dili

Dil Nedir ? -11- İslâmlıktan Önceki Türk Dili

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

İSLÂMLIKTAN ÖNCEKİ TÜRK DİLİ VE EDEBİYATINDA NELER VAR?

İslâmlık öncesi Türk dilinden, en eski sözlü Türkçe’nin ardından gelen yazılı Türkçe’yi Göktürk dilini ve özellikle Uygur Türkçe sini kastediyoruz.

İslâmlıktan önce Türkler Şaman, Buda, Mani Brahma dinlerine girmişler ve Çin, Sanskrit ve Tibet dillerinin etkisinde kalmışlardır.

Bununla birlikte Türklerin bilinen ilk yazılarında (Orkun Yazıtları) pırıl pırıl katıksız bir Türkçe ve güzel bir dilin bütün özelliklerin vardır.

Ancak, İslâmlık öncesi Türk dil ve edebiyatın deyince akla Uygurca gelmektedir.

Uygur Türkçe’si ve edebiyatı Türk dilinin gelişmesinde çok önemli bir aşamadır.

Çünkü Uygurca bugünkü Türk lehçelerinin kaynağıdır. Türkçe’nin gelişmesi şive farklılıklarını Uygurca’dan sonra kazanmıştır. Uygurca sağlam bir Türk dili olarak sağlam esaslar üzerinde gelişmiş ve yabancı tesirlerine mukavemet etmiştir. Uygur Türkçe’si şiir hazinesi bakımından Türk edebiyatının çok güzel eserleri ile doludur.

İslâmlığa Geçiş Döneminde Türk Dili ve Edebiyatı Nasıldı?

X. ve XII. yüzyıllarda Türklerin İslâmlığı kabulünden sonra meydana gelen ilk Türk-İslâm eserleri geçiş devrenin damgasını taşır.

Türklerin İslâmlığı kabul ettikten sonra kurdukları ilk Türk-İslâm devletlerinde Samanoğulları, Gazneliler ve özellikle Karahanlılarda Uygur yazı dili devam etmiş, bilinçli bir Türk dili hareketi görülmüştür.

Bu çağın en önemli eserleri arasında bulunan Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacib) ve Divan-ı Lügat-it Türk (Kaşgarlı Mahmut) Uygurca ve Arapça nüshaları olan değerli dil ve düşünce ürünleridir. Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgiler) bir siyasetname ve felsefe kitabı niteliğindedir. Divan-ı Lügat-it Türk ise, Türk dili lehçelerini toplayan ciddi bir araştırmadır.

İslâmlık Etkisindeki Türk Dili ve Edebiyatı Hangi Aşamalardan Geçmiştir?

XIII. yüzyıldan başlayarak Türklerin, dünya coğrafyasındaki yayılışları Türk dilinin üç kol üzerinde gelişmesine sebep olmuştur:

1- Orta Asya Dil ve Edebiyatı (Cengiz’den Sonra Çağatay Edebiyatı Adını Aldı)

2- İdil-Ural Bölgesi Kıpçak Dil ve Edebiyatı

3- Anadolu (Oğuz) Türkçe’si ve Edebiyatı

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Bu üç kolda gelişen Türk dili ve edebiyatı, Türklerin İslâmlığı kuvvetle benimsemesi İslâm’ın kutsal kitabının Arapça olması, Türklerin önce İslâmlığı benimsemiş olup, Türklerle yasın ilişkiler kuran Farsların işlenmiş güzel bir edebiyata sahip bulunması yüzünden Arap ve Fars dillerinin etkisi altında kalmıştır.

Orta Asya ve Anadolu Türkçe’sinin, Fars ve Arap dilleriyle karışmasından bilhassa Anadolu’da Osmanlı İmparatorluğu döneminde (Osmanlıca) diye anılan bir karma dil meydana geldi.

Türk aydınlarının ve yönetici kadronun Fars ve Arap dillerini bilim, kültür ve politika dili olarak benimsemesi, bu dillerin Anadolu Selçuklu Devletinin saray ve okul dili haline gelmesine sebep olmuştur.

1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey’in bir ferman ile Fars, Moğol dillerine karşı savaş açılmış ve Türkçe devlet dili olarak ilân edilmiş diğer diller yasaklanmıştır.

Osmanlıların ilk dönemde sarayda kullandıkları, (eski Osmanlıca) eski Türk yazı dilinden pek fazla uzaklaşmamış saf bir Türkçe’dir. Fakat sonradan yine ağırlaşarak bastıran Arapça’nın etkisi Osmanlı Sarayında, politika, kültür ve edebiyat kadrolarında İstanbul aydınları arasında ağdalı bir (Osmanlıca)nın konuşulup yazılmasında rol oynamıştır.

Bu Osmanlıca’ya benzeyen bir tür aydın dilinin Orta Asya Türkçe’sini de bozmaya başladığı bir gerçektir.

Ancak her iki Türk dünyasında da halk yığınları olarak milyonlarca Türk, pırıl pırıl Türkçe’yi konuşmaya, Türk dilini en saf biçimde geliştirmeye devam etmiştir. Gittikçe halktan kopuk hale gelen Osmanlı aydınlarının dili Osmanlıca, (Divan Edebiyatı) adını alan özel bir edebiyat akımını doğurmuştur.

Türk edebiyatında orijinal akımları incelerken üzerinde duracağımız Divan Edebiyatı, (bir başka dil) niteliğiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal örgütünün yozlaşmasını hazırlayan nedenler arasında rol oynamıştır.

Bu durumu fark eden milliyetçi aydınlar XIX. yüzyıldan başlayarak “Osmanlıca”nın sadeleşmesin hareketine giriştiler. O tarihlerde Orta Asya ve Kırım Türklüğünde de aynı paralelde çalışmalar başladı.

Bunları, dilde sadeleşme ve dil devrimi konularını incelerken yeniden ve ayrıntılı olarak ele alacağız.

Batı Etkisi Türk Dil ve Edebiyatında Ne Rol Oynayacaktır?

1839 Tanzimat hareketleri ile başlayan ilk batılılaşma çabaları dilde sadeleşme, Türkçe’ye dönüş, halk dilini ve İstanbul ağzını amaç edinen bir milli edebiyat hareketini temsil gibi sonuçlar meydana getirmiştir. Batı düşüncesinin ve bilimsel yöntemlerin ilginç karşılandığı bu dönemde batının milliyetçilik hareketleri dikkat çekici olmuş, Türkiye Türklerinden ve dış Türklerden “dil ve kültür birliği” hedefine dönük bir dil milliyetçiliği ideali benimsenmiştir.

Bağımsız Türk Dili ve Edebiyatı Dönemi İle Anlatılmak İstenen Nedir?

Bu, dil devriminin son aşamasıdır. Modern Türk edebiyatının ileri hamleleri, bu son aşamada başarılı bir düzeye kavuşmak ümidini ortaya çıkarmış ise de dilde bağımsızlık hareketini saptırmak, ya da yozlaştırmak isteyen ve de karşı koyan davranışlar yüzünden, halen içinde bulunduğumuz problemli bir “dil bunalımı” durumuna düşülmüştür.

Bundan sonra ele alacağımız “Türk Edebiyatında Akımlar” konusunun ileride inceleyeceğimiz dil devrimi ile dilimizin ve edebiyatımızın sorunları bahsi için de bir hazırlık olacağını zannediyoruz.

Türk Edebiyatında Akımları incelerken Türk dilinin sadeleştirilmesi çalışmalarını da genel olarak izlemiş olacağız.

Ana Dili Rusça Olanlara Türkçe Öğretiminde Ortaçlar

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Özet

Türkçe ve Rusçadaki ortaçların tüm yönleriyle ele alındığı bu çalışma; amaç, yöntem, bulgular, sonuç ve öneriler bölümlerinden oluşmaktadır. Çalışmada ana dili Rusça olan bireylerin Türkçedeki ortaçlar konusunda yaptıkları yanlışlardan örnekler verilerek bu yanlışları ortadan kaldırmanın yöntemleri üzerinde de durulmuştur.

Dünyadaki dil aileleri kaynakları ve yapıları bakımından olmak üzere iki sınıfa ayrılmaktadır. Türkçe kaynakları bakımından Ural-Altay, yapıları bakımından ise eklemeli dil ailesindedir. Rusça ise kaynakları bakımından Hint-Avrupa grubunda, yapıları bakımından da Türkçe gibi eklemeli dil ailesindedir. Türkçe sondan eklemeli bir dil olmasına karşın Rusçada hem sonekler hem de önekler bulunmaktadır. Türkçe ve Rusça yapıları bakımından benzer dil ailelerinden olduğu için ortaç elde etme yöntemleri de benzerlik göstermektedir.

Türkçedeki ortaçlarda zaman kaymaları önemlidir. Zaman kipleri bazen aldıkları ekler değişmeden birbirlerinin yerlerine kullanılabilmektedir. Türkçedeki ortaçların ana dili Rusça olanlar tarafından öğrenilmesini zorlaştıran nedenlerden bir diğeri de bu kullanımdır.

Türkçedeki ortaçların ana dili Rusça olan bireylere kavratılabilmesi için özellikle zaman kiplerindeki kaymalar üzerinde durulmalı ve konuyla ilgili pekiştiriri alıştırmalara yer verilmelidir.

GİRİŞ

Türkçe, Ural-Altay dil ailesinde yer alan sondan eklemeli bir dildir. Belli bir köke farklı yapım ekleri getirilerek yeni kelimeler türetilebildiği gibi fiillere farklı ekler de getirilebilmektedir. Fiillere getirilen eklerin bazıları çekim eklerdir. Bazıları ise fiilleri adlaştıran, sıfatlaştıran ve zarflaştıran yapım ekleridir (Koşucu, 2007:4).

Aksan'a göre yapım eklerinden olan ortaçlar temel cümle ile yan cümle arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır (1989:26).

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Gencan'ın (1975:346) "sıfat eylem" veya "ortaç" Korkmaz'ın (1994:47) "isim fiil", Zülfikar'ın (1997:95) ise "fiilden isim yapan ekler" şeklinde adlandırdıkları ortaçlar genel olarak isme sıfat olmaktadır.

Ortaç eki getirilen fiil gibi yalın ya da ek almış isimlere benzediği için ortaçlar bazı kaynaklarda fiilimsi grubuna dâhil edilmektedir.

Türkçede sadece eklerle elde edilen ortaçlar Rusçada hem eklerle hem de bağımsız kelimelerle oluşturulmaktadır.

Türkçedeki ortaç ekleri -an/-en, -dık/-dik/-duk/dük/-tık/-tik/-tuk/-tük, -acak/ecek, -mış/-miş/-muş/-müş, -r/-ır/-ir/-ur/-ür, -maz/-mez, -ası/-esi, -ma/-me, -gan/-gen/-kan/-ken şeklindedir.

Rusçada çoğunlukla "npMnacTMe" ifadesiyle karşılık bulan ortaç ekleri genel olarak -ym-/-rom-, -anı-/-.Hiıı-/ -Bm-/-m-, -OM-/-eM-,-mm-, -mh-,-eHH-/-eHH-,-t-şeklindedir.

Diğer taraftan Puşkin'in de belirttiği gibi Rusçada eklerle yapılan ortaçlar genelde yazı dilinde kullanılır. Konuşma dilinde çoğunluklaKomopuü, Komopan, Komopoe, Komopuegibi bağlaçlarla kullanılmaktadır (335).

Devamını okumak için tıklayınız...

Ana Dili Türkçe Olmayanlara Türkçe Öğretiminde Bilgilendirme Ve Alışkanlık

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

"Ana Dili"ni kişinin doğumundan yaklaşık gençlik dönemine kadar ortamında yaşadığı, onun algı ve düşünme geleneğini oluşturan dil veya diller, diye tarif edebiliriz. Kişi bu süreci tek bir dil ortamında yaşamamış olabileceği için; onun algı ve düşünme geleneği, bu yaşama ortamına bağlı olarak birkaç dilden de oluşabilir.

Bildirimizin başlığı "Ana Dili Türkçe Olmayanlara Türkçe Öğretiminde Bilgilendirme ve Alışkanlık". Yani ana dili öğreniminde belli bir seviyeyi aşmış, yabancı bir dil olarak Türkçe öğrenenlerde Türkçe öğretimi ve bununla ilgili sorunlar. Hemen hepimizin ana dilimizi belli bir seviyede öğrendikten sonra yabancı bir dil (İngilizce, Fransızca, Arapça, Almanca vs,) öğrenirken yaşadığımız sıkıntılar vardır. Bu sıkıntılar öğrenici konumunda iken çektiğimiz, yaşadığımız sıkıntılardır.

Bir de bazılarımızın ana dili Türkçe olmayanlara -özellikle de Türkçenin konuşulmadığı ülkelerde- Türkçe öğretirken çektiğimiz, yaşadığımız sıkıntılar vardır. Biz yabancı dil öğrenmeye çalışırken kullanılan kitaplar hep gramer öğretimi üzerine bina edilmiş kitaplardı. Şimdi Türkçe öğretmeye çalışırken kullandığımız kitaplara, malzemelere baktığımızda yine gramer öğretimi merkeze alınarak hazırlanmış kitaplar ve malzemeleri görüyoruz.

Dilbilgisi malzemelerinin dil öğretiminde kullanılmasının anlamı dil öğretimini kolaylaştırmak olduğuna göre; dil öğretiminde dilbilgisinin bu kadar merkeze alınması ve dil öğretiminin dilbilgisi öğretimine dönüşmesi ne derece doğrudur.

Biz yabancı dil öğrenirken bir sürü gramer kaidesi öğrendiğimiz halde bir türlü zihnimizde belli bir canlanma, rahat anlama ve kendimizi rahat ifade etme durumu bulamıyorduk. Şimdi Türkçe öğretirken aynı sıkıntıyı öğrencilerimizde görüyoruz. Türkçe ile ilgili birçok gramer kaidesi bildikleri halde zihinlerinde yeterince canlanma, rahat anlama ve kendilerini rahat ifade etme durumu oluşmuyor. Hatta Türkçe üzerine doktora yapmış -ana dili Türkçe olmayan- bazı arkadaşlarla Türkçe ile ilgili gramer konularını Türkçe tartışmakta, mütalaa etmekte sıkıntı çekiyoruz. Çünkü onlar Türkçe ile ilgili, grameriyle ilgili birçok bilgi edinmişler, malumat sahibi olmuşlar ama Türkçeyi kendi zihinlerinde yeterince canlandıramadıkları, bizi rahat anlayıp kendilerini rahat ifade edemedikleri için bizimle Türkçe konuşmada sıkıntı çekiyorlar. Üstelik de Türkçe konuşan birçok insandan çok daha fazla Türkçe ile ilgili bilgi sahibi olmalarına rağmen.

Buradaki sıkıntı, Türkçe öğrenmeyi kolaylaştıracağını düşündüğümüz dilbilgisi öğretiminin vasıta oluşundan çıkıp amaç haline dönüşmesidir.

Türkçe öğretimiyle ilgili malzemelere baktığımızda karşılaştığımız bir başka husus da bu malzemelerdeki Türkiye ve Türklerle ilgili bilgi yığınıdır. Kullandığımız kitap Türkiye ile ilgili bir turizm rehberi mi, Türkiye'nin rejimini anlatan bir propaganda kitabı mı, yoksa Türk kültürünü ve geleneklerini tanıtan bir tanıtım kitabı mıdır! Bir dili öğrenen kişi o dili kullanan insanlarla ilgili bir takım gelenek, görenek, kültür ve tarihleriyle ilgili, o dilin konuşulduğu ülke ile ilgili bazı bilgileri zaten edinecektir. Dolayısıyla Türkçe öğrenen kişi de Türk gelenek, görenek, kültür ve tarihiyle ilgili, Türkiye ile ilgili bir takım bilgileri zaten ilgi ve dikkati nispetinde öğrenmiş olacaktır. Bizim Türkçe öğretim malzemelerine bu bilgileri bir propaganda yapar gibi koymamız doğru olmadığı gibi aynı zamanda iticidir de. Örneğin kitapların, malzemelerin hemen hepsinde Türklerin misafirperverliğinden bahsedilen metinler vardır. Oysa hayatın içinden normal örnekler verildiğinde insanlar bunun misafirperverlik mi, veya başka bir şey mi olduğunu zaten anlarlar. Bu malzemelerin kullanımı sırasında zaten propagandaya muhatap olan ve propaganda yapan kişi sıkıntısını da az yaşamadık. Bu, insanın ben şöyle iyi insanım böyle iyi insanım, diye kendisinden bahsetmesi gibi bir şey.

Bence bu sıkıntılardan en önemlisi öğrenilen, edinilen bilgilerin kullanımında yaşanılan sıkıntıdır. Öğrenilen, edinilen bilgi bir türlü hayatiyet kazanamamakta, kullanımda çok sıkıntı çekilmektedir. Bu sıkıntıların sebeplerinden birisi öğrenilen kelimelerin yeterince hayatın içinden olmaması olsa da; belki de en önemlisi öğrenilen, edinilen bilgilerin yeterince hazmedilememesi, özümsenememesidir. Örneğin bir matematik formülü ezberlenip, öğrenilir. Bu formülün problem içinde nasıl kullanacağının uygulamaları, alıştırmaları yapılır. Sonra bir problemin çözümünde bu formül gerekiyorsa, problem içinde uygulanır ve o problem çözülür. Öğrenici bu bağıntıyı, formülü iyice öğrenmiş olur. Daha sonra hayatın bir yerinde bu bağıntı, bu formül öğreniciye karşılaştığı bir sorunu, bir problemi çözmede gerekebilir. Böyle bir durum söz konusu olduğunda öğrenici bu formülü uygular ve bu problemi halleder. Daha somut bir örnek verecek olursak, öğrenici Pisagor'un dik üçgenlerde ortaya koyduğu "dik açıya bağlı kenarların karelerinin toplamı, dik açının karşısındaki kenarın karesine eşittir." bağıntısını iyice öğrendikten sonra, hayatın bir yerinde iki kenarı bilinen bir üçgenin bilinmeyen kenarının uzunluğunu bulmak için bu bağıntıyı kullanır ve o meseleyi çözer.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Şimdi düşündüğümüz bu örnekte gerçekleşen hazmedilmiş, özümsenmiş bir öğrenme sürecidir. Onun için de sonuca varılmıştır. Bu örnekte kişi sıfırdan başladığı bir işlemi mi ilerletmiştir. Daha değişik bir ifadeyle bu öğrenici hiçbir matematiksel bilgiye sahip olmadığı halde mi bu öğrenmeyi gerçekleştirmiştir. Elbette hayır. Söz konusu öğrenici aslında bu bağıntıyı öğrenme sürecine gelinceye kadar birçok matematiksel bilgi edinmiş, dahası bu bilgileri edinmek için birçok uygulama ve alıştırma yapmıştır. Yani belli bir matematiksel işlem çözme alışkanlığı kazanmıştır.

Oysa biz bir yabancı dil öğrenirken böyle bir alışkanlık kazanma süreci yaşadık mı? Veya Türkçeyi yabancı bir dil olarak Türkçenin konuşulmadığı bir ortamda öğretmeye çalışırken böyle bir alışkanlık kazandırmaya çalıyor muyuz? Bu alışkanlığa "Dilsel Kullanım Alışkanlığı" diyebiliriz. Burada Türkçenin konuşulduğu ortamlardaki Türkçe öğretimini ayrı tutmak gerekir. Çünkü öğrenilen dilin kullanıldığı ortamlarda bilinçli veya bilinçsiz, farkında olmadan bir "Dilsel Kullanım Alışkanlığı" oluşmakta bu da öğrenicinin mesafe almasını kolaylaştırmakta.

Örneğin Halep Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde derslere başladığımızda öğrenciler konuları anlayamadıklarını ifade ederek dersleri Arapça yapmamız konusunda çok ısrar ettiler. Biz de Türkçeyi öğrenmeleri ve mesafe alabilmeleri için Türkçe düşünmeye alışmaları gerektiğini, dersleri onların anlayabileceği seviyede ve yavaş yavaş anlatacağımızı söyledik. Önceleri çok yavaş ilerleyebildik, tekrarlar yaptık ama üç dört ay sonra biz de, öğrencilerimiz de rahatlamaya başladılar. İkinci yıl ise zaten böyle bir problemimiz kalmamıştı. Tabii bu yüzde yüz bir başarı değildi. Maalesef derslere devam etmeyen öğrencilerde başarı sağlayamadık.

Derse devam etmeyen öğrenciler Türkçe düşünmeyi öğrenemedikleri için, az devam eden öğrenciler ise yeterince mesafe alamadıkları için sınavlarda sürekli sıkıntı çektiklerini ifade ettiler. Çünkü soruyu önce Arapçaya tercüme ediyor, cevabını düşünüyor sonra onu Türkçeye çevirmeye çalışıyorlardı. Bunun bir imtihan anında ne büyük zorluk olduğunu anlatmaya çalıştık ve önemli derecede başarılı da olduk. Bu tecrübe bir dersle ilgili bilgilendirme sağlarken o ders çerçevesinde kelime hazinesinin tekrar tekrar kullanılması sayesinde belli bir Türkçe düşünme, algı oluşumu ve cevap verme alışkanlığı sağlamış oldu.

Yani öğrencilerin de ilgilendiği bir alan -ders konuları- çerçevesinde, o alanla ilgili kelime ve kavramları tekrar tekrar kullanarak bir "Dilsel Kullanım Alışkanlığı" sağlanmış oldu.

Hayatın içinden konu veya yakın konular çerçevesinde; mümkün olduğunca dilbilgisel kaidelere uzak kalarak, yeterli diyebileceğimiz bir kelime hazinesini tekrar tekrar kullanarak Türkçe algılama ve cevap verme alışkanlığı kazandırmaya çalışırsak bir "Dilsel Kullanım Alışkanlığı" oluşturabiliriz. Daha sonra bu "Dilsel Kullanım Alışkanlığı" üzerine yine mümkün olduğunca dilbilgisel kaidelerden uzak durmaya çalışarak başka konular çerçevesinde çok çok uygulama ve tekrar yaparak Türkçe öğretiminde çok iyi mesafeler alabiliriz.

Mehmet TERZİ

Artvin Çoruh Üniversitesi

Balkanlarda Türk Dili Öğretimi, Yunanistan Örneği

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

        Yunanistan’da bugüne kadar Türkçe öğretilen bir yüksek okul ya da üniversite bulunmuyordu. Bunun belli başlı nedeni olarak pek sıcak ve dostane olmayan Türk-Yunan ilişkileri gösterilebilir. Öte yandan bu durumun son yıllarda değiştiği söylenebilir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme ihtimali arttıkça Türk dilini iyi bilen uzmanlara ve diplomatlara olan ihtiyaç da artıyor.

Bu boşluğu doldurmak için şu ana kadar çok fazla şey yapılmadıysa da, gösterilen çabaları da takdir etmek gerekir. Bugün Selanik, Komotini ve Girit’te Yunanlı öğrencilere Türkçe öğretilmektedir. Makedonya Üniversitesi ve Girit Üniversitesi gibi büyük üniversiteler müfredatlarına sistematik olarak Türk dilini dahil etmektedirler.

Türk dilini öğrenmek iki alanda çalışanlara büyük yardımı dokunacak bir olaydır: Siyaset ve Tarih. Komşu ülkenin vatandaşlarının, özellikle tarihçilerinin, bilim adamlarının ve diplomatlarının iki dili de bilmeleri bir ihtiyaçtır.

Ancak şayet iki ülke arasında olumlu bir siyasi hava yaratmak istiyorsak, aynı uygulamanın Türkiye’de de hayata geçirilmesi hayati önem taşımaktadır. Aynı şekilde Yunan dili de Türk üniversitelerinde öğretilmelidir. Bu şekilde her iki ülkenin bilim adamları birbirleriyle iletişim kurabilecek, fikir alışverişinde bulunabilecek, hatta neden olmasın, iki ülke arasında her alanda işbirliğinin artırılmasına yönelik sorunların çözümünde bir adım atılmış olacaktır.

Yukarıda da söz edildiği gibi kimi Yunan üniversiteleri ve bilim merkezleri, Türk dili öğretimine başlamışlardır, ancak hala çözülmesi gereken çok önemli sorunlar vardır. Bunların en başında Yunanlı öğrencilerin kullanabilecekleri ders kitaplarının olmayışı geliyor. Öğretmenler Türkiye’de basılan kitapları kullanmak zorunda kalıyorlar ki, bunlar da genelde Yunanlı öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamıyor.

Bugüne kadar Yunanlı öğrencinin ihtiyacına yönelik bir Türkçe gramer kitabı basılmamıştır. Öğretmenler ve öğrenciler başka dillerde yazılmış Türkçe gramer kitaplarına başvurmak zorunda kalıyorlar. Bir yabancı dili, üçüncü başka bir dilde yazılmış bir kitaptan öğretmenin ve öğrenmenin güçlükleri meydandadır. Yunan dilindeki özel yapılar, deyimler ve kelimeler göz önüne alındığında bu güçlüklere başkaları ekleniyor. Türkçe’nin gramatik ve yapısal özelliklerinin Yunan diliyle kolayca ilişkilendirilemediği gerçeği de düşünüldüğünde bu güçlükler biraz daha artıyor. Diğer Avrupa dilleriyle karşılaştırıldığında, gramer ve yapı açısından Türkçe Yunanlı öğrencilere genelde farklı geliyor.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Bir Yunanca-Türkçe, bir Türkçe-Yunanca iki adet sözlüğün yayınlanmasının hem Türk dili  öğretmenleri,  hem de öğrencilerine büyük yardımı olmuştur.

Öte yandan Türkçe öğrenmek isteyen Yunanlı öğrencilerin büyük bir avantajı da var. İki dilde ortak olan pek çok kelime var. Yunanlı öğrencinin karşısına Türkçe öğrenirken pek çok aşina kelime çıkıyor, bunlar Yunanca’da kullanageldiği, Türkçe’de de olduğunu bilmediği kelimelerdir. Bu elbette iki ülkenin uzun yıllar bir arada ve komşu olarak yaşamalarından kaynaklanıyor.

İki ülkenin komşu olması gerçeği iki dilin iki tarafta da bilinmesini zorunlu kılıyor. Bu, kültürel anlayışa da yol açacak bir bilgidir. Zira dil, her anlamda bir ülkenin kültürünü ve medeniyetini anlamak için bir araçtır.

Yunanistan ile Türkiye yüzyıllardır ortak bir tarihi paylaşmışlar ve paralel bir yol izlemeye de devam edeceklerdir. Dolayısıyla birinin ötekini bilmesi, her iki ülke için de hem gerekli hem faydalıdır.

Öte yandan daha yapılacak çok şey vardır. Bunda da karşılıklı ilgi ve çaba gerekmektedir.


Makedonya Üniversitesi -Kleopatra PAPUTSI

Beyaz Rusya’da Türk Dili Öğretimi

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Burada, Beyaz Rusya Cumhuriyeti’ni ve eski adıyla Yabancı Diller Öğretmen Yetiştirme Kurumu olup, 1993 senesinde üniversite unvanı alan Minsk Devlet Dil Bilimleri Üniversitesi’ni temsilen bulunmaktayım.

İlk başta üniversitem hakkında birkaç kısa bilgi vermek istiyorum. 1948 senesinde kurulan kurum, o zamandan itibaren Beyaz Rusya Cumhuriyeti’nin yabancı dil öğretmeni yetiştiren en önde gelen kurumu olagelmiştir. Yabancı dil öğretimi, çeviri ve sözlü çeviri alanlarında nitelikli uzmanlar yetiştirmede, yüksek öğretimde öncü görev üstlenmiş olan üniversitemiz, bu güne kadar 30.000’den fazla öğretmen, 3.000 kadar sözlü çevirmen eğitmiştir.

Üniversitemiz bünyesi altında, öğretmen, çevirmen, sözlü çevirmen, danışmanlara ve çeşitli ülkelerden gelen yabancı öğrencilere hizmet veren dokuz adet fakülte bulunmaktadır. Bu fakültelerde yabancı dil olarak İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, İsveççe, Hollandaca, Lehçe, Türkçe, Arapça, Çince, Japonca ve Rusça öğretilmektedir.

Üniversitemiz Beyaz Rusya’da bulunan Fransa, İngiltere, ABD, Almanya, İtalya, Çin ve Türkiye büyükelçilikleriyle yakın temas içindedir.

Türk Dili Eğitimi ise ilk olarak 1994 yılında seçmeli ders olarak başladı. Dersler, Beyaz Rusya’daki Türk Büyükelçiliği’nde çalışan ana dili Türkçe olan öğretmenler tarafından veriliyordu. O zamanlar, Beyaz Rusya’da Türkçe eğitiminin başlamasında büyük çabaları olan büyükelçi Cansu Okandan görevdeydi.

Türkçe öğrenme talebi o yıldan itibaren her sene ikiye katlanarak arttı. Öğrencilerden gelen büyük talep üzerine, 1996 yılında Türk dili, İngilizce Fakültesi’nde ikinci dil olarak verilmeye başlandı. Bu gelişme de Minsk’teki Türk Büyükelçiliği’nin büyük desteği ve yardımlarıyla mümkün olmuştur. Büyükelçi, üniversitemize nitelikli Türkçe öğretmenleri ve eğitim malzemesi sağlamıştır.

1999 yılında Türk dili, Sözlü Çevirmenlik Bölümü’nde birinci yabancı dil olarak verilmeye başlandı. Başvuranlar arasında büyük bir rekabet oldu. Açılan on kişilik kadro için yetmiş beş başvuru olmuştu. Bu olay Beyaz Rusya medyasında da yankı buldu.

Bu büyük talebi göz önüne alan üniversitemizin Akademik Konseyi, Türkçe öğretiminde yeni yaklaşımları da benimsemeyi amaç edinerek, üniversite bünyesi içinde bir Türk Dili ve Kültür Merkezi açmaya  karar verdi.

Bu merkez, üniversitemiz altında çalışan bir eğitim, kültür ve araştırma bölümüdür. Eğitsel ve kültürel etkinliklerin yanı sıra karşılaştırmalı çalışmalar yürütmekte, Türk ve Beyaz Rus iş adamlarına çevirmenlik hizmetleri vermekte ve çeşitli kesimlerden gelen insanlara Türkçe kursları açmaktadır. Aynı zamanda seminerler, sergiler düzenlenmekte, malzeme üretilmekte ve kişilerin kendi başlarına gelip çalışacakları bir ortam sunulmaktadır. Türk hükümeti merkeze ders kitabı, bilgisayar, televizyon, video, tepegöz projektörler ve diğer eğitim malzemesi desteğinde bulunmaktadır.

Şu anda Türkçe Öğretim Merkezi’nde dört Türkçe öğretmeni görev yapmaktadır: TIKA’da Yard.Doç.Dr. İbrahim Usta, Türkiye’nin seçkin üniversitelerinden gelen, doktora derecelerini almak üzere olan Ömer Kurt ile Ümit Yıldız ve son olarak da Türk Dili Öğretimi Programı öğrencilerinden Beyaz Rus bir arkadaş. Başka bir Beyaz Rus öğrencimiz de Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisans yapmakta, Türkçe öğretmeni olarak yetişmektedir. Bu artan ilgide Türkçe öğrencilerinin çoğunun önünde iyi iş olanakları olması çok önemli bir etmen oluşturuyor. Bu öğrenciler mezun olduklarında Türk ve Beyaz Rus şirketlerinde sözlü çevirmen ve çevirmen olarak iş buluyorlar.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Müfredat ve ders planlarına yeni bir yabancı dil eklemek pek çok çaba gerektiriyor. Şu anda iki programımız var:

- İkinci dil olarak Türkçe (Üç senelik bir Türk dili programı; toplam 775 saat).

- Birinci yabancı dil olarak Türkçe (1560 saate ek olarak 725 saat çeviri dersi).

Bu programlarda öğrenciler dört dalda eğitim görüyorlar: Dinleme, okuma-anlama, konuşma ve yazma. Türkçe öğretiminde gramer çok önemli bir konu. Burada genelde karşılaştırmalı bir yaklaşım kullanılıyor. Türkçe öğretmenlerinin İngilizce ve Rusça bilmeleri de aranan bir özellik.

Türkçe öğretimini daha etkin kılmak için her ne kadar farklı yaklaşımlar kullanılsa da, iletişimsel yaklaşım ön plana çıkıyor. Dili öğrenmek isteyen öğrencilerin bilgilerinin üzerine inşa etme ve bilgileri ve deneyimlerini genişletme yoluyla motive etmek amaçlanıyor. Öğrencilerin iletişimsel yetenekleri, bir grup anlamlı, ayakları yere basan, faydalı ve yapılması güç olmayan ödevlerle geliştiriliyor. Şunu da belirtmek lazım ki, Beyaz Rusya’da Türk dili diğer üniversitelerde, liselerde hatta ortaokullarda da yayılıyor.

Görüldüğü gibi Türk dili Beyaz Rusya’ya başarıyla getirilmiştir. Bu eğilimin önümüzdeki yıllarda da devam etmesini ümit ediyoruz.

Konuşmamı bitirirken, Türkiye’nin Minsk Büyükelçiliği’ne ve özel olarak da bugün büyükelçilik görevini yürüten Şule Soysal’a, Beyaz Rusya’da Türkçe öğretimine verdikleri sürekli yardım ve destekten dolayı ve benim de bu sempozyuma katılmamı sağlamalarından dolayı teşekkür etmek istiyorum.

İlginize teşekkür ederim.


Minsk Devlet Dil Bilimleri Üniversitesi, Beyaz Rusya - Dr. Nina A. KOPATCHEVA

Bilim Dili Türkçe - Yazım Dili Türkçe

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Gezegenimizde irili ufaklı 30.000 farklı dil konuşulmaktadır. Bunların bir kısmının 25-30 kişilik kabilelerde geçerli birkaç yüz kelimelik diller olmalarına karşın bir kısmı da dünyaca yaygındır. Dünyaca yaygın dillerden biri de Türkçemizdir. Türkçemiz okunduğu gibi yazılan ya da yazıldığı gibi okunan, grameri kolay ve mantıklı, alfabesinde kafa karıştıran harfleri olmayan bir dildir. Desimal sisteme en mantıklı uyum sağlayan dildir. Bir, iki,... dokuz; on, o bir, on iki,...; on dokuz;... doksan, doksan bir, doksan iki,... doksan dokuz,... Bu uyumlu sayma ve dil sistemi örneğine bir eş daha bulamayız. Bu husus ABD’de son yıllarda en çok satılan Being Digital isimli kitapta teyit edilmekte ve Türkçe, uluslar arası bilgisayar için en uygun dil olarak tanımlanmaktadır.

Bunu göremediği için, “Türkçe bilim değildir...” diyen YÖK başkanımız, neden onu bilim dili yapmak için hiçbir işlem yapmıyor, daha hangi makama yükselmeyi bekliyor?

İngilizce ve Rusça gibi dillerin konuşulduğu ülkelerde, yabancı dillerdeki yayınları anında kendi dillerine tercüme edip, daha 20-25 yaştaki araştırmacılarının yayınları anında kendi dillerine tercüme edip, daha 20-25 yaştaki araştırmacılarının ellerine sunan merkezleri vardır. Böylece, bu merkezi kuramayan ülkelerin gençlerine oranla, onların gençleri, ana dillerinden başka dilleri (ki hepsini öğrenmek zaten imkânsız) öğrenmek için zaman harcamak yerine, gelişmeleri, yenilikleri kendi ana dillerinden takip ederek zaman kazanmaktan başka kendi dillerine yeni kelimeler de kazandırmaktadırlar.

.

Lisan öğrenmeye karşı değiliz, ancak insanlar kendi ana dillerinde daha kolay öğrenirler, yaratıcılık ana dille olur. İnsanlar rüyalarında bile ana dillerini kullanırlar. Bu nedenle ana dilimizde eğitim esastır, böylece ana dilimize yeni terimleri de yerleştirmiş oluruz. Örneğin bir uzay mekiği ile 1.500 yeni kelime İngilizceye girmiştir. Bunların Türkçe karşılıkları bize yasak mıdır? Bunları kim Türkçeleştirecektir? Yabancı dil öğrenmek elbette güzel bir iştir ama, bir yabancı dil bilmek, bilim adamı olmak için, bugünkü koşullarda gerekli koşul gibi görünüyorsa da yeterli koşul değildir.

Yabancı dil hayranlığımız tabelâlarımıza kadar inmiştir. (Hotel, motel, hospital, market, restaurant...) Taşradan gelen sadece Türkçe bilen bir Türk vatandaşını Bilkent Plâza’ya bırakırsak yabancı bir ülkede olduğuna inanır. Bunun yanında gramer yapısı bakımından Türkçemizle mukayese edilemeyecek kadar düzensiz olan ve bilim dili sayılan dillerin sahipleri bizim yaptığımızın aksine, dillerini koruma ve geliştirme kanunları çıkarıyorlar. (Örneğin 1994’de Fransa’nın çıkardığı dil kanunu) Eğer dilimize sahip çıkmazsak, dün bir bilim dili olan ve sahip çıkılmadığı için bugün ölü sayılan Lâtince gibi, yarın bizim 2000 yıllık mazisi olan Türkçemiz de unutulur.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Bu konuda çeşitli ortamlarda (üniversite, TV, konferans, MEB ve YÖK seviyesindeki toplantılarda) yaptığım konuşmalarda bir “Millî Tercüme Merkezinin Kurulması”na işaret ettim, ediyorum. Bu hususa hiç sahip çıkan olmuyor. Böyle bir merkezin kurulması bir kişinin, bir üniversitenin işi olamaz. Ama böyle bir merkezin kurulması dilimize ve milletimize en iyi hizmetlerden biri olur.


“Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını

ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar, bütün terimleriyle

çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.”

ATATÜRK

Bir Dünya Dili Olma Açısından Türkçemiz Üzerine Genel Bir Değerlendirme

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

I. Üzerinde duracağımız konuya, dünya dili ne demektir? sorusuna verilecek bir yanıtla başlamak istiyorum.

Bir dile dünya dili denebilmesi için o dilin sıradan öteki dillere bakarak üstün bir niteliğe ve birtakım ayrıcalıklı özelliklere sahip olması gerekir. Bu özellikleri, kısaca o dilin tarihî bir derinliğe, yani eskiliğe ve zenginliğe, çok geniş bir coğrafî yaygınlığa, bu yaygınlıkla orantılı bir kültür ortaklığına; ayrıca sistem yapısındaki gelişmeye elverişli mükemmelliğe, tarih boyunca taşıdığı kültürel değerlere, söz varlığındaki dolgunluk ve zenginliğe, kavram ve anlam değerleri açısından ulaştığı yapı mükemmelliğinin sonucu olan geniş bir kavramlar alanına ve söz varlığına sahip olması ve bütün bu özelliklerin birleşkesi olarak da köklü ve güçlü bir kültür, sanat, bilim ve felsefe dili olabilme niteliklerine sahip bulunması diye tanımlanabilir.

II. izmir Dokuz Eylül Üniversitesince düzenlenen “III. Uluslararası Sempozyum”un ana başlığı “Dünya Dili Türkçe” olduğuna göre, acaba Türkçemiz bir dünya dili olabilme açısından yukarıda sıralanan nitelik ve özelliklerden hangilerine sahip bulunmakta ve nasıl bir durum sergilemektedir? Bu soruyu, Türk dili üzerinde şimdiye kadar yapılagelen çeşitli bilimsel araştırmalara dayanarak yanıtlamaya çalışmak uygun olacaktır.

III. Türk dilinin tarihî akışında, coğrafî yayılışında, yapı ve işleyişinde, söz varlığında ve
kültürel değerlerinde var olan temel özellikler ana çizgileri ile şu noktalarda toplanabilir:

1. Türkçe, çok eski bir tarihî varlığa, dolayısıyla öteki önemli dillere kıyaslanınca zengin bir tarihî derinliğe sahiptir. Türkçenin tarihî derinlik ve eskiliği, elbette onu konuşan Türklerin tarihteki varlıkları ve eskiliği ile orantılıdır.

Bugün elimizde arkeolojik kazılarla elde edilen belgelerin ve bu kazılardan çıkarılan tabletlerin ortaya koyduğu sonuçlara göre, Türklerin tarihteki varlıkları, zaman açısından Türk dilinin bütün kollarına kaynaklık eden ve MÖ birkaç yüzyıl öncesine kadar uzanan Büyük Hun Devletini oluşturan Türk kavimlerinin varlığından çok daha eskilere, en az milattan 3500-4000 yıl öncelerine (Ercilasun, 2004:36) kadar uzanmaktadır. Sümerce üzerinde çalışan bilim adamlarının ortaya koyduğu verilere göre, Sümerler ile Türklerin ataları arasında söz varlığı alış verişinin bulunması, bu konuda her iki dil arasında 168 Türkçe kelimenin ortaklaşması ve bazı ek benzeşmelerinin bulunması (Tuna, 1997:5-15; Tosun-Yalvaç, 1981), Türklerin daha MÖ 3500 yıllarında Yakın Doğu‟da muhtemelen Doğu Anadolu‟da yaşadıklarını ve bu iki dil arasındaki söz varlığı alış verişinin de bu döneme rastladığını ortaya koymuştur. Bu konuda Afif Erzen, Doğu Anadolu ve Urartular (1986) adlı eserinde MÖ 4000‟lerde başlayan çok güçlü bir kültür birliğinin varlığına işaret ederek bu kültürü yaratanların Asyalı bir kavim olan ve dilleri Altay diline benzeyen Hurriler olduğunu, bu kültüre de “Erken Hurri Kültürü” dendiğini bildiriyor. Hurrilerin torunları da Doğu Anadolu‟da yurt tutmuş olan Urartulardır. A. Ercilasun da Avrupalılar; Anadolu, iran ve Hindistan‟a uzanmadan önce Anadolu‟dan ta Kuzey Hindistan‟a kadar uzanan bir eklemeli dil kuşağının varlığına işaret etmiştir (2004:33). Bu konuda M. Erdal ise, “Türkçenin Hurrice ile Paylaştığı Ayrıntılar” adlı bildirisinde, arkeolojik verilere dayanarak Hurrilerin Yakın Doğu‟ya MÖ 2000 yıllarında Orta Asya‟nın batısından geldiklerini ve dillerinin eklemeli ve Oğuzca ile akraba bir dil olduğu, hatta Tibet kaynaklarında Tibetlilerin Batı Türkistan‟daki Oğuzlara Hor dediklerini dikkate alarak Hurriler ile Oğuzlar arasında ayniyet bağlantısı kuran bir teori de ortaya atmış (2004:929-937) bulunmaktadır.

Öte yandan Mezopotamya‟daki Sumerler ile Doğu Anadolu‟da yurt tutmuş Türkler arasındaki ilişkiyi aydınlatacak bir başka belge de Eski Çağ tarihi ile ilgili kaynaklarda yer almıştır. Anadolu‟da yapılan arkeoloji kazılarında, Hititlerin merkezi olan Hattuşaş(Boğazköy)‟ta ele geçirilen bir arşivde, Akkad kralı Naram-sin‟e ait “Şartamhari Metinleri” diye bilinen çivi yazılı metinler elde edilmiştir. Bu metinlerden öğrenildiğine göre, imparator Naram-sin MÖ 3000 yıllarında Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesini ele geçirmiştir. O zaman bu bölgede, şehir devletleri hâlinde yurt tutan 17 krallık vardı. Bunlardan biri de adı 15. sırada yer alan Türkî kralı İlşu-Nail‟dir (ayrıntılar için Korkmaz 2010:33-37). Bu bilgilere daha başka kaynaklarda yer alan veri ve bilgiler de eklenebilir. Görülüyor ki, Türkler ve konuştukları dil olan Türkçe, bugün elde var olan verilere göre Orta Asya‟dan önce Yakın Doğu ve Anadolu‟ya kadar uzanan bir eskiliğe sahiptir. Ancak, ne yazık ki, bugün elimizde bu dönemlere ait Türkçe bir metin yoktur.

Milattan birkaç yüzyıl öncesini içine alan Büyük Hun Devleti dönemi ile onun parçalanmasından sonra oluşan dönem ve alanlar, genellikle Çin kaynaklarındaki kayıtlardan izlenebilmektedir. Halen elimizde mevcut en eski Türkçe metin, Esik kurganı buluntuları arasında ele geçen ve MÖ 4. yüzyıla ait olduğu bilinen, Orhun yazısına benzer harflerle yazılmış olan iki satırlık bir metindir. Ayrıca, Çin kaynaklarında MS IV. yüzyıla ait tek beyitlik bir metin de bilinmektedir (Tekin, 1993).

Türkçeye ait düzenli ve sağlam metinler, bilindiği üzere, ancak milattan sonraki yüzyılları içine alan Türk devletleri dönemlerine girmektedir. Nitekim VI. yüzyıldan başlayarak Köktürk, Uygur, Karahanlı, Harezm, Altınordu, Kıpçak, Çağatay, Osmanlı dönemlerini içine alan tarihî akış ise, doğrudan doğruya belgelerle izlenebilmektedir. Elimizde artık bu dönemlere ait yüzlerce eser ve yazılı metinler vardır. Bu eserler, bir yazı ve edebiyat dili olarak, Türkçenin çok yönlü değerlerini sergilemektedir. Bu zengin tarihî dönemlerin devamı da biraz sonra üzerinde durulacağı üzere, çok geniş bir coğrafyayı içine alan günümüz Türk yazı dilleri ve lehçeleri ile varlığını sürdüre gelmektedir.

2. Burada Türklerin tarihteki eskiliği dolayısıyla, Türkçenin milattan önceki tarihî dönem-leri ile ilgili bir soruna da parmak basarak açıklığa kavuşturma durumu ortaya çıkıyor.

Yukarıda işaret edildiği üzere, yapılan arkeoloji kazılarından elde edilen veri ve bilgiler, Türklerin tarihini MÖ 3000-3500 yıllarına kadar götürebildiği hâlde, elde bu dönemleri aydınlatacak metinlerin bulunmaması, Türkçenin bu tarihî derinliğe koşut bir eskiliğinin ve gelişmişliğinin var olup olmadığı hususunu tartışma konusu yapabilir ve yapmıştır da… Bu noktada düğümü çözecek yöntem, Türk dilinin yaşı konusundaki araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlardır.

Bilindiği gibi, bugün için bizim en eski yazılı metinlerimiz MS VI-VIII. yüzyıllar arasına giren Köktürk Yazıtlarıdır. Bu yazıtların dil yapısı üzerinde yapılan araştırma ve çalışmalar, yazıtlardaki dilin gerek söz varlığı, gerek içerdiği kavramlar, kavram alanları ve özellikleri açısından hayli gelişmiş, sanatlı ve edebî bir dil yapısına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu dilin böyle gelişmiş bir düzeye ulaşabilmesi için ne kadar zaman geçmesi gerektiğini dikkate alan dil bilimci ve dilciler, Eski Türkçenin yaşının 2000 yıl daha gerilere götürülebileceğini belirtmişlerdir (Aksan, 1975-76:133-141; 1987:45-48). Biz bu konudaki bir makalemizde, Eski Türkçeden günümüze uzanan yazılı dönemlerdeki gelişmeleri dikkate alarak Eski Türkçenin yaşının 2500-3000 yıl daha gerilere çekilebileceği görüşüne ulaştık (Korkmaz, 1989, 1994:353-370; 2005/I, 217-231). Hatta bu yaşı 4000, 5000 ve 6000 yıl eskiliğe götüren araştırma ve görüşler de vardır (Sertkaya, Kormuşin, 2006). Demek oluyor ki, Türk dili de gelişme koşulları açısından çok eski bir tarihî derinliğe sahip bulunmaktadır.

3. Coğrafî genişlik konusuna gelince:

Tarihî açıdan çok eskilere uzanan Türk dili, coğrafî bakımdan da kapsamlı bir genişlik ve yaygınlığa sahiptir. Nitekim, yine arkeoloji kazılarına dayanan buluntuların ortaya koyduğu verilere göre, Türklerin Orta Asya‟daki yaygınlığı ta taş devrinden başlayıp demir ve tunç devirleri ile bozkır kültürünü içine alan bir coğrafî genişliğe dayanmaktadır (Kafesoğlu, 1996:48, 210-211; Koca, 2003:13-15; Esin, 1978:11-12; Ercilasun, 2004:39-42).

Her ne kadar Çin kaynaklarında Hun adı Hiyungnu biçimiyle ilk kez MÖ 318 tarihli bir anlaşmada kayda geçmişse de yine bu kaynaklarda, Türklerin Çin‟deki ve Asya‟daki yayılma alanlarını MÖ 1700 yıllarına kadar indiren bilgiler yer almaktadır (Kafesoğlu, 1996:58; Ögel, 1981:117-121; Ercilasun, 2004:51-52). Çin‟in

batı kesimine doğru uzanan ve Asya Hunları diye adlandırılan bu büyük Hun Devletinin içinde Türk ya da Türk olmayan birçok kavim yer almaktaydı. Zaman içinde çeşitli efsaneler ile de karışıp kaynaşarak mitolojik unsurları ve farklı katmanları içine alan Oğuz Kağan Destanı da aslında Hun devrinin ve Hun coğrafyasının destanıdır (Ercilasun, 2004:55-59). Zamanla Hun tarihinin siyasî yapısında kendini gösteren değişme ve parçalanmalar dolayısıyla, bir yandan Asya‟nın doğusundan batısına uzanan göç dalgaları ile Türkler, Batı Türkistan, Afganistan ve Hindistan‟a kadar uzanırken (MÖ 170), bir yandan da milattan sonraki IV. yüzyılda (374), Hunların İdil Irmağını geçerek Karadeniz kuzeyindeki Germen kavimlerini yerinden oynatıp Doğu ve Batı Roma sınırlarına dayanması, Avrupa tarihinde bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bu göç dalgası, Roma imparatorluğunu ikiye ayırdığı gibi, Batı Roma imparatorluğunun yıkılışına (MS 476), dolayısıyla Eski Çağ‟ın kapanıp Orta Çağ‟ın başlamasına da yol açmıştır (Ercilasun, 2004:69).

Büyük Hun Devletinin dağılmasından sonra tarih sahnesine çıkan ve birbirini izleyen Köktürk, Uygur, Karahanlı, Harezm, Altınordu, Çağatay, Selçuklu, Osmanlı gibi Türk devletlerinin coğrafî alanları, doğuda Moğolistan ve Çin sınırından başlayıp Orta ve Batı Asya‟yı aşarak Balkanlar‟a kadar uzanan bir genişlik ve yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca, Karadeniz‟in kuzeyinden Batıya doğru yol alan Peçenek, Kıpçak, Kuman vb. Türk göçleri de coğrafya alanlarını Macaristan içlerine kadar genişletmiştir. Bugün Macaristan‟ın Kumanova diye anılan bölgesi ve bu bölgeye ait Kumanca yer adları o dönemin yadigârıdır. Aynı genişlik kuzeyde Sibirya içlerinden güneyde Hint Okyanusu‟na ve Afrika‟ya kadar uzanmıştır. 1453 yılında Fatih‟in istanbul‟u zaptı ile de yine Türkler aracılığında tarihin Orta Çağ dönemi kapanmış ve Yeni Çağ dönemi başlamıştır. Bundan sonraki coğrafî yayılımlar günümüze kadar uzanmış bulunmaktadır.

Görülüyor ki çok eski çağlardan başlayıp günümüze kadar uzanan farklı zaman dilimlerinde; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Türklerin elbette bu yayılışla orantılı olarak dil coğrafyalarında da aynı genişlik söz konusudur.

Günümüz Türk dünyasına gelince:

Dil sınıflaması bakımından Moğol, Mançu, Kore ve Japon dillerini de içine alan Altay dil ailesinin nüfus yoğunluğu açısından en önemli kolunu oluşturan Türkçe, kendi içinde Güneybatı, Kuzeybatı, Güneydoğu ve Kuzeydoğu Lehçeleri diye adlandırılan dört büyük lehçe grubunu oluşturmakta; bunların her birinde önemli yazı dilleri, lehçe ve ağızlar yer almaktadır. Böylece, Türk dili bugün yine doğuda Çin Halk Cumhuriyeti içerisinden başlayıp batıda Atlas Okyanus‟una; kuzeyde Kuzey Buz denizinden Hindistan kuzeyine kadar uzanan bölgelerde, birbirlerine oranla temel yapıyı değiştirmeyen ancak, bazı ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz varlığı ayrılıklarıyla 12 milyon kilometrelik bir coğrafya alanında 220 milyon insan tarafından konuşulan ve yapılan hesaplamalara göre, yalnız Türkiye Türkçesinde bile konuşma dilini, yazı dilini, edebiyat ve bilim dili ile ağızları içine alan 600 binden fazla söz varlığına sahip olan (Akalın, 2009:196-204) bir dünya dili durumundadır. Büyüklük açısından da dünyada 5. sırada yer almaktadır.

Genel olarak Türk Dili başlığı altında topladığımız bu dil, bugün Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız, Yeni Uygur Türkçesi gibi, her biri bağımsız birer yazı dili oluşturan kolları dışında, Rusya Federasyonunun doğu ve batı kesimleri ile Kafkas ve Balkan‟lara yayılmış olan Altay, Hakas, Tuva, Başkurt, Gagavuz, Karakalpak, Balkar, Kumuk, Karaçay, Nogay Türkçeleri ile Çuvaş ve Yakut Türkçeleri sıralanabilir. Türk dilinin coğrafyası açısından bunlara bugün Kuzey Kıbrıs, Suriye, Irak, iran, Romanya, Bulgaristan, Makedonya ve Kosova gibi ülkelerde yaşayan Türk nüfusu ve konuştukları Türkçe de eklenebilir. Ayrıca, 1960‟lı yıllardan başlayarak iş bulma, eğitim görme, dil öğrenme, ticarî ve teknik alanlara açılma gibi çeşitli nedenlerle dünyanın beş kıtasına yayılan Türk nüfusu da altı milyonun üzerindedir. Bu konuda yapılan araştırma ve incelemelere göre, günümüzde Türkiye dışında 34 ülkede daha Türkiye Türkçesi konuşanlar tespit edilmiştir (Akalın, 2009:202). Çağımızın ortaya koyduğu gelişmeler ve Türk nüfusunun yaygınlığı dolayısıyla ihtiyaca göre, orta ortaöğretim kurumlarında Türkçenin öğretildiği 87 ülke vardır (Akalın, 2009:202).

Sonuç olarak Türkçenin coğrafî sınırları Asya dışında, Avrupa‟da Atlas Okyanusu‟na, Amerika kıtasında Kanada ve Birleşik Amerika ile Avustralya kıtasına kadar uzanan bir yayılma da göstermiştir. Ben 2005 yılında Güney Amerika‟daki Kolombiya‟nın 3. büyük ili olan Cali(Kali)‟nin dağ turizmine açılan bir bölgesinde ihtişamlı bir tabela ile Hotel Ankara yazısını görünce heyecanlı bir sevinç duygusuna kapılmaktan kendimi alamamıştım. Aynı bölgede yemyeşil dağlar arasına serpiştirilmiş bir çiftlik evinin Villa Antalya diye adlandırılmasına da tanık oldum.

Dönelim kendi ülkemize… Cumhuriyet döneminde Türk kültürüne, Türk dil ve edebiyatına verilen büyük önem dolayısıyla, önce istanbul ve Ankara Üniversitelerinde başlayan Türklük bilimi çalışmaları bugün Türkiye çapında bütün üniversitelerimize yayılmış; çok verimli çalışma ürünleri ortaya konmuş bulunmaktadır. Hele Türk Dil Kurumu‟nun bu alandaki çok yönlü ve kapsamlı çalışmaları başlı başına bir dönüm noktası oluşturmaktadır.

20. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak Rusya, Almanya, Macaristan gibi ülkelerde sistemli Türkoloji çalışmalarının yapılması ve yaygınlaşması sonunda bugün dünyanın 28 ülkesinde kurulmuş olan Türkoloji bölümlerinde Türk dili, Türk edebiyatı ve Türk kültürü çalışma ve araştırmaları yapılmakta, değerli yayınlar ortaya konmaktadır.

4. Türk dilinin sistem yapısındaki özelliklere gelince:

Zaman darlığı dolayısıyla bu konuda fazla ayrıntıya girmeden örnek olarak Türkiye Türkçesini ele alıp özet halinde açıklama ve değerlendirmeler yapmak gerekirse, şu hususlar dile getirilebilir:

a- Dilimiz ses yapısı açısından ünlüler ile ünlüler ve ünsüzler ile ünsüzler arasındaki benzeşme kuralları dolayısıyla uyumlu ve mükemmel bir görünüm sergilemektedir. Ağacın dallarından tutacaksınız; bizim ilimizin çevresindeki ilçeler örneklerinde görülen ve ünlüleri ünlüler ile dengeleyen ünlü benzeşmesi ile; keskin, yaprak, dizgin, tutsak, gözcü örneklerinde görüldüğü üzere ünsüzlerle ünsüzler arasında boğumlanma (articulation) özellikleri açısından var olan ünsüz benzeşmesi kuralları bu dilin ses yapısına uyumlu bir akıcılık kazandırmıştır (Korkmaz, 2010/1:38-39). Aynı düzenli durum Türkçenin hece yapısında da ortaya çıkar. Türkçe sözlerin tek doruklu birer hece yapısına sahip olması, ona uyumlu bir özellik kazandırmıştır. Dilin uyarlama gücü, bu özelliğe uymayan yabancı sözleri de kurala uydurmuştur. Skumbri>uskumru, scala/iskele, film>film, vasf>vasıf örneklerinde görüldüğü (Banguoğlu, 1990:123 ve öt.) gibi. Dilimizde ayrıca,konuşmayı bazı dalgalanmalara uğratarak cümleleri türlü ses perdesinden geçirmek yoluyla onlara çeşitli duygu ve anlam incelikleri katan bir tonlama özelliği de vardır. Konuşma dilinde kendini gösteren bu tonlar yükselen ve alçalan tonlar biçimindedir. “Yanıma gelir misiniz?” soru cümlesinde söz yükselen bir tonla sonuçlanırken Artık dışarı çıkmayınız gibi bir yargı cümlesinde alçalan bir ton yer almıştır. Bu tonlara elbette sözcükler üzerindeki vurgular da eklenmelidir. Vurgu ve tonda dilin anlam yapısına göre ayarlanan iniş ve çıkışlar, dilde bir müzikalite ortaya koymuştur. Yabancıların Türkçeyi kulakta müzik etkisi bırakan bir dil olarak değerlendirmeleri, bu dilin nice yüzyılların süzgecinden geçerek durulmuş uyumlu ve müzikal bir nitelik kazanmış olmasından kaynaklanan önemli bir özelliğidir. Türkçenin bu uyumlu yapısı yalnız günlük konuşmalarda kalmamış; birer halk bilimi ürünü olan maniler, türküler, ninniler, atasözleri ve destanlara da yansıyarak dile uyumlu bir değer ve zenginlik katmıştır.

b- Bir dilin, çağın gereksinimlerini karşılayabilecek düzeyde bir gelişim gösterebilmesi, o dilin yapısının ve türetme olanaklarının işlek ve yaratıcı olmasına bağlıdır. Bilindiği üzere, Türkçe, çok çeşitli türetme olanaklarına sahip bir dildir. Addan ad, addan fiil, fiilden ad, fiilden fiil türetme yolu ile ortaya koyduğu binlerce söz varlığı dışında, iki ayrı sözcüğün birleştirilmesi ile ortaya çıkan gecekondu, imambayıldı, düşeyaz-, bırakıver- gibi birleşik kelimeler ve yine dilin kendi kendine oluşturduğu akça „para‟, dolmuş, gözde „sevgili‟, tanıdık „ahbap‟, yazın, kışın gibi örneklerde göze çarpan ek kalıplaşması yolu ile ortaya koyduğu sözcükler, dilin yaratıcılığından kaynaklanan ve yeni yeni kavramlar elde etmek için başvurduğu değişik bir türetme yoludur. Dilimizin kökü sabit tutan ve yeni türetmeleri köke eklenen çok çeşitli yapım ve sözleri birbirine bağlayan çekim ile karşılayan eklemeli (iltisaklı, agglutinative) bir dil olması, ona gerçekten sitemli ve mantıklı bir matematik değer kazandırmıştır.

5. Dilimizin söz varlığı, anlam bilimi özellikleri açısından da üzerinde durulmaya değer bir zenginlik gösterir. Türk dili, coğrafî yaygınlığı, tarihî derinliği ve eskiliği, geçirdiği çeşitli kültürel süreçlerle orantılı olarak zengin bir kavramlar dünyasına da sahip bulunmaktadır. Bu konuyu bir bildiri çerçevesinde birkaç örnekle değerlendirmek gerekirse, şunları söyleyebiliriz: Türk dili, onu konuşanların dış ve iç dünyasındaki binlerce kavramı anlamlı birer söz varlığına dönüştürebilmek için, biçim bilgisi kuralları dışında, anlam bilimi açısından da birtakım yollara başvurmuştur. Söz gelişi aslanağzı, ateş çiçeği ballıbaba, keçiboynuzu, devetabanı „bir bitki türü‟ gibi söz varlıkları, anlam bilimi açısından çeşitli nesneleri doğadaki nesnelere benzetme ve somutlaştırma yoluyla ortaya konmuş sözlerdir. Benzetme ve somutlaştırma yolunun daha zengin örneklerini ceviz yeşili, dede yeşili, deve tüyü, kahverengi, gülkurusu, kavuniçi, vişneçürüğü gibi başka dillerde örneklerine pek rastlanmayan ve renklere ton incelikleri katan çeşitli renk adlarında da görmekteyiz. Bunlara dilberdudağı,   hünkârbeğendi,   imambayıldı,   kadınbudu   köfte,   kalburabasma gibi   ince   nüktelerle bezenmiş yemek ve tatlı adları da eklenebilir (Aksan, 1987:55-57).

Bunlar dışında, insan vücudundaki bazı organların dış dünyadaki bazı nesnelere kaydırılması yoluyla yapılan adlandırmalar da vardır: Boğaziçi, Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı, dolap gözü, dört yol ağzı, Beşparmak dağları, kapı kolu, masa ayağı vb.

Türkçede, kavramları söz varlığına dönüştürme yollarından biri de anlaşılması güç soyut nitelikteki kavramların somut aktarmalarla karşılanmasıdır. Söz gelişi canı sıkılmak, işi kavramak, bir işte pişmek, kafası bozulmak, yüreği yanmak gibi söylemlerdeki sıkılmak, kavramak, pişmek, bozulmak, yanmak fiilleri mecazlı kullanım yoluyla somuttan soyuta uzanan anlam kayması örnekleridir.

Somutlaşmanın pek belirgin kalıplarından biri de dilimizde çok kapsamlı bir yer tutan deyimlerde yer almaktadır. Birbirinden farklı dil bilgisi kalıplarına başvurularak bir araya getirilmiş olan  birden  çok  söz   ya   da   söz  grubunu  yine  mecazlı  kullanımlar  yolu  ile  kaynaştıran  deyimler,aslında anlaşılması güç soyut kavramları somutlaştırma yolu ile karşılayan, dile anlam derinliği ve güzellikler katan özgün (orijinal) sözlerdir: Aba altından değnek göstermek; ağzını bıçak açmamak; başı dara gelmek; dişini tırnağına takmak; havanda su dövmek; turnayı gözünden vurmak; şeytana pabucu ters giydirmek; yüz bulup astar istemek (ayrıntılı bilgi için Korkmaz, 2007/III:259-268) gibi yüzlerce deyim aynı zamanda dilimizin kavram alanını genişleten söz kalıplarıdır.

Bunlara, halkın yüzyıllar boyunca geçirdiği deneme sonuçlarına dayanan, inandırıcılığı genel kural niteliği taşıyan ve bilgece düşünceleri özlü birer cümle kalıbı hâlinde anlatan Ak akça kara gün içinde; bakarsan bağ, bakmazsan dağ; balık baştan kokar; denize düşen yılana sarılır; dilim seni dilim dilim dileyim, başıma ne gelirse senden bileyim; el elden üstündür; doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar; Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır; mum dibine ışık vermez; üzüm üzüme baka baka kararır gibi yüzlerce atasözü de dilimizi hem şekil yapısı, hem de anlam derinliği ve zenginliği ile süsleyen çok değerli söz kalıplarıdır.

Türkçeye söz varlığı açısından zenginlik, çeşitlilik ve anlam niceliği katan öğelerden biri de ikiz kelimelerdir. ikiz kelimeler ev ev dolaşmak, demet demet maydanozlar, öbek öbek çiçekler, yığın yığın karpuzlar örneklerinde görüldüğü gibi, ya aynı sözün tekrarı ile anlam dolgunluğu ve zenginliği sağlayan sözlerdir. Yahut da vara yoğa üzülmek; dereden tepeden konuşmak; kolu kanadı kırılmak örneklerinde görüldüğü gibi, zıt anlamlı sözlerin yinelenmesine dayanır.

Türkçenin söz varlığını zenginleştiren, ona anlam incelik ve derinliği katan daha nice özelliklerden de söz edilebilir. Bu durum yalnız Türkiye Türkçesinde değil, bugün Türk dilinin yaşayan öteki yazı dilleri ve lehçelerinde de görülen bir durumdur. Lehçe farkları dolayısıyla bazı şekil değişiklikleri söz konusu olsa da genel durum aynı zenginlik ve derinliği yansıtır niteliktedir.

Türk dili çok eski dönemlerden başlayarak tarihî, sosyal, ticarî ve kültürel nedenlerle hem başka toplumlara kendi bünyesinden birçok söz vermiş, hem de birlikte yaşadığı ya da ilişkide bulunduğu komşu veya komşu olmayan başka toplumlardan (yani onların dillerinden) birtakım sözler alarak da kendi söz varlığına katmış bulunmaktadır. Dilimize bu yolla eski dönemlerde Çince, Moğolca, Sogotça ve Tibetçeden başlayarak daha sonraki dönemlerde de genellikle Arapça, Farsça gibi Doğu dilleri ile Fransızca, ingilizce, italyanca gibi Batı dillerinden epey söz girmiştir. Bunlara daha sınırlı sayıda Rusça, Yunanca, Ermenice, Almanca gibi sözler de katılabilir. Türkçe yabancı dillerden aldığı bu sözlerin büyük bir kısmını kendi dilinin ses ve söyleyiş kalıplarına yerleştirerek kendi söz varlığına katmış ve varlığını bu yolla da genişletip zenginleştirmiştir. Bugün Türkçede yerleşmiş bulunan acemi, âciz, ambar, anahtar, baston, boğaça, cadde, çerez, çılbır, düven, evlek, damat, fakir, fukara, inci, kent, marangoz, papatya, parça, postal, pulluk, reçete gibi nice nice sözler artık Türkçeleşmiş ve dilin kendi malı durumuna girmiştir.

Buna karşılık, özellikle aydınlar kanalı ile, yazı dilinde, Türkçenin yapısına ters düşen ve dile kendi kuralları ile birlikte girerek kullanımda yabancılık damgasını yitirmemiş olan bir kısım yabancı sözler de vardır. Onlar ayrı bir konuşma konusu oluşturduğu için burada o nitelikteki sözlere dokunmadan geçiyoruz. Yalnız şurasını da belirtelim ki bu nitelikte olup da dilimize sinmemiş olan yabancı kökenli sözlerin pek çoğu, önce dilde sadeleşme ve yeni lisan akımları, daha sonra da Dil Devrimi süreçlerinden geçerek dilde Türkçeleştirme çalışmaları yolu ile atılmış ve yerlerine Türkçeleri konarak benimsenmiş bulunmaktadır. Bu konuda elbette dili kullanan aydınlara düşen önemli bir görev de vardır.

6. Sözlerimizi bitirirken Türk dilinin bir özelliğini daha belirtme gereğini duyuyoruz. O da dilin bir kültür hazinesi olarak sergilediği durumdur. Her dil gibi Türk dili de tarihin derinliklerinden günümüze uzanan dönemlere ait bütün sözlü ve yazılı değerlerini, yani edebiyat, sanat, felsefe, bilim ve düşünce ürünlerini hep dil hazinesine aktarmış bulunmaktadır. Bu bakımdan bir milletin, bir toplumun, bir kavmin dili, o milletin, o toplumun kültür varlığının aynası durumundadır. Dolayısıyla Türk dili yazılı ve sözlü binlerce ve binlerce eseriyle bu açıdan da bir kültür zenginliği sergilemektedir.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Dilin bir toplumun bireyleri arasında yalnızca karşılıklı anlaşmayı sağlayan bir araç olmayıp aynı zamanda duygu ve düşünceleri en iyi dışa vurma ve toplumu oluşturan bireyleri birbirine kenetleme aracı olması, sosyal bir olgudur. Dolayısıyla toplumun yüzyıllar boyunca biriktiregeldiği kültürün en iyi koruyucusu ve kuşaktan kuşağa aktarıcısıdır. işte dilin insan ile toplumu, toplum ile kültürü birbirleri ile kaynaştıran bu özelliği, ona sıradan bir iletişim aracı olma dışında, üstün ve önemli bir nitelik kazandırmıştır. Onu tarihi boyunca biriktiregeldiği sözlü ve yazılı bütün kültür değerleri ile de taçlandırmıştır.

Sonuç olarak görülüyor ki, Türk dili bugün yukarıda belirtilen temel özellikleri dolayısıyla hem edebiyat, sanat, bilim ve felsefe alanlarını temsil edebilen bir kültür dili, hem de bir dünya dili özelliklerine sahip bulunmaktadır.

Ancak, binlerce yılın süzgecinden geçerek ve işlenerek günümüze ulaşan Türk dilinin her zaman çağdaş gelişmelere ayak uyduran bir yapı sergileyebilmesi için, hiç şüphe yok ki dili işleyenler açısından da onu konuşan ve yazanlar açısından da gerekli ilgi ve duyarlığın gösterilmesi kaçınılmazdır. Bu duyarlık yediden yetmişe hepimizin boynunun borcudur.

Konuşmamızı ulu Atatürk‟ün pek isabetli olarak dile getirdiği “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür” (inan, 1959:261); ve “Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla (bilinçli olarak) işlensin ” yani ona sahip çıkılsın sözleri ile bitiriyoruz.

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

Prof. Dr. Zeynep KORKMAZ Emekli Öğretim Üyesi

 

KAYNAKLAR

AKALIN, ġükrü Halûk (2009), “Türk Dili Dünya Dili”, Türk Dili, S.687 (Mart), s. 195-204.

AKSAN, Doğan (1975-1976), “Eski Türk Yazı Dilinin Yaşıyla ilgili Yeni Araştırmalar”

AKSAN, Doğan (1987), Türkçenin Gücü, Türkiye iş Bankası Yayınları, Ankara.

AKSOY, Ömer Asun (1971), Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü I, TDK yay., Ankara.

BANGUOĞLU, Tahsin (1990), Türkçenin Grameri, TDK yay., Ankara.

ERCiLASUN, Ahmet Bican (2004), Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Ankara, s. 39-42; 51-52; 69.

ERCiLASUN, Ahmet Bican (2007), “Türkçenin En Eski Komşuları”, Makaleler, Akçağ yay., Ankara.

EREN, Hasan (2001), “Türklerin Ana Yurdu Sorunu”, Türk Dili, S.: 600 (Aralık), s. 665-688.

ERDAL, Marcel (2004), “Türkçenin Hurrice ile Paylaştığı Ayrıntılar”, V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı Bildirileri, Ankara, TDK yay., s. 929-938.

ERZEN, Afif (1986), Doğu Anadolu‟da Urartular, Ankara , TTK yay., s. 1-17.

ESiN,  Emel  (1978), İslamiyet‟ten  Önceki  Türk Kültürü Tarihi ve İslamiyet‟e  Giriş, istanbul.

GOLDEN, Peter (2002), Türk Halkları Tarihine Giriş, (Çev: Osman Karatay), Ankara.

GÜRSOY, Kenan (2009), “Türkçe Felsefeye, Düşünceye Çok Elverişli Bir Dildir”, Türk Dili, S.:693 (Eylül), s. 261-271.XLV

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

HATiPOĞLU, Vecihe (1981), Türk Dilinde İkileme, TDK yay., Ankara.

iNAN, Afet (1959), Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara, s. 261.

KOCA, Salim (2003), Türk Kültrünün Temmelleri, II. cilt, Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (1989), “Tarihî Devirlerdeki Gelişmelere Göre Eski Türkçenin Yaşı”, TDAY-Belleten 1989 (1994), s. 353-370.

KORKMAZ, Zeynep (1994), Türkçede Eklerin Kullanılış Şekilleri ve Ek Kalıplaşması Olayları, TDK yay., Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2005), Türk Dili Üzerine Araştırmalar, I. cilt, TDK yay., Ankara, 12-84.

KORKMAZ, Zeynep (2007), Türk Dili Üzerine Araştırmalar, III, TDK yay., Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2009), Türkiye Türkçesi Grameri: Şekil Bilgisi, TDK yay., 3. baskı, Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2010/1), “Türkçe, Nasıl Bir Dildir?”, TD, S. 697 (Ocak, 2010), s. 38-39

KORMUġiN, igor (2007), 75. Dil Bayramı Konuşmaları Dünden Bugüne Türkçe Oturumu, TDK yay. (baskıda)

MEMiġ, Ekrem (2007), Eskiçağ Türkiye Tarihi, 7. baskı, Konya.

SERTKAYA,  Osman (2007),  75.  Dil Bayramı Konuşmaları Dünden Bugüne Türkçe Oturumu, TDyay., (baskıda)

TEKiN, Talat (1993), Hunların Dili, Doruk yay., Ankara.

TOSUN, Mebrure - Kadriye YALVAÇ (1981), “Sümer Dili ve Grameri/ Sümerceden Örnekler”, TTK yay., Ankara.

TUNA, Osman Nedim (1997), Sümer Ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi İle Türk Dilinin Yaşı Meselesi, TDK yay., Ankara.XLVI

Dil Nedir? -2- “ Dil” İ Nasıl Sınıflandırıyoruz?

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

DOĞAL BAKIMDAN “ DİL” İ NASIL SINIFLANDIRIYORUZ?

 Cansız tabiatın ve canlıların hem birbirleriyle, hem de kendi aralarında, devamlı ve çok yönlü ilişkisi vardır. Bu ilişkilerin süregeldiği alana bildirişim düzeyi diyoruz. Bu alanda bir anlatım aracı olan dili, doğal bakımdan üç sınıfta inceliyoruz:

1) Doğa dili; doğanın, evrenin ve eşyanın, insan zekası tarafın­dan algılanmasına, anlaşılıp hissedilmesine araç olan doğal bildirişim­lerdir. (Göklerin dili, ağaçların dili, denizlerin, toprağın dilleri, v.b. )

2) Hayvan dili; hayvanlar arasındaki bildirişimlerle ilgili işaret sistemleridir. (Zoosemiyotik)

3) İnsan dili; bir gramer sistemine bağlı olarak insanın düşünce ve duygularını ifade etmesine yarayan hareketli, sesli, sözlü, yazılı işaretler sistemidir.

 TEKNİK YÖNDEN DİL KAÇA AYRILIR?

 Dil dediğimiz, bildirişim ve anlatım aracını, işaretlerin yapısı, biçimlendirilmesi, kısaca ifade tekniği bakımından üç bölümde kontrol edebiliriz: -

 1) Hareket dili; insanın, genellikle, başkalarına bir şey anlatmayan doğal hareketlerinin dışında kalan, işarete (— anlamlı ifade) ye yönelmiş, bilinçli ve sınırlı hareketleridir. Bunda harfler, sözcükler, ya da bunların bilinçli çağrışımları; kopyaları yoktur: Hareket dili adeta klişe cümlelerle örgütlenmiştir. Bu bakımdan hareket dilini, sağır dil­sizlerin “parmak işaretleriyle konuşmak” biçiminde, bilinçli olarak harf harf, kelime kelime düzenlenmiş, öteki hareket dilleri ile karıştırmamalıyız. Çünkü bu ikinciler, aslında varolan bit dilin, sesli ve yazılı dilin şifrelerinin biçim değiştirerek kopya ve taklit edilmesinden oluşmuşlardır. Gerçek hareket dilinin kendine özgü bir yapısı ve derin psişik ve sosyal, zihinsel ve sosyo-kültürel, gizli birikimleri vardır.

Hareket dili, öyle anlaşılıyor ki ilk insanların uğultulu, homurtulu, inlemeli, haykırışlar, ya da sükun ifade eden “ sesleniş”lerine arkadaşlık eden ilk ve en ilkel dili idi.

2) Konuşma dili: Konuşma, insanın, düşündüklerini, sesli, sözlü belirtilere bağlama yetisini, dil aracılığı ile belirli, bilinçli bildirişim biçimleri ve dinamik bir mekanizma içinde kullanmasıdır. Şu anlamdaki “konuşma”, sesli bir “düşünme”dir. Konuşma dili, düşüncedeki içerik­leri, sistemli, uyumlu ses kalıpları halinde düzenleyip, bildirişime, anlatıma araç olur.

3) Yazı dili; yazı, düşünülenlerin dil aracılığı ile anlatım ve bildirişiminde yararlanılan resimsel çizgiler, sistemli ve uyumlu yapma işaretlerdir. Yazı dili, konuşmanın maddesel kalıplara dökülmüş biçimidir.

Bilinen en eski yazısı olan en eski diller Sümer (MÖ. 3500 )., Akad (MÖ. 4000), Mısır (MÖ. 4000 Y ve Çin (MÖ. 2000), dilleridir.

Yazının bulunup kullanılmaya başlamasından sonradır ki,. dil, işlenmiş ve oluşmuştur. Bir bakıma yazı, dilin gözler önüne serilmesine, somutlaşmasına, ele avuca. alınmasına sebep olmuştur: Yazı dili, konuş­ma diline oranla daha nesnel, daha maddeseldir. Bu niteliği dolayısıyla yazı dili, edebiyatın, şiir, hatta resim sanatının başlangıcı sayılmalıdır.

COĞRAFYA, DİLDE NASIL BİR AYRIMA SEBEP OLUYOR?

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Coğrafya, dilde milli dil, yabancı dil ve azınlık dili ayrıcalıklarını sınırlayan etkendir. Buna göre:

1) Belli bir toplumun, belirli bir coğrafyaya yerleşmesi, orayı bir ülke, yurt, vatan haline getirir. Ve bu ülke üzerinde yaşayan topluluk kendisine özgü, özel gramer kurallarına bağlı özel işaretler sistemi olan kendi milli dilini konuşur.

2) Ülke coğrafyasının sınırları dışında kalan toplulukların konuştuğu diller ise genellikle, yabancı dillerdir.

3) Her iki biçimde de dutuma ters düşen grupların konuştuğu dillere azınlık dili demek gerekmektedir.

 DİLLERİN SINIFLANDIRILMASINDA TARİHİN OYNADIĞI ROL NEDİR?

 Tarih, dilin doğuşunda, gelişmesinde ve oluşumunda son de­rece etken rol oynamaktadır.

Sosyo-ekonomik ve siyasal, kültürel sebepleri içinde saklayan tarih, bu nedenlerle gelişen, ya da yıkılan toplumları sıralamaktadır. Bili­nen tarih yazı ile başladı. Belgesel tarih yazı dilinin eseridir. İşte bu tarih bize bazı toplulukların dilleri ile birlikte göçüp gittiklerini anlatmaktadır. Bazan da topluluklar dil değiştiriyorlar.

Bütün bu olgulara dayanarak tarih içinde dilleri zaman bakımın­dan bir ayrışıma tabi tutabiliyoruz.

Bazı istatistikler. 2500 3500 kadar dil saymışlardır. Bunlardan 20-25’i önemsenmektedir.

Bilinen diller arasında tarih bize şu sınıflandırmayı yapmak olanağını veriyor:

1) Ölü diller: Bunlardan sınırlı olarak belgesel yarar sağlanabildiği halde bugün artık konuşulmaz olmuşlardır. (Latince gibi).

2) Canlı (yaşayan) diller: Bu sınıfa, günümüzde kullanılan bütün diller girmektedir.

3) Uygarlık dilleri: Geçmişte ve günümüzde belli bir toplumun dilinin, kendi ülkesinin sınırlarını aşarak bilim, sanat, teknik ve tüm kültür alanında önemli etkiler yapması halinde o dilin bir uygarlık dili niteliğini kazandığını görüyoruz. Tarih bize bir dilin çok geniş ve yabancı alanları etkileyebilmesi için sadece askeri kudretin yetmediğini, o dil aracılığı ile yüksek uygarlık değerlerinin de yayılması gerektiğini göstermektedir. Günümüzde bilim, teknoloji, sanat, kültür ve uygarlık yayan diller kitle haberleşme araçlarıyla daha etkili roller oynamaktadır.

Dil ve Kültür İlişkisi: Bosna’da Türk Dili Öğretimindeki Yeri

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Kültür ve dil kavramlarının birbirleriyle sıkı sıkıya ilişkili olduğu bilinmektedir. Kültür ile dil arasındaki ilişkiler, iki ayrı açıdan düşünülmüştür. Bir görüşe göre bir milletin dili, kültür tarafından tayin edilir. Diğer bir görüşe göre ise, dil kültürü tayin eder veya ona şekil verir. İki farklı açıdan ortaya konan bu görüşleri  aslında, şu şekilde birleştirmek mümkün: Bir yandan dil, kültürün içinde yaşayıp gelişiyor, öte yandan kültür, ifadesini dilde buluyor. Her kültürün bir dili olduğu gibi her dilin de bir kültürü vardır.

Dil ile kültür arasındaki ilişki, anlam bilimi düzeyinde, diğer deyişle o dilin söz varlığında en belirgin biçimde kendini göstermektedir. Bir dilin söz varlığı, o dili konuşan halkın gelenekleri, inanışları, yaşama bakışı hakkında bilgileri de içermektedir. Dolayısıyla bir halkın yaşayış tarzında ortaya çıkan değişmeler, o halkın konuştuğu dili - onun söz varlığını - doğrudan etkiler.

Bu hususun ışığında geçmiş yüzyıllarda Türklerle Balkan halkları arasında yaşanmış olan doğrudan teması ve bu çerçevede Türk kültürüyle Balkan kültürlerinin temasını yerli diller açısından şu şekilde değerlendirmek mümkün: Türklerin Balkanlara gelmesiyle gelişen yaşam koşulları, Türk dilinin yerli diller üzerinde güçlü bir etkisine yol açmıştır. Öte yandan, bundan sonraki dönemlerde yeni yaşam tarzı, yerli dillerdeki bu Türkçe unsurlara farklı bir değer kazandırmıştır.

Bilindiği gibi, geçmiş yüzyıllarda Türklerin beraberinde getirdikleri kültür – kavramın geniş anlamında – Balkanların Bosna bölgesinde yaşayan halkın önemli bir kısmı tarafından benimsenmiştir. Bununla birlikte Türk dili, bir “lingua franca” niteliğini kazanmamıştır; yerli halk, ana dilini korumaya ve gündelik yaşayışta kullanmaya devam etmiştir. Böylece Türklerle aynı gelenekleri ve önemli bir ölçüde aynı yaşayış tarzını paylaşan yerli halk için Türkçe yabancı dil, ya da en azından ikinci dil durumunda bulunuyordu.

Aynı zamanda Türkçe’nin etkisi, hayatın her kesiminde hissediliyordu. Nitekim yeni kültürün getirdiği yeni kavramları karşılayacak sözcük birimlerinin yerli dilde bulunmaması Türkçe’den kelime ödünç alınmasına yol açmıştır. Öte yandan yeni  kültürün yoğun bir şekilde halk arasında yaşanması, bilinen bir kavram için sözcük biriminin ödünç alınmasına, onun ana dilde var olan Slav kökenli kelimeyle birlikte yaşamaya devam etmesine sebep olmuştur. Bu gelişmelerin neticesinde Türkçe kelimelerin büyük bir bölümü Bosna dillerine geçmiştir.

Zaman içerisinde Türk kültürünün, dolayısıyla Türk dilinin, Bosna bölgesindeki doğrudan etkisi ortadan kalkmıştır. Bu gelişmelerin ardından geri kalan kültür unsurları ise, Boşnaklar başta olmak üzere halk arasında az ya da çok yaşamaya devam etmiştir. Boşnaklarla bir arada yaşayan öteki halklar ise, bu unsurları kendi yaşam tarzlarında doğrudan benimsemedikleri hâlde en azından onlara yabancı kalmamışlardır. Belki de Türklerden miras kalan kültür unsurlarından Bosna’da yaşayan halklar arasında en çok ortakça paylaşılanı, Türkçe’den ödünç alınmış kelimelerdir.

Bugün Bosna ve Hersek’te konuşulan dillerin söz varlığında Türkçe’den ödünç alınmış kelimeler - yerel deyişle “turcizmi” - önemli bir tabakayı oluşturmaktadır. Boşnakça’da, Hırvatça’da, Sırpça’da zaman içerisinde gelişen dağılmanın sonucu, bütün bu kelimeler günümüz dilinde aynı değerlere sahip değiller. Bu bakımdan, onları en az dört gruba ayırmak mümkündür.

Bunlardan birinci grupta, Slav kökenli karşılıkları bulunmayan, dolayısıyla Bosna ve Hersek’te konuşulan standart dillerin ayrılmaz bir parçasını oluşturan Türkçe kelimeler yer almaktadır. Bunlar, Boşnakça, Hırvatça, Sırpça’da kökenleri açısından sahip oldukları belirtililiği (marked) kaybederek bu dillerin içinde öteki leksik ögeler gibi yaşamaktadır; bunlar ana dili Boşnakça, Hırvatça veya Sırpça olan vatandaşlar tarafından bilinip gündelik yaşayışta yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu grubu temsil eden birkaç örnek verelim: badem, čarapa (>çorap), čekić, čizme, ćup (>küp), fenjer, katran, kesten (>kestane), kreč (>kireç), sapun (>sabun), top, tepsija (>tepsi), turpija(>törpü). (>fener)

İkinci grupta Slav kökenli karşılığı var olan Türkçe kelimeler yer almaktadır. Konuşan kişinin, eş anlamlı iki kelimeden Slav kökenli ya da Türkçe kökenli olanı seçmesi, onun geldiği dil topluluğuna bağlıdır. Bu gruptaki Türkçe kelimeler Boşnaklar arasında hâlen yaygın olarak kullanılmaktadır. Birkaç örnek verelim: bakšiš (>bahşiş), bašta (>bahçe), čaršaf, čoban, durbin (>dürbün), džigerica (ciğer), ekser, kajsija (>kayısı), kašika (>kaşık), kat, makaze (>makas), mušterija, pamuk, peškir (>peşkir), sanduk (>sandık), sirće (>sirke), šećer (>şeker). (>müşteri)

Üçüncü gruba, değişen hayat koşulları sebebiyle kullanım sıklığı düşük olan kelimeler alınabilir. Bu grup kelimelerle ilgili olarak iki durumun ileri sürülmesi gerekir. Birincisi, bunların Slav kökenli karşılıkları bulunmamakta. İkincisi, bunlar standart dillere dahil edilmişlerdir. Örnek olarak bugünkü hayat koşulları sebebiyle Boşnakça’da olduğu gibi Türkçe’de de nadir rastlanan ya da sadece belli durumlarda kullanılan đerđef (>gergef) veya mangala (>mangal) kelimelerini gösterebiliriz. Bu örneklerin yanı sıra Türkiye Türkçe'sinde yaygın olarak kullanılan čakšire (>çakşır), đugum (>güğüm), ibrik, saz gibi kelimeler, Bosna halklarının dillerinde anlam daralmasına uğrayıp bugün kullanımda bunlara nadir rastlanmaktadır. Bu gruba alınan kelimeler, standart dillere dahil edildikleri halde konuşanın bilincinde bulunmayabilirler. Diğer deyişle, konuşan gösterileni bilmediği durumda göstereni de bilemeyecektir.

Dördüncü gruba, kullanımdan çıkıp dilin arkaik ögeleri olarak bilinen Türkçe kelimeleri toplamak mümkün. Bunların Slav kökenli karşılıkları standart dilde yer almaktalar, Türkçe kökenli eş anlamları ise supstandard olarak nitelendirilmektedir. Meselâ: avlija (>avlu), baksuzluk (>bahtsızlık), bećar (>bekâr), bošča (>bohça), ćeif (>keyif), dembel (>tembel), dert, dušmanin (>düşman), fukara, hasta, hevta (>hafta), kapija (>kapı), kavga, mahala (>mahalle), mejhana, pazar (>pazar yeri anlamında), raf, sokak. Yalnız, belli sosyal ve kültür özelliklerine işaret eden bu tür kelimeler, üslûp açısından belirtili (marked) olarak nitelendirilir. Bunlar, düz anlamlarının yanı sıra yan anlamlarını da taşıyorlar; böylece farklı bir üslûp kalitesi sağlayarak dilin niteliğine olumlu katkıda bulunmaktalar. Bu sebeple onların yazı dilinde önemli bir rolü vardır.

Bu makalede biz, Balkanların Bosna ve Hersek bölgesinde konuşulan dillerde yer bulan sözcük birimlerinin, günümüzde sürdürülen Türkçe öğretimiyle nasıl bir ilişkisi olabilir konusuna değinmek istiyoruz.Aslında çok genel yazdığımız bu makalede konu ile ilgili birtakım şahsi görüşlerimizi ileri sürmek istiyoruz. Umarız ki ilgilenen kişiler kendi görüşlerini de bunlara katacaklardır.

Türkçe derslerinde geçen Türkiye Türkçesi kelimeleri arasında, doğal olarak, Bosna’da konuşulan dillerin söz varlığında yer alan Türkçe kelimelere de rastlanmaktadır. Fakat bu tür kelimelerle karşılaştığı zaman öğrenci, genel olarak, bunların iki dilin ortak öğeleri olduğunu düşünmüyor. Bunun başlıca sebebi şu ki herkes, öğrenmekte olduğu  yabancı dile “dışarıdan” bakıyor ve yeni karşılaştığı her bir dil unsurunu “yabancı unsur” olarak kabul ediyor. Öte yandan kendi ana diline “içeriden” bakıyor ve ana dilinin unsurlarını - kökenlerini düşünmeden - “yerel” olarak algılıyor. Nitekim, öğrenmekte olduğu Türkçe’yi öğrenci, yabancı dil olarak görüyor, hatta uzak geçmişte kalan Türkçe’nin ana diline olan etkisinin bilincinde olmayabiliyor. Böylece, ana dilinde öteki Slav kökenli kelimelerle aynı değere sahip olan mesela, badem, cep, çekiç gibi Türkçe kökenli kelimeler, öğrencinin bilincinde “yabancı unsurlar” kavramıyla bağdaşmıyorlar.

İkinci bir sebep ise, Boşnakça’da, Hırvatça’da, Sırpça’da bulunan Türkçe’den alıntı kelimelerin çoğu, Türkiye Türkçesindeki biçimlerine göre birtakım fonetik farkları göstermektedir. Tabiî ki buna anlam farklarını da eklemek gerekir. Nitekim, Slav dillerine yüzyıllar önce giren Türkçe kelimeler, o zamanki biçimleri ve anlamlarıyla ödünç alınmıştır. Bunların bir kısmı o dönemin yazı dili yoluyla girdiği halde büyük bir kısmı konuşma dilinden, dolayısıyla Balkanlar bölgesinde konuşulan Türk ağızlarından alınmıştır. Türkoloji çalışmalarında bu duruma daha önce dikkat çekilmiştir.[8] Ödünçlenen kelimeler, geldiği dilin (Türkçe’nin) bünyesinde gelişen değişmelerin etkisi dışında kaldılar, girdiği dilin (Boşnakça’nın, Hırvatça’nın, Sırpça’nın) bünyesinde yeni hayata başladılar. Böylece Slav dillerinde varlığını sürdüren Türkçe kelimelerin, Türkiye Türkçesinde kullanılanlardan biçim, hatta anlam bakımından farklı olmaları, dil gelişmelerinin doğal neticesidir. Buna örnek olan birçok kelime var, burada bir tanesini göstermekle yetinilmiştir. Öğrenci, bir Türkçe metinde düğme kelimesiyle karşılaştığı zaman onunla ana dilindeki dugme biçimi arasında bağlantı kurmayı düşünemiyor. Bu sebeple, Türkçe ile Bosna dilleri arasındaki bağlantıyı öğrencinin yararına anlatmak gerektiği kanaatindeyim. Bunun çerçevesinde etkileşimin ne şekilde gerçekleştirildiği, alıntı kelimelerin özellikleri hakkında kendisine bilgi vermek gerekir. Bunun başlıca amacı ise, Türkoloji öğrencisinin, kendi dilinin ve kendi kültürünün bilinçli değerlendirilmesine ileride katkıda bulunabilmesi olmalı.

Nihayet, yaşayış koşullarının değişmesi sebebiyle kullanımdan düşmüş  ya da standart dilde nadir rastlanan Türkçe kelimeleri öğrencinin bilmesinde yarar var diye düşünmekteyim, şu açıdan: Geçmişte bütün bu kelimeler, o dönemde yaşayan dilin – yani onun söz varlığının – birimleriydi. Bu dil, o zamanki biçimiyle bugün yaşamadığı halde (zaman içerisinde özellikle söz varlığını önemli derecede etkileyen değişmelere uğradığından dolayı) Bosna’nın sosyo-kültür ortamında o, bir kültür dili olarak halen yaşamaktadır.Bunu belirgin bir şekilde sözlü edebî ürünler göstermektedir. Bugün konuştuğumuz dil, geçmişte konuşulan dilden gelişmiştir. Dolayısıyla geçmişin dili, bugün vazgeçilmez bir kültür mirası niteliğini taşımaktadır (Peti, 1995 : 124).

Bir deneme yapmak amacıyla Boşnakların sözlü edebiyatı antolojisinden aldığım bir destan ve günümüzün Boşnak yazarlarından İrfan Horozoviç’in üç kısa öyküsünü son sınıf öğrencilerine verip Türkçe kökenli kelimeleri tespit etmelerini istedim. Seçilen metinlerin biri çağdaş yazı dilini, ötekisi nispeten arkaik konuşma dilini yansıtırken her ikisi, öğrencinin  içinde yaşadığı kültürün birer parçasıdır.  Bu sefer öğrenci “içeriden” gördüğü ana dilinden hareket ederek onun kültüründe yer bulan Türkçe kökenli leksik unsurlarını tanımaya ve anlamaya çalışıyordu.

Kolay tanınanlar arasında Türkiye Türkçesinde ve öğrencinin ana dilinde  aynı fonetik özelliklerini gösteren ve aynı anlamları taşıyan kelimeler oldu. Meselâ: akşam, at, bayrak, cep, demir, haber, hayr, hayvan, hizmet, ibrik, kadifa, kahva, kavga, konak, mavi, padişah, pencer, rezil, sabah, sanduk (>sandık), saray, selâm, sokak, sultan, yaziya (>yazı), zurna.

Kolayca tanınıp tespit edilen kelimeler arasında, birtakım ses değişmelerini gösteren kelimeler de vardı. Bunlar, Bosna’da “supstandart”ta yer aldıkları halde bu bölgede bugün bile nispeten sıkça duyulur, meselâ: avliya (>avlu), bakšiš (>bahşiş), čador (>çadır), daidza (>dayı), dova (>dua), dušek (>döşek), dušmanin (>düşman), gazija (>gazi), kandžija (>kancı), kapija (>kapı), lakrdija (>lakırdı), merdevine (>merdiven), mejdan (>meydan), odaja (>oda), šeher (>şehir).

Göz ardı edilmemesi gereken husus şu ki sayılan bu kelimeler Türkiye Türkçesinde yaygın olarak kullanılır, yani dördüncü sınıf öğrencisinin Türkçe derslerinde öğrenebildiği kelimelerdir.

Bunların yanı sıra alaybeg, asker, bayraktar, beg, çauş, dabulhana, ferman, haznadar, mekterhanapaşa, spahiya, telal, timar-tefterdar, topuz, vezir, yamak gibi aynı ses ve anlam özelliklerini koruyan tarihî terimleri öğrenciler kolayca tespit edebildiler. (>sıpahi)

Öte yandan Türkiye Türkçesinde yeni anlamlara bürünen fakat Boşnakların sözlü edebiyatında eski anlamlarını taşıyan kelimelerin algılanmasında öğrenci zorluk çekiyor. Böylece çelenk, ocak, surudzija, tatar, yedek gibi kelimelerin etimolojik açıdan Türkçe olduklarını bilen öğrenci, bunların metnin içindeki anlamlarını tespit etmekte zorlanıyor. Kendisi, sürücü kelimesinin “motorlu taşıt süren kimse, şoför” anlamını biliyor, ancak bunun aynı zamanda “hayvan, at arabasını süren kimse” anlamına da geldiğini düşünemiyor. Benzer bir durum yedek kelimesinde görülmüştür. Yedek anahtar, yedek parça gibi sıfat tamlamalarından yedek kelimesinin anlamı ve kullanımını öğrenen öğrenci, bunun aynı zamanda  “hayvanı yedeğe alan ip, yular” anlamına geldiğini bilmiyor. Bu durum, doğal olarak günümüzün yaşayış koşullarıyla ilgilidir.

Nihayet öğrencilerin zor tespit edebildikleri örneklere işaret edelim. Bunları şu şekilde gruplandırmak mümkün:

- mahrama, murtat, şevak gibi Türkiye Türkçesinde kullanımdan düşmüş ya da eski sayılan kelimeler.

- günümüzün hayat koşulları nedeniyle ya da günümüzün Türkçe metinlerinde  yaygın olmayan aynı zamanda ses ve şekil bakımından öğrencinin ana diline uygun olan kelimeler, meselâ: hurç, raht srma.

- ses değişmelerine uğramış kelimeler: buljukbaša (>bölükbaşı), ćejif (>keyif), ćuhejlan (> küheylan), dorat (>doru at), hiyanet (>ihanet),  kurşum.

İsim türü bir Türkçe kelimenin, “yapmak/etmek” anlamındaki Slav kökenli učiniti fiiliyle bir araya getirilip türetilen fiiller öğrencilere, esasında yabancı geldiler.  Bunların birkaç örneğini verelim: asi učiniti, hazur (>hazır) učiniti, idaru učiniti, ilum (>ilim) naucitikayil učiniti, surgun (>sürgün) učiniti. Bu örneklerin arasında Türkçe kelime üzerine bir Slav ekinin getirilmesiyle türetilen fiiller de yer alırlar, meselâ: harčiti (>harcamak), osejriti (>seyretmek). Nitekim, bu tür türemeler artık öğrencinin ana dilinde kullanılmamakta, sadece sözlü edebiyat ürünlerinde bunlara rastlanmaktadır.

Benzer bir durum, Türkçe’nin bir yandan sırça kelimesi, öte yandan şık kelimesi üzerine isimden sıfat yapan –lI ekinin getirilmesiyle türetilen srçali ve şikli sıfatlarında da görülmüştür. Bu sıfatlar srčali durbin (<sırçalı dürbün) ve šikli odaja (<şıklı oda) tamlamalarında geçmektedir.

Her bir sosyokültürel ortam, konuştuğu dile zaman perspektifinden baktığında kendi dilini değerlendirebilir; bir yandan kendi dilinin özelliklerini, öte yandan onun diller arasındaki yerini görebilir. Aynı zamanda konuştuğu dille etkileşim sürecinde bulunan dil veya diller hakkında bir takım bilgilere sahip olur. O ikinci dili yabancı dil olarak okuyan öğrencinin etkileşimin bilincinde olması iki yönlü yararlı olmuş olur.

ÖZET

Geçmiş yüzyıllarda Balkanlarda yaşamış olan Slav dilleri Türkçe’nin etkisine açık kalmışlardır. Diller arasındaki bu etkileşim, genel olarak farklı kültürlerin temasta bulunmasının doğal bir neticesidir.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Slav dilleri, yapıları bakımından Türkçe’nin yapı ve işleyişi ile bağdaşmayan dillerdir. Bu durum, aslında, Slav dilleri ile Türkçe’nin farklı ailelere bağlı olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Türkçe’nin Slav dilleri üzerine olan etkisi, Slav dillerinin ses, yapı ve cümle yapısı alanlarından çok kelime verme alanında güçlü bir şekilde kendini göstermiştir.

Bir dile yabancı kelimelerin girmesi, o dilde beliren bazı kavram boşluklarını doldurma amacına dayanmaktadır. Türk kültürüyle birlikte Balkanlara gelen yenilikler, o zamana kadar  bilinmeyen kavramları kendisiyle birlikte getirmiştir. Bu yeni kavramları karşılayacak Slav kökenli kelimelerin bulunmaması yüzünden Türkçe kelime ve terimler Slav dillerine aktarılmıştır. Dil bilimi ifadesiyle bölge dilleri Türkçe’den "gösterilen"le birlikte "gösteren"i de ödünç almıştır. Bu tür ödünçleme dil bilimsel sebeplere dayanmaktadır. Bölge dillerinde ihtiyaç duyulan bu kelimelerle terimlerin yanı sıra, Slav kökenli karşılığı var olan kelimeler de Türkçe’den ödünç alınmıştır. Diğer deyişle, bilinen bir "gösterilen" için "gösteren" ödünç alınmış, bir süre sonra alışkanlık kazanıp ana dilde var olan "gösteren"le birlikte yaşamaya başlamıştır. Dolayısıyla ödünçlemenin sebepleri sadece dil bilimsel (linguistik) özelliklere değil dil dışı (extralinguistik) özelliklere de dayanmaktadır.

Bilindiği gibi, bir dile ödünç alınmış yabancı kelimelerin bir kısmı günümüze kadar varlığını sürdürmektedir, bir kısmı ise zaman içerisinde ya “arkaik” unsurlar niteliğinde yaşamaya devam ederler, ya da tamamen kullanımdan düşerek yerini yeni kelimelere bırakırlar. Öte yandan geçmiş yüzyıllarda halkın içinden doğan, nesilden nesile nakledilen sözlü edebiyat, meydana çıktığı dönemin dilini içermektedir. Destanlar, masallar, halk öyküleri, fıkralar halkın konuştuğu dille anlatılmıştır. Dolayısıyla günümüz standart dilinde varlığını sürdürmemekte olan kelimelere bile sözlü edebiyatta rastlamak mümkündür.

Bir halkın, vazgeçilmez kültür değerini oluşturan sözlü edebiyatı doğru bir biçimde değerlendirmesi ve koruması, onu doğru bir biçimde anlamasına bağlıdır.

Bütün bunları göz önünde tutarak bu çalışmamızda Sarajevo Üniversitesi Felsefe Fakültesi’nde sürdürülmekte olan Türkçe eğitiminin, Boşnakların çağdaş kültürü açısından yerini ve önemini değerlendirmeye çalıştık.

Kerima FİLAN - Sarajevo Üniversitesi 

 

KAYNAKÇA

Adamović, Milan (1973.): “O poreklu srpskohrvatskih osmanizama”, Južnoslovenski filolog 30/1-2/, Beograd, s. 229-236.

Bugarski, Ranko: Lingvistika u primeni, Zavod za udžbenike i nastavna sredstva, Biblioteka “Tumačenje književnosti”, Beograd.

Filipović, Rudolf (1986.): Teorija jezika u kontaktu, Zagreb.

Glibanović-Vajzović, Hanka (1986.): “O turcizmima u srpskohrvatskom jeziku sa sociolingvističkog stanovišta”, Književni jezik 15/2, Sarajevo, s. 141-147.

Güngör, Nevin (1991.): Kültür-Eğitim-Dil Üzerine Görüşleri ile Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları 1290, Kültür Eserleri 167, Ankara.

Hadžiefendić, Remzija (1984.): ”Turcizmi u funkciji imenovanja likova u ‘Dervišu i smrti’ i ‘Na Drini ćuprija”, Književni jezik 13/4, Sarajevo, s. 199-217.

Nikolić-Hoyt, Anja (1994.): “Kulturne i povijesne komponente značenja riječi”, Filologija, knjiga 22-23, Zagreb, str. 253-257.

Peti, Mirko (1995): Jezikom o jezik – studije, Zagreb 1995.

Škaljić, Abdulah (1985.): Turcizmi u srpskohrvatskom-hrvatskosrpskom jeziku, “Svjetlost” Sarajevo.

Vajzović, Hanka: Orijentalizmi u književnom djelu – Lingvistička analiza, Sarajevo 1999.


 

 Peter I. Rose and Myron Glayer, Sociology, New York, Harper and Row 1977, s. 62. Nevin Güngör, Kültür-Eğitim-Dil Görüşleri ile Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Kültür Bakanlığı/1290, Kültür Eserleri/167, Ankara 1991, s. 62’ye göre verilmiştir.

 Bosna bölgesinde Türkçe’nin, gündelik yaşayışta ne derecede kullanıldığı, yani yerli halk arasında ne derecede yaygın olduğu sorusuna bugüne kadar bir bilimsel yanıt ortaya konmuş değildir. Konu ile ilgili farklı görüşler ortaya konmuştur. Bazı görüşlere göre Türkçe’nin o dönemde Bosna’da yaygın olduğu ileri sürülürken diğer görüşler halkın Türkçe’ye hakim olmadığı düşüncesini savunmakta. O dönemde Türk dilinin bir kültür dili niteliğine sahip olduğu şüphesizdir. Bunu kanıtlayan birçok yazılı anıtlar günümüze kadar ulaşmıştır. Şüphesiz bu konu, çok etraflı bir araştırma ister. Umarız ki bundan böyle bu konuya ilgi gösterilir, bilimsel bir çalışma çerçevesinde değerlendirilir.

Bu kelimelerin büyük bir bölümü Arapça ve Farsça kökenli, bir kısmı da Yunanca kökenlidir. Yalnız bunların dilimize Türkçe vasıtasıyla geçmiş olması sebebiyle bölgemizde yayımlanan çalışmalarda ‘turcizmi’ terimi alışkanlık kazanmıştır. Bu yüzden biz de bu makalede ödünçlenen kelimelerin kökünü ikinci planda bırakarak “Türkçe kelimeler” kavramını kullanmaktayız.

“Bosna’da konuşulan diller” ifadesiyle Bosna ve Hersek’te yaşamakta olan Boşnak, Hırvat ve Sırp halklarının konuştukları ana dillerini, Boşnakça, Hırvatça ve Sırpçayı kastetmekteyiz.

Günümüze kadar yapılan çalışmalarda, Bosna halklarının dillerinde 10.000 kadar Türkçe kelimenin bulunduğu tespit edilmiştir. Bunlardan sekiz bini, bilim dünyasında iyi bilinen Abdulah Škaljić tarafından hazırlanmış Turcizmi u srpskohrvatskom-hrvatskosrpskom jeziku (Srpça-Hrvatça dilinde Türkçe kelimeler) başlıklı sözlükte toplanmış bulunmaktadır. Geri kalan iki bini, Orijentalizmi u književnom djelu – Lingvistička analiza (Edebî Eserlerde Şark Dilleri Kökenli Kelimeler– Dil Bilimsel İnceleme) başlığı altında 1999 yılında yayımlanmış çalışmada yer almaktadır. Bu son çalışma, 80’li yıllarda Bosna ve Hersek’in Saraybosna şehrinde Dil Enstitüsü tarafından yürütülmüş projelerden birinin çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. (a.g.e., s. 9) Hanka Vajzoviç tarafından hazırlanan bu çalışmada, edebi eserlerden derlenen Türkçe kelimeler, ses, şekil, cümle ve anlam bilgisi açısından ele alınarak incelenmiştir. Çalışmanın sonunda derlenen bütün kelimeler dizilip anlamlarıyla etimolojileri verilmiştir. Škaljić’in sözlüğünde yer alan kelimeler, genel olarak Boşnakların sözlü edebiyatından ve kısmen konuşma dilinden derlenmiştir. Buna karşın, ikinci kitapta toplanan Türkçe kelimeler, Bosna ve Hersek’te iki dünya savaşı arasında Boşnak, Hırvat, Sırp ve Yahudi yazarları tarafından kaleme alınmış edebî eserlerden derlenmiştir. Bu iki değerli çalışmanın gösterdiği gibi, Bosna ve Hersek sözlü ve yazılı edebî ürünlerde Türkçe'den ödünç alınmış kelimelere çok rastlanmaktadır.

 Sarajevo Üniversitesinde sürdürülen Türkçe öğretimi, Türkiye Türkçesine yönelik olup dil bilimi ilkelerine dayanmaktadır. Esas ders kitabımız sayın Prof. Dr. Ekrem Čaušević’in hazırladığı Gramatika savremenoga turskog jezika (Çağdaş Türk Dilinin Grameri). Bunun yanı sıra yabancı dillerde yazılmış Türkçe gramer kitaplarından da faydalanıyoruz. Türkçe gramer kitapları, üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerine tavsiye edilir. Öğrencilerin büyük çoğunluğunu Türkçe konuşmayan Bosna ve Hersek vatandaşları oluşturmaktadır. Bu sebeple, üniversitemizdeki Türkçe öğretimi alfabeden başlıyarak dört yıl içinde devam etmektedir.

M. Adamović, “O poreklu srpskohrvatskih osmanizama”, Južnoslovenski filolog 30/1-2/, Beograd 1973, s. 229-236.

 Bir dilin “kültür dili” olarak yaşaması hakkında bkn. Peti, 1995 : 244.

Kullanılan metinler şunlardır: Đ. Buturović, Antologija bošnjačke usmene epike, “Gazi Husrev-beg vodi svatove u Stambol”, Alef, Sarajevo 1997, s. 87-111. Esad Duraković, Antologija bošnjačke pripovijetke XX vijeka, Alef  Sarajevo 1995, s. 419-431.

Dili Yapanlar

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Dileri dil yapan, bütün bir milletin fertleri ve tek tek vatanın evladlarıdır. Dili güzelleştirenler ise, halkın dilinde cilalanıp şeffaflaşan kelimeleri, lahuti bir zevkle kullanıp şiir ve nesirlerinde inci-mercan gibi işleyen, görülmedik ebedi nakışlar dokuyan şair ve ediplerdir. Yoksa “bir takım alaylı âlim dilciler’’ değil.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.


Bu mevzuda merhum Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş fikirlerini şöyle izah etmektedir:
“Dil bir bakıma yapraklarını yenileyen ağaçlar gibidir. Bir kısım kelimeler dile girer. Bu, tabii bir hadisedir. Dildeki bu canlılığı görmemek, onun tabii bir varlık olduğunu inkâr etmek olur. Yalnız bu gelişme ve değişmenin gelişigüzel olmadığına dikkat etmek gerekir. Bu ağaç nasıl zamana bağlı ve tabii olarak yaprak değiştirir ve bu gelişme köke, öze bağlı olarak meydana gelirse, dildeki kelime değişmeleri de öyle olur. Yaprakları atıp, başka yaprakların çıkmasını istemek mümkün değilse, kelimeleri keyfi olarak atıp yerine başkalarını koymak da o derece imkânsızdır. Hele bir çınar yaprağını koparıp yerine mesela bir söğüt yaprağını tutturmak nasıl mümkün olmazsa, değişik ve yabancı bir ek ve kökle yapılan kelimeler de dil içinde öyle iğreti kalır. Ağaçta da, dilde de gelişme ve değişmenin tabii olup, bünyeye uyması şarttır.”

Prof. Dr. Ayhan Songar sinir sisteminin çeşitli bozukluklarından, konuşma sisteminin müteessir olduğunu, buna düşünce kusurunun da daima az veya çok refakat ettiğini belirttikten sonra şöyle demektedir.

“Bir takım akıl hastalıklarında hasta durup dururken kelime uydurur, bildiğimiz, tanıdığımız eşyalara kendi kafasına göre bir takım isimler takar ve bu kelimeleri konuşurken kullanır. Bunların konuşma dilleri bazen hiç anlaşılmayacak bir uydurma lisan haline gelebilir.”

Hatta on sene kadar önce Amerika’da, vaktiyle edebiyat ve filoloji tahsil etmiş bir akıl hastasının, gramer ve sözlükleriyle üç ayrı dil icad etmiş olduğunu gazeteler yazmış lardı.

Milletlerarası ortak bir dile sahip olmak üzere XIX. asırda Esperanto adı verilen ve Avrupa dillerine dayanılarak meydana getirilen bir dilin ortaya sürüldüğü malumdur. Fakat sun’i olduğu, hiçbir yerde yazılıp konuşulmadığı için bu dil tutmamış tır.

Herkes kelime meydana getiremez. Kelimeler halk arasında, dilin kanunlarına göre, kendiliğinden meydana gelir. Edebiyatçılar bunları yazı diline geçirir ve bunlara yeni bir mana ve kullanış kazandırırlar. Çünkü dil ağacı son derece nazlı ve incedir. Hemen hırpalanır ve incinir.

Başka dillerden gelen kelimeler bile, ses, şekil ve bilhassa mana ve kullanılış yönünden yeni bir hususiyet kazanmış ve bir değişikliğe uğramışsa, artık o milletin malı sayılır; yabancılık ortadan kalkar. Bütün gelişmiş dillerde durum budur. Esasen dillerde zenginliği meydana getiren de bu keyfiyettir. Ancak 5–6 yüz kelimelik ibtida’? Afrika kabile dilleri tamamıyla milli ve öz olabilir.

Vücut yabancı maddeleri reddettiği gibi, dil de normal yolun dışındaki zorlamalarla giren ve bünyesine uymayan kelimeleri reddeder. Bir misal olması bakımından arzediyorum: 17 Mayıs 1969 Cumartesi akşamı Ankara televizyonunda Nurullah Ataç ile ilgili bir program vardı. Bu programa Nurullah Ataç’ın kızı Meral Tolluoğlu da çıkmıştı. Meral Hanım konuşmasında “Misafir” dedi, “konuk” demedi, “hakikat” kelimesini kullandı ‘‘gerçekten’‘e yer vermedi, “cevap” dedi, “yanıt” demedi, “talebe” ve “akılsız” dedi, “öğrenci” ve “ussuz” demedi; “sene-i devriyye’’ tabirini kullandı, “yıldönümü” diye birşey söylemedi. Demek ki, ne kadar müfritler yanında kalınırsa kalınsın, normal ve fıtri olandan vazgeçilemiyor.

Hatta lehçe ve şive farklarının giderilmesi için bile âlim ve şairlerin ittifakının yeterli olup olmadığı tartışma mevzuudur. Bu yüzden Türkçe için yapılan bir toplantıda Yahya Kemal ile Ziya Gökalp arasında ihtilaf çıktı. Başkan Halide Edip:
— İkisi de vazıh konuşsunlar, dedi.

Yahya Kemal — Türkçe hangi milletin lisanıdır?

Ziya Gökalp — Türk milletinin lisanıdır.

Y.K. — Türk milleti hangi kıtalarda sakindir.

Z.G. — Türkiye’de Anadolu, Rumeli, İstanbul, kaybettiğimiz yerlerde, Türkiye haricinde İran’da, Rusya’nın Şark ve Gar- binde, birçoğu Çin’de, Hind’de, şurda burda, birçok kıtalarda.

Y.K. — Bu kıtalarda ikamet eden Türkler aynı Türkçeyi mi konuşuyorlar?

Z.G. — Nahiv olarak mutlaka, (gramer olarak) vasi bir mikyasta, lehçe farkları ile konuşurlar. Ulema ve edipler isterse, mükemmel bir edebiyat yaparlarsa, bu ülkelerde oturan Türkler konuşurlar.

Y.K. — Sual ve cevap burada kâfidir. Çünkü ben böyle düşünmüyorum. Alimler ve şairler ittifak etseler, bir edebi lisan yapsalar, bu kıtalardaki Türkler yine aynı Türkçeyi konuşamazlar.

Tarihte bu ana kadar âlimlerin, ediplerin ve şairlerin ittifak edip bir dil yaptıkları görülmez. Bunlar belki milletlerin yaptığı lisanlardan abideler yapmışlardır.

Z.G. — Yahya Kemal Bey kendi fikrini kendi izah etsin.

Y.K. — Turanî ırka mensup milletlerin lisan mukayesesi bitmez, tükenmez. Zaten ben bunların mütehassısı değilim. Ben memleketimin Türkçesinden bahsederek düşüncemi sıkça anlatmış olacağım.

Biz Türkler dil bakımından Ural Altay zümresindeniz. Amma Ural-Altay’ in Türk kısmındansınız. Çünkü Türk kısmından olmayan Turanî ‘ler vardır. Türklerin Oğuz kısmına mensubuz. Buna mensub olmayanlar vardır. Oğuz töresinden İrana gelen Selçuklardanız.

Selçuklulara mensubuz ama 1071’- den sonra Anadolu’ya, sonra Rumeliye geçip, sonra İstanbul’u alan ve Türkiye’yi içine alan ve Türkiye’yi vücuda getiren Türkleriz. Bugünkü Türkçe, o Türklerin 800 bu kadar sene tekâmülünden sonra vücuda gelmiştir. Bu derece olmaksızın lisanın tekevvününü görmek imkinsızdır. Türkçeye röntgen şuaları ile bakmak mümkün olsaydı, Türkçeye girmiş bir kelimenin hangi ve ne gibi mecburiyetle girmiş olduğunu görürdük. Mesela şöyle bir misal alıyorum:
1071’de Malazgird’de döğüşenler 1081’ de doğru, Üsküdar, İznik Ayvalık ve İzmir’e geldiler. Müfrezelerden biri İzmir limanına geliyor. 0 zamana kadar görmemiş, deniz kenarında bir iskele var ve orada Venedik, Katalan ve Diyar-ı Rum gemileri duruyor. Soruyor, buraya ne derler? İskala derler. İlk gördüğü şeyden iskele alıyor. Yemek yedikleri yere lokanta derler, alıyor. Liman, Rumca’dan alıyor. Dalavire, çanta... yoktan kelimeler Türkçeye giriyor.

İskele kelimesini Türkçeden atmak hatadır. Bu Malazgirt Türkünün İzmir’e gelmek hatırasını atmak demektir.

İşte Türkler İran’dan neyi getirmiştir belli, neyi getirmemiş belli. Bir Türk’e pencereyi gösterin, pencere der. Pencere, cam çerçeve kelimeleri farisi olduğu için bunları İran’dan biliyor. Bilmeseydi, Rumcadan alırdı. Pancur ve terasayı sonradan almış. Biber, Frenkçe. Patlıcan Arapça, Fasulye İtalyanca, bize girmiş. Demek ki medeniyet müşterek ve beynelmileldir. Fransızca böyledir. Her millet böyledir.

Istılahlar bütün milletlerde değişmiştir. Bizde de değişiyor. Vatan ve Millet ismi değişmiş, lakin ifade ettiği şey aynıdır. (Milet-i İslamiye) dendiği zaman millet ne ise şimdi Türk milleti deyince odur. (Memalik-i Mahruse-i Şahane) de öyle. Şimdi Türkiye diyoruz. Aynı şeydir. Cedlerimiz Anadoluyu fethettikten sonra bütün isimleri değiştirmemişler. İstanbul

— İstinbolis (Şehirden şehire) demek, etraftaki köylüler öyle dermiş. Bizimkiler bunu isim zannettikleri için İstanbul kalmış.

Vatanımız genişlemiş Tri polis’i (üç şehir) almışız. Tirebolu demişiz. Adriyona Polis, iki asır evvel Edirne olmuş.

Bazı kelimeleri olduğu gibi almışız. Ayasofya, manastır demek, dini bir tabir. Fakat Ayasofya Camii Şerifi demişiz.

Ayastofonos Hiristos’u olduğu gibi almışız.

Rumeli, Diyar-ı Rum demek ama tuhaf ifadeyi almışız.

Roma, Roma İmparatorluğu demek. Rom diyemiyor, Rum diyoruz.

Evet, bir grup insanın toplanıp kendi kendilerine kelimeler türetip zorla bir millete benimsetmeleri mümkün olamaz. “Oluş ve yontuluş” gerçeğine uygun olarak o kelimeleri kullanacak olan millet fertleri, kendi bünyelerinde, kendi iklimlerinde dil ağacına çiçekler açtıracaklardır. Yoksa bu zorlamaları yapanlar her zaman gülünç duruma düşmekle karşı karşıyadırlar. İ.Hami Denişmend’in bir hatırası ile mevzumuza son verelim.


HOŞ GÜNLER 

Bir gün Hasan Ali Yücel gelmişti. Öteden benden konuşurken, artık bu memleketin en tatlı sohbet konusu olan dil devriminden de dem vurmaya başladık. Hasan Ali, bu konuda pek muhafazakâr olmadığı halde Milli Eğitim Bakanlığı devrine ait bir hatırasını hem hayretlerle, hem kahkahalarla anlattı. Bir gün evrimci, devrimci ve çevrimci bir dilci kendisine şöyle bir teklifte bulunmuş:
Bizde gün isimlerinin Türkçe olmaması yüzümüzü kızartacak bir durummuş. “Pazar” Acemce, “Pazartesi” Acemce ve Türkçe, yalnız “Salı” Türkçe, ‘‘Çarşamba” Acemce, “Perşembe” yine Acemce, “Cuma’’ Arapça ve “Cumartesi” de Arapça ve Türkçe olduğu için, haftanın yedi gününden yalnız birinin adı Türkçe ve altısının adları da Arapça ve Acemce imiş. İşte bundan dolayı evrim, devrim ve çevrim uzmanı olan muhteşem dilci bunlara karşılık şu öz Türkçe adların kabul ve yayılmasını rica etmiş:
Pazar: Gezgün,
Pazartesi: Öngün,
Salı: İşgün
Çarşamba: Güç gün
Perşembe: Koşgün
Cuma: Yorgün
Cumartesi: Bitgün

Bunlardan Pazara “gezgün” denilmesinin sebebi gezinti, yani tatil günü olmasından, Pazartesiye “Öngün” denilmesi haftanın ilk iş gününe rastlamasından, Salı ile Çarşambaya “İşgün”, “Güç gün” adlarının takılması iş-güç günlerine rastlamalarından, Perşembeye “Koşgün” denilmesi iş peşinde koşma günü olduğundan, Cumaya “Yor- gün” adının verilmesi dört gün çalıştıktan sonra yorgunluğun başlamasından ve nihayet Cumartesinin “Bitgün” devrimine uğraması da yorgunluğu takiben bitkinlikten ileri geliyormuş. Unutmamak için Hasan Ali’ye tekrar ettirip bir not defterine kaydettiğim bu eğlenceli adları nasıl olup da unutmadığını kendisinden sordum. 0 da bana:

— Bunlar unutulmaz şeylerdir. Sen de unutmayacağın için boşuna kaydettin dedi.

Türkçe olan Salı adının niçin değiştirildiğini de sormakda kusur etmedim.

— Onu ben de merak edip sordum. Yedi gün adının iş ve çalışma anlamı ile ilgili olması gerektiğinden bahis buyruldu, dedi ve bu evrim, devrim, çevrim bahsine kahkahalarla son verildi

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...