çalışmaları

Danimarka’da Akademik Türkçe Çalışmaları

      Türki dilleri ve Türk kültür tarihi alanlarında en büyük adımlardan birinin Danimarkalı akademisyen Vilhelm Thomsen’in büyük çabaları sonucunda atıldığı herkesçe bilinen bir gerçektir. Elbette eski Türk alfabesinin çözülmesinden söz ediyorum. Bu gelişmenin, Türklerin geçmişlerini daha derinden anlamalarına ve Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüyle birlikte kurulan yeni Türk kimliğine son derece büyük katkısı olmuştur.

      Mayıs 2001’de, Kazakistan Cumhuriyeti bağımsızlığının onuncu yılını kutlarken, eski Türkçe yazıtlar üzerine eğilen bir konferans düzenlenmişti. O konferansa Vilhelm Thomsen ve onun Türkoloji’ye katkıları konulu bir sunuş yapmak üzere davet edilmiştim. Astana’da yeni kurulan üniversite yönetimi, Türkoloji’ye özel katkılarından dolayı bir V. Thomsen ödülü koymaya ve adını bölüme asmaya karar vermişti. O halde, ölümünden yüz seneyi aşkın zaman geçmiş olduğu halde V. Thomsen hala onurlandırılmaktadır ve hala Türki halkların ulusal kimliklerini kurmalarında bir rolü vardır.

      Vilhelm Thomsen’in bir Türkolog olduğu şeklinde yaygın bir kanaat vardır. Ancak Thomsen, Kopenhag Üniversitesi’nde çalıştığı dönemde, yani 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın ilk on yıllarında, bu üniversitede Türkoloji başlıklı bağımsız bir alan yoktu. Thomsen karşılaştırmalı dil bilimi hocasıydı ve aslında temel ilgisi uzun yıllar boyunca Baltık ve Fin dilleri arasındaki temaslardı. Bunun yanı sıra uzun yıllar Etrüsk ve eski Anadolu dilleri incelemelerine de katkılarda bulundu. Ancak eski Türk alfabesini çözdükten ve bu alfabede yazılı yazıtları çevirdikten sonra tüm çalışmalarını Eski Türkçe’ye adadı. Hatta, Türk ve Fars unsurlarını da içeren Doğu Türkistan kültürel tarihi üzerine uzun bir makale yazması da bundan sonradır. Bu bağlamda, Orta Asya’ya yapılan çeşitli keşif gezilerinin sonuçlarından da esin almış, özellikle de dört Alman kaşifin Doğu Türkmenistan’a düzenledikleri gezi dönüşü Berlin’e getirdikleri bir dolu elyazmasından etkilenmiştir.

     Her ne kadar Thomsen’in Türkoloji konularında yazdığı makaleler tüm üretiminin dörtte biri kadarını oluştursa da, hoca olarak Türkçe öğretmesi çok  nadirdir. Thomsen’in ardından gelenler Türkçe konusunda daha az aktif çalıştılar. Aslında din tarihçisi olan öğrencilerinden Vilhelm Gronbech yazdığı doktora teziyle Türkoloji’ye bir katkıda bulundu. Bu tez Danimarkaca yazıldığından ilk zamanlar büyük bir ilgi çekmedi. 1902 senesinde yayınlanan “Forstudier til tyrkisk lydhistorie” başlıklı tez oldukça uzun zaman sonra John R. Krueger tarafından İngilizce’ye çevrildi. İngilizce “Preliminary Studies in Turkic Historical Phonology” (Tarihsel Türki Fonolojisi için Ön Çalışmalar) adıyla 1979 yılında Bloomington’da basıldı.

     İslami kültürde yüksek ordinaryüs profesörlüğün, 1918 senesinde kurulmasıyla da ilgiler çağdaş Türkiye üzerine çevrildi. Johannes Ostrup bir bilim adamı olduğu kadar bir gezgindi de. 19. yüzyılın sonlarında Yakın Doğuyu ziyaret etmiş, Kopenhag’a at sırtında bir dönüşünde büyük ilgi toplamıştı.

    Pek çok Yakın Doğu ülkesi hakkında birince elden topladığı bilgilerle ‘Modern Osmanlı Edebiyatı’, ‘Türk Halk Şiiri’ gibi dersler vermiştir. Dolayısıyla bir kaç sene Danimarka’da Türkoloji’de iki branş vardı: Dil bilim ile daha çok edebiyat ve kültürle ilgilenen ikinci branş. Ancak aslında İngilizce ve Almanca çalışan oğlu Kare Gronbech akademik çevrelerde daha da büyük bir şaşkınlık yaratacak bir tez yazdı. O sırada lisede öğretmenlik yapıyordu. 1935 senesinde Kopenhag’da verdiği doktora tezi Türkoloji literatürünün en büyük klasiklerinden biri oldu: “Der Türkische Sprachbau” (The System of Turcic Languages). Bu eser 1994 senesinde Türk Dil Kurumu tarafından “Türkçe’nin Yapısı” adıyla yayınlanmıştır. Bu çalışmanın yeni ve kalıcı olan yönü ise, yazarının Türki dilleri içeriden anlamaya ve tarif etmeye çalışmış olması, kendi tabiriyle Türki dillerin ne söylemeye çalıştıklarını, neleri de söylemeden bıraktıklarını bulmaya çabalamış olmasıdır. Orta Asya, Doğu Türkistan ve Orta Moğolistan’a düzenlenen bir keşif gezisine katılmış, bu bölgelerin edebiyatlarını toplamayla uğraşmıştır. Bu eserlerle evindeki kütüphaneyi oluşturmuş, bu da daha sonra Orta Asya Enstitüsü kütüphanesinin temelini oluşturmuştur. Aynı zamanda ‘Yüksek Ordinaryüs Profesörlük’ unvanı getirilmiş, Kare Gronberg de 1947 senesinde bu unvanla onurlandırılmıştır.

Kare Gronberg, Türki, Moğol ve Maçu-Tungus dillerini kapsayan geniş bir alanda hocalık yapıyordu. 1952’den, enstitünün kapatıldığı 1980 senesine kadar kendisine Türkçe konusunda Kare Thomsen Hansen asistanlık yapmıştır. Kare Gronbech’in önemli çalışmalarından biri de, Türk dil tarihi ve kültürü açısından çok önemli olduğunu düşündüğü eski Türkçe metinlerin editörlüğünü yapmasıdır. Bunlar arasında Codex Cumanucus ile bunun için yayınladığı bir sözlük ve Rabguzi anlatıları ve kehanetleri “Kısas al-anbiya” da bulunmaktadır. Bu bağlamda, Türkçe Çalışmalarının anıtsal el kitabı, “Philologiae Turcica Fundamenta”nın planlanmasındaki çok önemli rolünü de mutlaka belirtmeliyiz. Bu eserin birinci cildi, Gronberg’in ölümünden iki sene sonra 1959’da yayımlanmıştır.

Orta Asya Enstitüsü, Kare Thomsen ile Iben Raphael Meyer’in fonetik ve temel olarak Türki dillerin tipolojisi ve yeniden yapılandırılması üzerine yürüttüğü çalışmaları sürerken 1980 yılında kapatılmıştır.

Kopenhag Üniversitesi’ndeki Türkçe çalışmaları 1997 yılında yeniden başlamıştır. Bu, Carsten-Niebuhr Yakın Doğu Çalışmaları Enstitüsü’nün çalıştığı konulardan biri olarak planlandı. Bu enstitünün iki büyük bölümü “Eski Yakın Doğu” ile “Yeni Yakın Doğu”dur. Birinci bölümün çatısı altında Yakın Doğu arkeolojisinin yanı sıra Eski Mısırca ve Asurca gibi kimi eski diller çalışılmaktadır. İkinci bölümde ise İslam ile özdeşleştirilen bölge halklarının dilleri, edebiyatları ve sınırlı da olsa tarihleri çalışılmaktadır. İslamı genel olarak bir dinsel ve siyasi sistem olarak alıp çalışanlar da bulunmaktadır. Son olarak da İbrani dili ve edebiyatı çalışılmaktadır. Danimarkaca’da bir filoloji alanı ilgili dille aynı kelime ile adlandırıldığından, araştırma ve öğretimin genellikle dil ile sınırlı olduğu izlenimi uyanıyor. Örneğin başka bir dilde İranistic ya da İran çalışmaları olarak adlandırılacak bir alan Danimarkaca’da basitçe “Persisk” olarak adlandırılıyor, tıpkı “Arabisk” ya da “Tyrkisk” gibi. Halbuki bu sonuncusundan kasıt Türkoloji ya da Türk Çalışmaları’dır.

Bu alanda sadece dil öğretimi yapılıyor zannedilebilir. Halbuki edebiyat da bu adlandırmaya giriyor, ancak tarih girmiyor; ne siyasi ne kültürel ve ne de dil bilimsel anlamda. Benden de ta en başından beri tamamen modern Türk dili ve edebiyatına, Türkiye Cumhuriyeti odağıyla yoğunlaşmam istendi. Benim görüşüme göre bu sadece bilimdışı bir yaklaşım değil, aynı zamanda öğrencilerin Türk toplumu konusunda düzgün bir bilgi edinmelerini de engelleyecek bir şey. Hem Arapça’da hem Farsça’da klasik edebiyat da öğretilirken, Türkçe öğrencileri, cumhuriyetin kuruluşundan önce bir Türk kültürü yokmuş gibi bir izlenime kapılıyorlar, ki bu Türkiye’de ve hatta dışarıda da pek çok kimse tarafından edinilen bir izlenim. Bir keresinde ben kendi Türkçe öğrencilerimden birinci sömestrde “Aslında bir Türk kültürü yok.” gibi bir görüş duymuştum. Onları aksine ikna etmem gerekti. Bu görüş bir yandan elbette yukarıda söz ettiğim nesnel nedenden, yani Türklere ait her şey cumhuriyetle birlikte başladı görüşünden kaynaklanıyor. Ancak Danimarka özelinden gelen nedenler de söz konusu.

Şimdi söyleyeceklerim kimi dinleyicilere polemik gibi gözükebilir. Ancak, söylemek istediğim noktayı olabildiğince az sözle anlatmaya çalışacağım.

Önemli bir gözlemim şu: Örneğin, ‘göçmenler sorunu’ adı verilen durum çerçevesinde, basında, televizyonda, haberlerde, çeşitli programlarda bu konuya değinilmeyen tek gün yok. Burada özellikle ilginç olan, asıl sorunun Müslüman göçmenlerle ilgili görülüyor olması. Bu göçmen grubu, geldikleri farklı etnik, dilsel ve kültürel geçmişlere rağmen homojen bir grup olarak görülüyorlar. Sıradan bir Danimarkalı için Sudanlı, Lübnanlı, Türk ya da Afgan fark etmiyor ve bu aynılık medya ve -kısmen çok etkili olan- sağcı politikacılar tarafından kullanılıyor. Televizyonda, tüm genç Müslüman kadınlar Danimarkalı erkeklere köle olarak satılmalı diyen bir politikacı duyduğunuzda ve bu insanın ırksal nefrete teşvik suçuyla suçlanmadığını gördüğünüzde ve Danimarkalı bir Protestan rahibin Danimarkalıların her zaman tek halk, tek dil, tek din altında yaşayan homojen bir grup olduğunu söylediğini duyduğunuzda, Danimarka’da yaşayan yabancı gençlerin nasıl bir baskı altında olduklarını anlıyorsunuz. Bu göçmenlerin, kendilerine tüm hayatları boyunca Danimarkalı olan her şeyin iyi, olmayan her şeyin kötü olduğu öğretilince hissettikleri baskı olabildiğince Danimarkalı olmaya çalışmak şeklinde olacaktır.

Yabancıları bu şekilde görmenin etkilerinden biri de öğrencilerin Türkçe öğrenmeye karar verdiklerinde beklentilerinin çok düşük olması. Danimarkalı öğrenciler, modern Türkçe öğrenmeyi yapacak başka bir şey olmadığı zaman düşünüyorlar. Türk öğrenciler ise bunu kolay yoldan üniversite derecesi almak olarak düşünüyorlar. Ancak bunlar, genel olarak olumsuz olan bir atmosferde, en azından bölüme öğrenci çekiyor, hatta öğrenci işlerinin beklediğinin de üstünde bir sayıda.

Öğrencileri Türkoloji’nin karmaşıklığına sokmak, onlara modern Türkçe öğrenmekten ve bir miktar modern edebiyat okumaktan öte başka nelerle uğraşabilirler konusunda bir fikir vermek için “Türki Diller ve Halklar” adlı bir ders açtım. Bu ders, Türki dillerin sistemi ve sınıflandırılmasına ve Türki halkların kültürel tarihine bir giriş niteliğinde. Derste Orhon yazıtlarından başlayıp, öğrencilerin asıl Türkçe çalışmalarının başladığı Osmanlı İmparatorluğunun sonuna kadar edebiyat ve dinsel, siyasal tarihlere yoğunlaşıyorum.

Sonunda lisans derecesinin alındığı üç yıllık sürede, konuşma ve gramatik analizlerle pekiştirilen çeviri içeren Türkçe’ye Giriş ve yorumlamadan çok yine gramatik analizlere eğilerek metin okumaları yaptığımız Modern Türk Edebiyatı’na Giriş dersleri var. Bu edebiyat dersi ikinci sene verildiğinden ve hala dil öğrenme sürecinin bir parçası olarak düşünüldüğünden bu şekilde tasarlandı. Metin okumalarına paralel olarak modern Türk Edebiyatı’nın gelişimini de anlatıyoruz. Verilen derslerden bir başkası, ‘Modern Türkiye’de Politika ve Toplum’. Bu, öğrencileri diğer derslere nazaran daha çok çeken ders aslında. Bunun çeşitli açıklamaları olabilir. Bu açıklamalardan biri öğrencilerin kafalarındaki Türkiye ile ilgili, kadın sorunu, kadın özgürlüklerinin kısıtlı oluşu, türban sorunu, laiklik ve din arasındaki sürtüşmeler, Kürt sorunu, neden bu kadar çok Türk ülkesini terk ediyor gibi sorulara yanıt arıyor olmaları.

Benim gördüğüm kadarıyla bunun başka bir nedeni de, dürüst olmak gerekirse, dil bilimsel açıdan çok az bir ilginin olması. Bu dili öğrenmek dışında farklı bir ilgi duyan az. Bu yine bir dil bilincinin yokluğuna dayanıyor. Benzer şikayetleri Danimarkalı Arapça ve Farsça hocası meslektaşlarımdan da duyuyorum. Öğrencilerden gelen ödevlerde neredeyse anlaşılmaz kötü bir Danimarkaca ile çok fazla karşılaşılıyor. Sadece gündelik bir dilden tutun, argoya kaçan bir dille yazılmış ödevlerle karşılaşıyoruz. Bu dil bilinci eksikliği, dil üzerine konuşma yeteneğinin olmayışıyla da ortaya çıkıyor, zira bu öğrenciler üstdilin uluslar arası terminolojisini hiç öğrenmeden geliyorlar üniversiteye. Yani, ‘özne, nesne, fiil, sözdizimi’ gibi terminolojinin tamamını dil derslerinde en baştan vermemiz gerekiyor, zira bunlar lisede verilmemiş.

Bu nokta bizi, yine farklı kökenlerden gelen başka tür bir dil sorununa götürüyor: Türkçe yazılı herhangi bir metin üzerinde Danimarkaca bir literatür çok kısıtlı. 2000 senesinde Türkçe öğretimi için bir kitap yayınlandı. Ancak üniversitede kullanılabilecek bir kitap değildi, zira terminoloji Danimarkacaydı ve kimi yerlerde yazarın uydurduğu terimleri içeriyordu. Fakat öğrenciler uluslar arası gramatik ve dil bilimsel terminolojiye aşina olmalılar, çünkü giriş derslerini tamamladıklarında, Türkçe üzerine yabancı literatürü takip edebilecek durumda olmaları gerekiyor. Dolayısıyla, tüm dünyada standart olarak kabul edilen Lewis’in Türkçe gramer kitabı, Danimarkalı öğrenciler tarafından anlaşılmıyor, çocuklar bu kitabı kullanmayı reddediyorlar. ‘Philologiae Turcicae Fundamenta’ gibi temel bir Türkoloji kitabı ile üzerine yazılmış İngilizce, Almanca ve Fransızca makalelere hiç bir ilginin olmadığını söylememe bile gerek yok. Bu örnekte öğrencileri ürküten şey ise başlığının Latince olması.

Şu ana kadar söylediklerimi sadece şikayet olarak yorumlarsanız hataya düşersiniz. Türkçe çalışmalarına bu kadar cahilce başlayan öğrenciler pozitif yönde şaşkınlığa uğruyorlar ve yarı yolda bırakmazlarsa daha sonra konuya kendilerini çok fazla verebiliyorlar. Ve büyük bir ilgi ve gayret gösteren bir avuç öğrenci böyle bir kendini vermeyi meşrulaştırıyor. Maalesef Danimarka üniversite sistemi bu tür gayretleri ödüllendirmiyor, zira Danimarka üniversitelerinde sadece sayılar konuşuyor. Bütçe, sınavları geçen öğrenci sayısı üzerinden çıkarılıyor. Şu anda Beşeri Bilimler Fakültesi büyük borç içinde ve iflasın eşiğinde. Bunun ilk akla gelen sonuçlarından ikisi, Türkçe gibi sözüm ona ‘küçük alanlar’a sadece iki yılda bir öğrenci alınabilmesi ve iki sömestr olarak planlanan derslerin bir sömestre sıkıştırılması. Vilhelm Thomsen bu günleri görse mezarında kemikleri sızlardı.


Kopenhag Carsten Niebuhr Üniversitesi - Yrd.Doç.Dr. Wolfgang SCHARLIPP

Diksiyon Çalışmaları-Tekerlemeler

1.Bir berber bir berbere bre berber beri gel diye bar bar bağırmış.Bizde bize biz derler,sizde bize ne derler?              Gül dibi bülbül dili gibi,gül dibi bülbül dili.

2.Pireli peyniri perhizli pireler tepelerse pireli peynirler de pır pır pervaz ederler.

3.Ocak kıvılcımlandırıcılardan mısın,kapı gıcırdatıcılardan mısın?Ne ocak kıvılcımlandırıcılardanım, ne kapı gıcırdatıcılardanım.

4.Çatalcada topal çoban çatal yapıp çatal satar,nesi için çatalcada topal çoban çatal yapıp çatal satar?Kârı için çatalcada topal çoban çatal yapıp çatal satar.           Üç tunç tas kayısı hoşafı.

5.Dört deryanın deresini dört dergahın derbendine devrederlerse,dört deryadan dört dert,dört dergahtan dört dev çıkar.       Paşa tası ile beş has tas kayısı hoşafı.     Zaman saman satar,saman zaman satar.

6.Al bu takatukaları takatukacıya takatukalatmaya götür.Takatukacı takatukaları takatukalamam derse takatukacıdan takatukaları takatukalatmadan al da gel.             Şemsi Paşa Pasajı.

7.Nankör nalbant nalları nallamalı mı,nallamamalı mı?       Az kaz, uz kaz, boyunca kaz.

8.İşlek işlemeci,işlemeli işleri işlikte işleyerek işletmeciye işyerinde izletti.

9.Ilgarcı ılgar,ılgıngillerin ılgancırı ılgalayarak,ılgıt ılgıt ılgılardı.

10.Pısırık pırlak pırnallıklarda pırnallanırken pılı pırtısını pısırık pıtraklara pıtır pıtır pırtlattı.

11.Üçüncü üçkağıtçı,üçetek üçleşerek üç teker arabayla süzüm süzüm süzülen süzgeçleri süzdü.

12.Kırk kırık küp, kırkının da kulpu kırık kara küp.A be kuru dayı ne kuru sarı darı bu darı ,a be kuru dayı.              Şu odayı badanalamalı mı,yoksa badanalamamalı mı?

13.Sen seni bil,sen seni,bil sen seni,bil sen seni,sen seni bilmezsen patlatırlar enseni.

14.Şu karşıda bir dal,dal sarkar kartal kalkar,kartal kalkar dal sarkar,dal kalkar kantar tartar.

15.Şu köşe yaz köşesi,şu köşe kış köşesi,ortadaki su şişesi.     Şiş şişeyi şişlemiş,şişe kesişe kiş demiş.

                       Elalem aladana aldı aladanalandı da biz bir aladana alıp da aladanalanamadık.

16.Bu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak?Bu yoğurdu mayalamalı da mı saklamalı, mayalamamalı da mı saklamalı?

17.Sizin damda var,beş boz başlı beş boz ördek,                                 Değirmene girdi köpek,

     Bizim damda var beş boz başlı beş boz ördek,                                Değirmenci çaldı kötek.

     Sizin damdaki beş boz başlı beş boz ördek                                      Hem kepek yedi köpek, 

     Bizim damdaki beş boz başlı beş boz ördeğe,                                  Hem kötek yedi köpek.

     Siz de bizcileyin beş boz başlı beş boz ördek misiniz,demiş. 

18.Bir tarlaya kemeken ekmişler.İki kürkü yırtık kel kör kirpi dadanmış.Biri erkek kürkü yırtık kel kör kirpi,öteki dişi kürkü yırtık kel kör kirpi.Kürkü yırtık erkek kel kör kirpinin yırtık kürkünü,kürkü yırtık dişi kel kör kirpinin yırtık kürküne;kürkü yırtık dişi kel kör kirpinin yırtık kürkünü,kürkü yırtık erkek kel kör kirpinin yırtık kürküne eklemişler.

19.Getirince el getirir,yel getirir,sel getirir;götürünce el götürür,yel götürür,sel götürür. 

20.Bu mum, umumumuzun mumu.

DİKSİYON:Söz söylerken duygu ve düşünceleri doğru,üslubuna uygun olarak anlatmak için sesin ahengini,söylenişi,jesti,mimiği,alınacak tavırları yerinde ve güzel kullanma sanatıdır.

 KAYNAKLAR:

1.ŞENBAY,Nüzhet:Alıştırmalı Diksiyon Sanatı,MEB Yayınları,İstanbul,1991.

2.ÇEVİKSOY,Osman-BARAN,Ethem:Kompozisyon,Serhat Yayınları,İstanbul

Tarihi Süreçte Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretimi-Öğrenimi Çalışmaları

   Özet: Bu çalışmanın amacı, Türk dilinin tarihi süreçte yabancı dil olarak öğretim ve öğrenimi üzerine yapılan faaliyetleri, kaynakları anlaşılır bir şekilde açıklamaktır. Türk dilinin bilinen tarihinden günümüze kadar yabancı dil olarak öğretimi ve öğrenimi üzerine yapılan çalışmalar, sahalar, filologlar ve eserleri araştırılmıştır. Ulaşılan kaynaklara dayanılarak tarihte Türk dilinin yabancılara öğretimi ve öğrenimi çalışmaları; Arap ve Farslara Türk dilinin öğretimi, Rusya'da Türk dilinin öğretimi ve öğrenimi, Balkanlarda Türk dilinin öğretimi ve öğrenimi, Batıda Türk dilinin öğrenilmesi ve çağdaş Türk dili öğretimi şeklinde konu beş başlıkta toplanmış ve bu bağlamda incelenmiştir.

GİRİŞ

Türk diline ait en eski izlere Sümerce metinlerde rastlanmaktadır. Osman Nedim Tuna Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi adlı eserinde Sümercedeki, Türkçe kelimelerden bahsederek Türkçe kelimelerin Sümerler tarafından kullanıldığını söyler (Tuna, 1990:57). Sümer kaynaklarındaki Türkçe kelimelerden, Türklerin M.Ö. söz konusu toplumla dilsel etkileşim içinde olduğu anlaşılmaktadır.

Milattan önce VIII. asra dayandırılan daha kesin kayıtlara göre Çin'in doğusu ve bugünkü Moğolistan ile Cungariya'da komşu olarak Hun Türkleri yaşamakta idi (Caferoğlu, 2000:66). Çok uzun zamandan beri Hunlardan başlayarak günümüz Orta Asya Türk halklarına kadar Çinliler ve Türkler komşuluk ilişkilerini sürdürmelerine karşılık Türk dilinin Çinlilere öğretildiğine veya Çinliler tarafından öğrenildiğine dair somut kaynaklara rastlanmamıştır. Buna rağmen Prof. Dr. Alimcan İnayet Hanyu Wailaici Cidian'a (HWC) Göre Çinceye Geçen Türkçe Kelimeler Üzerine adlı çalışmasında Türkçeden, Çinceye 349 Türkçe kökenli sözcüğün geçtiğinden bahseder (İnayet, 2008:294). Çin kaynakları istenilen düzeyde incelenebildiğinde Türkçenin, Çinliler tarafından öğrenildiği hakkında bir kısım daha kesin bilgilere ulaşmak söz konusu olabilir.

Türklerin İslamiyet'i kabul etmeleriyle birlikte yeni bir dönem başlamış ve Türkçe üzerinde Arapça ve Farsçanın etkisi giderek artmıştır. Doğu Türkçesinde 11'inci, Anadolu Türkçesinde 13'üncü yüzyılda Arap alfabesinin kullanılmasıyla başlayan süreçten sonraki dönemde Farsça edebiyat dili, Arapça bilim dili olmuştur (Tunca, 2006:112). Arap ve Farslarla sürekli iç içe olan Türkler onların kültür ve dillerinden etkilendikleri gibi onları etkilemeye yönelik çalışmalar da yapmışlardır. Selçuklular döneminde ihmal edilen Türkçeye hak ettiği değeri kazandırmak için, Anadolu beylikleri bir çaba içine girmişlerdir. Karamanoğlu Mehmet Bey'in: Bundan böyle divanda, dergâhta, bargâhta, çarşıda ve meydanda Türk dilinden başka dil konuşulmayacaktır sözleri bunun en önemli ispatıdır (Sarı, 2008:294). Kaşgarlı Mahmut, Ali Şir Nevai gibi Türk dil bilimcileri Türkçenin de bu diller kadar güçlü olduğunu anlatmak üzere Arap ve Farslara Türkçe öğretmek amacıyla çok değerli eserler yazmışlardır.

Milattan sonra 6. yüzyıldan itibaren Avarlarla başlayan Türk-Slav ilişkileri çok eskiye dayanmaktadır. Türk-Rus ilişkilerinin doğal bir sonucu olarak Türkçe-Rusça ilişkileri de kadimdir (Kartalcık, 2008:211). Bu ilişkiler kimi zaman kız alıp vererek akrabalık ilişkilerine dönecek kadar ilerlemiştir. Günümüze kadar devam ede gelen Slav halklarıyla olan bu münasebet sonucunda özellikle Rusya'da Türkoloji önemli bir dil bilimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Slav halkları ile olan sıkı ilişkiler ve Rusya'nın dış politikaları gereği Türk dili Rusya'da yoğun bir şekilde öğretilmiş ve öğrenilmiştir.

Tarihi süreçte Türklerin batıdaki en uç yerleşim alanları Balkanlar olmuştur. İlk Türk akınları Balkanlara, Hunlar tarafından yapılmıştır. Daha sonraki dönemlerde Bulgarlar, Avarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kıpçaklarla devam etmiştir. Bu dönem Türk-Balkan halkları arasındaki dil, kültür etkileşimine dair bilgiler çok sınırlıdır. XIV. asrın sonlarından itibaren Balkanlara gelen Osmanlı Devleti'nin Balkanlar üzerindeki kültür ve dil açısından etkisi tartışılmazdır. Dolayısı   ile   bugünkü   Balkanlarda  Türk   dilinin   varlığı   Osmanlı ile gerçekleşmiştir. Bugün Balkanlarda binlerce insan Türkçe konuşmakta ve Balkan dillerinde hala binlerce Türkçe kelime yaşamaktadır (Kırbaç, 2007a:48-56).

Türklerin tarihte çok farklı sahalarda yaşadığı ve birçok toplumla ilişki içinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu duruma paralel olarak Türk dili de büyük bir coğrafyaya yayılmış Asya, Avrupa, Afrika olmak üzere üç kıtada konuşulan ve yazılan bir dil olmuştur (Ergin, 2007:60).

Toplanan veriler değerlendirilerek tarihsel süreçte Türkçenin yabancı dil olarak öğretim ve öğrenimi çalışmaları bir tasnif çerçevesinde aşağıdaki gibi sınıflandırılarak açıklanmıştır.

  1.Arap ve Farslara Türkçe Öğretimi

   a.Divanı Lügati't Türk

    b.Muhakemetü'l-Lügateyn

    c.Memlük'te Araplara Kıpçak Türkçesini Öğretmek Uzere Yazılan Kitaplar

    d.Arap ve Farslara Türkçe Öğretmek Uzere Yazılan Diğer Eserler

    2.Rusya 'da Türkçe Öğretimi ve Öğrenimi

    a.Doğu Avrupa'da İlk Türk Kabile Birlikleri ve Slavlarla İlişkiler

    b.Kiev Rus Devletinin Kurulması, Oğuz ve Kıpçaklarla Olan Temaslar

    c.Moğol İstilası ve Kıpçak Türk Unsurlarının Eski Rusçaya Çokça Geçmesi

    d.Çarlık Rusyası Türk Dili Faaliyetleri

    e.Sosyalist Dönem ve Sonraki Türk Dili Faaliyetleri

    3.Balkanlarda Türkçe Öğretimi ve Öğrenimi

     a. Bosna-Sırbistan ve Hırvatistan'da Türk Dilinin Öğrenimi

     b.     Bulgaristan-Makedonya-Arnavutluk ve Yunanistan'da Türk Dilinin Öğrenimi

     4.Batılıların Türkçe Öğrenimi

     a.Codex Cumanicus

     b.Thatarisch Pater Noster

     c.Asırdan İtibaren Batıda Türkçenin Öğrenilmesi

     5.Çağdaş Türkçe Öğretimi

     a. Türkiye Cumhuriyeti Resmi Kurumları Tarafından Yürütülen Yabancılara Türkçe Öğretim Faaliyetleri

     b.    Sivil Toplum Kuruluşları Tarafından Yürütülen Yabancılara Türkçe Öğretim Faaliyetleri

    1. Arap ve Farslara Türkçe Öğretimi

Çinliler ve Araplar arasında geçen Talas savaşında Orta Asya'nın Çin egemenliğine girmesini istemeyen Türkler, Araplarla birlikte hareket ederek Arapların kazanmasına yardımcı olmuşlardır. Türk ve Arap toplumlarının birbirleriyle tanışmalarına da bu savaş sebep olmuştur. Türklerin tek tanrıya inanıyor olmaları ve bazı adetleri İslamiyet'le örtüşüyor olması onların Müslümanlığı kabul etmelerini sağlamıştır. Türklerin, Müslüman olmalarıyla Arap toplumu arasında sıkı bir ilişki başlamıştır. Bu ilişkinin en önemli sonuçlarından biri Türklerin dilleri üzerindeki Arapçanın etkisidir (Akyüz, 2008:19). Türk dil bilimcileri Türkçenin, Arapça ve Farsça kadar güçlü olduğunu göstermek ve onlara Türkçe öğretmek üzere bir takım faaliyetlerde bulunmuşlardır.

a. Divanü Lügati't Türk

Araplara Türkçe öğretmek amacıyla yazılmış, Arap dilinin özelliklerine göre hazırlanmış, en eski yabancılara Türkçe öğretim kitaplarından biridir. Kaşgarlı Mahmut Türkçenin ve Türk kültürünün İslam kültürü içindeki önemini vurgulamaya ve Türk dilini Arapça ile kıyaslayarak ne denli güçlü bir dil olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır (Korkmaz, 1995:256). O dönemde Türklerin, Müslümanlığın etkisiyle Arapça unsurları daha sık kullanmaya başlaması Türk aydınlarının dikkatinden kaçmaz. Kaşgarlı, bu amaçla yazdığı ansiklopedik sözlüğü Abbasi Halifesine Tanrı yeryüzündeki erki Türklere vermiştir; bunların dilini öğrenmekte yarar vardır. Bu kitabı Araplara Türkçe öğretmek üzere yazdım, buyrun ifadeleriyle sunmuştur (Bozkurt, 2005:167).

Tümevarım yönetimiyle yazılan Divanı Lügati 't Türk 'te örneklerden kurala gidilmiş ve bu kurallar ayrı ayrı açıklanmıştır. Yabancı dil öğretim yöntemi olarak dil bilgisi çeviri metodu kullanılan eserde pratik Türkçe öğretimi, edebî Türkçe öğretimi ve ticaret diline yönelik Türkçe öğretimi amaçlanmıştır (Bayraktar, 2003:62). Türkçe-Arapça hazırlanmış sözlüğün açıklamalarında Arapça kullanılmıştır. Türkçe kelimelerin ve bunlarla ilgili örneklerin manaları da Arapça olarak verilmiştir. Araplara Türkçe öğretmek maksadı güdüldüğünden o zamanki Arap lügatçilik anlayışına uyulmuş ve Türkçe kelimeler, Arapça kelimelerin hususiyet ve vezinlerine göre sıralanmıştır. (Kayadibi, 2008: 6).

      b.Muhakemetü'l-Lügateyn

Büyük Çağatay ozanı Ali Şir Nevai Muhakemetü'l-Lügateyn adlı eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırmış ve açıklamıştır. Nevai Türkçenin, Farsçadan daha güçlü bir dil olduğunu ifade eder. Nevai, Türkçeyle de yüksek bir edebiyat vücuda getirmenin mümkün olacağını eserleriyle ortaya koymuş ve yeni neslin Türkçe yazması noktasında nasihatte bulunmuştur. Nevai'nin bu yapıtı tarihi süreçte Yabancılara Türkçe öğretimi bakımından diğer önemli eserlerden biridir. Muhakemetü'l-Lügateyn' de Türkçe ve Farsça kelimeler ses ve yapı yönünden kıyaslamıştır. Türkçe kelimelerin Farsça karşılıkları verilen kitapta, Türkçenin söyleyiş ve anlatım zenginliği örneklerle açıklamıştır. Eserde, yabancı dil öğretimi olarak dil bilgisi çeviri yöntemi ve tümevarım metodu kullanılmıştır. Türkçe ve Farsçanın kavramlar bakımından karşılaştırıldığı bu çalışmada akademik Türkçe öğretimi amaçlanmıştır (Aksan, 1978: 42-49).

       c.Memluk'ta Araplara, Kıpçak Türkçesini öğretmek üzere yazılan kitaplar

Mısır'a (Araplara) köle olarak satılan Kıpçak Türk gençleri zamanla Kölemenler (Memluk) devletinin yönetiminde önemli görevler almışlardır. Memluk Devletinde Türk sultanları devleti yönettiği için Türk diline karşı ilgi artmıştır. Bu ilgi Araplara Türkçeyi öğretmeyi amaçlayan kitapların yazılmasına zemin hazırlamıştır (Doğan, 2008: 31). Bu kitaplar şunlardır (Ercilasun, 2007: 215-221).

Kitabü'l-İdrak Li Lisânü'l-Etrak (Türklerin Dilini Anlama Kitabı)

El-Kavaninü'l-Külliyye Li Zabti'l-Lügati't-Türkiyye (Türk Dilinin Öğrenilmesi İçin Bütün Kurallar)

Et-Tuhfetü'z-Zekiyye Fi'l-lugâti't-Türkiyye (Yeni ve Arı Türkçenin Sözlüğü)

      d.Arap ve Farslara Türkçe öğretmek üzere yazılan diğer eserler

Arap ve Farslara Türkçe öğretmek üzere yazılan diğer yapıtlar şunlardır:

Kitabü Bulgati'l-Müştak Fi Lugâti't-Türk ve'l-Kıfçak (Türk ve Kıpçak Sözcüklerinin Türevlerinin Kitabı),

Kitâb-ı Mecmû-i Tercümân-ı Türkî ve Acemî ve Mongolî (Türkçe, Farsça ve Moğolcanın Bütün Çevirmenlerinin Kitabı)

Hilyetü'l-İnsân ve Heybetü'l-Lisân (İnsanın Güzel Sıfatları ve Dilin Büyüklüğü)

Araplara ve Farslara Türkçe öğretmek üzere hazırlanmış eserler genel olarak sözlük tarzında hazırlanmış, yabancı dil öğretim yöntemlerinden dilbilgisi çeviri metodunun uygulandığı, tümevarım yaklaşımının kullanıldığı ve dilbilgisi konularının da işlendiği Türkçe öğretim kitaplarıdır.

2. Rusya'da Türkçe Öğrenimi ve Öğretimi

     Tarih boyunca Rusya coğrafi, ekonomik, politik ve kültürel açıdan hem Avrupa hem de Asya arasında kalmıştır. Rus siyasi tarihi bu düşünceyi doğrular niteliktedir. Rusya özellikle doğuyla ilgilenmiş ve geleceğe ait planlarını buna göre şekillendirmiştir. Slav ve Türk halkları arasındaki ilişkiler çok eskiye dayanmaktadır. Aynı coğrafyada bulunmaları, birbirleriyle komşu olmaları bu iki toplumun maddi ve manevi kültürlerinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Türk ve Slav halkları zor olsa da komşuluk ilişkilerini sürdürmüşlerdir. Rusya'da Slav dillerinden sonra en çok konuşulan dillerden birinin de Türkçe olduğu anlaşılmaktadır.

Devamını okumak için tıklayınız...

Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretiminde Bilişimden Yararlanma: Paragraf Çalışmaları

       İletişim çağını yaşadığımız şu yıllarda, dil öğretiminde de bilişim teknolojisinden yararlanmak çok yerinde bir tercih olacaktır. Bu çalışmada, bilgisayar programlarıyla dil öğretimi konusunda görüşler sunulmuş; değerlendirmeler yapılmıştır. Bilişim teknolojisinin dil öğretiminde nasıl kullanılabileceği tartışılmış ve çalışmanın amacı doğrultusunda konuyla ilgili tespitlerde bulunulmuştur. Yabancılara Türkçe öğretimi alanında daha önce bu yönteme dikkat çekilmemiş olduğu saptanmıştır. Çalışmanın amacı doğrultusunda On İki Hayvanlı Türk Takvimi'nin oluşumunu anlatan bir paragraf verilmiştir. Metnin çözümlemesi yapılarak öngörülen bilgisayar programının taslağı oluşturulmaya çalışılmıştır. Metin; okuma ve dinleme alıştırması, kelime öğretimi ve kelimelerin pekiştirilmesi amacıyla hazırlanmış oyunlar, metinde geçen cümleler ve analizleri, son olarak da paragrafla ilgili sorular ve soruların ayrıntılı cevapları şeklinde çözümlenmiştir. Çalışmada, hedef kitleye uygun olarak hazırlanan bir metinden yararlanarak çeşitli alıştırmalar oluşturulmuştur. Bu alıştırmalar aynı zamanda, Türkçenin bilişim ortamında öğretilmesi için bir taslak olabilir. Araştırmanın, yabancılara Türkçe öğretimi alanına yeni bir ses getirmesini ve alanda çalışanlara yol gösterici olmasını diliyoruz.

Giriş

Dil, bir toplumun kültür birikimini aktarmada, bir milletin bireylerini duygu ve düşünce yönünden kaynaştırmada rol oynayan en etkili araçtır. Günümüzde insanlar, en ileri teknoloji ürünlerini kullanarak gelişme, aydınlık ve huzur içerisinde yaşama çabasındadırlar. Bireyler, gelişmenin ve asrın gerektirdiği bilgilerle kaynaklara ulaşmak için ise ana dillerinden başka dilleri öğrenme ihtiyacı duymaktadırlar.

"Bir dilin öğretilmesinde kullanılan ya da kullanılacak olan yöntemler vardır. Eğer söz konusu dil, ait olmadığı bir kültürün insanlarına öğretilecekse bu öğretim için yeni yöntemler gerekmektedir. Türkçenin yabancı dil olarak öğretilmesinde çağdaş dillerin öğretiminde kullanılan yöntemler de geliştirilmektedir." İletişim çağını yaşadığımız şu yıllarda, dil öğretiminde de bilişim teknolojisinden yararlanmak çok yerinde bir tercih olacaktır. Bu çalışmada, bilgisayar programlarıyla dil öğretimi konusunda görüşler sunulmuş; değerlendirmeler yapılmıştır. Bilişim teknolojisinin dil öğretiminde nasıl kullanılabileceği tartışılmış ve çalışmanın amacı doğrultusunda konuyla ilgili tespitlerde bulunulmuştur. Yabancılara Türkçe öğretimi alanında daha önce bu yönteme dikkat çekilmemiş olduğu saptanmıştır.

Dünyayı, başka kültürleri tanımanın ve tanıtmanın yolu, çeşitli dillerin öğretilmesinden geçer. "Bu sebeple de bütün ülkeler eğitim programlarında ağırlıklı olarak ana dili, resmî dil veya yabancı dil derslerine yer verirler. Bu bile çoğu zaman yeterli görülmeyerek özel kurslar, dershaneler açılır. İnsanların birçoğu, ihtiyaç duydukça çok ileri yaşlarda bile dil öğrenmek ister."" Yabancılara Türkçe öğretimi süreç olarak Kaşgarlı Mahmut'a dayandırılabilirse de değişen dünya şartları ve ilerleyen teknoloji göz önüne alındığında yabancılara Türkçe öğretimi alanında bilişimden yararlanmayla ilgili bir çalışmaya neredeyse rastlanmamıştır. Hâlbuki iletişim çağının hayatın her alanında görülen etkisi, eğitim öğretim alanında da kendini hissettirmektedir.

"Yabancı dil Türkçenin öğretilmesinde yeni yöntemler: Bilişim uygulamaları, çözüm önerileri" başlıklı çalışmada: "İnternetin yaygın olarak kullanılmaya başlandığı doksanlı yıllar, bilişim teknolojileri olarak adlandırılan, bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin modern yaşamın günlük akışı içerisinde hemen her alanda belirleyici roller üstlendiği yıllar olmuştur. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin doğrudan ya da dolaylı olarak öğrenmeye olan katkıları, internetin de yaygınlaşmasıyla olağanüstü bir hız kazandı. Dünün dil laboratuarlarının yerini bugünün çoklu ortam etkinlikleri aldı."diyen Büyükaslan; ses, görüntü ve metnin bir arada kullanıldığı bu çeşit öğretme ve öğrenme süreçlerinde sağlanan başarının, bilişim teknolojilerinin verimli kullanılmasıyla artmakta olduğunu ve bu yönde yapılacak ciddi çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu da vurgulamaktadır.

Biz de bu çalışmada, Türkçenin yabancı dil olarak öğretilmesi alanında yapılmış diğer çalışmalardan farklı bir yaklaşımla, bilişim teknolojisinden yararlanmayı ve bunu Türkçe öğrenen yabancıların dil seviyesine uygun olarak hazırlanmış paragraflarla yapmayı hedefleyen bir yöntem sunmaktayız. Yöntemin içeriği, amaca hizmet edebilecek örnekleri çalışmanın değerlendirme bölümünde; tartışma ve öneri kısımları ise sonuç bölümünde açıklanmıştır. Çalışmada, Türkçeye yabancı olan ve Türkçe öğrenmek isteyen herkes "hedef kitle" olarak ifade edilmiştir. Ayrıca alıştırmalar ve örnekler dil öğretiminde kullanılan aşamalı kur sisteminin orta ve ileri düzeyindeki hedef kitleye yönelik hazırlanmıştır.

Değerlendirme

Dünyanın hemen her tarafında konuşulan, öğrenilmeye çalışılan dilimizin öğreticileri olarak bizlerin de yeni yöntemler geliştirmesi gerekmektedir. Üstelik alana kazandırılacak çalışmaların çağdaş eğitim yöntemleri göz önünde bulundurularak yapılması bir zorunluluktur. Aksi hâlde dilimizin gelişmesi, beynelmilel diller arasında hak ettiği yere ulaşması mümkün değildir. Türkçenin yabancılara öğretilmesinde isteklendirme (motivasyon/ güdüleme) de büyük bir öneme sahiptir. Öğrenenin öğretim sürecine dahil edilmesi, güdülemeyi sağlayacak; dikkat dağınıklığını önleyecek ve böylece dersin hedeflerine ulaşılmış olacaktır.

"Eğitimde bireyi istekli hâle getirmek diye adlandıracağımız motivasyonun yabancılara Türkçe öğretimi sürecindeki önemi yadsınamaz. Motivasyon, içsel ve dışsal olarak iki boyutta değerlendirilmektedir. Sonuçta her ikisi de organizmanın bir davranışı gerçekleştirme sürecindeki kararlılığı hedeflemektedir. Ancak organizmayı harekete geçiren gücün kaynağından dolayı farklılaşmaktadır. İç motivasyonda organizmayı güdüleyen öge organizmanın kendisi iken, dış motivasyonda organizma dışı ögelerin etkisi söz konusudur."iv. Bu bilgiden yola çıkarak yabancılara Türkçe öğretimi ile ilgili bilgisayarda hazırlanmış programların, Türkçeyi öğrenenler üzerinde dışsal bir isteklendirme sağlayacağı sonucuna ulaşabiliriz. Ayrıca öğretimi zevkli hâle getirebilecek görsel ve işitsel ögelerle zenginleştirilmiş bağlantıların, öğrenciye ders dışında ders çalışmayı bir başka deyişle öğrenmeyi öğretebileceği de vurgulanması gereken bir diğer husustur.

"Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde bilişimden yararlanma: Paragraf çalışmaları" başlıklı bu araştırmada, Türkçeye yabancı olanların Türk dilini ve Türk kültürünü zevk alarak öğrenmelerini sağlamakla beraber; Türkçenin zengin kelime ve kavram dünyasına da hâkim olabilmelerinin yolunu açacak bir yöntem sunulmaktadır. Bu çalışmada sunulacak örnek metinlerin, bilişim teknolojisinde ihtisas yapmış kişilerden yardım alınarak daha sonra, bilgisayar programına dönüştürülmesi önerilmektedir. Çalışmanın amacına uygun olarak seçilecek metinlerin, Türkçeyi dil ve anlatım kurallarına bağlı kalarak kullanan yazarların eserlerinden olmasının yanı sıra Türk kültürünü de doğrudan yansıtan örnekler olmasına özen gösterilmelidir.

On İki Hayvanlı Türk Takvimi'nde her hayvan bir yılı gösterir. Mesela "Pars Yılı" gibi. Her yılın o hayvanın özelliklerine göre şekillendiğine inanılır: Maymun yılında eğlence ve hilenin artacağı inanışı vardır. Çağ adı verilen (ÇAĞ: 12x5=60 yıl) dönemler hâlinde ilerler ve bu rakam ortalama insan ömrüdür. Takvim, Mete Han'ın tahta çıkış tarihi olan M.Ö. 209'da başlar.

Aşağıdaki örnekte, On İki Hayvanlı Türk Takvimi'nin oluşumunu anlatan bir paragraf verilmiştir. Bu paragraf, Türkçeyi öğrenen bir yabancıya herhangi bir ders alıştırması olarak sunulabilir. Ancak, bu metin bilişim ortamında kullanılırsa oluşturulan bağlantılar, görsel içeriklerin zenginleştirilmesi, hem öğretimi zevkli hâle getirir hem de somutlaşmaya dolayısıyla da kalıcılığa katkı sağlar. Biz bu çalışmada, hedef kitleye uygun olarak hazırladığımız bir metinden yararlanarak çeşitli alıştırmalar oluşturduk. Bu alıştırmalar aynı zamanda, bilişim ortamı için bir taslak olabilir.

 Devamını okumak için tıklayınız...

XV. Yüzyıldan Günümüze Bosna Hersek'te Türkçenin Durumu Ve Türkçe Öğretimi Çalışmaları

Balkanlar, tarihi boyunca farklı milletlere ve devletlere ev sahipliği yapmıştır. Türklerin bölgeye gelişi Selçuklu Devleti zamanında Sarı Saltuk'la başlar. Fakat Balkanlar ile kurulacak olan kalıcı ve asıl ilişkiler Osmanlı Devleti zamanında gerçekleşir. Osmanlı Devletinin bölgeye gelişiyle birlikte Türkçe de bölgede konuşulan diller arasında yerini alır.

Osmanlı Devleti'nden sonra Bosna Hersek topraklarında sırası ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Yugoslav Devleti ve "Tito Yugoslavyası" olarak da bilinen Yugoslavya Federal Demokratik Cumhuriyeti hüküm sürmüştür. Tito'nun ölümüyle Yugoslavya Federal Demokratik Cumhuriyeti parçalanma sürecine girmiş, 3 Mart 1992 yılında yapılan referandumla Bosna Hersek bağımsızlığını kazanmıştır. Bu durum bölgede yaşayan farklı etnik gruplar arasındaki sürtüşmeyi artırmış, 1992 ilkbaharında başlayıp 1995 yılına kadar devam eden savaşın sonunda 14 Aralık 1995 yılında imzalanan Dayton Anlaşması ile Bosna Hersek Devleti kurulmuştur.

Savaş sonrasındaki süreçte Bosna Hersek'te yaraların sarılması adına Türk Temsil Heyeti ile Türk İş Birliği ve Koordinasyon Başkanlığı (TİKA) çalışmalar yapmıştır. Bu kurumların yanı sıra 2009 yılından bu yana Bosna Hersek'te açmış olduğu şubeleriyle faaliyet gösteren Yunus Emre Enstitüsü de gerek Türkçenin gerekse Türk kültürünün tanıtılması amacıyla çalışmalar yürütmekte; devlet üniversitelerindeki Türkoloji ile Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerine destek olmaktadır. Türkçe, başta Yunus Emre Enstitüsü olmak üzere gerek Türk kurumlarının çalışmaları gerekse Türk dizi ve müziklerinin etkisi ile Bosna-Hersek'te günden güne daha da güçlenmektedir.

Bu çalışmada, Bosna Hersek topraklarında Osmanlı Devleti'nden günümüze varlığını devam ettiren Türkçenin atlattığı süreçler ve özellikle son yıllarda Türkçe adına bölgede gerçekleştirilen çalışmalar irdelenmek istenmiştir. Mevcut durumu belirlemeye yönelik olarak hazırlanan bu çalışma betimsel bir çalışma olacak ve bölgede Türkçenin etkinliğini gözler önüne serecektir.

GİRİŞ

"Balkan,kelimesi Türkçe asıllıdır ve dağlık bölge anlamına gelmektedir. Balkanlara bu isim 19. yüzyılın başlarında verilmiştir" (G. S. Bozkurt, 2010: 52). Bosna-Hersek, Balkanların batısında bulunmaktadır. Ülkenin doğusunda Sırbistan, kuzeyinde ve batısında Hırvatistan, güneyinde ise Karadağ yer almaktadır. Ülke coğrafi açıdan iki bölümden oluşmaktadır. Bosna, ülkenin başkenti Saraybosna'yı da içine alan orta ve doğu bölgeler için; Hersek ise, Adriyatik'e yakın olan tarihi Mostar şehrini de içine alan bölge için kullanılmaktadır (İyiyol, 2009: 1).

Osmanlı Devleti bölgeye gelmeden önce Bosna-Hersek bağımsız bir devlet olarak göze çarpmaktadır. Bosna Devletinin bölgede hüküm sürdüğü "XII. yüzyıl ortalarında, muhtemelen Moğol istilâsından kaçan Sarı Saltuk ile sonraları onun adıyla anılan Türkmen aşireti Balkanlar'a geçerek Dobruca dolaylarında ilk İslâmi cemaati meydana getirmiştir" (Gülseren, 2007: 54). Fatih Sultan Mehmed'in şehzadesi Cem Sultan'ın emriyle Ebu'l Hayr-ı Rumî'nin kaleme aldığı Saltık­nâme'nin çeşitli yerlerinde Sarı Saltuk'un yer altından şifalı sular çıkardığı anlatılmaktadır. Bugün Bosna-Hersek'in Blagay şehrinde bulunan Sarı Saltuk Tekkesi, Buna Irmağı kaynağının yeryüzüne çıktığı koca bir kayanın dibinde varlığını sürdürmekte; gerek Saltık-nâme'de geçen rivayetleri gerekse Sarı Saltuk'un Osmanlı Devletinden önce bölgeye geldiğini ispatlamak için delil niteliği taşımaktadır.

XIII. yüzyılda Bosna Devletinin hükümdarı Kulin Ban'dır. Daha sonra Bosna'nın başına geçecek olan Tvrtko kendisini kral ilan eder ve Bosna Kraliyet halinde varlığını sürdürür. Ortaçağ döneminde Bosna Devleti, Balkanlarda toprakları en geniş, siyasi ve iktisadi bakımdan en güçlü olan devlettir (Zacinovic, 2003: 9).

1180-1463 yılları arasında hüküm süren Bosna Krallığı'na bağlı olan Bosna Kilisesi, Osmanlı fetihlerinden önce "Bogomil" adı verilen bir mezhebe bağlıdır. Ortodoks coğrafyası içinde gelişen mezhebin inançları, geleneksel Hristiyan öğretisinden oldukça farklıdır. Bogomillerin inançları arasında; Hz. İsa'nın çarmıha gerilmediği, bunun bir yanılgı olduğu düşüncesi vardır. Dolayısıyla Bogomiller haça itibar etmemiş, hatta yanlış inancın bir ifadesi olduğu için haça tepki duymuşlardır. Osmanlının bölgeye gelişiyle birlikte, bu Hristiyanlar zaman içerisinde İslam'ı kabullenmeye başlamışlardır (G. S. Bozkurt, 2010: 81).

Bölgede Türk dilinin varlığına ilişkin bulgular dönemler halinde ele alınacak, değerlendirmeler bu doğrultuda gerçekleştirilecektir:

1.  OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMİNDE BOSNA-HERSEK

Ortaçağ Bosna Devletinin bağımsızlığı Osmanlı Devletinin bölgeye gelmesiyle bozulmuştur. Türkler, Bosna ülkesinin merkezinde Hodidyed ve Vrhbosna olarak adlandırılan bölgelere yerleşmişlerdir. Saraybosna'daki Hodidyed kalesi fethedilince Türklerin Bosna'daki ilk devamlı merkezi olmuş veBosna Nahiyesiolarak adlandırılmıştır. 1463 yılına gelindiğinde Fatih Sultan Mehmed, o dönemde Bosna Kraliyetinin merkezi olan Yayçe şehrini fethetmiş, Ortaçağ Bosna Kraliyeti çökmüştür. II. Sultan Bayezid ise 1482 yılında Hersek bölgesini fethetmiştir (Zacinovic, 2003: 10).

Bosna, Osmanlı Devletinin hâkimiyeti altına girdiği dönemde ortaçağdaki adını korumuş, ilk önce sancak, ondan sonra beylerbeyliği, daha sonra eyalet ve Bosna vilayeti olarak adlandırılmıştır. Bosna-Hersek, Osmanlı hâkimiyetinin sona erdiği 1878 yılına kadar Osmanlı Devletinin ayrı bir idare bölgesi olarak varlığını sürdürmüştür (Zacinovic, 2003: 10).

Osmanlı İmparatorluğu yönetim anlayışı gereği hüküm sürdüğü topraklarda yerli halka baskı uygulamaktan kaçınmış, bölge halkının kendi dininde özgürce ibadet etmesine ve kendi dilinde konuşmasına izin vermiştir. Bu durum şu örnekle somut hale getirilebilir:

Sırp Kralı Lazar'a sorarlar: "Türkleri yener ve Balkanlara hâkim olursanız ne yaparsınız?" Cevabı çok açık ve nettir: "Bütün camileri yıkar, hepsini kilise yaparım." Aynı soru, kendisiyle aynı zamanda yaşayan Osmanlı Sultanı I. Murad'a da sorulur. Cevap farklıdır: "Bir cami yıkılırsa yerine bir cami, bir kilise yıkılırsa yerine bir kilise yaparım" (Uzunçarşılı'dan aktaran G. S.

Bozkurt, 2010: 56)

Devamını okumak için tıklayınız...

Yugoslavya’da Türkçe Çalışmaları ve Öğretiminin Önemi

Bu bildiri, Federal Yugoslav Cumhuriyeti’nde (FYC) Türk dili çalışmaları ve öğretiminin durumu ve önemini 90’lı yıllardan bugüne inceliyor. Türkoloji’nin gelişimi bu dönemin öncesine, çok daha eskilere, Bosna-Hersek, Makedonya, Hırvatistan ve Slovenya’nın tamamını kapsayan Yugoslavya dönemine dayanıyor elbette. Bilimsel devamlılık açısından bu dönem, daha sonra gelen yıllardaki gelişim sürecine dahil edilmelidir. Ancak bu işi, bu devletlerden gelen meslektaşlarıma bırakıyorum.

Balkanlar, 90’lar öncesi Yugoslavya bölgesi ve bugünkü FYC’nde Türkçe çalışmaları ve öğretiminin durumu ve önemi, diyakronik/tarihsel ve senkronik/çağdaş etmenlerin karmaşık bir kombinasyonu ile belirlenmektedir. Bu özgün durum ve tarihsel perspektifte buna bağlı çoklu etkiler, temel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Güneydoğu Avrupa’da yüzyıllarca süren varlığı ve etkinliği tarafından belirlenmiştir. Bugüne baktığımızda ise, Avrupa’nın kaderinin, modern, dinamik ve güçlü Türkiye Cumhuriyeti etmeninden bağımsız düşünülemeyeceği gerçeği, öte yandan bazı Avrupa devletlerindeki geniş Türk göçmen gruplarının varlığı ön plana çıkıyor. Türkiye’nin önemi, bu Avrupa boyutu, Avrasya ve daha geniş global bağlamlarda göz önüne alınmalı ve gereken değer verilmelidir. Bu noktaya, 1986 kadar eski bir tarihte, bu konuda söz sahibi Profesör Alexander Benningsen tarafından da işaret edilmişti. “Türki çalışmaları neden önemli?” sorusunu soran Benningsen şu özlü yanıtı vermişti: “Türki halklar, İmparatorlukların toprakları diye adlandırdığımız Asya’nın kalbinde yaşamaktadırlar. Bu bölge Sovyet Rusya, Ortadoğu, Çin ve Hindistan’ın ortasında yer alır. Dünyanın geleceği bu bölgede şekillenecektir” (Turcic Studies in the World and Turkey-Dünyada ve Türkiye’de Türki Çalışmalar, İstanbul, 1987, s.14). Bugün, bu tespitten sadece on beş sene sonra, bu gerçeklerin peşinde koşan bu bilim adamının ne kadar haklı olduğu, ne kadar açık! Bir zamanlar ‘Asya ile Avrupa arasında bir köprü’ olarak görülen Türkiye, bugün gerçekten de oluşmakta olan makrokıta ‘Avrasya’nın kalbi’ olmanın eşiğindedir. Her ne kadar Türkler, özellikle gençler, global politik, ekonomik ve kültürel süreçlerin aktif katılımcıları olmak için modern dünyanın gerekli ve kaçınılmaz lingua communis’i olarak İngilizce öğrenmektelerse de, Türkçe’nin Orta Doğu ve Orta Asya’nın kimi bölgelerini hızla fethettiğine dair göstergeler de bulunmaktadır. Balkanlar’daki kimi eğitim ve iletişim ağları da buna işaret etmektedir. Geniş Türk göçmen gruplarının yaşadığı Batı Avrupa ülkelerinde de ana dil öğretiminin planlanması ve örgütlenmesi  gittikçe yaygınlaşmaktadır.

FYC’nde, Türkçe çalışmaları ve öğretiminin geliştirilmesine yönelik gittikçe artan bir bilinç söz konusu. Bu alan, oldukça eski bir geleneğe sahip olmakla beraber, göreceli olarak sınırlı bir akademi temeli ve yeterli derecede gelişmemiş bir ağa sahip. Yugoslavya’da Türkoloji’nin yerleştirilmesi ve geliştirilmesinin gereğini destekleyen temel nedenlere ve argümanlara özetle değinmek istiyorum. Belki de önceden söylenmemiş bir şey söylemeyeceğim, özellikle böylesine seçkin ve konularında önde gelen meslektaşlarımdan oluşan bir dinleyici grubuna. Ancak, böyle bir sistemleştirmeye yönelik çalışmanın belli faydaları olacağına inanıyorum.

FYC’nde ve FYC için, Türkçe dili, çeşitli kültürel-tarihsel, bilimsel, iletişimsel ve ulusal, yani toplumsal ve siyasal nedenlerden ötürü önemlidir.

Türkçe konuşmanın kültürel-tarihsel önemi uzun süredir bariz bir şekilde biliniyordu. Bu önemin anlaşılması, Osmanlı sonrası dönemde bu dili üniversite düzeyinde öğrenmenin arkasında yatan temel motivasyondu. Öte yandan bu dili öğrenmenin iletişimsel yönü arka plana itilmişti. Osmanlı kaynaklarını ve daha geniş anlamda Osmanlı kültürel mirasını bilmeden, Sırp ve Balkan tarihlerinin geniş bir dönemine tarafsız bir açıdan bakmak imkansızdır. Bundan dolayı kimi akademik çevrelerde Türkoloji uzun süre Osmanlı çalışmalarının bir parçası olarak görüldü. 1926 senesinde, Belgrat Filoloji Fakültesi’ne bağlı Doğu Çalışmaları Bölümü kurulduğunda, Avrupa okulundan gelen, konunun önde gelen isimlerinden olan kurucusu Dr. Fehim Bajraktarevic (1889-1970), Türkoloji’yi “müfredatın tasarlanmasında bir hareket noktası” olarak aldı. Bu ona göre, “Türk etkilerinin çok güçlü olduğu bir bölge olan ülkemizin tarihini, dilini, folklorunu ve edebiyatını daha iyi anlayabilmek” için gerekliydi (Marija Djukanovic, “Katedra za orijentalnu filologiju,” Sto godina Filozofskog Fakulteta, Belgrat, 1968, s.478). Ufku geniş ve bilgili bir akademisyen olarak Osmanlı çalışmalarının gerekliliğini çok iyi anlamış, bu alanda çok önemli katkılarda bulunmuştur. Öte yandan bilimsel Türkoloji’nin bilim adamlarını sadece Osmanlı elyazmalarını ve belgelerini okumak, yorumlamak ve yayımlamak üzere eğitmeyle sınırlı kalmaması gerektiğini, kalamayacağını savunmuştur. Osmanlı çalışmalarında gerçek bir anlayış geliştirebilmek için sık sık modern Türkçe’nin de öğrenilmesi gerektiğinin altını çizmiştir. Böylece Türk akademisyenlerinin önemli filolojik ve tarih yazımı çalışmalarına da erişim sağlanabilecektir. Bundan dolayı ta en başından beri Türkoloji’yi bir bütün olarak görmüş, dil bilimsel ve edebi yönleriyle beraber düşünülen bir yaklaşım önermiştir.

Bajraktarevic, zaman zaman kimi tarihçi meslektaşları tarafından, Osmanlı çalışmalarını ihmal ettiği şeklinde eleştirilmiştir. Ancak bu eleştiriler, geniş kapsamlı orientalist filoloji kavrayışına bağlılığını değiştirmemiştir. Osmanlı çalışmalarındaki durgunluk başka etmenlerin sonucudur. Bunların başında da akademinin dışından bir etmen gelmektedir. Bu; kompleks, zor, disiplinlerarası alana karşı öğrencilerin genel ilgi eksikliği. Bu alanda, isterse en yüksek akademik standartlarda çalışılsın, bir geçim bulmak çok güçtür. Zaten Türkiye’de bile benzer bir durum söz konusudur.

Türk dili ve edebiyatı grubu bugün hala, Filoloji Fakültesi’ne bağlı Doğu Çalışmaları Bölümü altında çalışan üç gruptan biridir. Müfredatında hem modern hem Osmanlı Türkçesi, bunun yanı sıra klasik ve çağdaş Türk Edebiyatı bulunmaktadır. Bu alanda Lisansüstü ve Doktora çalışmaları da yürütülmektedir. Doğu Çalışmaları Bölümü’nde geçen yıllar zarfında, çağdaş Türkçe öğretimi için pek çok ders kitabı ve elkitapları basılmıştır. Bunların başında, yakın zamanda kaybettiğimiz önde gelen Türkologlardan Prof. Dr. Slavoljub Djindic (1935-2000) tarafından kaleme alınan Türk Dili Ders Kitabı (Udzbenik turskog jezika, Belgrat, 1977) ve yine aynı yazarın iki meslektaşıyla, Türk Dil Kurumu’nun da katkılarıyla çıkardıkları büyük Türkçe-Sırpça Sözlük (Ankara, 1997) gelmektedir. Türkçe öğretiminde görsel-işitsel yöntemler dahil tüm modern yöntemler kullanılmaktadır. Bu konuda ayrıca Türkiye’den meslektaşlarımızın düzenli ve çok kıymetli işbirliği de söz konusudur. Şu anda bölümde çalışmakta olan bir Türk misafir hocamız vardır.

Doğu Çalışmaları Bölümü’ne ek olarak, Kosova’daki Priştina Üniversitesi Filoloji Fakültesi’nde de Türkoloji çalışmaları yürütülmektedir. Ancak, şu anda uluslar arası himaye altında bulunan bu bölgenin son siyasi durumundan dolayı oradaki Türkçe çalışmaları ve öğretiminin durumu hakkında fazla bir bilgim yok. Değerli meslektaşım Prof. Dr. Nimetullah Hafız’ın bu konuya değineceğini ümit ediyorum.

Sırpça ve Türkçe ile temas halindeki öteki Balkan dilleri düşünüldüğünde, Türkçe ve Rumeli şiveleri bilgisi hem bilimsel hem kültürel açılardan önemlidir. Çok iyi bilindiği gibi, on beşinci yüzyıldan yirminci yüzyılın başına kadar geçen dönemde, etnik ve dilsel olarak heterojen bir tablo sergileyen Balkan ve Türk nüfusları arasında, maddi manevi tüm kültürel alanlarda çok yoğun temaslar söz konusudur. Bu temasların en görülür sonuçlarından biri, Slav kökenli olan olmayan tüm Balkan dillerine girmiş Türkçe kelimelerdir. Bu kelimeler, bu dillere asimile olmanın ve bu dillerin bir parçası olmanın yanı sıra, çok dilli uluslardan ve etnik topluluklardan gelen temsilciler arası iletişime de katkıda bulunmuştur. Hatta Türkçe kimi zaman bölgesel ya da alt-bölgesel lingua franca* görevi görmüştür (Oливера Jашар-Hастева, Tурски елементи во јазикот и стилот на македонската народна лоезија, Cкопје, 1987, s.5). Dolayısıyla, Türkçe kelimeleri Sırpça (ve tüm diğer Balkan dilleri) vokabülerlerinin özel bir unsuru olarak, ama aynı zamanda, önemli ama hala başlangıç aşamasında olan girişimlerin bulunduğu “Balkan Dil Birliği” (Sprachbund) adı verilen oluşumun önemli bir ortak noktası olarak incelemek gerekir.

Uzun ve zengin bir geleneği olan Sırpça’daki Türkçe unsurların araştırma alanı, son yıllarda önemli teorik ve yöntemsel atılımlar yapmıştır. Sırp Bilim ve Sanat Akademisi’nin uzun vadeli Sırp Dilinin Etimolojik Sözlüğü projesinin bir parçası olarak, Türkçe kökenli kelimelerin etimolojisini araştırırken Osmanlı-Türk edebiyatında kelimenin en eski halini arama pratiği bir kenara bırakılmış durumda. Zira Sırpça’ya Türkçe kelimelerin gündelik dilde -yerel ağızlar ve şiveler kanalıyla- girmiş olduğu artık bilinen bir gerçektir. Bugün, bu kelime ödünç alma-verme örüntülerinin araştırılmasına daha fazla ilgi gösteriliyor. Bu da elbette Türkçe’nin tarihsel şive araştırmaları konusunda bilgi sahibi olmayı gerektiriyor. Böyle bir çalışma yapmak, çağdaş Türkçe’ye hakim olmadan mümkün değil, zira araştırmacı dil ve şiveler tarihi konularındaki literatürü takip etmek durumunda. Bu da Türkçe öğrenmek için başka bir neden olarak ortaya çıkıyor. Bu Etimolojik Sözlük ve büyük Sırp-Hırvat Edebi ve Gündelik Dil Sözlüğü grup çalışmalarına paralel olarak, bir kaç tane de tematik olarak daha dar bir alanı kapsayan Türkçe unsurlar konulu lisansüstü çalışmaları bulunuyor. Bu konularda bir kaç tane de doktora çalışması yürütüldüğünü eklemekte fayda var.

Türkçe, Balkanlarda Osmanlı kültürel mirası ya da günümüz Türkiyesi ile ilgili alanlarda çalışan başka bilim adamları ve akademisyenler için de önemli. Örneğin sanat tarihçileri, mimarlar, etnologlar, tarihçiler, edebiyat kuramcıları için. Bu bilim adamlarının pek çoğu, başka imkanlardan yoksun olduklarından çalışmalarını bireysel olarak, bir dil uzmanının yardımıyla ya da Filoloji Fakültesi’nde temel ya da yüksek lisans düzeyinde verilen Türkçe derslerine devam ederek yürütmek zorunda kalıyorlar. Zira bugün maalesef halka açık Türkçe kursları yok. Bunun en büyük nedeni ise bu dili öğrenmeye karşı sınırlı bir ilgi olması. Bu durum, böyle bir girişimin ekonomik olarak çekici olmasını engelliyor.

Yugoslavya’da da, tıpkı Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan’da olduğu gibi, Türkçe ulusal dil statüsüne sahip. Zira, Türk ulusal azınlığının ana dili. Bir tereddüt döneminden sonra Türkçe, İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden dönemde, 50’lerin başında ilk defa olarak ilkokul müfredatlarına alınmış. Daha sonra lise eğitimine sıra gelmiş. Böylece Kosova, Metohya ve Makedonya’daki (bu bölgede 1981 sayımına göre resmi olarak 100.000 Türk kökenli vatandaş bulunuyor) Türk ulusal azınlığının eğitim ve kültürel azınlık haklarını kullanmalarının kapısı açılmış oluyor. Daha sonra bu haklar üniversiteye kadar uzanıyor. İlk olarak bir Öğretmenler Okulu, daha sonra Priştina Üniversitesi’nde bir Doğu Çalışmaları Bölümü açılmış (Nimetullah Hafız, “Yugoslavya’da Türkçe Öğretim”, Balkan Ülkelerinde Türkçe Eğitim ve Yayın Hayatı Bilgi Şöleni, Ankara, 1999, ss.245-250). Ana dili Türkçe’nin yerel şivelerinden biri olanlara Türkiye Türkçesi öğretmek amacıyla yıllarca okul literatürü hazırlanmış, müfredatlar geliştirilmiş, aynı zamanda teorik çalışmalar da yapılmış. Bu elbette personelden yöntemsel konulara kadar pek çok karmaşık sorunun da çözülmesini gerektirmiş. Bu teorik çalışmalarda, kaybetmiş olduğumuz Süreyya Yusuf’un büyük katkılarını hatırlamalıyız. Ulusal eşitlik ile azınlık haklarına saygının korunması, öte yandan da Balkanlarda çağdaş Türkçe’nin ve Türk kültürünün kabul görmesi için verilen mücadele önemlidir (bu konunun daha ayrıntılı bir tartışması için bkz. Darko Tanaskovic, “The Planning of Turkish as a Minority Language in Yugoslavia”, Yugoslavya’da Türkçe’nin bir Azınlık Dili olarak Planlanması, Language Planning in Yugoslavia, Columbus, 1992, ss.140-161). Yugoslav Federasyonu’nun dağılması, ardından gelen etnik çatışmalar ve bunların siyasi sonuçları, özellikle Kosova’da bir azınlık dili olarak Türkçe’ye karşı toplumsal ve devlet ilgisinde bir kopma olmuştur. Bu, şu anda Yugoslavya’nın durumuyla ilgili bir şeydir, bunda eğitimsel ve kültürel etmenlerin pratik bir etkisi yoktur.

Çağdaş Türkçe’nin öğrenilmesi ihtiyacı ve motivasyonu Yugoslavlar arasında gittikçe artmaktadır. Bu salt iletişimle ilgili nedenlere bağlıdır. Bu da çok cesaret verici bir tablo sergilemektedir. Zira dil, bireyler arasında her şeyden öte bir iletişim aracıdır. Türk dili, nasıl Osmanlı döneminde Balkanlarda bir şekilde bir iletişim aracı idiyse, yeni binyıla girdiğimiz şu günlerde de benzer bir işlev yükleneceğine dair umut verici işaretler gösteriyor. Yugoslavlar ile Türkler arasında çeşitli alanlarda temaslar artıyor. Çocuk festivallerine karşılıklı olarak çocuklarımızı gönderiyoruz; atletlerimiz, sanatçılarımız düzenli olarak bir araya geliyor; Yugoslav Müslüman topluluğundan önemli sayıda genç Türkiye’de eğitim görüyor; eski iş bağlantıları yenileniyor, karşılıklı çıkarlar çerçevesinde yeni işbirliği yolları keşfediliyor. Türkler yeniden, Batıya yaptıkları yolculuklarda Yugoslav yollarını kullanmaya başladı. Bu örneklerin hepsi Türkçe öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Öte yandan hem Yugoslavların hem Türklerin, özellikle gençlerin ilk karşılaşmalarında ‘ilk refleks’ olarak İngilizce kullandıkları da inkar edilemez bir gerçek. Ancak özellikle umut vadeden yeni bir oluşum söz konusu. Türkiye, Yugoslav turistlerin tercih ettikleri favori ülkelerden biri olma yolunda hızla ilerliyor; bu turistlerin sayısı her yıl artıyor. Yılda Türkiye’yi ziyaret eden yüzlerce, hatta binlerce Yugoslav turistten söz ediyoruz ki bu sayılar göz ardı edilemeyecek kadar yüksektir, hem ekonomik, hem kültürel ve hem dilsel açılardan bakıldığında. Turistler, ya da günümüzde dendiği gibi ‘modern göçebeler’, en azından birkaç Türkçe kelime öğrenme ihtiyacı hissediyorlar. Dolayısıyla, pratik Türkçe kitaplarına büyük bir talep var. Bugüne kadar, ‘cep’ sözlükleri ve turiste gereken temel cümleler tarzı pek çok kitap basılmış durumda. Ancak bunlar her ne kadar amaçlarına ulaşsa da, en temel Türkoloji kriterlerini yerine getirmekten çok uzaklar. Türkiye’ye seyahat eden meraklı Yugoslav turistlerin, bu güzel ve misafirperver ülkeden çıkacak ciddi bir rehber dil kitabına kavuşmalarını ümit ederiz. Bu insanlardan bazıları ülkelerine döndüğünde Türkçe öğrenmek isteyebilir. Her şey bir yana, buna benzer durumlar daha önce de olmamış mıdır?


Belgrat Üniversitesi - Prof. Dr. Darko TANASKOVIC

Eskiden Akdeniz sahillerinde konuşulan Italyanca’dan bozma dil; milletlerarası ticari dil.

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...