenlerden, nesnenin de eylemden önce gelmesi.

Ural-Altay dillerinin bu ortak özelliklerine dikkati çeken Fujioka, Japoncada bu özelliklerin hepsinin bulunduğu ve bunlardan yalnızca birinin, ünlü uyumunun, bulunmadığı sonucuna varmıştır. Bununla birlikte Fujioka, bugünkü Japoncada bulunmayan ünlü uyumunun Eski Japoncada bulunabileceğini de göz ardı etmemiştir. Bir yıl sonra Hashimoto Shinkinchi, Man'yo kana'yı, yani Man'yo dönemi yazı sistemini inceleyerek, Eski Japoncada, çok sınırlı da olsa, ünlü uyumu bulunduğunu kanıtlarla ortaya koymuştur.

Bu önemli buluşlarla Japoncanın Korece ve Altay dilleri ile akrabalığı olasılığı daha da artmıştı. Bununla birlikte burada, ünlü uyumunun Eski Japoncada çok sınırlı olduğu ve eklerin ünlü uyumu dışında kaldığı gerçeği de vurgulanmalıdır. Bundan başka, Hattori Shiro'nun da haklı olarak belirtmiş olduğu gibi, ünlü uyumu yalnızca yapısal bir özelliktir ve bu nedenle de dillerin akrabalığı için kesin bir kanıt sayılamaz (Japonca hakkında.., 2010).

Japon dilbilimcileri arasında Altay Dilleri teorisine İkinci Dünya Savaşından sonraki devirde ilginin azaldığı ve hatta bu teoriye başka alternatifler aramaya başlandığını da kaydedilmelidir. Ancak o dönemde bile ünlü Altayist Hattori Shiro'nun birkaç temel eserleri yayımlandığını görüyoruz (Hattori Sh., 1951; Hattori Sh., 1954: 29-77; Hattori, Sh., 1959).

Savaştan yenilgi ve hüsranla çıkan Japonya'da Amerikan işgal rejimi baskısıyla yürütülen 'militarist geçmişin tüm unsurlarını silme' politikaları izlenmiş 1950'lı yıllarda bu siyasetin etkisi Altay Diller teorisine de çarpmış olabilir. Ayrıca bazı kaynaklarda Japon militarist rejimi 1910-1945 yıllarında Korede Altay teorisinin verdiği hulasalardan eritme politikalarında yararlandığı hatırlatılmaktadır. Militarist rejim 1910 yılında işgal edilen Kore yarımadasında yerli ahaliye 'Japonlar ve Korelilerin etnik birliği' gayesini propaganda etmiş ve buradaki eğitim dilinin Japonca olmasını istemiştir (Nahm, C. Andrew, 1993).

Ancak son on yıllıklarda Japonya'da Altay Dilleri teorisi ve Altay Dilleri ailesi hakkındaki konular tekrar geniş çapta araştırılmaya başladı. Ünlü Rus Altayist ve Japonolog bilgin A.Alpatov'a göre Japon dilbilimcileri arasında Altay Dilleri teorisinin yeniden canlandırılması Japonya ekonomisinin İkinci Dünya Savaşından sonra hızlı gelişmesi sayesinde bu ülkenin dünyadaki en zengin ve gelişmiş ülkeler kulübüne üye olmasından kaynaklanıyordu. Japonlar ta Meiji reformları devrinden beri zaman zaman dünya topluluğundaki konumlarını ve durumlarını tespit etmeyi adet etmişlerdir. Ayrıca geçen yüzyılın 70'lı yıllarında Japonya G 7 kulübüne üye olunca Japonlar bu nüfuzlu kulüp üyelerinin ekser üyeleri Roman-Germen aslından, Hıristiyanlıktan ibaret umumiyete sahip olduklarını ve yalnız Güneş Doğan ülkenin bu kulübün 'üvey' üyesi olduğunu hissetmişlerdir. Bununla beraber ülkede Japonların aynı soy ve dil ailesinden gelen akrabaları aranmaya başlamış, sonuç olarak yine de Altay diller teorisi ve Altay dillerinde konuşan halklar hakkındaki araştırmalar yeniden yükselişe geçmiştir (Алпатов В. М. 2005).

Hakikaten, bu durumu Japonya'da yapılan Altay diller teorisi ve Altay dillerine ait araştırmaların ne kadar büyük sayıda ve kapsamda olduğunu 'Google' arama motorundan yaptığımız 'Arutai riron' (Altay Dilleri teorisi) konulu tarama sonuçlarından görebiliriz. Web kaynak olarak hem de Japon dilinde yayımlanmış eserler, araştırmalar ve projeler listesi 18.700 sonuç olarak çıkmıştır (21.11.2010. TS 22:01)

3. Günümüzde Japonya'da Türkçenin araştırılmasına genel çizgiler

Yazımızda birkaç defa hatırlatıldığı gibi, Japonya'daki Türkoloji ilkönce Altaistik, eski Türkçe (Orhon yazıtları, eski Uygur yazıtları ve saire) ve çağdaş Uygurca üzerindeki araştırmalarla başlamıştır. Uzun zaman içinde Türk Dünyası ile ilgili araştırmalar İslam Alanı araştırmaları (İslamic Area Studies) kapsamında yürütülmüştür. Ancak son 25-30 yıllık dönemde bu ülkedeki Türkoloji araştırmalarının konuları ve kapsamları oldukça genişlemiştir. Özellikle, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri bağımsızlığına kavuştuğundan sonra Japonya'da araştırılan, öğretilen Türk lehçelerinin sayısı Özbekçe, Kazakça, Kırgızca hesabına artmıştır. Japonya'da çok kısa zamanda bu önemli jeopolitik bölgenin sorunlarını inceleyen Orta Asya Araştırmaları fenleri şekillenmiştir. Japonlar yakın komşuları Koreliler ve Çinlilerden farklı olarak Orta Asya Cumhuriyetlerinin bağımsızlığını araştırmalar ve pratik siyaset açısından hazırlıksız karşılamışlar ise de onlar son on on beş yılda bu zaman ve imkân kaybını telâfi etmek için gayretle uğraşmaktalar.

Japonya'da günümüzde Türk Dünyasının dili, edebiyatı, tarihi ve kültürü araştırma 20 den fazla üniversiteler, 15'den fazla Araştırma Merkezlerinde yürütülmektedir.

Japonya'da Türkolojinin çeşitli konularına ait araştırılma yapma yöntemleri ve onların organize edilme teknikleri hakkında bilgi edinmek için bir araştırma projesinin mündericesine bakmak yeter.

Japon Eğitim ve Fen Bakanlığı tarafından finanse edilen ve 1995-2000 yıllar arasında yürütülen "Periferik Avrasya'daki Türk dilleri üzerinde Araştırma" ("Yürashia shüen-bu Toruku-kei sho gengo no chösa kenkyü") konulu projenin üyeleri ve onların çalışma alanlarına dikkat edelim:

Araştırmacının adı

Görev yaptığı kurum

Araştırma alanı

Rin Tetsu

Tokyo Üniversitesi Beşeri ve sosyal bilimler enstitüsü, Prof.

Yakutçanin ağızlarını araştırmak, lengüstik araştırmalar için veri tabanı ve yöntem arayışı hazırlamak

Kakiuti Masahiro

Kyoto Üniversitesi Fen-

Kırgızcanın Einu ve Monçaku

 

Edebiyat fakültesi Profesörü

ağızlarını araştırmak

Huzishiro Takashi

Kobe Nursing koleji, Doçent

Yakut ve Dolgan dillerini araştırmak

Kuribayashi Hiroshi

Okayama Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Profesörü

Gagavuzca ve Balkanlardaki Türk ağızları

Sugawara Atsushi

Yabancı Araştırmalar uzmanı

Güney Özbekistan ağızlarını araştırmak

A. M. Shcherbak

Rusya Bilimler akademisi Dilcilik Enstitüsü, Profesör

Rusya'daki ve Bağımsız Devletler Topluluğunda yapılacak araştırmaları kontrol ve koordine etmek

L. Johanson

Mainz Üniversitesi Oryantal Araştırmalar Enstitüsü, Profesör

Bazı Türk Dilleri hakkında teorik araştırmalar ve veri tabanı hazırlamak

Jiang Tower

Şincang Dil ve Kültür Enstitüsü Müdürü

Çin hudutlarında yapılacak araştırmaları kontrol ve koordine etmek

Proje Japonya'da ülke ekonomisinin duraklama devresine girmesinden önce planlandığı ve bol finanse edildiğinden, onun üyeleri çok geniş çapta araştırmalar yapmışlardır, araştırdıkları dil ve inceleme alanlarına ki onlar Avrasya'nın en uzak noktalarındaydı, defalarca gitmişler, o bölgelerdeki kütüphanelerden, basın yayından, modern ses ve video kayıt araçlarından yararlanarak önemli veri tabanı oluşturmuşlar. Bu proje sonuçlandığında Japonca, İngilizce, Rusça, Uygurca, Türkçe olarak yayımlanan 27 tane monografi ve makaleler vardı (Yürashia shüen-bu, 2000).

Günümüzde de bu türdeki Japon Türkologlar tarafından araştırma projelerinden onlarcası yürütülmektedir.

2009 Yılın Temmuz ayında Japonya'da ilk Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsünün açılışı bu yöndeki araştırmaların genişlemesi ve yoğunlaşmasına vesile olacak diye umutluyuz (Japonya'da.., 2010)

4. Japonya'da Türkçenin öğretimi meseleleri

Günümüzde Japonyadaki 10 dan fazla üniversitelerde Türkiye Türkçesi ve Avrasya'daki başka Türk lehçeleri (Uygurca, Özbekçe, Kazakça, Kırgızca, Tatarca...) birinci veya ikinci dil sıfatında öğretilmektedir. Genelde Türkiye Türkçesi birinci dil, başka Türk lehçelerinden biri ve birkaçı ikinci dil statüsündedir. Örneğin, Osaka üniversitesi Dünya Dilleri Okulunda (School of Foreign Studies) Türkiye Türkçesi birinci dil, Uygurca, Özbekçe ve Kazakça ikinci dil olmak üzere zorunlu ve seçme dersler sıfatında öğretilmektedir.

Ayrıca Altay Dil Ailesi'nden, yani aynı aileden olan Türkçenin çeşitli lehçeleri ve Japoncanın dil mantığı birbirine benzediği için Türklerin Japoncayı, Japonların da Türkçeyi öğrenmesi daha kolaydır şeklindeki kanaat şimdilik yaygın bir görüştür. Japoncanın yapısal özellikler (eklemeli dil olduğu, cümle yapısının ve bazı çekim ve yapım kurallarının benzerliği.) bakımından Türkçeye benzer özelliklere sahip olması bu görüşü destekler. Ama Japonya'da yüzyıllar boyunca şekillenmiş dil öğretim ve okutma gelenekleri realitesi karşısında bu görüşler aciz duruma düşecektir. Çünkü kendi anadillerinin temel özelliklerini ve onun okuma yazma kurallarını üç çeşit alfabeyle ortalama 6-9 senede öğrenip, her şeyi hiyeroglif alfabeyle okumak / anlamak yetenekleri ile büyüyen gençler fonetik / fonografik alfabeyle yabancı dili öğrenmekte öğrencileri psikolojik yönden zorluk çekmeye başlayacaklar. Yabancı dilin kullandığı alfabeden, bizim durumumuzda tek harf - tek ses biçimindeki Türkçe alfabelerden (Latin veya Kiril alfabesi) hiyeroglif yazısının özelliklerini aramak ve bunu bulamayınca şaşırmak Japon öğrenciler karşılaşacağı ilk sorunlardan biridir.

Şu ana kadar Japon veya Türkçeyi Japonca üzerinden öğrenen öğrencilere Türkçe öğretmekte geleneksel anlatım usulleri iyi sonuçlar vermediği ortadadır. Öyle ki, dört sene Japon ve Türk öğretmenlerden Türk Dünyasının dil, edebiyat ve kültür alanlarına ait çeşitli zorunlu ve seçmeli dersler (en az 20-24 civarında) alan öğrencilerin Türkçe konuşma yetenekleri düşüktür. Ancak yine de geleneksel Japon dil öğretiminin meyvesi olarak yazılı metini çözmek ve ana dillerine çevirmek meselesinde başarılıdırlar.

Kanaatimize göre, Japon öğrencilerin dil algılama zihniyeti ve dil öğrenme alışkanlıklarını göze alarak Türkçenin herhangi koluna ait lehçeleri öğretme sürecinde dünyada yabancı dil öğretiminde geniş kullanılan anlatım usullerine (Rona, Bengisu, 2010) başvurmak daha iyi sonuçlar verebilir:

  1. Dil bilgisi kurallarını sistemli bir biçimde öğretmekle başlayarak sonuçta metin okumaya ulaşmak. Mesela, Türkçedeki iyelik kategorisi, ilgi hali ve aitlik ekleri anlatıldığında 'Bizim aile', 'Bizim sınıf, 'Bizim ülkemiz' gibi konulardaki metinlerden yararlanmalı. Tabii bu konuları çalışan öğrenci iyelik kategorisi nutukta pratik kullanımına çabuk alışacaktır.
  2. Birinci yöntemin mantıki devamı olarak daha sonra öğrenciye metin verip bunu çözdürmeye çalışmak, böylece dil bilgisi kurallarının giderek bu metin (bir konuşma parçası ya da herhangi bir düz yazı parçası) çalışmasından ortaya çıkıp yerleşmesini sağlamak. 'Metin - dilbilgisi -pratik konuşma yeteneği' üçlüsünü bir arada sağlamak iyi sonuçlar verebilir.
  3. Japonya'da çok yaygın ve gelişmiş iletişim teknolojisi ürünlerinden, örneğin CALL kısa adıyla biline gelen 'Computer Assisted Language Learning' bilgisayarla dil eğitiminden yeterince faydalanmak önemlidir. CALL sisteminin en yararlı yönü dil eğitimine başka bir boyut kazandırmasıdır. Öğrenci, kitap/kağıt/kalem yerine bilgisayarı kullanarak alıştırma yapar, sorulara yanlış yanıt verdiğinde bilgisayar ses çıkararak uyardığı için doğru/yanlışlarını kendi kendine kontrol eder, böylece bilgisayar öğrenciye görsel-işitsel, kısaca çok-yönlü öğrenme ortamı sağlamış olur. Japonya'da yabancı diller okutulan üniversitelerde adete yetenekli sanal görsel-işitsel malzemeler hazırlayabilen ve mültimedyatik ders programlarını iyi düzeyde yapan teknik ekipler mevcuttur. Bu imkandan yararlanarak bilgisayar kullanımı için Türkçe programları hazırlanmalı ve derslerde aktif kullanılmalıdır.
  4. Önemli ve zor konular anlatıldığı dersler ya da bu derslerin bir parçasının kayıta geçirmek ve ondan ileride sürekli yararlanmak. Osaka Üniversitesinin Türkçe bölümündeki meslektaşlarımız hazırladıkları bu video parçası (bknz: http://www.youtube.com/watch?v=aCbpa5-2HpY) böyle yaklaşıma iyi bir örnek olabilir.Bununla beraber ders kitabına ek olarak film, televizyon programı, öykü gibi kaynaklardan da yararlanarak, farklı durumlarda kullanılan ifade ve dilbilgisel kalıplar kayıta geçirilerek gösterilebilir.
  5. Her bir ders için özel Türkçe-Japonca-İngilizce veya Japonca-Türkçe-İngilizce dilbilim terimleri sözlüğünü hazırlamak ve öğrencilerin eline vermek önemlidir. Bu yöntem öğrencilerin konuyu iyi benimsemesi ders kitabı dışındaki kaynaklar ile çalışmasında başarılı olmasına yârdim eder.

Maalesef şu ana kadar Japonya'daki Türkçe öğretmenlerinin elinde Tokyo Yabancı Araştırmalar Üniversitesi öğretim üyesi Suhagara Mutsumi'nin hazırladığı küçük bir lengüistik terimler sözlüğünden başka bir araç yok (Suhagara, M., 2010).

Öğrenciler günlük yaşamlarında ders dışında başka hiçbir yerde Türkçe duyamadıkları için doğal olarak Türkçe yapılan sözlü anlatımı çözümlemeleri gereğinden fazla bir süre alacaktır. Bu nedenle böyle durumlarda dersin öğrencilerin ortak dilinde anlatılması, ancak bu açıklamaların da basamaklı şekilde dersten derse en aza indirilerek Türkçe olarak verilecek örnek tümcelerle konunun anlaşılıp yerleşmesi sağlanmalıdır.

Sonuç.

Günümüzde Türk dili, yaklaşık 12 milyon kilometre karelik bir alanda 220 milyon nüfusun konuştuğu, yüze yakın ülkede öğretiminin yapıldığı, kökleri tarihin en eski dönemlerine kadar uzanan, 600 bini aşkın söz varlığına sahip bir dünya dilidir(Akalın, Ş. H., 2010). Bu "de facto" durumu "de yure" konumuna dönüştürmek ve bununla Türk Dünyasının, gerek Türkiye ve gerek Türk Cumhuriyetlerinin dünyada her geçen gün artan nüfuzu ve imajının gelişmesinde yardımcı olmak herkesin, ilkönce yabancılara Türkçe öğretenlerin vazifesidir.

Kaynakça

  1. DÜNDAR A.M. Japonya Türk-Tatar Diasporası. Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, Cilt 1,Sayı 1 (Kasım 2004). HATTORI, Shirö. (1951).Onseigaku [Fonoloji]. Tokyo: Iwanamu,
  2. HATTORİ, Shirö (1954): "Gengo nendai-gaku" suwanachi "goi tokeigaku" no hoho ni tsuite - Nihon sogo no nendai [Sözcüksel statistk metodoloji ve glottochronology ile ilgili Japonya'nın baba dilinin yaşi]. In.: Gengo kenkyu 26/27.
  3. HATTORİ, Shirö. (1959). Nihongo no keito [Japon Dilinin Jeneolojisi]. Tokyo: Iwanamu HATTORI, Shirö. (1974). The Studies of the Turkic Languages in Japan After World War II
  4. HAYAŞİ T., UMEMURA H. (1989) Japonya'da Göktürkler ve Uygurlarla ilgili olarak
    Japonca yayınlanan araştırmaların bibliyografyası. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten.
    [1985].                                          İBRAHİM ABDÜRREŞİT (1987) İslam Dünyası ve Japonya'da
    İslamiyet. (Haz: Mehmed Paksu) İstanbul;
  5. KİSAKÜREK, N. F. (2003) Ulu Hakan - İkinci Abdülhamid Han,İstanbul: Büyük Doğu
    Yayınları. KODAKA, Y. (1997) Japonya'da Türkoloji Üzerine Araştırmalar. Ege
    Üniversitesi                             Sosyal                          Bilimler                            Enstitüsü, İzmir.
    KOMATSU, H. (2006). Muslim Intellectuals and Japan: A Pan-Islamist mediator,
    Abdurreshid Ibrahim// Intellectuals in the modern Islamic World: Transmission,
    transformation, communication / Edited by St. Dudoignon, H. Komatsu and Y. Kosugi -
    Routledge. KURIBAYASHI, Y. (2010) Japonya'daki Türkoloji
    Araştırmalarının Geçmişi ve Bugünü."Orhon Yazıtlarının Bulunuşundan 120 Yıl Sonra
    Türklük Bilimi ve 21. Yüzyıl" Konulu III. Uluslararası Türkiyat Araştırmaları Sempozyumu.
    Bildiri özetleri. Ankara: Hacettepe üniversitesi hastaneleri basımevi.
  6. NAHM, C. (1993) Andrew. Introduction to Korean History and Culture.New-Jersey, Hollym International Corporation,
  7. TUNA, O. N. (1992) Altay Dilleri teorisi. Türk Dünyası El Kitabı. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.: 121, İkinci Cilt, Ankara.

Türkçenin Tarihi Meseleleri

İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özkan ile Türkçe’nin dünü, bugünü ve yarını hakkında konuştuk.

A. Harun Arslan

-Türkçe’yi bugüne taşıyan şartlar nelerdir? Türkçe’nin çok geniş coğrafyada konuşulan köklü bir geçmişi olan bir dil olduğunu biliyoruz. Türkçenin gelişim sürecini anlatabilir misiniz? 

-Türkçenin gelişimi Türk tarihinin gelişmesi ile paralel bir seyir izler. Bu ne demektir? Türk milleti hangi merhalelerden geçmişse Türk dili de aynı merhalelerden geçmiştir. Tarihe göz attığımızda Türk toplumunun başlıca üç medeniyet merhalesinden geçtiğini görüyoruz: İslamiyet Öncesi Dönem, İslamî Dönem ve Batı Medeniyeti Etkisindeki Dönem. Türkçe daha yazı dili olarak kullanılmaya başlamadan çok uzun bir tarihî süreç geçirmiş bu eski dönemde yani daha Orhun Türkçesinden önceki dönemlerde de çeşitli komşuluk ilişkileriyle Türkçeye birtakım unsurlar girmiştir. Bu, diller arasındaki alışverişin doğal bir neticesidir. Bazı ünvanlar Han, Hakan, Tarhan gibi kelimeler bunlara örnek olarak gösterilebilir.
İslamiyetten önceki dönemde Türkler bozkır kültürü denilen bir hayat tarzı sürdürüyorlardı. Bu hayat tarzında yabancı etki pek fazla yoktu. Bununla birlikte Uygurlar zamanında yerleşik hayata geçip başka toplumlarla karşılaşınca özellikle dinî bakımdan Maniheizm, Brahmanizim Hristiyanlık gibi birçok dini benimseme eğilimi gösterdiler. Bunun yanında o dinî terimleri Türkçeleştirme çabaları oldu. Böylece Türkçeye yabancı öğeler girmeye başladı.

-Peki, Türklerin Müslüman olması, Türkçeye nasıl bir tesiri oldu? 
-Türklerin Müslüman olmalarıyla Türk tarihi büyük değişikliğe uğradı. Türk milleti, başta Büyük Selçuklu imparatorluğu olmak üzere Anadolu Selçukluları ve özellikle Osmanlı imparatorluğu dönemlerinde büyük bir medeniyet dünyasının kapısını araladı. Bilim ve teknikte büyük ilerlemeler oldu. Şüphesiz dil ve edebiyat da bir milletin tarihi ile yakından ilgilidir. Dolayısıyla dil ve edebiyat, içinde yetiştiği şartlara göre şekillenir. Müslüman olunca Türkler tabii, bir yandan İslam dininin esaslarını kendi öz kaynağından almak ve Kur’ân’ı anlamak amacıyla Türkçeye tercüme ettiler. Ardından hadis, fıkıh, siyer gibi pek çok kitabı çevirerek Türkçeye kazandırdılar. Tabii bu Türkçeye kazandırma aşamasında Arapça ve Farsçadan dilimize birçok kelime girdi ve Türkçede bunlar zengin bir anlatım imkânı buldular.

- Dilimize yabancı kelimelerin girmesinde şairlerimizin de etkisi var mıdır? 
Türkçenin gelişmesinde Anadoluda yetişen şairlerin de önemli bir rolü var. Türkçenin yazı dilinin güçlenmesinde şairlerimizin büyük etkisi vardır. Mesela Yunus Emre, Aşık Paşa, Necati, Bâkî, Fuzûlî , Nedim, Şeyh Galip gibi şairler bu kültürün içinde eser verdiler ve Arapça ve Farsçadan aldıkları kelimeleri kullanmak suretiyle Osmanlı Türkçesi denilen bir dil oluşturdular. Özellikle Fatih’in İstanbul’u fethedince, 15. yüzyılın ikinci yarısından sonra imparatorluğun sınırlarının genişlemesiyle artık Türkçe de bir devlet dili, impatorluk dili hâline geldi. Dilimizin en önemli ürünleri ortaya koyuldu. İşte bu saydığımız şairler Osmanlı Türkçesi denilen bir yazı dilini kendi eserlerinde işleyerek oluşturmuşlardır. Tabii, o zaman imparatorluğun bünyesinde, imparatorluk döneminde toplumla halk arasındaki ilişkilerde fazla bir hareketlilik yoktu. Durağan bir hayat vardı. Dolayısıyla dil fazla bir mesele teşkil etmiyordu. Esasen imparatorluk hâline gelince İstanbul ve Türkçe bir cazibe merkezi oldu. Başka toplumlar Türklerle iletişim kurmak için Türkçeyi öğrenmek zorunda kaldılar. İmparatorluğun sınırlarının gelişmesiyle birçok toplum imparatorluk içine girdi. Makedonya, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Arabistan, Mısır, Libya imparatorluk sınırları içindeydi. Dolayısıyla bunlar merkezle, kendilerini yöneten idareyle iletişime geçmek için Türkçeyi öğreniyorlardı. Böylece Türkçe herhangi bir zorlama olmadan kendiliğinden oralarda kullanıldı ve imparatorluk dili hâline geldi. Bu hâl, 19. yüzyıla gelinceye kadar devam etti. 19. yüzyıla geldiğimizde bu sefer Türkler Batı medeniyetini benimsemeye başladılar. Yani orada meydana gelen ekonomik, siyasal birçok gelişme Türklerin bu medeniyeti kabul etmesinde zorlayıcı bir etken oldu. Bu özellikle Tanzimatla başladı. Türkçenin bu dönemde değişime uğramasının en büyük sebebi medeniyet değişikliğidir. 10. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar medeniyet tarihi içinde konuşulan dil fazla değişiklik göstermez. Türkçe kendi içinde konuşma dili yazı dili katmanlarını oluşturdu ama bir medeniyet değişikliğinin getirdiği bir hareketlilik ancak 19. yüzyıldan sonra kendini hissettirdi. Dolayısıyla Tanzimat döneminden sonra Türkçede önemli gelişmeler oldu. Bir kere, Batı medeniyetinin Tanzimat edebiyatındaki en belirgin izleri kendini nesir alanında hissettirdi. Edebî türler olarak roman, tiyatro, hikâye gibi düz yazı örneklerinin hepsi Batı örnek alınarak yazılmaya başlandı. Tabii, bu eserleri halka anlatmak, yeni düşünceleri topluma getirmek için divan edebiyatı döneminde oluşmuş klasik dille bu yeni fikirleri, yeni türleri halka anlatmak biraz zordu.

- Bunun halka aktarılması nasıl oldu? 
- Özellikle Tanzimat döneminde gazeteler bu rolü üstlendi ve bir gazetecilik dili doğdu. Şinasi Tercüman-ı Ahval gazetesini çıkartarak bu yeni fikirlerin sade bir dille anlatılmasına öncülük etti ve bu dönemden sonra dil değişmeye başladı. Bunun ardından Tanzimattan sonra özellikle 1910’dan sonra millî lisan ve millî dil anlayışıyla halkın konuştuğu dilin yazı dili hâline getirilmesi anlayışı hakim oldu ve bu anlayışla “millî edebiyat” dediğimiz yeni bir edebiyat meydana geldi. Bu edebiyatın dili fevkalade sadeydi, konuşma diliyle yazıldığı için halk bunları anlayabildi. Dolayısıyla, Tanzimattan bugüne geldiğimizde “milli edebiyat” anlayışıyla ortaya konan eserlerin dili daha değişik farklı bir yapıya sahiptir. Bu millî dil ve edebiyat anlayışı Cumhuriyetle birlikte daha da ileri bir seviyeye götürüldü.

-Cumhuriyetin ilanından sonra nasıl çalışmalar yapıldı? 
-Cumhuriyete gelindiğine kadar dil bir inceleme alanı olarak ele alınmıyordu. Cumhuriyet döneminde üniversitelerde Türkçe bir bilim dalı olarak incelenmeye başlandı. Ayrıca, bu halkçılık ve milliyetçilik anlayışları halk çocuklarının kendi dillerini kullanmalarına imkân sağladı, okullaşmanın artmasıyla birlikte. Dolayısıyla birçok halk ağzından derlemeler yapıldı, birçok yaşayan kelime dile kazandırılmaya çalışıldı. Ayrıca tarama faaliyetleriyle eski eserler taranmak suretiyle, kullanımdan düşmüş bazı kelimeler yazı diline kazandırıldı. Böylece büyük bir dil faaliyeti cumhuriyetle birlikte gerçekleşti. Türkçede bir taraftan eski eserler taranarak unutulmuş kelimeler dile kazandırılıyor, diğer taraftan derleme yaparak halkın kullandığı kelimelerin yazı diline geçmesi sağlanıyordu. Bir yandan da yeni köklerden yeni eklerle yeni kelimeler türetilerek Türkçenin söz dağarcığı zenginleştirilmeye çalışılıyordu. Tabii, Batı hayat tarzını Tanzimattan sonra benimsediğimiz için bu hayat tarzının getirdiği pek çok yabancı kelime de dilimize girmeye başladı. Özellikle Tanzimatla birlikte pek çok Fransızca kelime dilimize girdi. Bugün de bu kelimelerin pek çoğunu kullanıyoruz. Mesela birkaç örnek verebiliriz: abajur, bale, abone, afiş , baraj , doktor vb.

- Bu konuya paralel olarak dilimize yabancı kelimlerin girişine nasıl bakıyorsunuz? 
-Bugün kullandığımız Türkçe, tarihi üç süreçten geçip geldiği için bu üç dönemin de etkilerini taşımaktadır. Yani bugün dilimizde Arapçadan, Farsçadan, Fransızcadan geçmiş birçok kelime vardır. Özellikle II. Dünya savaşından sonra İngilizcenin dünya üzerinde tesirini arttırması ve bütün az gelişmiş ülkelerde bir dil öğretme seferberliğine başlanması neticesinde bu dilden de Türkçeye birçok kelime girmiş ve hâlâ da girmeye devam etmektedir. Bugün Türkçenin içinde bulunduğu durumun sebeplerinden bir tanesi bu kültürel karışıklıktır. Şimdi burada şöyle bir durum söz konusuydu. Yenileşmeyi ve gelişmeyi önde tutanlar bu eski kelimelerin kullanılması arzu etmiyorlardı. Diyorlardı ki dilimizi hep yeni kelimelerle oluşturalım. Bir de, dilimizdeki kelimelerin eski değil, kültürün birer unsuru olduğunu, bu kelimelerin bugün de kullanılması ve yeni nesillere aktarılması gerektiği düşüncesinde olanlar, ayrı bir görüşü temsil ediyordu. Gerçi, bu son zamanlarda biraz daha yumuşak bir görünüm arz etmekle birlikte bir zamanlar özellikle 1970’li, 80’li yıllarda bu iki keskin görüş dil anarşisinin doğmasına neden oldu. Bir tarafta dilde öz Türkçecilik anlayışıyla tamamen dilimizde eskiden beri kullanıla gelen Arapça, Farsça kelimelere karşı bir tavır sergilenirken öbür taraftan bunların kültürümüzün temel unsuru olarak alınıp değerlendirilmesi anlayışıyla yeni kelimelere yüz çevirmek dilimizde dil anarşisine doğurdu ve bu anarşinin izleri günümüze kadar geldi. Esasında dil şüphesiz akan bir ırmak gibidir, çıktığı noktadan denize ulaşıncaya kadar ona yeni katılımlar olur. Çünkü kültür böyle şekillenir. Hiçbir nehir çıktığı kaynağından denize gelinceye kadar saf kendi suyuyla gelmez, mutlaka ona katılan olur. Zenginleşerek akar gelir. İşte Türkçemizin bugün karşı karşıya olduğu temel mesele bu karışıklık problemidir.

-Nedir bu problem? 
-Bugün dünyadaki gelişmeleri takip edebilecek, dünyadaki çağdaş teknolojiyi yansıtabilecek bir terimler sistemine ihtiyacımız var. Dilimizin bu terimleri türetmesi, çağdaş bilgileri geniş halk kitlelerine ulaştıracak yeni terminoloji oluşturması lazım. Bu, dilimizde yenileşmeye ihtiyaç duyduğumuzun belirtisidir. Mutlaka bunu yapmak zorundayız. Ama bunu rastgele değil, bilinçle, sağlam temellere dayandırarak yapmalıyız. Sırf yenileşme yapıyoruz diye herhangi bir temeli, kuralı olmayan kelimeyle Türkçeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Ayrıca, dildeki bu yenileşme ve gelişme kültür dilimizi ne hâle getiriyor? Eskitiyor. Bir zamanlar zevkle okunan Fuzûlî, Nedim, Bâkî, Şeyh Galip, Yahya Kemal gibi şairlerin şiirleri eskiyor. Anlaşılmaz duruma düşüyor. Bu tabiî çok üzüntü verici bir durum. Peki bunlar eski diye bunlar bizim kültür değerlerimizi oluşturmuyor mu? Bunlar bizim eserlerimiz değil mi? Bunlardan vaz mı geçeceğiz? Hayır! Bunlar belli bir dönemde bir temel kültür oluşturan eserlerdir. Öyleyse ne yapacağız? Geçmişle geleceği birbirine bağlayan dinamik bir kültür dilini oluşturmak zorundayız. Bunu nasıl yapacağız? Kültürümüzün temeli olan bu eserlerden belli başlılarını seçeceğiz. Bunların ihtiva ettiği kelime kadrosunu genç nesilllere aktararak geçmiş kültürümüzün özünü genç kuşaklara öğreteceğiz. Eğer bunu yapamazsak o zaman bu genç kuşakların ileride başarılı olmalarını, daha verimli çalışmalarını, bilimsel çalışmalara yönelmelerini sağlayamayız. Kendi kültüründen, kendi milli değerlerinden, kendi kimliğinden kopmuş bir insanın başarılı olması mümkün değildir. İşte, dilimizde bu karışıklığın sebebi, bir tarafta bu geçmiş değerlerimize sahip kültürel mirasın genç nesillere kazandırılması, öbür taraftanda da yeni unsurlarla dilimizin zenginleştirilmesi. Böyle bir durum var. Bunun orta yolunu bulmak mecburiyetindeyiz. Bunun için de Millî Eğitimimize büyük görev düşüyor. Bilim ve teknoloji dilini, eğitim dilini oluşturmalı; kültür dilini korumalıyız. İşte onun için Milli Eğitim’de şimdi yeni programlar oluşturulurken, yeni eserler hazırlanırken bu yeni genç nesle eski eserlerin kazandırılması, onları anlayacak bir dil şuurunun yerleştirilmesi lazım. Bu eserler içinde Arapça, Farsça kökenli kelimeler var. Bâkî’nin, Fuzûlî’nin şiirlerinde pek çok Arapça, Farsça kelime almış, kullanmışız. Evet, Arapça ve Farsça’dan Türkçeye pek çok kelime gelmiş. Fakat bunların yapısı Arapça, Farsça değil. Kelimeyi almışız ama Türkçenin millî dil yapısı arasına onları yerleştirmişiz. Oradaki söyleyiş Türkçedir. Bu söyleyişin sırrını çözebilmek için mutlaka o dili bilmek zorundayız. Eğer bilmiyorsak Türkçenin geçmiş değerlerinden habersiz kalır ve geçmiş değerlerinden habersiz kalındığı gibi gelecek kuşakların bu değerlerinden mahrum olması onların zengin bir dil oluşturmasını da engeller. Onun için karışıklığın sebeplerinden bir tanesi kanaatimce budur. Bunun çözümünü bulmak zorundayız. Nasıl buluruz? Mesela, Milli Eğitim 100 temel eser seçiyor. Bu seçilen eserlerin dilini değiştirmeden orijinal şekliyle yayımlamalı ve bunları genç nesillere kazandırmalıyız. Bunu nasıl yaparız? Diyelim ki 100 eser seçtik. Burada geçen kelimelerin sözlüğü yapılıp şu kadarı ilk öğretimde, şu kadarı orta öğretimde ve bu kadarı üniversitede genç nesillere öğretilecek deyip onları aktarmanın yolunu bulmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde, şimdi 100 temel eser hazırlanıyor. Bu serbest bırakıldı. Bunun ölçüleri belli değil. Herkes kendine göre bir eser hazırlıyor. Diyelim ki Ömer Seyfettin’den seçmeler hazırlanıyor. Kimi orjinal Türkçesini hazırlıyor, kimi sözlüğünü altına veriyor, kimi eski kelimeleri atıyor, yeni kelimeler koyuyor yerlerine. Bu yanlış! Eski kelimeleri kendi kullanım alanlarının dışına taşırdığınız zaman anlamlarını kaybederler. Eğer güzel şiir, güzel eser yazılmışsa bu kelimelerle yılların verdiği bir tecrübeyle onun kazandığı anlam değerleriyle yazılmıştır. Onun için bir kelimeyi kendi kullanım alanından çıkarttığınızda manasını yitirir. Biz Arapçadan, Farsçadan aldığımız kelimelerin hiçbirini Arapça ve Farsçadaki kullanış şekilleriyle, hemen hemen hiç, kullanmamışız. Biz onlara kendi değerlerimizi, kendi dilimizin musikisini, kendi değerlerimizi yüklemişiz ve kullanıldığı yerde o anlam önem arz etmiş. Dolayısıyla onu sadeleştiriyoruz diye bugünkü kullanılan yeni kelimelerle değiştirdiğinizde o eserin hiçbir anlamı kalmaz. Onun için bu eserlerin dilini olduğu gibi muhafaza etmeliyiz. Bunlardan alabildiğimiz, özümseyebildiğimiz kadarını alıp genç nesillere bunları kazandırmalıyız. Buna dikkat etmek lazım. Dil karmaşasının altında yatan etkenlerden birisi bu bence. Bir taraftan genel kültür dilimizin oluşturulamaması, diğer taraftan yeni teknik kelimelerin veya bilimdeki gelişmelerin Türkçe kelimelerle sağlanamaması. Çünkü teknoloji o kadar hızlı ilerliyor ki bunlara anında Türkçe karşılık bulmak, onları Türkçeleştirmek kolay olmuyor. Dolayısıyla bu kelimeler yabancı şekilleriyle dilimize giriyor. Böylece dilde yabancı kelimelerin kullanım sıklığı artıyor. Bu da dilimizin kendi öz değerlerinin zayıflamasına ve böyle bir dil karmaşasının ortaya çıkmasına sebep oluyor; Türkçenin dünyada hak ettiği saygınlığı görmesine engel oluyor. Çünkü bir dil kendi imkânları ve öz değerleriyle eserler ortaya koyarsa ancak bir şey ifade eder ve saygınlık görür. Yabancı dil öğrenilebilir ama dilimizde mümkün olduğu kadar bu yabancı kelimeleri kullanmamaya, Türkçesi varsa onu tercih etmeye dikkat edilmelidir. Şu ortaya atılıyor. Diyorlar ki o zaman Arapça ve Farsça kelimeleri kullanmayalım. Bunlar altı yüz yıllık birikimin sonunda ortaya çıkmış kelimeler. İlk başta gelirken onların Türkçesini bulup dilimize yerleştirseydik tamamdı. Ama o kelimelerle bir kültür oluşturulmuş, büyük bir medeniyet meydana getirilmiş. Şimdi onları atıp da onların yerine yeni kelime koyalım dersek bir kültür kopukluğu, kültür bunalımı yaşarız. Bugünün genç nesli bundan elli yıl önce babasının yazdığı kitabı anlayamıyor. Halbuki bunun ortak bir yolunu bulmak zorundayız. Çünkü kültür sadece geçmişe ait değil, geleceğe de yöneliktir. Öyleyse geçmişi, bugünü ve geleceği birbirine bağlayan bir kültür dilinin oluşturulması lazım. Bu Türkçenin bugünkü en büyük meselesidir. Eğitimimiz de kültürümüz de buna bağlıdır. Bunu oluşturduğumuz zaman bu kargaşa da kültür kopukluğu da ortadan kalkar kanaatindeyim.

-Bu bahsettiğiniz de belki milletçe genel olarak baktığımızda sadece dil değil geçmişe saygı ile de bağlantılıdır. 
-Şüphesiz, kendi tarihine, kendi geçmişine saygı duymayanların gelecekleri de olmaz. Bunu bilmek lazım. İşte genç nesilleri yetiştirirken bu hususu da göz önünde bulundurmak lazım.

-Son yıllarda dünyanın değişik yerlerinde Türk müteşebbislerin açtığı okul, dernek ve kültür merkezlerinin uzun vadede Türkçeye nasıl bir katkısı olabilir? 
-Türk müteşebbislerin açtığı okullarla kendimizi, kültürümüzü dilimiz vasıtasıyla ifade etme imkânı bulmaya başladık. Türkçeyi öğrendikleri zaman bu insanlar bize sempati duymaya başlayacaklar. Bu sempatinin ardından bu okulların olduğu ülkelerle sosyal, siyasal, ekonomik ilişkilerimiz gelişecek.
Zamanla o ülkelerde Türkçenin daha çok insan tarafından konuşulacağı muhakkak. Bugün yeryüzünde Türkçe iki yüz milyon insan tarafından konuşulmakta ve bu tür faaliyetlerle gelecekte daha çok insan Türkçe konuşacak ve bunlar Türkçenin geleceğin dünyasında ayakta kalacak güçlü bir dil olmasını sağlayacaktır. Günümüzde dünyada altı bine yakın dil konuşulmakta bunlardan sadece yüz tanesi resmi dil konumunda. Bu yüz dilden de ancak on beş tanesi önemli, büyük dil olarak kabul edilmekte. Bunlardan biri de Türkçedir. Bugün dünyada konuşulan on beş büyük dilden yedinci veya altınca sıradaki bir dildir Türkçe. İşte bu niye bağlı. Bu dilleri konuşan insanların çokluğu ile değerlendiriliyor. Bugün İngilizce nerdeyse altmış, yetmiş ülkesinde ya resmi ya yarı resmi dil durumunda. Bunların çoğu İngiliz kökeninden gelmiyor. Ama İngilizceyi resmi dil olarak kullanıyor. İşte geleceğin dünyasında bu okulların oralardaki oynayacağı fonksiyon, Türkçenin oralarda adeta resmi bir dil hâline dönüşmesine hizmet edecek. Bunlar, gelecekte Türkçenin var olmasını, daha çok insan tarafından konuşulmasını sağlayacak hareketlerdir.
Değerlerimizi tanıtmak, kendimizi takdim etmek ancak kültürümüzü oralara götürmekle olur. AB’ye girdiğimiz takdirde kendi dilimizi, kültürümüzü oralara götüremiyorsak o kültürün altında eziliriz. Onun için kendi dilimize ve kültürümüze sahip çıkmak zorundayız. Bu okullar bizim kültür ve dilimizi tanıtan müesseseler olması itibariyle bu süreçte de bize çok önemli katkılar sağlayacak müesseselerdir diye düşünüyorum.

-Peki, bu okul ve derneklerde Türkçe öğrenen öğrencilerin katılımıyla geçen yıllarda Türkçe olimpiyadı yapıldı. Bu yıl da beşincisi yapılacak.. Bu Türkçe Olimpiyatlarının Türkçenin dünya dili olmasına ne gibi katkıları olabilir? 
-Türkçenin dünya dili olması için Türkçenin çok insan tarafından konuşulup öğretilmesi, kültürümüzün tanıtılması lazım. Bu olimpiyatların bu açıdan büyük önemi var. Olimpiyatlar için Türkiye’ye gelen insanlar, ülkemizi, insanımızı, dilimizi tanıyorlar. Anadolu insanının misafirperverliğini görüyorlar. Onlara bir teşvik olması açısından verilen ödüller de bu dilin öğrenilmesini, oralarda itibar görmesini sağlıyor. Dolayısıyla Türkçenin daha çok yayılmasını, belki ileride bu olimpiyatlar arttıkça, katılım çoğaldıkça dilimiz de bir dünya dili olmasa bile pek çok insan tarafından konuşulan bir dil olacaktır. Ben bu kanaatteyim. Tabii, bu olimpiyada katılan insanları teşvik etmek, ödüllerdirmek lazım.
Mesela bakıyorsunuz, küçücük bir ülke kendi dilini öğretmek için burslar veriyor veya o dili öğrenmek için gittiğinde senden kurs parasını almıyor. Niçin almıyorlar. Kendi dil ve kültürlerinin yaşamasına hizmet ettiği için.
Biz de o okullarda Türkçeyi öğrenen insanlara ödüller vererek Türkçenin öğrenilmesini cazip hâle getirmeliyiz.
Bir de günümüzde insanlara ulaşmanın en önemli vasıtası, en önemli iletişim aracı televizyonlar. Türkçenin bir olimpiyat düzenlenerek yarışmasının yapılması haber değeri de taşıyor. O ülkelerde haberler yapılıyor. Türkçeye karşı bir ilgi oluşmuş oluyor. İnsanlar acaba bu Türkçe neymiş diye merak duyuyor. Onun için daha çok katılım sağlanması lazım.
Ayrıca, bu sayede insanımızın başka insanlara tanıtılması sağlanıyor. Onlar buraya geliyorlar burdaki değerlerimizi, misafirperverliğimizi görüyorlar. Bu aynı zamanda bizim dünya kamuoyunda daha iyi tanınmamızı sağlıyor. Çünkü dünya bizi yanlış tanıyor, bizi daha mağara devrinde yaşayan, cahil insanlar olarak biliyorlar.
Üstelik, aileler 15-16 yaşlarındaki çocularını bize emanet ediyor ve ülkemize gönderiyor. Onların buraya gelmeleri bizim insanımızın onların gözünde ne kadar güvenilir olduğunu gösteriyor. Bir kişi buradaki sıcaklığı görüp gittikleri yerlerde hararetle bizim insanımızı anlatıyor.
-Hocam, verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim. 
-Ben, teşekkür ederim.

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...