dilde

Dilde Hüzün Var Şimdi

Zihnimizdekileri en iyi yansıtan vasıta dil olduğu için “Dil, zihnin aynasıdır.” denilmiştir. Her insan, mensubu olduğu milletin dilini, doğduğunda hazır bulur. Dil, benliği kimliğe; ferdî kimlik ve kişiliği, millî kimlik ve şahsiyete dönüştüren oldukça mühim bir vasıtadır. Ferdî benlik, değer hükümlerimizi, kanaatlerimizi ve kabiliyetlerimizi yansıtır. Ferdin sahip olduğu cüz’i benlik, toplumla uyum sağladığında millî benliğe dönüşür. Her fert, âzâsı olduğu cemiyetin genel özelliklerini de taşır. Ferdin kendini tanımasına yönelik değerlendirmelerini ihtiva eden kelime ve kavramlar, dille ifade edilir. Hüviyet ve şahsiyetiyle cemiyetin bir parçası olan fert, cemiyetteki çeşitli faaliyetleriyle, millî kimliğe ulaşır. Bir milletin ortak değerleriyle oluşan millî kimlik, fertte ortak his ve düşünceler hâsıl eder. Bu değerler, dil aracılığıyla düşüncemizde şekillenerek davranışlarımıza yansır. Dil, insana mensubu olduğu millete kuvvetli bir aidiyet hissi kazandırır. Anne karnında iken pasif, doğduktan sonra da aktif şekilde münasebete girdiğimiz ve konuşmaya başladığımız ana dil; kültür, edebiyat ve medeniyetin temel unsurlarından biridir.


Düşüncenin evi olarak dil
İnsanların eşya ve hâdiselere bakışını belirleyen dil, düşüncenin de en önemli unsurudur. Milletlerin gücü, dil ve düşüncelerinin güçlü olmasıyla doğru orantılıdır, bu yüzden gelişen şartlara uygun olarak dilin yeniden değerlendirilmesi gerekir. Bir millet dil, düşünce, sanat ve edebiyatta kuvvetli olduğu nispette güçlü sayılır. Bir fert, kendi dilini iyi kullanıp başkalarıyla da samimi münasebetler kurduğu ölçüde, kendi millî benliğini teminat altına alır. Dil, geçmişteki zenginlikleri günümüze, bugünün birikimlerini de geleceğe aktarmada önemli bir köprü vazifesi görmektedir. “Bir millet atalarından aldığı ve günümüzde yeni şekillere sokarak değerlendirdiği zihnî, ilmî, fikrî zenginliklerini ancak bütün bunları kucaklayabilecek güçlü bir dille gerçekleştirebilir. Millet ne ölçüde zengin bir dille konuşuyorsa, o ölçüde düşünüyor; ne seviyede düşünüyorsa, o ölçüde de konuşabiliyor demektir. Bir dil, kendi iç dinamikleri ve her şeyi ifade edebilmesi açısından bütün zamanların gereklerini seslendirmeye yetmiyor ve dolayısıyla da o dili kullananlar bazı mazmunları ifadede söz sıkıntısı çekiyorlarsa, o dil; düşüncenin desteğinden mahrum, onu kullananlar da dökülüp yollarda kalmaya mahkûmdurlar. Eğer bugün kendimizi ifadede sadece çevremizden duyup öğrendiklerimizle veya mevcut sözlüklerdeki kelimelerle yetinecek olursak okullar, sanayi müesseseleri, ticaret fuarları, teknoloji hangarları.. gibi modern hayatın zarûrî gördüğü pek çok alanda sessiz sessiz oturup etrafımızı dinleme mecburiyetinde kalırız ki, bu da, içinde bulunduğumuz çağın temel esasları kabul edilen bir kısım dinamiklere karşı alâkasızlık ve dolayısıyla da muasır milletler karşısında elenip gitme demektir.”1 
Günümüz insanı dili ve düşüncesiyle kendi çağını doğru okuyup değerlendirmelidir. Zamanın şartlarına uygun olarak yeni fikirler üretip kültürü yorumlama yoluna gitmelidir. Unutmayalım ki düşünmeyen, konuşmayan milletlerin yerine hep başkaları düşünür ve konuşur. Düşünmeden konuşanlarda, mantık dilin esiri sayılır. Düşünmeyen, düşündüklerini sağlıklı bir şekilde ifade edemeyenlerin millî bir acz ve atalet içinde olduğu kesindir. 

Dil yâresi
Sokaktaki vatandaşlarımız, hattâ birçok aydınımız, kelimeleri bazen yerli yerinde kullanamamaktadır. Eli kalem tutan ve tv’lerde konuşan kimselerin büyük yanlışlarından biri, kelimenin Türkçesi varken yabancısını kullanmaktır. ‘Modası geçmiş’ yerine ‘demode’; ‘kanunsuz’ yerine ‘illegal’; ‘dolu’ yerine ‘full’ demek insanlara neden bu kadar kolay gelmektedir? Bütün bunların sebebi, yabancı yaşama tarzlarına özenti ve kendi kültürünü yeterince idrak edememedir. Çünkü dil ile yaşama tarzı arasında sıkı bir münasebet vardır. Meselâ beslenme ihtiyacını ‘fast-food’ kavramının getirdiği bir yeme-içme tarzına göre karşılayan, yemeğini devamlı bu tür gıdaların tüketildiği yerlerde yiyen kişilerde zamanla, ‘bu beslenme kültürünün’ ortaya çıkardığı davranış şekilleri görülmeye başlanır. Bu durum, yemek kültürünün değişmesiyle ortaya çıkan davranış değişmesine güzel bir misâldir. Bu beslenme kültüründe, Türk kültüründe ‘sofra kurmak’ tabiriyle ifade ettiğimiz yemek yeme usûlündeki birçok mânâ, güzellik ve haslet kaybolmaktadır. Bu zaviyeden değerlendirildiğinde, dil, atalardan miras alınan kültürün en önemli unsurudur. Bir başka ifadeyle sosyo-biyolojik açıdan dil, kültürü ifade edici, çeşitlendirici, çoğaltıcı, aktarıcı ‘kültürel gen’dir. ‘Kültürel gen’ veya ‘sosyokültürel gen’ tabirleri yerine, kolay anlaşılması için biyolojik gen kavramından ilham alınarak zihindeki kavram, sembol ve birikimlere ait birimleri ifade edecek tarzda “mem” tabiri de kullanılmaktadır.
Fıtratın bir parçasını teşkil eden genetik yapının birimleri olan genler gibi, fıtratımızın şekillenmesinde rol alan zihin, düşünce ve kültür dünyamızın taşıyıcılarından olan dil ve kavramlar arasında da bir yakınlık vardır. Meselâ; insanların fıtratları farklı olduğu gibi, beğenileri veya alâka duydukları meslekler de farklılaşmakta, buna bağlı olarak kullanılan kelime ve kavramlar da farklılaşmaktadır. Temelinde gen ile mem farklılaşmasının yattığı bu hususa ‘argo’ veya ‘avamca’ kelimelerin bazılarına çok normal gelmesine rağmen; asil ve ciddi insanların bu tabirleri çekinerek kullanmaları örnek verilebilir. 
İnsan fıtraten ve potansiyel olarak hem iyiliğe hem de kötülüğe açık bir mahiyette yaratılmıştır. Bu mahiyetin açığa çıkarılmasında sebepler plânında genlere de bir rol verilmiştir. Epigenetik, genlerin hangi şartlarda aktif olup olmadıklarını araştırmaktadır. Yeni bir teoriye göre epigenetik bilimi, sahip olduğumuz genlerimizin nasıl, nerede, hangi ölçülerde okunacağını (ekspresyonunu) belirlemede kelime ve kavramların büyük tesiri olduğunu iddia etmektedir. Müstehcen kavram ve kelimelere sıkça mârûz kalındığında hâl ve davranışlara müspet tesir eden beyindeki bazı genlerin okunmadığı, aksine menfî tesiri olan bazı genlerin tesirini gösterdiği düşünülmektedir.
Günümüzde ‘ses bayrağımız Türkçe’, ne yazık ki yabancı kelimelerin istilâsı altında. Radyo dinlerken, televizyon izlerken veya sokaklarda dolaşırken bu istilânın boyutları net olarak görülmektedir. Büyük şehirlerin herhangi bir köşesinde görebileceğimiz ‘Blue Butik, Sandwich Waffle, Body Reform Shop, Haute Coiffeure, Kebab’s, Shoe center…’ gibi yabancı isimler, insanı yabancı bir diyara gelmiş gibi şaşkınlık içinde bırakıyor. Bu menfi durum sadece iş yeri veya müessese isimleriyle sınırlı değil, günlük konuşmalarımıza da sirayet etmiş durumda. Hiçbir kaideye dayanmayan bu dil ve düşünce kirlenmesi aslında zihin haritamızın da değişime uğradığını göstermektedir. “N’aber kelimesi ile çok uzun (sürebilecek) görüşmelerimizi süratle bitiriyor, ‘köşeyi döndük’ kelimesi ile ekonomik durumumuzu özetleyebiliyoruz artık. ‘Kaçalım mı’ veya ‘kaçtım- uçtum’ kelimeleri ile de çok sıkıntılı bir ortamdan ayrılmanın zamanının geldiğini yine o hızla anlatabiliyoruz. ‘Ne iş’ kelimesi ile çok önemli veya karmaşık bir hâdiseyi anlayıp anlatabiliyoruz. Neredeyse konuşmuyor, koşuyoruz. Dünyanın genel yapılanması ülkemize de kimi boyutlarıyla yansıyor kuşkusuz. Ama arada dilimizin bu kadar sıkça ve hızla değişmesi, kirlenmesi ve kimliğini kaybetmesi, bu garip ve şaşırtıcı dil devriminin nasıl oluştuğu sorusunu akla getiriyor. Günümüzde hemen artık herkes kestirme, koşturarak ve anında yaşamayı tercih etmiş durumda. Dolayısıyla gündelik hayat bir sürat koşusuna dönüşmüş gözüküyor. İşte böylesi bir ortamda insanlarımız, dilimizin özünden çok, pratiğini seçme kolaylığını tercih ediyor ve fast-food beslenme gibi bir konuşma, anlaşma, görüşme özgürlüğünü ön plâna alarak, pek âlâ da anlaşabiliyor. Böylece dilimiz ‘Vatandaş, Türkçe konuş!’lu yıllardan ‘Nasıl işine geliyorsa öyle konuş!’a, daha doğru ifadesiyle, ‘Konuş da, nasıl konuşursan konuş!’a dönüşmüş oluyor.”2 
Bir milletin fertlerinde millî kimlik ve benlik duyguları yeterince gelişip, bir fıtrat hâline gelmemişse, dile sahip çıkma duygusu da gelişmez. Çünkü dili doğru ve güzel kullanma, ona sahip çıkma duygusu biraz da millî hislerle alâkalıdır. Sevinçlerimizi, acılarımızı, kederlerimizi, millî hissin en önemli taşıyıcısı olan dille, dolayısıyla Türkçeyle ifade etmeliyiz. Sevinirken ‘yuppi’, tasdik mânâsında ‘okey’, bir yerden ayrılırken ‘by’, teşekkür ederken ‘mersi’, özür dilerken ‘pardon’ demek acaba hangi millî benlik, kimlik ve şahsiyetle bağdaşır?! Bununla beraber son yıllarda çocuklara ‘Melisa’ vb. isimler vermek, millî kimliğin aşınmasına bir misâldir. Bir milleti teşkil eden fertlerin başka kültürlerin tesiri altında kalması ve zamanla da özlerini kaybedip tamamen başka topluluklara benzemesi kaçınılmaz olur. “Her şeyden önce, kabul edilmelidir ki, büyük medeniyetler kurmuş milletlerin dilleri de buna paralel olarak gelişmiştir. Geçmişte bir Lâtin, bir Grek, bir İslâm medeniyetinin zirvede olduğu devirlerde bu medeniyetleri inşa eden insanların dilleri de zirvedeydi. Günümüzde de ekonomik gelişmişliğiyle medeniyeti temsil eden Batı insanının dili, özellikle de ABD’nin resmi dili olan İngilizce, gayr-i resmî olarak bir dünya dili muamelesi görmektedir. Böylece dil, o milletin ekonomik, siyasî ve kültürel nüfûzunun da taşıyıcısı durumuna gelmektedir. İçtimâi değişmenin yaşandığı ortamlarda, bu değişmenin büyük oranda dille başladığını veya bu süreçte dilin önde gittiğini söylemek mümkündür. Çünkü değişme için eskinin devamını engellemek ve yeniye geçmek gerekiyorsa bu da, dil ile olmaktadır. Nitekim 19. yüzyılda gerçekleşmiş bulunan birçok millî uyanış hareketi, dilde devrimi de beraberinde getirmiştir. Macarların, Almanların, Norveçlilerin dillerinde yenileşmeye ve sadeleştirmeye gitmeleri, hep siyasî bakımdan dönüm noktaları olan devirlere rastlamaktadır.(…)Yani bir bakıma sosyal, kültürel vb. yönlerden toplum yapısının değiştirilmesi işi, dilin tesir gücüne bırakılmıştır veya yapılan uygulamalardan böyle bir sonuç çıkmıştır. Tabii ki bu tür bir değişme, önceki değerlerden uzaklaşma hattâ bazen kopma neticesini doğururken diğer taraftan da gelecek için veya getirilmesi düşünülen değerler için bir umut kaynağı olmuştur. İsrail Yahudilerinin, işgal ettikleri Filistin toprakları üzerinde, 1948’de devlet teşkilâtını kurduktan hemen sonra, dili işleyip geliştirme işine girişmeleri, hattâ 1891’de Rusya’dan gelip Kudüs’e yerleşen Elieze En Yahude adlı bir Yahudi’nin dillerinin kaybolmamasını temin için bir İbrani lûgati telif etmesi, millî benliğin oluşmasında dilin ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından oldukça önemli olsa gerektir.”3 Dili, kuru bilgi ve kaideler bütünü olmaktan kurtarıp, onun kültür, medeniyet birikiminin önemli bir taşıyıcısı ve millî his ve kimliğin şekillenmesinde önemli bir role sahip olduğu hakikatini genç nesillere anlatmalıyız.

Dilde Tasfiyecilik Büyük Hataydı

‘Dilde tasfiyecilik büyük hataydı’

Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Halûk Akalın, Güneş-Dil Teorisi’nin tutanaklarını satın almasaydı, belki de dikkatimi çekmeyecekti. Meğer ne kadar değerli bir insanmış. Dil gibi solun ve sağın bağnazlığına çok açık bir alanda, bu kadar bilgili, değerlendirmeleri objektif, her bakımdan çalışkan, güleryüzlü bir TDK başkanımız olduğunu bilmiyordum. Bir de şunu bilmiyordum: 1993’te çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kurum yasasında bazı düzenlemeler yapılmış. Anayasa Mahkemesi, hükümetin KHK çıkarma yetkisini iptal edince kurum 8 Kasım 2001’den itibaren üyesiz kalmış. Akalın, başkan olduktan dört ay sonra, çalışmalarını tek bir yardımcıyla sürdürmeye başlamış. Siz TDK’nın 40 kişilik bilim kurulu, yani beyin takımı olmadan çalıştığını biliyor muydunuz? Gelin, hiç değilse TBMM gündeminin alt sıralarında bulunan teşkilat yasası çıkıncaya kadar Akalın’a destek çıkalım. Nasıl mı? Dilimize duyarlı olarak. Dil aynı zamanda gönül demek. Gönlü dilinde, dili gönlünde insanlar olalım.

Güneş-Dil Teorisi’nin tutanaklarını satın aldığınız haberini okuyunca sizinle konuşmak istedim. Bütün dillerin Türkçeden doğduğunu iddia etmek için insanın aşırı milliyetçilikten gözü dönmesi lazım diye düşünüyorum. Atatürk gibi dâhi bir insan nasıl oluyor da böyle bir şeyin içine girebiliyor? Buna gerçekten inandı mı? Yeni bir ulus yaratıyor. Bunun enstrümanlarından bir tanesi tabii ki dildir. Ne yapmak istedi?

Güneş-Dil Teorisi, zaten adından da anlaşılacağı gibi bir teori. Hangi şartlarda ortaya atıldığına bakmak gerekiyor. Yani 2005’in bugününden Güneş-Dil Teorisi’ne bakarsak, birtakım yanlış değerlendirmelere sapabiliriz. Bu tür çalışmalar aslında Osmanlı döneminde başlamış. Mustafa Celalettin Paşa’nın çalışması var, Batı dillerindeki kapitol’ün kapı’dan, sosciete’nin söz’den kaynaklandığı yolunda. Samih Rifat’ın, TDK’nin kurucu başkanının da, böyle çalışmaları olmuştu. Aslında, Türkçenin diğer dillere kaynaklık ettiği düşüncesi 1932’deki Birinci Türk Dil Kurultayı’nda adı konmadan bazı bildirilerde ortaya atılmıştı. Dil devrimi başladığında, önce dildeki bütün yabancı sözcüklerin atılması gerektiği gibi bir düşünce hâkimdi. Dilin söz varlığına girmiş, anlamını herkesin bildiği ve kullandığı, ama kökenini bilmediği, günümüzde de kullandığımız pek çok sözcük var, bunları atalım dediler.

Korkunç bir şey. Dil katliamı resmen.

1935 yılına gelindiğinde, yine herkesin anlayamadığı bir dil ortaya çıktı. Zaten Osmanlı Türkçesinden şikayet şuydu: Yazılıp da konuşulamayan bir edebi Türkçe, bir de konuşulup yazılmayan halk dili vardı. Bunun birleştirilmesi gerekiyordu. Dil devriminde de amaç buydu zaten. Bunda da büyük ölçüde başarı sağlandı. Şu anda yazarlarımızın yazdığı eserleri herkes anlıyor.

Yeniyi anlıyoruz; ama eski metinleri anlayamıyoruz.

O da başka bir olumsuzluk. Yeni bir dil karmaşası yaşanmış o dönemde de… Hazırlanan kılavuzda Osmanlıcadan Türkçeye karşılıklar verilmişti. Mesela akıl için 28 karşılık vardı, acele için 41 karşılık.. Yabancı dilden alınan kelimelere Türkçe ne karşılıklar var diye gazetelerde listeler verilmiş. Halktan bu sözcüklerin karşılığında kendi yörenizde hangi sözcükleri kullanıyorsunuz, bize bildirin, denilmiş. Böylece derleme çalışmasının ilk aşaması gerçekleşmiş. Tarihî eserler taranmış. Sonuçta da karşılıklar kılavuzu yayımlanmış. O zaman yazarlar, önce kendi bildikleri söz varlığı ile yazılarını yazmışlar. Sonra da kılavuzu açıp, “Ben ‘acele’ demişim, karşılığında ne var?” diyerek listeden beğendiğini yazmışlar. Yeni bir dil karmaşası başlamış. Hatta bunun esprili yanları da olmuş. Yazarlar ertesi gün gazeteyi açtıklarında kendi yazılarını okuyup anlayamamışlar, bunun için tekrar kılavuza bakmak zorunda kalmışlar. İşte bu noktaya geldiğinde Atatürk, Falih Rıfkı Atay’a “Dili bir çıkmaza saplamışızdır.” diyor. Tam da o günlerde Viyanalı Dr. H. F. Kıvergiç, 41 sayfalık, basılmamış bir çalışmasını gönderir. Güneş-Dil Teorisi’nin kaynağıdır bu çalışma.

Bir Alman neden bütün dillerin Türkçeden doğduğunu söylesin ki?

Dr. Kıvergiç, bir bilim adamı. Yaptığı araştırmalar onu böyle bir sonuca götürmüş. Sonra yazıya geçirerek Atatürk’e göndermiş.

Peki madem her şey zaten Türkçe, niye o zaman bazı kelimeleri attılar? Demek ki niyet başkaydı. Dinin ötelenmesi mesela...

Dildeki Arapça, Farsça kökenli sözlerin atılması Güneş-Dil Teorisi’nden önce... Bu sözlerin atılmasına karşı ilk tepkiler aslında Güneş-Dil Teorisi’nden de önce geliyor. Falih Rıfkı, yabancıdır diye tasfiye edilen, ancak dilde gerekliliğine inanılan sözleri nasıl kurtardıklarını anlatır yazılarında. Yabancı kaynaklı sözler gündeme geldiğinde bunların Türkçe kökenli olduğu söylenmekte ve dilden çıkarılması önlenmektedir. Naim Hazım, Arapça kökenli sözlerin köklerini Türkçeye çıkarmaktadır. Bir gün sıra hüküm sözüne gelir. Falih Rıfkı “Bir karşılığı yoksa, alıkoyalım.” der. Üyeler kabul etmez, tartışma çıkar. Toplantıdan sonra Abdülkadir İnan, Falih Rıfkı’ya gelerek, üzülmemesini, hüküm sözünü bir sonraki toplantıda Türkçe yapacaklarını söyler. Ertesi gün toplantıdan önce Abdülkadir İnan, Falih Rıfkı’nın eline küçük bir kâğıt tutuşturur. Kâğıtta Türk lehçelerinde akıl için ög, ök, ük sözünün kullanıldığı yazılıdır. -üm eki ile de ad türetildiğini bilen Falih Rıfkı, Arapça ‘hüküm’ sözünün Türkçe olduğunu örneklerle anlatır. Komisyonun üyeleri susup kalır. Böylece hüküm sözü de dilden çıkarılmaz. Bir başka sebebi daha var aslında bu teorinin ortaya atılmasının. Öteden beri, Türklerin bir uygarlık oluşturamadığı, göçebe bir toplum olduğu, bir Türk kültüründen söz edilemeyeceği gibi düşünceler ileri sürülmüştü. Tarih teziyle işte Türklerin bir uygar toplum olduğu, uygarlık meydana getirdiği tezi işlenmeye çalışılmıştı. Dil de bunun bir parçasıydı. Türkçenin bir halk dili, avam dili olduğu, uygarlık dili olmadığı düşüncesi yıkılmak istendi.

Ama bu başka bir şey, bütün dillerin anası Türkçe demek başka bir şey.

Bütün dillerin Türkçeden doğduğu şeklinde bir düşünceyle toplumda dil konusunda, tarih konusunda bir bilinç ve güven uyandırılmaya çalışıldı.

İnsanı aşırılıklara sevk eden hastalıklı bir bilinç değil mi?

Şimdi bakın, bu düşünceyle ne olmuş? Dilimizde atılması düşünülen sözcüklerin Türkçe kökenli olduğu açıklanmaya başlanmış. Bunda aşırıya gidildiği de olmuş tabii. Elektrik sözcüğünün parlak, ışık anlamındaki yaltırık’tan, termal sözünün ter’den geldiği gibi açıklamalar yapılmış. Hatta işi aşırıya götürüp özel adların bile Türkçeden geldiğini söylemişler. Aristo’nun adının Ali usta’dan geldiğini yazanlar bile çıkmış. Güneş-Dil Teorisi’nin getirdiği en önemli sonuç Atatürk döneminde dilde tasfiyecilik hareketinin durmasıdır.

O anda belki durdu ama sonra devam etti. Bir işe yaradı mı Güneş-Dil Teorisi?

Teori, dildeki aşırı gidişi önlemek için bizzat Atatürk tarafından geliştirilmişti ama Atatürk’ün ölümüyle birlikte rafa kalktı. Tasfiyecilik hareketi Atatürk’ten sonra hız kazandı. Özellikle 1983 öncesine kadar gelen dönemde, dilin söz varlığına girmiş bazı sözler dışlandı. Batı kaynaklı sözcüklere karşılık bulma çalışması 1970’te başladı. Halbuki Batı kaynaklı sözcükler, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra Türkçeye girmeye başlamıştır. Fakat uzun süre Batı kaynaklı sözcüklere karşılık bulunmamıştır. Mesela müdür sözünün kullanımdan çıkarılması karşısında bir dönem direktör yaygınlaştırılmıştır. Batı dillerinden sözcükler girerken, Türkçenin söz varlığına girmiş, şarkılarımızda, türkülerimizde, atasözlerimizde, deyimlerimizde yaşayan Arapça, Farsça kökenli sözcükleri çıkarma çalışması sürmüştür.

’İmkan’ diyeni sağcı, ‘olanak’ diyeni solcu belleyen bir anlayış vardı bir dönem.

Dilin söz varlığı sağcı-solcu diye bölünemez. Bir dönem, Türkiye’de bazı sözcükleri kullananlar sağ görüşlü, bazı sözcükleri kullananlar da sol görüşlüydü. Bir İngiliz’in, bir Fransız’ın sağcısı solcusu aynı sözleri kullanır. Dilin zenginliğidir bunlar. Önemli olan insanların hangi sözcükleri kullandığı değil, o sözcükleri bir araya getirip de, hangi düşünceyi ileri sürdüğüdür. Ama mazrufa bakmadan, zarfa bakıldı bir dönem. Bunda tabii tasfiyeciliğin büyük bir etkisi var. Bazı sözcükler düşman sayılmış, dilden atılması gibi bir çalışma yapılmış. Dilin söz varlığında olan sözlerin, anlamını herkesin bildiği sözlerin tasfiye edilmesi büyük bir yanlıştı. Burada ölçü şu olmalı. Dilin söz varlığına girmişse, anlamını herkes biliyorsa o söz artık Türkçenin malı olmuştur.

Tasfiyeciliği yapan TDK olduğuna göre bilim kurumu siyasetin emrine girmişti. Peki şimdi farklı mı? TDK kendini siyasetten arındırabildi mi?

1983 öncesinde TDK de ideolojik tartışmaların içerisinde kalmıştı, ama 1983’ten sonra TDK’de siyasetin etkisi yok. Görevde bulunduğum süre içerisinde TDK’ye asla siyasî bir müdahale olmadı.

Tasfiyecilikten size kalan hüznü, yasını tuttuğunuz eski kelimeleri merak ediyorum.

“Hususi”nin yerine şimdi “özel” kullanılıyor. Aslında hususi de özel de kullanılabilmeli. Bakın ecnebi sözü dilden çıkarıldı, yerine ne konuldu: Yabancı. Oysa dilimizde yabancı sözü bir başka anlamda zaten var. Benim tanımadığım herkes benim için yabancıdır. Ama ecnebi dediğimizde dışarıdan gelmiş, bu ülkeden olmayan insanlar kastedilmektedir. Şimdi ecnebi sözünü dilden çıkarıp yerine yabancıyı koyduğunuzda anlamda bir karmaşa yaşanıyor.

Dil zenginliğinin yok olmasında harf devriminin de rolü oldu mu, olmadı mı?

Hayır. Biz pek çok alfabe değiştirdik. 1928’deki harf devrimi Türk tarihinde ilk değil. İlk alfabemiz Göktürk alfabesi. Uygur alfabesi, Osmanlı sarayında bile uzun süre kullanıldı. Daha sonra Arap alfabesinin çok geniş bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Ama Arap alfabesi Türkçe için çok yetersizdi. Şu andaki Latin kaynaklı alfabe Türkçeyi çok güzel bir biçimde ifade ediyor.

Latin alfabesine geçişte kazanımlarımızın yanında kayıplarımız olmadı mı?

Kazanımlarımız çok daha fazla. Türkoloji tarihi, Arap alfabesiyle yazılmış metinlerde yapılan okuma yanlışı eleştirileriyle dolu. Özellikle Türkçe sözlerin okunuşunda pek çok ünlü Türkolog hata yapabilmiştir. Bu, Arap kaynaklı yazının Türkçe için yetersiz olduğunu gösteriyor. Kayıplarımız şu olabilir. Her insanımızın eski eserleri okunmasında o eserlerin okunuşu ile ilgili olarak kültür değerlerimize ulaşmasında sorun yaşanıyor. 1928 öncesi bir gazeteyi okumak istediğinizde yazıyı bilmezseniz okuyamıyorsunuz. Ama meraklısı için Edebiyat fakültelerinde bunu öğretiyoruz.

Önemli olan kitlelerin bunu yaşaması ama.

Bu başka toplumlarda da yaşandı, yaşanıyor. Mesela Türk cumhuriyetleri Kiril alfabesini bırakıp, Latin alfabesine geçiyorlar. Alfabe o kadar önemli bir şey değil aslında.

Ama alfabe bize yetmiş yıldır medeniyetin bir gereği olarak anlatıldı. Latin alfabesi eşittir medeniyet. Bu mantık doğru mu?

Türkçenin en kolay ifadesi diye anlatılsaydı daha doğru olurdu. Alfabe bir araç aslında. Sonuçta onu da alıp kullanabilirsiniz, bunu da. Türklerin kullandığı alfabeler içerisinde Türkçeye en uygun iki alfabe var. Biri Göktürk, öbürü Latin alfabesi. Çünkü Türkçe, ünlüleri bol bir dil. Arapçada ünlü olarak kullanılabilen tek bir harf var, elif. Vav harfi hem v, hem u, ü, o, ö karşılığında. Türkçede sekiz ünlü var. Arap alfabesini kullanırken yaşadığımız sıkıntı daha fazlaydı. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde yıllarca Osmanlıca dersi verdim. Öğrenciler büyük sıkıntı çekiyordu. Çünkü Türkçeye uygulanışında gerçekten sorunlar yaşanıyor. Şiir okutuyorum. “Baktım o gözlere” diye yazıyor. Öğrenci, af buyurun, “Baktım öküzlere” diye okuyor. Çünkü ikisinin de yazılışı aynı. Amaç, Türkçenin doğru ve güzel bir biçimde yaygınlaştırılması, insanlara öğretilmesiyse bunu hangi alfabeyle yapabiliyorsak bizim için o önemlidir.

Türkçenin bu durumuna baktığımızda ‘kal geliyor’

Türkçenin bugünkü durumuna bakınca bana da ‘kal geliyor’

Şükrü Halûk Akalın, 1956 Adana doğumlu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı'nı bitirdi. 1995'te TDK Bilim Kurulu üyesi, 1996'da profesör oldu.

Çukurova Üniversitesi'nde Türk dili, edebiyatı, tarihi üzerinde araştırmalar yapmak üzere Türkoloji Araştırmaları Merkezi'ni kurdu ve yönetti. Bilgisayar terimlerinin Türkçeleştirilmesi, bilgisayarda Türkçenin yanlışsız kullanılması, internette Türkçenin ve Türkçe içeriğin yaygınlaşması için çalışmalar yürüttü. İnternette yayımlanan dünyanın ilk ve tek sanal Türkoloji dergisi Sanal Türkoloji Araştırmaları Dergisi'ni 1999'da yayımlamaya başladı. 2001'de TDK başkanlığına getirildi. Genel sekreterliği Amerika'da bulunan PIAC Uluslararası Sürekli Altayistik Konferansı'nın 2003 yılı dönem başkanlığına seçildi. Türk dili alanında yayınlanmış 10 kitabı, çok sayıda makalesi var.

Eski TDK başkanlarından sizin farkınız ne? Gelmiş geçmiş en iyi Türkçeye en iyi vakıf, en iyi başkan siz misiniz?

Öyle bir iddiam yok. Benim farkım şu olabilir. Ben biraz kişiliğim gereği toplumla iç içe olmayı seviyorum. TDK’yi “fildişi kule” olmaktan çıkarmaya çalışıyorum. Kısmen başarılı olduğuma inanıyorum. Basın kuruluşlarıyla daha iyi ilişki kurulması, dile duyarlı kişilerle kaynaşma yönünde çaba sarf ediyorum. İkincisi TDK teknolojiye uzak kalmış. Kuruma bunu getirmeye çalıştım. Mesela internetteki Türkçe Sözlük’ü ben göreve geldikten sonra, bir yıllık bir çalışma sonucunda kullanıma açtık. Bunu diğer sözlükler izledi. Kişi Adları Sözlüğü’nü hazırladık. Ve TDK’nin yaptığı çalışmalarda bilişim teknolojisinden yararlanmaya başladık. Türkçe Sözlük’ün yeni baskısı bugünlerde çıkacak. Artık bundan sonra sözlük hazırlama ilkesini tamamen değiştiriyoruz. Fişleme yerine metinlere dayalı sözlük hazırlayacağız. 1905’ten itibaren bütün edebi eserleri, gazete ve dergileri bilgisayar ortamına aktaracağız. Bu üç dört yılda yapılacak bir çalışma. Teknolojinin yardımıyla çok zor bir iş değil. Türkçenin söz varlığı esas o zaman ortaya çıkacak. Bir yazar bir kelimeyi kullanmış. Dikkatlerden kaçmış, fişleyememişseniz, sözlüğe girmiyor eski usule göre. Bu çalışmayla yazılı Türkçenin bütün söz varlığı sözlüğe yansıyacak. Bir sözümüzü bir yazarımız başka bir anlamda kullanıyorsa o anlamı görebilme imkânına kavuşacağız.

Şu anki sözlüklerimiz çok fakir o zaman.

Sözlüklerde tam olarak bütün söz varlığımız yok. Sürekli dil gelişiyor, dil yeni sözler, yeni anlamlar kazanıyor. Ama modern Türkçenin bütün söz varlığını aktardığımızda ise hiçbir kelimeyi kaçırmamış olacağız. Burada asla yazar ayrımı, şair ayrımı yapılmayacak. Dili geliştirenler yazarlar, şairler. Yazarların kullandığı dilden yola çıkarak kuralları dilbilimciler koyuyor zaten. Sözlüğümüzü de onların eserlerine dayalı olarak yapacağız.

Türkçenin söz varlığı meğer ne çokmuş mu diyeceğiz o zaman?

Elbette… Zaten Türkçenin söz varlığı, toplumda bilinenin çok çok üstünde. Bizim belirlememize göre altı yüz bine ulaşan bir söz varlığımız var. Ama bunu yeterince kullanamıyoruz. Dilin sözlüğünü yapmak mutlaka dili geliştirmek anlamına da gelmiyor. Önemli olan bu veri tabanını ortaya koyup, bunun bir kullanım alanına açılmasını sağlamak.

İngilizcenin Türkçeden daha zengin görünmesi, İngilizlerin sözcükçülük anlayışıyla bizimkinin farklı olmasından mı?

Evet.

Hakikaten İngilizcedeki gibi 600 bin kelimemiz var mı?

Sözlük hazırlama ilkelerine bakarsanız, bizim sözlüğümüzü de öyle hazırlarsak, elbette var.

Biz aptal mıydık yani. Bunca sene niye kendimizi aşağıladık durduk?

Bu biraz da yaşadığımız dilin gücünden haberdar olmamamızdan kaynaklanıyor. Bir de başka yönü var… Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türkî’sinde 26 bin civarında kelime var. TDK’nin 1945’te yayımladığı ilk Türkçe Sözlük’te 15 bin civarında bir kelime var. 45 yıl var arada. 45 yılda dilde yaşanan gelişmelerin bu sözlüğe yansıması ile bu sözlüğün söz varlığının 26 binin daha da üzerinde olması gerekirken, 15 bine inmiş. İşte bu, tasfiyeciliğin boyutunu gösteriyor.

Yine de Türkçenin İngilizce kadar zengin olmadığını sanıyorum. Çünkü biz son yüzyılda bilim ve teknoloji üretmedik, evrensel sanat üretmedik, felsefe üretmedik. Nasıl aynı olur hocam?

Elbette fark var. Mutlaka birebir aynı diye bir şey söyleyemeyiz.

Ama demin aynı diyordunuz.

Türkçenin söz varlığından ne anladığımıza bağlı bu. Türkçenin söz varlığı dediğimizde yaşayan dili düşünecek olursak, şu anda bizim bölge ağızlarımızın söz varlığı, deyimlerimiz, atasözlerimiz, terimler zenginliğimiz. Zaten İngilizcenin o tür sözlüklerinde bu tür sözlerin hepsi alınıyor. Tamamen ansiklopedik bir sözlük. Bizim de iki sözlüğümüz olacak. Türkçe Sözlük, yine yazı dilimizin sözlüğü olacak. Ama Türkçenin bütün söz varlığını kapsayan bir başka çalışmamız olacak. Zaten İngilizcenin veya diğer dillerin sözlükleri de öyle. Kullanım amaçlarına yönelik olarak birkaç türde hazırlanıyor. Bizim de amacımız, hem yazı dilinin sözlüğünü hazırlamak, hem de bütün söz varlığını bir veri tabanı hâlinde, metne dayalı olarak ortaya koymak.

Dildeki kirlilikten siz de nasibinizi alıyor musunuz? Mesela siz ara sıra oha falan olmuyor musunuz?

(Gülüyor) Tabii dildeki kirlilik herkesi etkiliyor. Benim de bazen kullanmamam gereken sözleri kullandığım oluyor. Şu anda dilde kullandığımız bazı sözler de zaman içerisinde bir uç söyleyiş olarak ortaya çıkmıştı, otuz kırk yıl önce eleştirilmişti, hafife alınmıştı. Ama onlar daha sonra yerleşti, yaygınlaştı, kullanılıyor. Oha falan oldum gibi söyleyişler, hayatın içinde zaten var.

Yarın bir gün başbakan da oha falan olabilir, siz de diyebilirsiniz bu lafı.

Ben de diyebilirim. Yanlış olan şu: Bu tür uçtaki kullanımlar, örnek olarak gösteriliyor. Başka ülkelerde böyle bir şey yok. Olumsuz o tipleri dizinin kahramanı hâline getirmemek gerekiyor. O dizide hayatın içinden bir olay canlandırılıyorsa kitabî bir dille konuşması beklenmez oyuncuların. Hayatın içindeki birtakım olumsuzluklar dizide canlandırılırken, imrenilecek bir durum olarak gösterilmemesi gerekiyor. Onun yerine Türkçede başka deyimlerimiz var. Dilimize yerleşmiş, zenginlik haline gelmiştir, bunların kullanılması gerekiyor. Bütün dizinin sadece “oha falan oldum”la gitmemesi gerekiyor.

Gitmiyor zaten. Size hiç kal gelmedi mi hayatta hocam?

(Gülüyor) Türkçenin bu durumuna baktığımızda “kal geliyor” tabii ki.

Ben TDK’den şöyle bir şey beklerim. Çağdaş ya da eski, bütün yazarlarımızın tek tek sözlüğünü yapsanız. Kaç kelime ile yazıyorlar, en çok hangi kelimeleri kullanıyorlar, onlara ne anlamlar yüklüyorlar. Buradan onların hem bilinçlerini, hem psikolojilerini anlamış olurum. Çok da ilgi görür. Neden yapmıyorsunuz böyle güzel şeyler?

Doğru, yazarlarımızın sözlüğü hazırlanmamış. Hazırlanmalıydı. Benim asıl yapmak istediğim bu. Yazarlarımızın bütün söz varlığını ortaya koymak. Önce her yazarın kendi sözlüğünü hazırlamak. En çok kullandığı kelimeyi, sıfatı, zarfı, olayları nasıl canlandırdığını vermek. Bunlar üniversitelerimizin Türk dili ve edebiyatı bölümlerinde kısmen yapılıyor. Ama bütün bu çalışmaların bir amaca yönelik olarak yapılması gerekiyor. Bunu da yapacak olan TDK. Yapmaya da başladık. Demin tam anlatamadım. Bütün edebî eserlerin bilgisayar ortamına aktarılması, Türkçenin söz varlığının ortaya konulması, her yazarın kendi sözlüğü hazırlanarak olacak.

Yani Bir Orhan Pamuk, bir Ahmet Altan, bir Latife Tekin sözlüğü oluşturup ayrı kitaplar halinde çıkartacak mısınız?

Elbette. Eserlerinin hepsinin elektronik ortama aktarılınca söz varlıkları ortaya konulmuş olacak. Bunu yapacağız. Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Necat Birinci ile bunu görüştük. Öncelikle yüz eser belirlendi biliyorsunuz. O yüz eserin sözlüğünü yapmakla işe başlayacağız. Yüz eser çok büyük bir kurul tarafından seçildi.

Ama onlar bir yazarın külliyatı değil.

Oradaki amaç şu: Bu okutulacak eserlerde geçen kelimelerin sözlüğünü hazırlamak. Bu eserleri kim okuyacak? İlköğretim ve lise öğrencileri. Bu yüz eserin tek bir sözlüğünü hazırlamakla işe girişiyoruz. Ondan sonra bütün yazarların bütün eserleri taranarak başka bir sözlük çalışması yapılacak.

Yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar buluyorsunuz. Bugünlerde hangi kelimenin üzerinde duruyorsunuz?

Mortgage diye yazılan morgıç diye okunan bir kelime var. ‘Kira öder gibi ev sahibi olmak’ anlamında ama; karşılığı “ipotek, rehin”. “İpotekli satış” diyemezsiniz, terim değil. Şu anda zaten “ipotekli satış” diye bir uygulama var. “Rehin” de olmuyor. Özel bir karşılık lazım. Çeşitli kaynaklara baktık. Halk ağzında “tutu” diye bir kelime var. Bunu TDK uydurmuş değil, bu dili konuşan insanlar yapmış. Mortgage için “tutulu satış”ı önerdik TDK olarak.

Tutu, tuttu mu hocam?

Şimdi hedefimiz tutuyu tutturmak. Hemen basına duyurduk. Dedik ki lütfen “mortgage”ı kullanmayın. Çünkü “mortgage” yazıp, “morgıç” okumak insanımıza büyük zulüm. Ayrıca ek aldığında da sorunlar çıkıyor. “Tutu”yu yaygınlaştırmaya çalışıyoruz. Toplu Konut İdaresi’ne, bu işle ilgilenenlere yazı göndereceğiz. Şimdi bakın ne oldu, biz “tutu”yu açıkladık, hemen bazıları eleştirdi. Oysa Adana’da bir şeyi rehine koymak, emanete vermek, fonda tutmak anlamında zaten kullanılan bir kelime. Kullanıla kullanıla içi dolacak.

Her zaman TDK’nin yaptırım gücünün olmayışından yakındınız. Tam olarak ne istiyorsunuz? Ağzımıza acı biber sürmek mi?

Hayır hayır... Dilin kullanıldığı alanlardaki olumsuzlukları gidermek için yasal düzenleme yapılması gerekiyor. Yaptırım gücü başlangıçta istendi; ama şimdi bütün isteğimiz Türkçe konusunda herkesin duyarlı davranması ve dilin kullanıldığı alanda boşlukların giderilmesi. Böyle tepeden inme bir şeye gerek yok. İşyerlerine isim verme konusunda kurallar olması gerekiyor. Bu konuda boşluk var. Esas sıkıntı burada.

Paris’te bir dükkan açacaksınız, isim koymak için bir yere mi başvuruyorsunuz?

Elbette, rasgele isim konulmaz. Yetkili kurumlar var. Türkiye’deki uygulama şu. Ticaret sicil gazetesinde “Ahmet falan ve mahdumları limited şirketi” gibi adla şirket kuruluyor. Sonra gidip yabancı adla tabela asıyor. Bunun bir kuralı olması gerekir. Oysa, “Ben şirketi kuruyorum; ama tabelaya da şunu yazacağım” denmesi gerekiyor. Ad verilmesi konusunda belediyelerin yetkili olmasından yanayız. Yine Türkiye’ye ithal edilen ürünlerin kullanma kılavuzlarının Türkçe olması gerekiyor. Şu anda gündemde olan kanun tekliflerinde de bunlar var. Sunucu olmanın kuralı olsun diyoruz. Görünüşü güzel diye, insanlar hemen kameranın karşısına geçirilmesin. Türkçeyi kullanması ölçü olsun. İşte bu konularda yasal boşlukları gideren düzenlemeler yapılması gerekiyor.

Dilde Yabancılaşma

 Bir televizyon kanalı, 'Best Model Türk Dili Konuşan Ülkeler' yarışması düzenlemiş. Yani Türk dili konuşan ülkelerin mankenlerinin yarışması. Hem Best Model, hem de Türk Dili konuşan ülkeler... Tam, 'altı kaval, üstü şeşhane' deyimine uygun bir durum...

Maalesef günümüz insanı sözlerinin arasına İngilizce, Fransızca vb kelimeleri sokuşturmayı kültürlü olma göstergesi addetmektedir. Sadece sözlerinde yer vermekle kalmayıp, günlük hayattaki bir çok eşyayı ve kavramı da yabancı kökenli kelimelerle anlatmaktadır. Özellikle gençler olmak üzere insanlar artık; 'Blue Jean Center'dan aldığı 'new creation' kıyafetleri giyerek, 'restaurant'a veya 'fast food'a gidiyor. Kapıda 'closed' yazarsa geri dönüyor, 'open'i görünce 'push'u da okuyup kapıyı iterek içeri giriyor.

 

'Köfte burger' yiyip çıktıktan sonra; 'cafe'ye ya da 'wc'ye gitmek isteyebilir. Daha sonra 'new style dizayn' edilmiş 'club'larda vakit geçiriyor. Eğlencesi genellikle 'non stop'tur. Saçlarına, üzerine 'sprey' sıkmıştır. Arabası 'steyşin' olabilir. Yedek tekerleğe ihtiyacı yoktur, nasıl olsa 'stepne'si vardır. Mükellefi 'stopaj' öder, çiftçisi 'sübvansiyon' bekler, borsacısı 'spekülasyon' yapar. Sanatçıları 'star'dır. 'Suare'de veya 'matine'de mutlaka bulunmalıdır. Tercümesi 'spontone', anlaşması 'stand-by'dir. Yarım gün tatildedir. Ona ihtiyaç duymaz. Çünkü 'part-time' çalışmaktadır. Yılbaşında 'eşantiyon', 'promosyon'lar dağıtılır. Ortamın 'steril' olmasına çalışır. Ancak genellikle 'stres'li olduğundan 'spazm' geçirir.

Yabancı kökenli bu kelimelerin dilimizde bu kadar çok yer tutması, günlük hayatta tabelalarda, basında, caddelerde bu kadar çok kullanılması, dilimizin geleceği konusunda kaygılanmayı gerektirecek boyuttadır. İnsan birçok büyük şehrin caddesinde dolaşırken, kulaklarını tıkayıp sadece tabelalara baksa, kendini rahatlıkla yabancı bir ülkede hissedebilir.

Bu durumun yeni bir şey olmadığını, eskiden de buna benzer durumlarla karşılaşıldığını kaynaklardan, eski yazarların hikâye ve romanlarından öğreniyoruz. Bu konuya değinen yazarlardan biri de Ahmet Hikmet Müftüoğlu'dur. Yazar, 1922 yılında yazdığı 'Turhan Nasıl Çıldırdı?' adlı hikâyesinin kahramanı Turhan'ın şahsında şunları anlatmaktadır: Turhan sokakta, duvarlarda ve cemakânlarda, dükkânların üstlerindeki Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca hattâ Rusça ilânlara, yaftalara, reklâm afişlerine bakar: 'Yarabbi! Bu memlekette bir zabıta, bir şehremaneti (belediye başkanı), bir matbuat nizamnamesi yok mu?' diye feryat ederdi. Çünkü Avrupa'nın hiçbir tarafında yerlilerin lisanından başka bir dil, bir yazı ile sokaklarda ilân, yafta görmemişti.

Paris'te, Londra'da, Newyork'da dersaadetten pek çok ecnebi mevcut olduğu halde, İngiltere ve Amerika'da İngilizce'den gayrı sokaklarda bir yazı görülmezdi. Ekseri kahvehanelerde; 'ena isketo' lokantalarda 'ona kutleta', iskelelerde 'ena pedi' çığlıkları biçâre Turhan'ın kulaklarını törpüler delerdi. 'Bu nasıl millî, bu nasıl resmî lisan? Bu nasıl memleket, bu ne kayıtsız, duygusuz millet?' derdi.

Genç; tasavvurunun, tahammülünün farkındaki bu hallere karşı daima isyan ederdi. Polis müdürüne, matbuat müdürüne gider, baştan savulurdu. Ceridelere makaleler yazar, sansür çıkarırdı. Büyük makamlara lâyihalar (dilekçe) takdim eder, 'hıfz' işaretiyle evrak odalarına gönderilirdi. Bu suretle muvaffak olamayınca, yeni ve ateşli bir nesil yetiştirmek için evvelâ hususî bir mektebe fahri, sonra devlet mekteplerinden birine muvazzaf (kadrolu) muallim oldu. Bir müddet geçti, talebeyi dersten başka şeylerle meşgul ettiği suçlamasıyla kınamaya maruz kaldı, istifaya mecbur oldu.'

Restaurant, cafe, center, shop, night clup, wc, express, highlife, newline, colelction, color foto, by by, pardon, part time, full time, carrier, family, jean, new style, creation, open, closed, push, cottonland, full automatice, best model.. vb kelimelerle de, bugünün Turhanlar'ı karşılaşmakta. Ancak günümüzün Turhanları'nın, hikâye kahramanı Turhan kadar şuurlu oldukları söylenemez. Bu kelimelerin kullanılmakla yetinilmemesi, genellikle İngilizce'de yazıldığı şekilde yazılması, söylendiği şekilde telaffuz edilmesi büyük bir çoğunluğu rahatsız etmemekte, çoğunun dikkatini dahi çekmemektedir.

Yazarın seksen sene önce gördüğü ve hikâyeleştirdiği bir meselenin halledilmesi bir yana, bugün daha vahim bir durum almış olması, yeterli çalışmanın yapılmadığını göstermektedir. Seksen sene sonra yine aynı manzaralarla karşılaşılmaması için alınması gereken bazı tedbirler olmalı.

Fertler bu konuda hassas olmalıdır. Türkçe karşılığı bulunan yabancı kökenli kelimeleri kullanmaktan kaçınılmalıdır. 'Pardon, çok pardon' yerine, 'afedersiniz, özür dilerim, izin verir misiniz' vb cümleleri pekâla kullanabiliriz. 'Mersi' yerine 'teşekkür ederim, sağ ol' diyerek, meramımızı ifade etmek değerimizi eksiltmez. Yabancı kökenli karşılıklarını kullanmanın değerimizi artırmayacağı gibi...

Yazılı ve görüntülü iletişim vasıtalarında çalışanlar; yazılarında, programlarında Türkçe kelimeleri kullanmaya özen göstermelidirler. Bu yayınları seyredenler bunları örnek almakta ve bunlardan etkilenmektedir. Buralarda duydukları, gördükleri, okudukları kelimeleri bir süre sonra kullanmaya başlamaktadırlar. Sözgelimi yılbaşı dolayısıyla hazırlanan bir programda sahneye; 'New Years' yazılı bir yazı asmak ne seyirci sayısının artmasına, ne de programın kalitesine bir katkıda bulunabilir. Bunun yerine, 'Mutlu Yıllar, Mutlu Seneler, İyi Yıllar, İyi Seneler', gibi ifadeler kullanılabilir. Böylece muhatap ne denilmek istendiğini daha rahat anlar ve programda meramınızı daha kolay anlatmış olursunuz. Sahası ne olursa olsun, dil konusunda eğitimcilere çok büyük vazife düşmektedir. Sadece eğitimciler değil, herkesin; Türkçe'nin doğru ve güzel kullanılması konusunda büyük bir hassasiyet göstermesi, çok şuurlu davranması, dilimizin geleceği açısından son derece önemlidir.

Günlük Dilde Ne Kadar Türkçe Kullanıyoruz?

Türkçede 78 bin ana kelime olmasına karşın, nüfusun büyük bölümü günlük yaşamında ortalama 400 civarında kelime kullanıyor.

Girne-Amerikan Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, kelime hazinesi ve gramer bakımından oldukça zengin bir dil olan Türkçenin ancak binde 5'ine hakim olduğumuzu kaydetti.

Yeteri kadar beyin jimnastiği yapmamak, okuma ve düşüncede tembellik, edebiyata ilgisizlik, sık kullanılan kelimeleri kaldırma girişimi, fonatik ve morfolojik yapıya uygun olmayan kelime türetme çabalarının kullanılan kelime sayısını azalttığını ifade eden Prof. Dr. Gülensoy, şöyle devam etti:

''Yaptığımız araştırmalarda özellikle kırsal kesimde insanların günlük sadece 40-50 kelime kullandığına şahit olduk. Sadece ana kelime sayısı 78 bin olan ve dünyanın en zengin dillerinden biri olma özelliğini taşıyan Türkçeyi, nüfusun çok büyük dilimi gerçek anlamda bilmiyor. Çünkü, bu büyük kitle ortalama 400 civarında kelime ile yetiniyor. Diğer kelimeler ise neredeyse hiç kullanılmadığı için adetaköreliyor. Bu nedenle ifade gücü azalan kişiler konuşmalarında (şey), (yani), (ııı) gibi ses taklitlerini hiç şık olmamasına karşın sıklıkla kullanıyorlar.''

Prof. Dr. Gülensoy, Türkçeyi kurtarmak, halkın daha iyi iletişim kurmasını sağlamak için işe ilk olarak okullardan başlanması gerektiğini söyledi.

İlköğretim okullarının ilk ve ikinci bölümü, liseler ve üniversite öğrencileri için ayrı Türkçe sözlükler hazırlayarak, öğrencilere sözlük okutulması gerektiğini belirten Prof. Dr. Gülensoy, bu yolla yeni nesilin kullandığı kelime sayısının artırılabileceğini kaydetti.

CEP MESAJ YERİNE MEKTUP

Prof. Dr. Gülensoy, Türkçenin zenginlik kazanması, girdiği acı girdaptan kurtulması için kişisel gayretlere büyük rol düştüğünü vurgulayarak, şunları söyledi:

''Bugün üniversitelerden mezun olduğu halde, yeteri kadar kelime hazinesi olmadığı için dilekçe bile yazamayan gençlerle karşılaşıyoruz. Çünkü ifade yeteneği büyük boyutta kayboldu. Kelime dağarcığını biraz gayretle, bulmaca gibi eğlenceli araçlarla artırabiliriz. Beyin jimnastiği için çok iyi bir araç olan bulmaca, aynı zamanda elimizin raflarda tozlu kalan sözlüklere gitmesini sağlayabilir. Aynı zamanda bol bol kitap, özellikle de şiir kitapları okumalıyız. Unutulmamalı ki şair ruhlu kişiler dilini en iyi kullanan kişilerdir. Günlük yaşamda sık sık kullanılan argo kelimeler ve son dönemde moda haline gelen cep telefonu mesajı ile haberleşme de dilimizi farkında olmadan köreltiyor. Birkaç kelimelik cep mesajlar yerine acil olmayan durumlarda daha nostaljik olan mektup yazabiliriz. Sadece farklı grupların kendi aralarında anlayabildiği argo kelimelerden kurtularak, bu kelimelerin yerini alacak sözcükler bile kelime hazinesinin gelişmesine katkı sağlar.''

Prof. Dr. Gülensoy, ayrıca diyalog kurmanın da kelime dağarcığının artmasında çok farklı bir yeri olduğunu, özellikle öğrenim çağındaki çocuk ve gençlerin, cinsiyet farkı gözetilmeden birbirleriyle diyalog kurmasına zemin hazırlanması gerektiğini ifade etti

Hangi Dilde Ne Kadar Sözcük Var?

Türk Dil Kurumu (TDK), yabancı dillerde 10 binin üzerinde Türkçe sözcük olduğunu, Türkçe'den en fazla sözcüğün ise Ermeniler ile Sırpların aldığını belirledi.


TDK Başkanı Şükrü Haluk Akalın, kurul üyesi Prof. Dr. Günay Karaağaç'ın yürüttüğü çalışmada, bir kültür ve uygarlık dili olarak Türkçe'nin pek çok dile sözcük verdiğinin örnekleriyle ve kanıtlarıyla ortaya konulduğunu belirtti.
Akalın, yabancı dillerde 10 binin üzerinde Türkçe sözcük olduğunu, Türkçe'den en fazla sözcüğün ise Ermeniler ile Sırpların aldığını belirlediklerini vurguladı. Türkçe'den Ermenice'ye verilen bu sözcüklerin yanı sıra, Türkoloji'de Ermeni Kıpçakça'sı diye adlandırılan ve 13. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Karadeniz'in kuzeyinde kullanılan bu dilin tamamen Türkçe'ye dayandığını ifade eden Akalın, şunları kaydetti:
''Bugün Ermenice'de, gerek Türkiye Türkçesi'nden gerek Azerbaycan Türkçesi'nden alınma Türk dili kökenli yaklaşık 5 bin sözcük kullanılıyor. Elbette diller arasındaki bu etkileşim karşılıklıdır. Türkiye Türkçesi yazı dilinde de Ermenice kökenli bazı sözler var. Ama bunların sayısı yalnızca 16'dır.''

HANGİ DİLDE NE KADAR TÜRKÇE SÖZCÜK VAR

Akalın, yazı dilimizdeki yaklaşık 400 alıntıya karşılık Yunanca'ya yaklaşık 3 bin Türkçe kökenli söz verildiğini vurgulayarak, ''Macarca'dan aldığımız 18 söze karşılık bu dilde yaklaşık 2 bin Türkçe alıntı var. Türkiye Türkçesi'nde Rusça alıntı 38 iken, Rusça'daki Türkçe alıntılar yaklaşık 2500'dür. Bütün bunlar Türkçe'nin komşu ulusları ve kültürleri büyük ölçüde etkilediğini gösteriyor'' diye konuştu.
Akalın, Çince'de 307, Farsça'da yaklaşık 3 bin, Urduca'da 227, Arapça'da yaklaşık 2 bin, Ukraynaca'da 747, Ermenice'de 4 bin 262, Fince'de 118, Rumence'de yaklaşık 3 bin, Bulgarca'da yaklaşık 3 bin 500, Sırpça'da 8 bin 742, Çekçe'de 248, İtalyanca'da 146, Arnavutça'da yaklaşık 3 bin, İngilizce'de 470, Almanca'da 166 Türkçe kökenli sözcük olduğu ortaya konulduğunu anlattı.
Akanın, ''Listeden anlaşılacağı gibi, bir sözcüğümüzün birkaç dile geçtiğini göz önüne aldığımızda dünya dillerindeki Türkçe kökenli sözcüklerin sayısının 35-40 bin civarında olduğu görülür'' dedi.

TÜRKÇE'NİN ÇEKİM GÜCÜ
Dillerin başka dillere sözcükler vermesi ve başka dilleri etkileri altına almasının ancak bir çekim gücü haline gelmesiyle mümkün olduğunu ifade eden Akalın, ''Bunun için de bilimde, teknolojide kaydedeceğimiz gelişme ve ilerlemenin yanı sıra kültür değerlerimizi, sanatımızı, edebiyatımızı dünyaya tanıttığımız ölçüde Türkçe'nin çekim gücü olma özelliğini sürdürmesi sağlanacaktır'' dedi.
Akalın, Türkçe'nin çeşitli dillere verdiği 10 binin üzerindeki sözcüğün hangi dillerde nasıl ve hangi anlamlarda kullanıldığının ''Türkçe Verintiler Sözlüğü'' adlı eserde yayımlanacağını kaydetti.

ÖRNEKLER
Akalın, Türkçe'nin ad türünden kelimelerin yanı sıra diğer dillere fiil türünden kelimeler de verdiğini vurgulayarak, şunları söyledi:
''Türkçe, başka dillerden sözcükler aldı, ama alıntılarımız içerisinde kök fiiller son derece azdır. Oysa, (çakmak, çatmak, kapamak) gibi pek çok kök fiil Türkçe'den diğer dillere geçmiştir. Fiillerin yanı sıra ünlemlerin hatta deyimlerin ve atasözlerinin de Türkçe'den diğer dillere geçen söz varlıkları arasında olduğunu biliyoruz.'' Akalın, ''Açık, ada, bacanak, bağlama, çakal, çanak, damga, dolma, düğme, gemi, kapak, kayık, kazan, ocak, sağrı, sayı, sarma, toka'' gibi kelimelerin Türkçe'nin bu dillere verdiği binlerce kelimeden yalnızca birkaçı olduğuna dikkati çekti.
Akalın, Türkçe'deki ''açık'' sözünün Farsça'da ''açig'' (ağaçsız ve açık yer, alan), Ermenice'de ''açik, açiklik'' (kır, ova, açıklık yer) Macarca'da ''açsik'' (üzeri açık deniz taşıtı, sandal), Rumence'de ''acic'' ve ''ustuacic'' (açık, üstü örtülü olmayan), Bulgarca'da ''açik'' (açık) olarak kullanıldığını bildirdi.
Akalın, ''Bacanak'' kelimesinin Türkçe'deki (karıları kardeş olan erkeklerden her biri) anlamıyla Yunanca'da ''bacanakis'', Sırpça'da ''bazanak'', Arnavutça'da ''baxhanak'' biçimlerinde kullanıldığını belirtti.
Akalın, Türkçe'deki ''Bilene bir, bilmeyene bin'' deyiminin, Ermenice'de ''Bilana bir, bilmiyana bin'', ''Düşmanın gözü kör olsun'' deyiminin ise ''Dyuşmanı gyozi gyor olsun'' şeklinde geçtiğini ve bunun gibi çok sayıda örnek bulunduğunu belirtti.

İkinci Dilde Okuma Alt Becerilerinin Geliştirilmesine Yönelik Malzeme Oluşturma-Geliştirme Önerileri

Bu çalışmanın amacı Bloom 1956 doğrultusunda ikinci dil olarak Türkçenin öğretiminde okuma-anlama materyali geliştirmeye yönelik öneriler sunmaktır. Örnek okuma soruları, TÖMER tarafından hazırlanmış ders kitaplarındaki metinler kullanılarak geliştirilmiştir.

Anahtar sözcükler: İkinci dil, okuma altbecerileri, bilişsel alanda eğitimsel hedef sınıflandırması.

1. Giriş

Kuramsal bilgi aktarımından çok uygulamaya yönelik olarak hazırladığımız bu çalışmada sırasıyla, ikinci dilde okuma dersi için malzeme oluşturma ve geliştirme sürecinde yanıtlanması gereken sorulara, okuma alt becerilerinin neler olduğuna değineceğiz ve okuma alt becerilerinin geliştirilmesinde bir ölçüt olarak önerilen  ZİHİNSEL BECERİ GELİŞTİRME SINIFLANDIRMASINI (Bloom 1956) tanıtarak bu ölçütü okuma metinlerine ilişkin sorular sorarken nasıl uygulayabileceğimizi örneklendireceğiz.

2. Yanıtlanması Gereken Sorular

İkinci dilde okuma dersi için malzeme oluşturma ve geliştirme sürecinde yanıtlanması gereken üç temel soru bulunmaktadır. Bu sorular şöyle sıralanabilir:

1. Okuma nedir?

2. Öğrenilen dilin ve kültürün özellikleri nelerdir?

3. İkinci bir dilde okuma dersinin (kursunun) eğitimsel hedefleri neler olmalıdır?

1. soruyu yanıtlayacak olursak,

OKUMA,

- Zihinsel ya da bilişsel bir süreçtir. Okurun, yazarın iletisini algılama, anlama ve yorumlama sürecidir,

- Etkin bir süreçtir. Yani, okurken zihin etkin bir biçimde çalışır. - Bir çok alt beceriden oluşan temel bir beceridir. Okur, metni anlamak için okuma alt becerilerini harekete geçirir ve böylece metinden etkin bir şekilde anlam çıkarmaya ve metni yorumlamaya çalışır.

2. ‘Öğrenilen dilin ve kültürün özellikleri nelerdir?’ sorusunu iki yönlü yanıtlamamız gerekmektedir:

i. Öğrenilen dilin özellikleri ve öğrencinin ikinci dildeki yeterliği açısından: Öğrenilen dilin özellikleri arasında o dilde kullanılan yazı dizgesinin öğrencinin anadilinin yazı dizgesinden farklı olup olmadığı önem taşımaktadır. Çünkü, iki dildeki yazı dizgelerinin benzer olmadığı durumlarda, öğrencinin başlangıç aşamasında yukarıda açıklanan türden bir okuma sürecine girmesi olanaklı değildir. Bu durumda, öncelikle öğrencinin ikinci dilin yazı dizgesini çözebilir duruma erişmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra, öğrenilen dilin yapısal özellikleri ve konuşulduğu toplumun ve kültürün temel özellikleri de okuma metni seçme ya da hazırlama aşamasında göz önünde bulundurulmalıdır.

ii. Öğrenci açısından: Okuma metni seçiminde ve metne ilişkin soru hazırlamada öğrencinin ikinci dildeki yeterliği, yani dilbilgisi ve sözcük bilgisi düzeylerinin göz ardı edilmemesi yerinde olacaktır.

3. ‘İkinci dilde okuma dersinin (kurusunun) eğitimsel hedefi ne olmalıdır?’ sorusuna ise şöyle yanıt verilebilir: ‘Kursun sonunda okur/öğrenci, bir metni anlama sürecinde okuma alt becerilerini yetkin bir biçimde kullanabilmelidir.’

3. Okuma Alt Becerileri

Bilindiği gibi okuma dersi etkinlikleri okuma öncesi etkinlikler, okuma sırasında yapılan etkinlikler ve  okuma sonrası etkinlikler olmak üzere üç aşamada düzenlenebilir. Bizim burada söz edeceğimiz okuma alt becerileri okuma sonrasında geliştirilebilecek beceriler ve okuma etkinliğini konuşma ve yazma becerileriyle ilişkilendirebilecek etkinliklerdir (Smith ve Ramonda 1997). Okuma sonrası geliştirilebilecek alt beceriler aşağıdaki gibi sıralanabilir:

- metinde somut olarak verilen bilgiyi bulma

- metnin konusunu belirleme

- metnin genel konusuyla ilişkili olarak metinde yer alan bilinmeyen sözcükleri tahmin etme

- metnin konuya ilişkin ne söylediğiyle ilgili genel bilgi sahibi olma

- metindeki ana düşünceyi anlama

- farklı paragraflardaki temel düşünceler arasındaki ilişkiyi anlama

- ana düşünceyi destekleyen ayrıntıları anlama

- metinde açıkça belirtilmeyen ancak sezdirilen bilgileri anlama

- metindeki bilgi yapısının mantığını kavrama

- metindeki bilgiyi yeniden kurgulama

- metinde verilen bilgiyi eleştirel olarak yorumlama

- alay, hiciv gibi dil kullanımlarını anlama (Aebersold, J.A. ve M. Lee Field 1997’den uyarlanmıştır.)

4. Okuma Alt Becerilerini Geliştirmede bir Ölçüt: Zihinsel Beceri Geliştirme Sınıflandırması

Yukarıda listelenen okuma sonrası alt becerilere yönelik sorular nasıl oluşturulabilir ya da bu alt beceriler sınıf içi etkinlikler aracılığıyla nasıl geliştirilebilir? Bloom 1956 tarafından geliştirilen  Zihinsel Beceri Geliştirme Sınıflandırmasının (bundan sonra ZBGS) bu sorulara uygun yanıt oluşturabileceğini ve ders malzemesi hazırlayan öğretmene adım adım takip edebileceği bir yol çizebileceğini düşünüyoruz. Matematik, Fen Bilgisi, Tarih gibi zihinsel beceri gerektiren tüm dersler için geliştirilmiş olan bu sınıflandırma, zihinsel bir etkinlik olan okuma eylemine de uyarlanmaktadır (Orlich ve diğ. 1990; Aeberson ve Lee Field 1997). EK 1’de verilen ZBGS basitten karmaşığa doğru yapılanan altı aşamadan oluşmakta, her aşama bir alt aşamayı gerektirmektedir. Genel eğitimsel hedefler açısından, önceden karşılaşılan bilgiyi  anımsama,  ezberleme ve  tanıma becerilerini içeren Bilgi düzeyi diğer düzeyler için bir temel oluşturmaktadır. Bu düzeydeki okuma alt becerisi ‘metinde somut olarak verilen bilgiyi bulma’ olarak açıklanabilecek  tarama becerisidir. Okuma metnine yönelik bu düzeye uygun sorular ise, ‘Ne….?’, ‘Kaç…?’, ‘Kim…?’, ‘Nerede…?’, ‘Hangi…?’, ‘Nasıl (oldu)…?’ türünden sorulardır.

Algılama, yorumlama ve açımlama eğitimsel hedeflerini içeren Kavrama düzeyi, Bilgi düzeyinde edinilen bilginin ezberlenmekten çıkarılıp zihinde işlemlenerek okur tarafından anlamlandırılma düzeyidir. Metnin öğrenci tarafından kavranıp anlamlandırılmasında etkin olan kavrama düzeyi, bu aşamalı sınıflandırma içinde özellikle önemlidir; çünkü, öğrencinin diğer üst aşamalara geçmesinde bir anahtar işlevi görürür. Yani, öğrenci metni kavradığı ölçüde uygulama, analiz, sentez ve  değerlendirme yapabilir. Bu düzeyde, ‘metnin konusunu belirleme’, ‘Metnin konuya ilişkin ne söylediğiyle ilgili genel bilgi sahibi olma’ olarak açıklanabilecek gözden geçirme alt becerisine yönelik etkinler bulunmaktadır. Bu beceriye yönelik sorular ise, ‘ Metnin konusu nedir?/Metin ne hakkındadır?’, ‘A’yı/B’yi kendi sözcüklerinizle anlatınız/yazınız’, ‘A ile B’yi karşılaştırınız’ gibi, artık öğrencinin metinden cımbızla çeker gibi bulup çıkaracağı değil, kendi tümceleriyle yanıtlayacağı, yorum yapacağı türden sorulardır.

Sınıflandırmanın üçüncü aşamasını oluşturan Uygulama aşaması problem çözme, bilgiyi içselleştirme, bilgiyi farklı bağlamlarda ve/veya sonuca ulaşmada kullanma eğitimsel hedeflerini içerir. Bu aşamada öğrencinin bilgiyi kullanması gereken bağlam veya çözmesi gereken sorun daha önce hiç karşılaşmadığı yeni bir bağlam ya da sorun olmalıdır. Uygulama düzeyindeki okuma alt becerileri, gözden geçirme, ‘metinde açıkça belirtilmeyen ancak sezdirilen bilgiyi anlama’ olarak açıklanabilecek çıkarım yapma becerisi ve metinde yer alan bilinmeyen sözcükleri tahmin etme becerileridir. Bu becerilere yönelik sorular ise, ‘A ne demektir?/A’nın anlamı nedir?’, ‘Metindeki A, B ve/veya C’yi nasıl değiştirirsiniz?/Metindeki A, B ve/veya C’yi V, Y ve Z ile değiştiriniz’, ‘Metinde A olmasaydı ne olurdu?’, ‘(Varsa metinde anlatılan) sorunu nasıl çözerdiniz?’ gibi sorular olabilir. Analiz düzeyinin eğitimsel hedefleri derste konu olan bir nesneyi parçalama, nesnenin alt yapısını ortaya çıkarma,  nesnenin parçaları arasındaki ilişkiyi bulmadır. Bu düzeydeki okuma alt becerisini ise, okuma metninin bir nesne olarak ele alacak olursak, buna metni parçalama becerisi diyebiliriz. Metni parçalama, temelde ‘metindeki bilgi yapısının mantığını kavrama’, metindeki ana düşünceyi anlama’, ‘ana düşünceyi destekleyen ayrıntıları anlama’, ‘farklı paragraflardaki temel düşünceler arasındaki ilişkiyi anlama’ gibi alt beceriler ile ilişkilidir. Bu becerilere yönelik sorular ise, ‘Metni nasıl bölümlendirirsiniz?/Metinde hangi bölümler var?’, ‘Metnin bölümlerine ad veriniz/başlık koyunuz’, ‘A ve B’yi hangi bağlaçla birleştirirsiniz?, ‘Metnin ana düşüncesini destekleyen yardımcı düşünceler nelerdir?’ türünden sorular olabilir.  Sentez düzeyinin eğitimsel hedefi, yeni, özgün bir ürün ortaya koymaktadır. Buradaki anahtar kavram yaratıcılık ve/veya üreticiliktir; yani, öğrenci kendisi yepyeni bir ürün oluşturmaktadır. Bu düzeydeki okuma becerisi ‘metindeki bilgiyi yeniden kurgulama’, ‘metni yeniden oluşturma’ gibi okuma ve yazma becerilerini birleştiren becerilerdir. Bu düzeyde öğrenciye yöneltilebilecek sorular, ‘Metinde A bağlacı yerine, B bağlacı konursa, metnin anlamı nasıl değişir? Ya da değişir mi? Nasıl?’, ‘Siz bu metne nasıl bir sonuç yazarsınız?’, ‘Metnin anlatıcısını değiştirin ve metni tekrar yazın’ gibi sorular olabilir.  Değerlendirme düzeyindeki eğitimsel hedef, incelenen nesne üzerinde özgün bir yargı ortaya koyma, yani, derste konu edilen olay, kişi ya da nesne hakkında belli kanıtlara dayanarak özgün fikir geliştirebilmektir. Bu düzeydeki okuma, eleştirel okuma olarak adlandırılan okuma türüdür. Bu da, ‘metinde verilen bilgiyi eleştirel olarak yorumlama’, ‘alay, hiciv gibi dil kullanımlarını anlama’ becerilerini gerektirir. Bu düzeyde öğrenciye yöneltilebilecek sorular, ‘A konusunda ne düşünüyorsunuz?’, ‘Yazar A konusunda haklı mı? Niçin?’, ‘Metindeki A, B, ve C düşüncelerini desteklemek/çürütmek için ne türden bilgilere ihtiyaç duyarsınız?’ soruları olabilir.

5. Uygulama

Yukarıda açıklanan okuma becerilerini geliştirme ölçütünün uygulamasını TÖMER tarafından ders kitabı olarak kullanılan  Hitit: Yabancılar  İçin Türkçe kitaplarından seçtiğimiz iki ayrı okuma metni ile yapmayı uygun gördük. EK 2’de verilen Hitit: Yabancılar İçin Türkçe 1 kitabında yer alan ‘Eşimle Nasıl Tanıştık?’ adlı metne ilişkin, kitapta üç soru yer almaktadır. Soruların üçü de tarama becerisini geliştirmeye yönelik Bilgi düzeyindeki sorulardır. Öğrencinin, Türkçedeki dil yeterliğinin oldukça düşük düzeyde olduğu göz önüne alındığında bu sorular yeterli gibi görünebilir. Ancak, bu türden sorular gerekli olmakla birlikte, başlangıç düzeyinde bile Bilgi düzeyinin üstünde okuma becerilerini geliştirmeye yönelik olarak öğrencinin dil düzeyine uygun sorular sorulabilir. Bizim önerdiğimiz soruları ve etkinlikleri inceleyecek olursak, 1. soru gözden geçirme becerisini pekiştirmeyi amaçlayan bir sorudur. Öğrencinin, metindeki ‘Özlem uzun boylu, güzel ve cana yakın bir kızdı. Ben ise ufak tefek, hafif toplu ve oldukça ________; üstelik pek güzel de değildim. Partide bütün gençler Özlem’le dans etmek istedi. Ben ise kenarda oturdum. (…)’ bölümünde Özlem ve Meral arasında kurulan karşıtlık ilişkisinin kavranması beklenmektedir. Öğrenci bu karşıtlığı kavradığında ‘sıkılgandım’ doğru yanıtına ulaşabilmektedir.

2. soru, öğrenciden, metindeki bilgiyi dünya bilgisi ile ilişkilendirmesini isteyen Uygulama düzeyinde bir sorudur. 3. soru, metindeki ana düşünceyi anlama becerisine yönelik, Analiz düzeyinde bir sorudur. Metnin ana düşüncesi, Özlem’in Ali ve Meral’in evliliğinde, dolayısıyla mutluluğunda önemli bir yeri olmasıdır.

4. ve 5. etkinlikler, konuşma ve/veya yazma becerilerine yönelik Sentez düzeyinde etkinliklerdir. 4. soruda öğrenciler, Meral’in yeni yaşamına ilişkin (kısa ve basit tümcelerden de oluşsa) yeni bir metin oluşturacaklar; 5. etkinlikte ise metni  Ali’nin anlatımıyla yeniden kurgulayacaklardır.

Hitit: Yabancılar  İçin Türkçe  3’te yer alan  ‘İstanbul’la Özdeşleşen Bir Tat SİMİT’ adlı metin, dil yeterliği ileri düzeyde olan öğrenciler içindir. Kitapta kullanılan sorulara baktığımızda, ilk iki sorunun sözcük çalışması soruları olduğunu, 3. sorunun ise yalnızca tarama becerisine yönelik Bilgi düzeyinde bir soru olduğunu görmekteyiz. Dil yeterliği açısından ileri düzeyde olan öğrencilere okuma alt becerileri açısından ZBGS’nin daha üst düzeylerinde yer alan becerileri geliştirecek soruların ve etkinliklerin daha yararlı olacağını düşünüyoruz. Önerdiğimiz soru ve etkinliklere göz atacak olursak, 1. soru Uygulama düzeyinde sözcük tahmin etme sorusudur. Bizce, metinde koyu yazılmış deyimleri öğrenciler sözlükten bulmak yerine, soruda verilen seçenekleri eşleştirme yoluna giderek sözcüklerin anlamlarını tahmin edebilirler, çünkü sözcüklerin anlamlarını tahmin edebilmek için metinde yeterli bağlam ve ipucu bulunmaktadır.

2. soru, 4. ve 5. paragrafları kapsayan, gözden geçirme becerisine yönelik bir sorudur. Öğrenciler, eski simitleri/simitçileri  ve günümüzdeki simitleri/simitçileri karşılaştırırken bu üç paragrafı da okuyup gerekli bilgiyi ayıklayarak kendi oluşturdukları tümcelerle bu soruya yanıt vermek durumunda kalmaktadırlar. Bu da hem öğrencileri metni kavramaya yönlendirir hem de metnin öğrenciler tarafından kavranıp kavranmadığının denetlenmesini sağlar.  Konuşma ve/veya yazma becerilerine yönlendiren ve birbirleriyle ilişkili olan, Uygulama ve Sentez düzeyindeki 3. ve 4. etkinliklerde, ilk olarak, öğrencilerden dünya bilgilerine dayanarak bir karşılaştırma yapmaları istenmekte, daha sonra bu karşılaştırmadan yola çıkarak özgün bir metin oluşturmaları beklenmektedir. Yine Sentez düzeyinde bir etkinlik olan 5. etkinlikte ise, öğrencilerden, simit hakkında verilen ek bilgilerden gerekli gördüklerini seçerek yepyeni özgün bir metin oluşturmaları istenmektedir. Tüm bu etkinlikler, okuma sonrası etkinliklerin Bilgi, yani tarama düzeyinden çıkarılıp öğrencinin okuduğu metin karşısında daha etkin bir rol yüklenmesini ve böylece başta da belirttiğimiz ‘okuma dersinin amacı’na ulaşmasını sağlamaktadır.

5. Sonuç

Sonuç olarak, ikinci dilde okuma derslerinin salt öğrencinin hedef dile ilişkin yapı ve sözcük bilgisini geliştirmeye ve pekiştirmeye yönelik olmaktan çıkarılıp, öğrencinin okuma becerilerinin geliştirilmesine yönelik olarak planlanması gerektiğini düşünüyoruz. Böylece, özellikle üniversite eğitimlerini Türkiye’de Türkçe olarak sürdürecek öğrencilerin üniversitelerdeki bilimsel metinleri anlamaları ve metinden yola çıkarak yazma becerileri ortaya koyabilmeleri daha kolaylaşacaktır.

Ayrıca, Bilgi düzeyinde, tarama becerisine yönelik çalışmalar ikinci dil öğreniminin ilk aşamalarında son derece gerekli ve temel bir beceri olmasına karşın, sürekli yinelendiğinde öğrencinin kolaycılığa kaçmasına neden olmakta ve genellikle metinden bulunup çıkartılabilen tek yanıt içerdiği için de iletişimsel becerilerin geliştirilmesine ket vurmaktadır. Anadilinde okuma alt becerilerinin üst düzeylerine kadar ulaşmış bir ikinci dil öğrencisi için yalnızca tarama becerisine yönelik çalışmalar yapmak, sınıfta öğrencinin sıkılmasına ve güdüsünün azalmasına yol açmaktadır. Bu nedenle yukarıda değinilen okuma becerilerinin, Bilgi, yani tarama düzeyinde kalmayıp değerlendirme düzeyine kadar olan tüm düzeylerle ilişkilendirilmesi gerekmektedir. Böylece öğrenci hem okuma hem de yazma becerileri açısından gelişecektir.

 Ayşen Cem Değer - Özden Fidan

-  Bu yazı  Dünyada Türkçe Öğretimi 6sempozyumunda (15-16 Nisan 2004, Ankara) bildiri olarak sunulmuştur.

Kaynakça

Aebersold, J.A. ve M. Lee Field. 1997. From Reader to Reading Teacher. ABD: Cambridge University Pres.

Bloom, B. 1956. Taxonomy of Educational Objectives, Handbook I: Cognitive Domain. New York: David McKay

Orlich, D.C. ve diğ. 1990. Teaching Strategies. ABD: Heath and Company.

Smith, L.H. ve R.J. Ramonda. 1997. Read, Write, React: An Integrated Approach to Reading and Writing. ABD: McGraw-Hill.

EK:

Eşimle Nasıl Tanıştık*

İyi hatırlıyorum, on sekiz yaşındaydım. En iyi arkadaşım Özlem’le birlikte bir partiye gittik. Çok kalabalık bir partiydi. İçeri girdik. Herkes Özlem’e selam verdi çünkü orada onun birçok arkadaşı vardı. Özlem uzun boylu, güzel ve cana yakın bir kızdı. Ben ise ufak tefek, hafif toplu ve oldukça _____________; üstelik pek de güzel değildim. Partide bütün gençler Özlem’le dans etmek istedi. Ben ise kenarda oturdum. Hiç kimse beni dansa kaldırmadı. Bu sırada Özlem arkadaşlarından birinin yanına gitti ve beni işaret etti, bir şeyler söyledi. Biraz sonra o genç yanıma geldi ve beni dansa davet etti. Biraz dans ettik. Adı  Ali’ydi, benimle aynı yaştaydı ve gerçekten çok kibar bir gençti. Danstan sonra bana "Yarın ne yapıyorsun, Meral? Meşgul müsün?" dedi. Ben de "Hiçbir işim yok." dedim. Beni sinemaya davet etti, ben de memnuniyetle kabul ettim. Daha sonra Ali ve ben çok iyi anlaştık. Tam iki yıl sonra bana evlenme teklif etti. Benim doğum günümde, yani 12 Mart’ta evlendik. Şimdi üç çocuğumuz var ve çok mutlu bir aileyiz. Sık sık Özlem’le buluşuyoruz, o hâla benim en iyi arkadaşım. Özlem zaman zaman bana "O akşam iyi ki Ali’yi senin yanına gönderdim ve sen de onun teklifini kabul ettin, değil mi?" diyor. _______________.

Kitapta yer alan sorular

1.  Meral eşiyle nasıl tanıştı?

2. Meral partide dans etti mi?

3. O zaman Meral ve Ali kaç yaşındaydılar?

Önerilen Sorular

1. Metindeki ilk boşluğa uygun sözcük aşağıdakilerden hangisidir?

a. neşeliydim           b. sıkılgandım            c. üzgündüm              d. sıcak kanlıydım

2. ‘… Bu sırada Özlem arkadaşlarından birinin yanına gitti ve beni işaret etti, bir  şeyler söyledi.’ Sizce Özlem, Ali’ye ne söyledi?

3. Metindeki son boşluğa aşağıdaki seçeneklerden hangisi uygundur?

a. Özlem en iyi arkadaşım.          b. Ali’yi çok seviyorum.

c. Özlem çok haklı.                     d. Bir çocuk daha istiyorum.

4. Meral ve Ali şu anda evliler. Ama hayal edelim: Özlem, Meral ve Ali’yi tanıştırmadı. O zaman Meral’in şu anki yaşamı sizce nasıldır?

5. Ali, ‘Eşinizle nasıl tanıştınız?’ sorusuna nasıl yanıt verir/nasıl anlatır?

Ali: ‘O zaman 18 yaşındaydım ve bir arkadaşımın partisine gittim.’

İstanbul’la Özdeşleşen Bir Tat: SİMİT

Varlıklısından yoksuluna, patronundan işçisine, öğretmeninden öğrencisine, yani yediden yetmişe tüm  İstanbulluların vazgeçemedikleri ata yadigarı bir tattır simit. Öteki kentlerde de yapılır, ama  İstanbul’da yapılanları hamurundan olsun, pişirilme  şeklinden olsun daha ayrıcalıklıdır. Yolda, trende, vapurda, kahvede, büroda, ders arası teneffüste, hemen her yerde yenir. Acıkıldığında imdada yetişen yegane ayaküstü besindir. Bu anlamda İstanbul’un ilk "fast food"u sayılabilir. İstanbul’a ayak basan bir yabancının ister istemez ilgisini çeken sokak görüntülerinden biri de simit ve simitçilerdir. Yabancılar, üzerleri susamla kaplı bu yuvarlak çörekleri genelde  şekerli bir pasta zanneder; tablaların üzerine muntazam  şekilde sıra sıra dizilmiş görüntülerini "fotoğraflamayı" da ihmal etmezler. Eski zamanlarda, genelde Safranbolu ve Kastamonuluların mesleğin kendine özgü kuralları da varmış. Bilhassa Galata, Kumkapı, Samatya ve Beylerbeyi’ndeki fırınlar imal ettikleri kaliteli simitlerle nam salmışlar. Bu kaliteli simitlerin hamuru un, su, süt, şeker ve tuzla karıştırılıp yapılır, hamur mayalanınca parçalara ayrılıp halka biçimi verilir, daha sonra  da pekmezli soğuk suya atıldıktan sonra susama batırılıp fırına verilirmiş. Eski ustalara göre simidin kaliteli olabilmesi için piştikten sonra 22 ayar Osmanlı altınının rengini alması şartmış. İstanbul simitçilerinin daha eski tarihlerde nasıl çalıştığı sorusunun cevabını, "eski zamanlar" konusunda her zaman yardımımıza koşan Evliya Çelebi’nin ünlü "Seyahatname"sinde buluyoruz. 16. yüzyılın ikinci yarısında, simitçilerin toplam 300 nefer olarak çalıştıklarını; bunlardan kimisinin kendi hesabına, kimisinin de bağlı oldukları fırınların çırakları olarak fırın hesabına çalıştıklarını öğreniyoruz. Araştırmacı yazar Uğur Göktaş’ın belirttiğine göre, eski İstanbul’da simitçiler günde beş posta, fırınlarından simitlerini alır ve her defasında değişik semtlerde satarlarmış. Gecenin karanlığı ile beraber son postayı alan simitçiler, kalabalıkların biriktiği meydanlarda, sepetlerin veya tablalarının köşelerine geçirdikleri uzun çubuklara simitlerini takarlar, akşamları görünebilmek için de üstlerine küçük bir fener iliştirirlermiş. Eskiden olduğu gibi günümüzde de sabah erkenden kalkıp evde bir şeyler atıştırmaya vakit bulamayanlar, yolda aldıkları sıcacık simidi yiyerek  açlıklarını giderirler. Ayrıca, Boğaz’ın bir yakasından diğerine geçmek için binilen vapurlarda, bir bardak sıcak çayla yenilen simidin keyfi de bir başka olur. Değişen yaşam biçimiyle, İstanbul’un ünlü simidi ve simitçileri de ister istemez değişime uğradılar. Yakın zamana kadar üzerinde istif edilmiş simitlerin bulunduğu açık tablayı, başlarının üzerine koydukları içi pamukla doldurulmuş kumaştan küçük bir yastık üzerinde hiç düşürmeden büyük bir ustalıkla taşıyan seyyar simitçiler yavaş yavaş kaybolmaya; onların yerini belediyelerin öngördüğü  şekilde, simitlerin üzerleri camla kaplı el arabalarında satan esnaf almaya başlamıştır. Günümüzde simitler her ne kadar 22 ayar Osmanlı altınının renginde olmasa da simit ve simitçiler hayatımızın ayrılmaz bir parçası olarak varlıklarını sürdürmektedirler.

Skylife Dergisi

Kitapta Kullanılan Sorular

1.  Metinde geçen koyu yazılmış sözcüklerin anlamlarını öğrenip birer tümce içinde kullanınız.

2.  Aşağıdaki sözcüklerin eş veya zıt anlamlarını bulunuz.

yabancı x  besin =

batır- x nefer =

varlıklı x seyyar =

muntazam x kent =

3.  Aşağıdaki tümcelerden doğru olanları işaretleyin.

Simit geçmişten günümüze hiç değişmeden gelebilmiş bir tattır.

Türkiye’ye gelen yabancılar simit ve simitçileri garip karşılamaktadır.

Şekerli bir besin olan simit çayla çok iyi gider.

Önerilen Sorular

1. Metinde aşağıdaki ifadelerle aynı anlama gelen deyimleri bulunuz.

a. ilk kez gelmek b. karnını doyurmak

c. ünlenmek  d. hem büyük hem küçük, herkes

e. eskiden kalma f. çok zor bir zamanda yardım etmek

2. Aşağıdaki tabloyu metinden edindiğiniz bilgiler doğrultusunda doldurunuz.

Eskiden Simitler / Simitçiler  Günümüzde Simitler / Simitçiler

3. Simit, bir fast food olarak görülmektedir. Simiti hamburger, pizza ve sandviç gibi fast foodlardan ayıran özellikleri yazınız.

Simit  Diğer fast foodlar

4. Yukarıdaki tabloda yazdıklarınızı göz önünde bulundururarak simiti diğer fast foodlarla karşılaştıran bir paragraf yazınız.

5. Okuduğunuz metinden edindiğiniz bilgilerden ve sayfa 4’te verilen yeni bilgilerden gerekli gördüklerinizi seçerek ‘simit’ hakkında yeni bir metin oluşturunuz.

EK METİN I

YOZGAT'TA SİMİT FİYATI EKMEKTEN FAZLA

Simit yapan fırın sahipleri, ekmeğin simitten daha ucuz olması nedeniyle simit satışlarının durduğunu söylediler. Simitin ekmeğe göre maliyetinin yüksek olduğunu belirten fırıncılar, "Simit yapımında fiyatları yüksek olan susam, pekmez, birinci sınıf un ve ekmekte olduğu gibi maya kullanılıyor. Susam ve pekmez maliyeti yükselttiği için bizler ekmek fabrikaları gibi fiyatta indirim yapamıyoruz. Dolayısıyla vatandaşlar da tercihini bir simit yerine daha ucuz ve daha büyük olan ekmekten yana kullanıyor. Ekmeğin fiyatının düşürülmesiyle birlikte bizim satışlarımız da yarı yarıya düştü" dediler.  Normalde fakirin yiyeceği olarak bilinen simidin artık lüks yiyecekler arasında yer aldığını belirten simitçiler, "Ekmekte KDV oranı yüzde 1, simitte ise bu oran yüzde 18 olarak uygulanıyor. Simidi en çok tüketenler ise öğrenciler, iş yerinden evine gidemeyen dar gelirli vatandaşlar. Aslında simitte de KDV'nin yüzde 1'e düşürülmesi gerekir" diye konuştular.

(ÖMER ERTUĞRUL - YOZGAT (İHA)

Yayın Tarihi: 22 Ocak 2004 Perşembe)

 EK METİN II

SİMİT İLE GEVREK ARASINDAKİ FARK

Dün sabah geleneksel Salı toplantısını yapan Göztepe Rotary Kulübü'nde hayli ilginç bir tören vardı. Kulübün üyelerine ve konuklara alışılmışın dışında bir ikramda bulunuluyordu ayrıca: Sıcak sıcak gevrekler... Biliyorsunuz, bir  İzmirli'yi gurbette bile ayırt etmenin en kısa yollarından biri de Türkiye'nin her yerinde simit denilen unlu mamule 'gevrek' deyip demediğini kontrol etmektir. Birisi bu lezzetli hamurişine gevrek diyorsa bilin ki İzmirlidir. Dünkü törende 'Meslek Hizmet Ödülüne' layık görülen 69 yaşındaki Zeynel Ergin ise tam 64 yıldır 'gevrekçilik' yapan bir insan... Bunun son 40 yılını da St. Joseph Lisesi'nin arkasında bulunan yaklaşık 100 yıllık eski bir Rum evindeki küçük fırınında aralıksız sürdürüyor.

Daha bebekken geldiği Ayvalık'ta fırınlardan aldığı gevrekleri satarak bu 'işe' gönül veren Zeynel Ergin, 19 yaşında geldiği İzmir'de önce fırın işçisi olarak çalışan, 29 yaşında bugünkü mekanının sahibi olan Ergin'e böyle bir ödül verilmesini çok anlamlı bulduğumuzu belirtelim. Tatil günlerinin sabahlarında önünde uzun kuyruklar görmeye devam ettiğimiz Zeynel Ergin, hızla bozulmakta olan kentimizin bozulmamış nadir güzelliklerinden biri. Heyecandan güçlükle yaptığı konuşmada Zeynel Ergin bizce çok önemli bir ayrıntıyı da açıkladı. Biz yazının başında da belirttiğimiz gibi simitle gevreği aynı şey sanırdık. Meğer değilmiş. Gevrek, fırının tabanına araya başka bir  şey konulmadan ve tam zamanında yerleştirildiğinde olabilen bir ürünmüş. Simit ise tavayla fırına konulurmuş. Kendisine toplantıdan sonra pekmez farkını da sorduk tabii ki... İstanbul'da haşlanan simitler ayrıca tatlı pekmez dolu bir kazandan geçirilirken, İzmir'de kullanılan pekmezin tadı-tuzu olmazmış. Günümüz modern ekonomisinde, 'işini iyi yap da, ne yaparsan yap' kuralını ömrü boyunca işletmiş bir insanı tanımış olduk dün sabah. O işini iyi yapan bir gevrekçiydi ve bu da herkesin örnek alması gereken bir durumdu.

(A. Nedim Atilla, www.aksam.com.tr, 25 Aralık 2002)

EK METİN III

AYRAN-SİMİT

Simidin günlük yaşamımızda çok özel bir yeri vardır. Bu mütevazı yiyecek, bazen sıcak bir çay eşliğinde sabah kahvaltımız olur, bazen soğuk bir ayran ile öğle yemeği… Bazen de yanında bir parça peynirle nefis bir ikindi kahvaltısı oluverir. Simit son zamanlarda pek bir popüler olmaya başladı. Büyük  şehirlerde özel simit fırınları, kafe-restoranları açılıyor, bizim emektar simidin imajı değiştirilip, allı-pullu, havalı bir yiyecek haline getirilmeye çalışılıyormuş. Bizim bölgemizde simidin yeri çok da başkadır. Bizim bölgemizdeki kadar simit çeşidi olan başka bölge var mıdır acaba?  Kazan gevreği, nohut mayası ile mayalanıp, taş fırınlarda pişirilen simitler, yeni unlu mamül fırınlarında pişirilen simitler,  pastanelerde pasta gibi hazırlanıp satılan simitler… Simit, yanında soğuk bir ayranla, özellikle kavurucu sıcakların çöktüğü şu yaz günlerinin hafif, keyifli, doyurucu ve en ekonomik yiyeceği. Hemen her caddede, sokakta, köşe başında ayran-simit satan bir tezgah, tabla ya da dükkan var. Benim ayran-simitçim, Adana Kuyumcular Çarşısı’nın arkasında. Ayranı güzel; yıllardır kalitesini bozmadı. Her zaman sıcak ve taze simit var. Yalnız öğleden sonra saat dört gibi ayranı bitiriyor, tezgahı toplayıp gidiyor. Arkadaşım Ayber de, Obalar Caddesi’nde Emlak Bankası’nın yanındaki Sabit Usta’yı çok övüyor. Ayranı süzme yoğurttan yapıyormuş. Şimdi gidip bir ayran-simit yenir değil mi? E hadi afiyet olsun.

(Mustafa ÖNCÜL,  http://www.acilibirbucuk.com/guneydeiyiseyler/13Ag03/ayransimit.htm

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...