Etiketler

Avrupa’da Tarih, Siyaset Bilimi ve Sosyoloji Araştırmaları Açısından Türkçe’nin Önemi Yabancı Bir Dil Olarak Türkçe’nin Belli Bir Amaca Yönelik Öğretimi

Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa tarihinde oynadığı rolün önemi pek çok kez dile getirilmiştir: Bugün herkes tarafından bilinen bu gerçeği bir kez daha hatırlatmak gereksizdir. Balkanlar’daki Osmanlı mevcudiyeti, döneminde bölgede yaşayan toplumların siyasi ve toplumsal süreçlerinde en başta gelen etmendi. Aynı şekilde, II. Beyazıt’tan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa iç politikalarında oynadığı rol de özellikle önemlidir. Burada sadece Kanuni Süleyman zamanında Avrupa devletleri arasındaki iktidar mücadelesinde Osmanlı’nın yerinin ne kadar belirleyici olduğunu bile hatırlatmak yeter. Özellikle Batı Avrupa’da Habsbourg yayılımının benimsenmesinde Osmanlı müdahalesinin büyük rolü olmuştur. Katolik baskılar karşısında Alman Protestan prenslerinin direncinde, Osmanlı’nın yürüttüğü, Habsbourg hanedanından Ferdinand’ın ordularına karşı mücadele de en az öteki kadar belirleyici olmuştur. Aslında 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geçen sürede Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa iktidar sahnesinde her zaman önemli bir yeri olmuştur. Değişen sadece uluslar arası ilişkiler arenasında var olan aktörlerin rolleri olmuştur. Önceleri bu oyunda önemli roller üstlenen Osmanlı, 19. yüzyılın sonları, 20. yüzyılın başında, Avrupa iktidar mücadelelerinde bir piyon haline gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında, dönemin en önde gelen Müslüman gücü olan Osmanlı İmparatorluğu 1856 Paris Sözleşmesi ile Milletler Birliği’ne girmiştir. Bu sözleşme öte yandan, batının dışlayıcı bir hukuk sistemiyle belirlediği bir uluslar arası ilişkiler sisteminin üçüncü dünya ülkelerinin bu sisteme entegrasyonunu gölgelemesi sonucunu doğuracak bir anlayış çerçevesinde yorumlanabilir. Bu anlayış, 20. yüzyıl boyunca da devam etmiştir. Kısacası genel olarak, Osmanlı tarihini ne kadar iyi bilirsek Avrupa devletleri tarihini de o derece iyi bilebiliriz denebilir.

Eğer tüm bu olgular, kurulu bir tarihsel bilgiye küresel olarak ait gibi ele alınırsa, özel olguların ardında yatan tarihsel gerçeklerin de sorgusuz sualsiz belirlenemeyeceği aşikardır. Dolayısıyla tarihsel araştırma faaliyetleri, olguların doğruluğundan, yeni yorumlara yol açacak yeni olguların keşfi ya da hatta daha önceden doğruluğuna kesin olarak inanılan şeylerin sorgulanması gibi alanlara yayılabilir. Öte yandan, tarihsel bir çalışma, tarihçinin uygun kaynaklara ulaşmasıyla gerçekleşebilir ancak. Dolayısıyla, diyelim; 19. yüzyıl Sırp tarihiyle ilgilenen bir tarihçi hem Sırpça’ya hem de Osmanlıca’ya hakim olmalı hem de iki dilin paleografisini bilmelidir. Bu tür araştırmalar aynı zamanda modern Türkçe bilgisi de gerektirir. Bu, araştırmacının, aynı konularda çalışmış Türk tarihçilerin araştırmalarına da erişim olanağı verir. Cumhuriyet Türkiyesini araştıranların modern Türkçe’yi bilme zorunluluğunun yanı sıra bu da bir zorunluluk doğurur.

Fakat, tarihsel olgunun doğruluğunun saptanması için sürekli devam eden çabaları tarihçinin en önde gelen işi olarak görmek, tarihi basitçe olayların art arda eklendiği bir disiplin olarak algılamak ya da çeşitli tekniklerin evrim sürecinin kaydedilmesi şeklinde görmek anlamına gelir. Halbuki tarihin anlaşılması, toplumların ve medeniyetlerin kendileri, çevreleri ve etraflarındaki dünyayı ilgili dönem boyunca kucaklayan bir anlayıştan geçer. Bu toplumların hareketlerinin, temas halinde oldukları dünyaya verdikleri tepkilerin anlaşılacağı bir anlayıştır. O halde keşfedilmesi gereken toplumların düşüncelerinin evrimidir. Bu bilgi felsefeye indirgenemeyecek bir bilgidir. Bu tarz bir yaklaşım özellikle Bernard Lewis tarafından benimsenmiştir. Ancak böyle bir anlayışla yürütülen bir tarihsel araştırma, temel aldığı kaynakların kavramsal çerçevesine, dolayısıyla da bu kaynakların yazıldığı dillere hakimiyet gerektirir. İşte bu noktada bir yabancı dilin öğrenilmesinde söz konusu olan yöntemler meselesi devreye girer. En genel kabul gören yöntem olan “yeme-içme konuşmalarının” öğretilmesinden söz etmiyoruz.

Türkiye, önemli bir bölgesel güç olarak bugün nasıl komşuları arasında önemli bir siyasi role soyunuyorsa, uluslar arası ilişkiler alanında -özellikle Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Balkanlarda- çalışan Avrupalı araştırmacı da, tıpkı diğerleri gibi, Türk akademisyenler tarafından yapılan araştırmaları ve analizleri takip etmek zorundadır ve Türkçe bilerek bu avantaja sahip olacaktır. Aynı şekilde, Avrupa-Akdeniz ortaklıkları bağlamında Akdeniz toplumlarının evrimleriyle ilgilenen Avrupalı siyaset bilimci ve sosyal araştırmacılar da Türk sosyologlarının ve siyaset bilimcilerinin analizlerini yok sayamaz. Elbette en önde gelen Türk akademisyenlerinin yayınlarının çoğunu İngilizce ya da Fransızca yaptıkları da unutulmamalıdır. Ancak bu akademisyenlerin çalışmalarının büyük bölümü Türkçe yayımlanmıştır ve batı dillerine çevrilmemiştir.

Türkiye, Avrupa-Akdeniz ortaklığında önemli bir ortak haline geldikçe ve Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusunun da olduğu düşünülürse, modern Türkiye’deki büyük düşünce akımlarının -bunlara İslami düşünürler de dahildir- bilgisi çok gerekli görülmektedir. Zira Türkiye, Avrupa’da büyük ölçüde ön yargılar ve taraflı yaklaşımlar altında algılanıyor. Dolayısıyla, siyasi karar aşamalarında olan kişilere ve Avrupa kamu oyuna, birincil kaynaklar üzerinden yapacakları analizler kanalıyla tarafsız bilgiler sağlamak tarih, sosyoloji ve siyaset bilimleri alanlarında çalışan araştırmacıların görevidir. Ancak bu akademisyenlerin araştırmaları göz önüne alınırsa sağlıklı kararlar alınabilir.

Konuya daha genel olarak bakarsak, gittikçe bağımsızlaşan bir dünyada uluslararasılaşma çerçevesinde yabancı dil bilmek bir öncelik olarak kabul edilecektir; zira bu farklı etnik kökenli insanlar arasında daha yakın temasları, karşılıklı bilgi alış verişini sağlayacaktır. Türkiye örneğine dönersek Avrupa, tırmanan kimi ayrılıkların ötesinde, ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerini geliştirmekte ve derinleştirmektedir. Bu perspektifte, Avrupa ülkelerinde Türk dilinin öğretiminin teşviki ve gelişimi, apaçık bir şekilde tarihin akışının bir parçasıdır.

Ancak bir yabancı dilin öğretiminde karşılaşılan sorunlara baktığımızda, kimi zaman birbiriyle çarpışan kimi yaklaşımlar arasındaki küçük sorunlarla karşılaşırız. Burada yabancı dil öğretiminde önerilen yöntemlerden önde gelen eğilimleri hatırlatmakta fayda var. Sözlü öğretime öncelik veren ve yabancı dil öğretiminde temel önem taşıyan gramer öğretimini inkar eden yöntemden söz ediyoruz. Bu inkar edişin nedenlerinden biri, grameri kendi içinde bir amaç olarak gören işlevsiz öğretimi söyleyebiliriz.

Bir yabancı dilin öğretiminde, bizim deneyimlerimize göre, iki belirleyici göz önüne alınmalıdır: Öncelik olarak tanımlanan sonuçlar ve dil çalışmasına haftalık olarak ayrılacak zaman.

En baştan şunu söylemeliyim ki ben bir filolog değilim. Üniversitede ilk olarak tarih eğitimi, daha sonra da uluslar arası ilişkiler dalında siyaset bilimi eğitimi aldım. Bu açıdan bakıldığında Türkçe benim için en başta tarih ve siyaset bilimi dallarında Türk dilinde yazılı kaynaklara ulaşmak için bir araç oldu. Bu dili öğrenmedeki bu amacımın, Türk dili öğretiminde nasıl bir yöntemden yana olduğumu belirlediğini söylememe gerek yok sanırım.

Bu makalemde de, tarih, siyaset ve sosyal bilimler alanında yüksek eğitim çerçevesinde Türk dili öğretimi meselesine eğilmek istiyorum.

Belçika’da Türk dili eğitimine gelirsek, bunun etkin olarak üniversite düzeyinde başladığını, özellikle de Brüksel Özgür Üniversitesi’nde olduğunu söylemek gerekir. Bu üniversitede üç yıla yayılmış olarak Türk dili dersleri verilmektedir. Öte yandan pek çok ilk ve orta dereceli okulda da Türk göçmen çocuklarına yönelik Türk dili dersleri, resmi müfredatın yanı sıra verilmektedir. Ancak bu dersler yetkililer gözünde bu dile hakim olmaktan çok psikolojik gerekçeler ön plandadır. Dolayısıyla da ilk ve orta dereceli okullarda öğretilen Türkçe de bu amaca yöneliktir. Bu meseleye bu makalenin sınırları içinde daha derinlemesine girmeyeceğim. Daha çok, Türk dilinin üniversitelerde belli bir alanda çalışacakların amaçlarına yönelik öğretiminden söz etmek istiyorum.

Türk dilinin üniversitelerde bugünkü öğretimine baktığımızda, Brüksel Özgür Üniversitesi’nde (ki bu Belçika’da 50 yıldan beri Türk dili ve tarihinin geniş kapsamlı öğretildiği tek üniversitedir) Osmanlıca’nın on sene önce terk edildiğini söylemek gerekir. Bugünkü haliyle Türkçe haftada iki saat olmak üzere üç yıla yayılmış olarak öğretiliyor. Bir yabancı dile ayrılan bu kadar kısa bir süre öğrenciye elbette kavramsal bir alana ve üniversite sonrası üzerinde çalışacağı tarihsel ya da sosyolojik kaynaklara hakim olacak kadar bir dil bilgisi vermez. Bu şartlar altında, tarihçilerin, sosyologların ve siyaset bilimcilerin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar dil bilgisini bu kadar kısa sürede verebilmek için özel bir yöntem geliştirmemiz gerekti. Bu durumda ben de bir Türkçe öğretmeni olarak öğrencinin dilin temel yapılarına hakim olmasını ve ilgileneceği bilimsel sahada ona gerekecek asgari kavramsal çerçeveyi vermeyi hedefliyorum. Bugünkü koşullarda, zamanın bu kadar kısıtlı olmasını göz önüne alarak, bir “dili özümseme” için gereken asgari zamana yayarak verdiğimiz görsel-işitsel diziyi bırakmak zorunda kaldık.

Yukarıda söz ettiğim amaçlar doğrultusunda, genel olarak bir yabancı dilin, özelde de Türkçe’nin öğretilmesinde görüşlerimizi, ortaokul Fransızca öğretmeni Pierre Boulengier ile beraber yayınladığımız bir kitapta dile getirmiştik. Bu kitap, yedi ortaokulda, 1986 ile 1992 arasındaki altı sene zarfında yürüttüğümüz kültürler arası deneyimimizin bir ürünüdür. Eğitim Bakanlığın’ın ve Avrupa Komisyonu’nun katkılarıyla yayınlandı.

Üniversite düzeyinde Türk dilinin öğretimi açısından 1997 senesinde, bu kitapla öne sürülen temel ilkeler ışığında başka bir gelişme önerildi. Ancak bu öneriler, Türk dilinin öğretildiği İslami Bilimler Bölümü programının kısmen yeniden düzenlenmesini gerektiriyor. Öte yandan kimi bütçeyle ilgili sorunlar da söz konusu. Dolayısıyla o zamandan bugüne Türkçe öğretiminde fazla bir gelişme kaydedilemedi denebilir.

 Brüksel Özgür Üniversitesi - Robert ANCIAUX

 

Anciaux Robert, Boulangier Pierre, Ali, Mehmet et les autres voudraient reussir. Essai pedagogique sur la structuration du langage, De Boeck, Universite, Bruxelles, 1996.

Bir Dünya Dili Olma Açısından Türkçemiz Üzerine Genel Bir Değerlendirme

I. Üzerinde duracağımız konuya, dünya dili ne demektir? sorusuna verilecek bir yanıtla başlamak istiyorum.

Bir dile dünya dili denebilmesi için o dilin sıradan öteki dillere bakarak üstün bir niteliğe ve birtakım ayrıcalıklı özelliklere sahip olması gerekir. Bu özellikleri, kısaca o dilin tarihî bir derinliğe, yani eskiliğe ve zenginliğe, çok geniş bir coğrafî yaygınlığa, bu yaygınlıkla orantılı bir kültür ortaklığına; ayrıca sistem yapısındaki gelişmeye elverişli mükemmelliğe, tarih boyunca taşıdığı kültürel değerlere, söz varlığındaki dolgunluk ve zenginliğe, kavram ve anlam değerleri açısından ulaştığı yapı mükemmelliğinin sonucu olan geniş bir kavramlar alanına ve söz varlığına sahip olması ve bütün bu özelliklerin birleşkesi olarak da köklü ve güçlü bir kültür, sanat, bilim ve felsefe dili olabilme niteliklerine sahip bulunması diye tanımlanabilir.

II. izmir Dokuz Eylül Üniversitesince düzenlenen “III. Uluslararası Sempozyum”un ana başlığı “Dünya Dili Türkçe” olduğuna göre, acaba Türkçemiz bir dünya dili olabilme açısından yukarıda sıralanan nitelik ve özelliklerden hangilerine sahip bulunmakta ve nasıl bir durum sergilemektedir? Bu soruyu, Türk dili üzerinde şimdiye kadar yapılagelen çeşitli bilimsel araştırmalara dayanarak yanıtlamaya çalışmak uygun olacaktır.

III. Türk dilinin tarihî akışında, coğrafî yayılışında, yapı ve işleyişinde, söz varlığında ve
kültürel değerlerinde var olan temel özellikler ana çizgileri ile şu noktalarda toplanabilir:

1. Türkçe, çok eski bir tarihî varlığa, dolayısıyla öteki önemli dillere kıyaslanınca zengin bir tarihî derinliğe sahiptir. Türkçenin tarihî derinlik ve eskiliği, elbette onu konuşan Türklerin tarihteki varlıkları ve eskiliği ile orantılıdır.

Bugün elimizde arkeolojik kazılarla elde edilen belgelerin ve bu kazılardan çıkarılan tabletlerin ortaya koyduğu sonuçlara göre, Türklerin tarihteki varlıkları, zaman açısından Türk dilinin bütün kollarına kaynaklık eden ve MÖ birkaç yüzyıl öncesine kadar uzanan Büyük Hun Devletini oluşturan Türk kavimlerinin varlığından çok daha eskilere, en az milattan 3500-4000 yıl öncelerine (Ercilasun, 2004:36) kadar uzanmaktadır. Sümerce üzerinde çalışan bilim adamlarının ortaya koyduğu verilere göre, Sümerler ile Türklerin ataları arasında söz varlığı alış verişinin bulunması, bu konuda her iki dil arasında 168 Türkçe kelimenin ortaklaşması ve bazı ek benzeşmelerinin bulunması (Tuna, 1997:5-15; Tosun-Yalvaç, 1981), Türklerin daha MÖ 3500 yıllarında Yakın Doğu‟da muhtemelen Doğu Anadolu‟da yaşadıklarını ve bu iki dil arasındaki söz varlığı alış verişinin de bu döneme rastladığını ortaya koymuştur. Bu konuda Afif Erzen, Doğu Anadolu ve Urartular (1986) adlı eserinde MÖ 4000‟lerde başlayan çok güçlü bir kültür birliğinin varlığına işaret ederek bu kültürü yaratanların Asyalı bir kavim olan ve dilleri Altay diline benzeyen Hurriler olduğunu, bu kültüre de “Erken Hurri Kültürü” dendiğini bildiriyor. Hurrilerin torunları da Doğu Anadolu‟da yurt tutmuş olan Urartulardır. A. Ercilasun da Avrupalılar; Anadolu, iran ve Hindistan‟a uzanmadan önce Anadolu‟dan ta Kuzey Hindistan‟a kadar uzanan bir eklemeli dil kuşağının varlığına işaret etmiştir (2004:33). Bu konuda M. Erdal ise, “Türkçenin Hurrice ile Paylaştığı Ayrıntılar” adlı bildirisinde, arkeolojik verilere dayanarak Hurrilerin Yakın Doğu‟ya MÖ 2000 yıllarında Orta Asya‟nın batısından geldiklerini ve dillerinin eklemeli ve Oğuzca ile akraba bir dil olduğu, hatta Tibet kaynaklarında Tibetlilerin Batı Türkistan‟daki Oğuzlara Hor dediklerini dikkate alarak Hurriler ile Oğuzlar arasında ayniyet bağlantısı kuran bir teori de ortaya atmış (2004:929-937) bulunmaktadır.

Öte yandan Mezopotamya‟daki Sumerler ile Doğu Anadolu‟da yurt tutmuş Türkler arasındaki ilişkiyi aydınlatacak bir başka belge de Eski Çağ tarihi ile ilgili kaynaklarda yer almıştır. Anadolu‟da yapılan arkeoloji kazılarında, Hititlerin merkezi olan Hattuşaş(Boğazköy)‟ta ele geçirilen bir arşivde, Akkad kralı Naram-sin‟e ait “Şartamhari Metinleri” diye bilinen çivi yazılı metinler elde edilmiştir. Bu metinlerden öğrenildiğine göre, imparator Naram-sin MÖ 3000 yıllarında Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesini ele geçirmiştir. O zaman bu bölgede, şehir devletleri hâlinde yurt tutan 17 krallık vardı. Bunlardan biri de adı 15. sırada yer alan Türkî kralı İlşu-Nail‟dir (ayrıntılar için Korkmaz 2010:33-37). Bu bilgilere daha başka kaynaklarda yer alan veri ve bilgiler de eklenebilir. Görülüyor ki, Türkler ve konuştukları dil olan Türkçe, bugün elde var olan verilere göre Orta Asya‟dan önce Yakın Doğu ve Anadolu‟ya kadar uzanan bir eskiliğe sahiptir. Ancak, ne yazık ki, bugün elimizde bu dönemlere ait Türkçe bir metin yoktur.

Milattan birkaç yüzyıl öncesini içine alan Büyük Hun Devleti dönemi ile onun parçalanmasından sonra oluşan dönem ve alanlar, genellikle Çin kaynaklarındaki kayıtlardan izlenebilmektedir. Halen elimizde mevcut en eski Türkçe metin, Esik kurganı buluntuları arasında ele geçen ve MÖ 4. yüzyıla ait olduğu bilinen, Orhun yazısına benzer harflerle yazılmış olan iki satırlık bir metindir. Ayrıca, Çin kaynaklarında MS IV. yüzyıla ait tek beyitlik bir metin de bilinmektedir (Tekin, 1993).

Türkçeye ait düzenli ve sağlam metinler, bilindiği üzere, ancak milattan sonraki yüzyılları içine alan Türk devletleri dönemlerine girmektedir. Nitekim VI. yüzyıldan başlayarak Köktürk, Uygur, Karahanlı, Harezm, Altınordu, Kıpçak, Çağatay, Osmanlı dönemlerini içine alan tarihî akış ise, doğrudan doğruya belgelerle izlenebilmektedir. Elimizde artık bu dönemlere ait yüzlerce eser ve yazılı metinler vardır. Bu eserler, bir yazı ve edebiyat dili olarak, Türkçenin çok yönlü değerlerini sergilemektedir. Bu zengin tarihî dönemlerin devamı da biraz sonra üzerinde durulacağı üzere, çok geniş bir coğrafyayı içine alan günümüz Türk yazı dilleri ve lehçeleri ile varlığını sürdüre gelmektedir.

2. Burada Türklerin tarihteki eskiliği dolayısıyla, Türkçenin milattan önceki tarihî dönem-leri ile ilgili bir soruna da parmak basarak açıklığa kavuşturma durumu ortaya çıkıyor.

Yukarıda işaret edildiği üzere, yapılan arkeoloji kazılarından elde edilen veri ve bilgiler, Türklerin tarihini MÖ 3000-3500 yıllarına kadar götürebildiği hâlde, elde bu dönemleri aydınlatacak metinlerin bulunmaması, Türkçenin bu tarihî derinliğe koşut bir eskiliğinin ve gelişmişliğinin var olup olmadığı hususunu tartışma konusu yapabilir ve yapmıştır da… Bu noktada düğümü çözecek yöntem, Türk dilinin yaşı konusundaki araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlardır.

Bilindiği gibi, bugün için bizim en eski yazılı metinlerimiz MS VI-VIII. yüzyıllar arasına giren Köktürk Yazıtlarıdır. Bu yazıtların dil yapısı üzerinde yapılan araştırma ve çalışmalar, yazıtlardaki dilin gerek söz varlığı, gerek içerdiği kavramlar, kavram alanları ve özellikleri açısından hayli gelişmiş, sanatlı ve edebî bir dil yapısına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu dilin böyle gelişmiş bir düzeye ulaşabilmesi için ne kadar zaman geçmesi gerektiğini dikkate alan dil bilimci ve dilciler, Eski Türkçenin yaşının 2000 yıl daha gerilere götürülebileceğini belirtmişlerdir (Aksan, 1975-76:133-141; 1987:45-48). Biz bu konudaki bir makalemizde, Eski Türkçeden günümüze uzanan yazılı dönemlerdeki gelişmeleri dikkate alarak Eski Türkçenin yaşının 2500-3000 yıl daha gerilere çekilebileceği görüşüne ulaştık (Korkmaz, 1989, 1994:353-370; 2005/I, 217-231). Hatta bu yaşı 4000, 5000 ve 6000 yıl eskiliğe götüren araştırma ve görüşler de vardır (Sertkaya, Kormuşin, 2006). Demek oluyor ki, Türk dili de gelişme koşulları açısından çok eski bir tarihî derinliğe sahip bulunmaktadır.

3. Coğrafî genişlik konusuna gelince:

Tarihî açıdan çok eskilere uzanan Türk dili, coğrafî bakımdan da kapsamlı bir genişlik ve yaygınlığa sahiptir. Nitekim, yine arkeoloji kazılarına dayanan buluntuların ortaya koyduğu verilere göre, Türklerin Orta Asya‟daki yaygınlığı ta taş devrinden başlayıp demir ve tunç devirleri ile bozkır kültürünü içine alan bir coğrafî genişliğe dayanmaktadır (Kafesoğlu, 1996:48, 210-211; Koca, 2003:13-15; Esin, 1978:11-12; Ercilasun, 2004:39-42).

Her ne kadar Çin kaynaklarında Hun adı Hiyungnu biçimiyle ilk kez MÖ 318 tarihli bir anlaşmada kayda geçmişse de yine bu kaynaklarda, Türklerin Çin‟deki ve Asya‟daki yayılma alanlarını MÖ 1700 yıllarına kadar indiren bilgiler yer almaktadır (Kafesoğlu, 1996:58; Ögel, 1981:117-121; Ercilasun, 2004:51-52). Çin‟in

batı kesimine doğru uzanan ve Asya Hunları diye adlandırılan bu büyük Hun Devletinin içinde Türk ya da Türk olmayan birçok kavim yer almaktaydı. Zaman içinde çeşitli efsaneler ile de karışıp kaynaşarak mitolojik unsurları ve farklı katmanları içine alan Oğuz Kağan Destanı da aslında Hun devrinin ve Hun coğrafyasının destanıdır (Ercilasun, 2004:55-59). Zamanla Hun tarihinin siyasî yapısında kendini gösteren değişme ve parçalanmalar dolayısıyla, bir yandan Asya‟nın doğusundan batısına uzanan göç dalgaları ile Türkler, Batı Türkistan, Afganistan ve Hindistan‟a kadar uzanırken (MÖ 170), bir yandan da milattan sonraki IV. yüzyılda (374), Hunların İdil Irmağını geçerek Karadeniz kuzeyindeki Germen kavimlerini yerinden oynatıp Doğu ve Batı Roma sınırlarına dayanması, Avrupa tarihinde bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bu göç dalgası, Roma imparatorluğunu ikiye ayırdığı gibi, Batı Roma imparatorluğunun yıkılışına (MS 476), dolayısıyla Eski Çağ‟ın kapanıp Orta Çağ‟ın başlamasına da yol açmıştır (Ercilasun, 2004:69).

Büyük Hun Devletinin dağılmasından sonra tarih sahnesine çıkan ve birbirini izleyen Köktürk, Uygur, Karahanlı, Harezm, Altınordu, Çağatay, Selçuklu, Osmanlı gibi Türk devletlerinin coğrafî alanları, doğuda Moğolistan ve Çin sınırından başlayıp Orta ve Batı Asya‟yı aşarak Balkanlar‟a kadar uzanan bir genişlik ve yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca, Karadeniz‟in kuzeyinden Batıya doğru yol alan Peçenek, Kıpçak, Kuman vb. Türk göçleri de coğrafya alanlarını Macaristan içlerine kadar genişletmiştir. Bugün Macaristan‟ın Kumanova diye anılan bölgesi ve bu bölgeye ait Kumanca yer adları o dönemin yadigârıdır. Aynı genişlik kuzeyde Sibirya içlerinden güneyde Hint Okyanusu‟na ve Afrika‟ya kadar uzanmıştır. 1453 yılında Fatih‟in istanbul‟u zaptı ile de yine Türkler aracılığında tarihin Orta Çağ dönemi kapanmış ve Yeni Çağ dönemi başlamıştır. Bundan sonraki coğrafî yayılımlar günümüze kadar uzanmış bulunmaktadır.

Görülüyor ki çok eski çağlardan başlayıp günümüze kadar uzanan farklı zaman dilimlerinde; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Türklerin elbette bu yayılışla orantılı olarak dil coğrafyalarında da aynı genişlik söz konusudur.

Günümüz Türk dünyasına gelince:

Dil sınıflaması bakımından Moğol, Mançu, Kore ve Japon dillerini de içine alan Altay dil ailesinin nüfus yoğunluğu açısından en önemli kolunu oluşturan Türkçe, kendi içinde Güneybatı, Kuzeybatı, Güneydoğu ve Kuzeydoğu Lehçeleri diye adlandırılan dört büyük lehçe grubunu oluşturmakta; bunların her birinde önemli yazı dilleri, lehçe ve ağızlar yer almaktadır. Böylece, Türk dili bugün yine doğuda Çin Halk Cumhuriyeti içerisinden başlayıp batıda Atlas Okyanus‟una; kuzeyde Kuzey Buz denizinden Hindistan kuzeyine kadar uzanan bölgelerde, birbirlerine oranla temel yapıyı değiştirmeyen ancak, bazı ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz varlığı ayrılıklarıyla 12 milyon kilometrelik bir coğrafya alanında 220 milyon insan tarafından konuşulan ve yapılan hesaplamalara göre, yalnız Türkiye Türkçesinde bile konuşma dilini, yazı dilini, edebiyat ve bilim dili ile ağızları içine alan 600 binden fazla söz varlığına sahip olan (Akalın, 2009:196-204) bir dünya dili durumundadır. Büyüklük açısından da dünyada 5. sırada yer almaktadır.

Genel olarak Türk Dili başlığı altında topladığımız bu dil, bugün Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız, Yeni Uygur Türkçesi gibi, her biri bağımsız birer yazı dili oluşturan kolları dışında, Rusya Federasyonunun doğu ve batı kesimleri ile Kafkas ve Balkan‟lara yayılmış olan Altay, Hakas, Tuva, Başkurt, Gagavuz, Karakalpak, Balkar, Kumuk, Karaçay, Nogay Türkçeleri ile Çuvaş ve Yakut Türkçeleri sıralanabilir. Türk dilinin coğrafyası açısından bunlara bugün Kuzey Kıbrıs, Suriye, Irak, iran, Romanya, Bulgaristan, Makedonya ve Kosova gibi ülkelerde yaşayan Türk nüfusu ve konuştukları Türkçe de eklenebilir. Ayrıca, 1960‟lı yıllardan başlayarak iş bulma, eğitim görme, dil öğrenme, ticarî ve teknik alanlara açılma gibi çeşitli nedenlerle dünyanın beş kıtasına yayılan Türk nüfusu da altı milyonun üzerindedir. Bu konuda yapılan araştırma ve incelemelere göre, günümüzde Türkiye dışında 34 ülkede daha Türkiye Türkçesi konuşanlar tespit edilmiştir (Akalın, 2009:202). Çağımızın ortaya koyduğu gelişmeler ve Türk nüfusunun yaygınlığı dolayısıyla ihtiyaca göre, orta ortaöğretim kurumlarında Türkçenin öğretildiği 87 ülke vardır (Akalın, 2009:202).

Sonuç olarak Türkçenin coğrafî sınırları Asya dışında, Avrupa‟da Atlas Okyanusu‟na, Amerika kıtasında Kanada ve Birleşik Amerika ile Avustralya kıtasına kadar uzanan bir yayılma da göstermiştir. Ben 2005 yılında Güney Amerika‟daki Kolombiya‟nın 3. büyük ili olan Cali(Kali)‟nin dağ turizmine açılan bir bölgesinde ihtişamlı bir tabela ile Hotel Ankara yazısını görünce heyecanlı bir sevinç duygusuna kapılmaktan kendimi alamamıştım. Aynı bölgede yemyeşil dağlar arasına serpiştirilmiş bir çiftlik evinin Villa Antalya diye adlandırılmasına da tanık oldum.

Dönelim kendi ülkemize… Cumhuriyet döneminde Türk kültürüne, Türk dil ve edebiyatına verilen büyük önem dolayısıyla, önce istanbul ve Ankara Üniversitelerinde başlayan Türklük bilimi çalışmaları bugün Türkiye çapında bütün üniversitelerimize yayılmış; çok verimli çalışma ürünleri ortaya konmuş bulunmaktadır. Hele Türk Dil Kurumu‟nun bu alandaki çok yönlü ve kapsamlı çalışmaları başlı başına bir dönüm noktası oluşturmaktadır.

20. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak Rusya, Almanya, Macaristan gibi ülkelerde sistemli Türkoloji çalışmalarının yapılması ve yaygınlaşması sonunda bugün dünyanın 28 ülkesinde kurulmuş olan Türkoloji bölümlerinde Türk dili, Türk edebiyatı ve Türk kültürü çalışma ve araştırmaları yapılmakta, değerli yayınlar ortaya konmaktadır.

4. Türk dilinin sistem yapısındaki özelliklere gelince:

Zaman darlığı dolayısıyla bu konuda fazla ayrıntıya girmeden örnek olarak Türkiye Türkçesini ele alıp özet halinde açıklama ve değerlendirmeler yapmak gerekirse, şu hususlar dile getirilebilir:

a- Dilimiz ses yapısı açısından ünlüler ile ünlüler ve ünsüzler ile ünsüzler arasındaki benzeşme kuralları dolayısıyla uyumlu ve mükemmel bir görünüm sergilemektedir. Ağacın dallarından tutacaksınız; bizim ilimizin çevresindeki ilçeler örneklerinde görülen ve ünlüleri ünlüler ile dengeleyen ünlü benzeşmesi ile; keskin, yaprak, dizgin, tutsak, gözcü örneklerinde görüldüğü üzere ünsüzlerle ünsüzler arasında boğumlanma (articulation) özellikleri açısından var olan ünsüz benzeşmesi kuralları bu dilin ses yapısına uyumlu bir akıcılık kazandırmıştır (Korkmaz, 2010/1:38-39). Aynı düzenli durum Türkçenin hece yapısında da ortaya çıkar. Türkçe sözlerin tek doruklu birer hece yapısına sahip olması, ona uyumlu bir özellik kazandırmıştır. Dilin uyarlama gücü, bu özelliğe uymayan yabancı sözleri de kurala uydurmuştur. Skumbri>uskumru, scala/iskele, film>film, vasf>vasıf örneklerinde görüldüğü (Banguoğlu, 1990:123 ve öt.) gibi. Dilimizde ayrıca,konuşmayı bazı dalgalanmalara uğratarak cümleleri türlü ses perdesinden geçirmek yoluyla onlara çeşitli duygu ve anlam incelikleri katan bir tonlama özelliği de vardır. Konuşma dilinde kendini gösteren bu tonlar yükselen ve alçalan tonlar biçimindedir. “Yanıma gelir misiniz?” soru cümlesinde söz yükselen bir tonla sonuçlanırken Artık dışarı çıkmayınız gibi bir yargı cümlesinde alçalan bir ton yer almıştır. Bu tonlara elbette sözcükler üzerindeki vurgular da eklenmelidir. Vurgu ve tonda dilin anlam yapısına göre ayarlanan iniş ve çıkışlar, dilde bir müzikalite ortaya koymuştur. Yabancıların Türkçeyi kulakta müzik etkisi bırakan bir dil olarak değerlendirmeleri, bu dilin nice yüzyılların süzgecinden geçerek durulmuş uyumlu ve müzikal bir nitelik kazanmış olmasından kaynaklanan önemli bir özelliğidir. Türkçenin bu uyumlu yapısı yalnız günlük konuşmalarda kalmamış; birer halk bilimi ürünü olan maniler, türküler, ninniler, atasözleri ve destanlara da yansıyarak dile uyumlu bir değer ve zenginlik katmıştır.

b- Bir dilin, çağın gereksinimlerini karşılayabilecek düzeyde bir gelişim gösterebilmesi, o dilin yapısının ve türetme olanaklarının işlek ve yaratıcı olmasına bağlıdır. Bilindiği üzere, Türkçe, çok çeşitli türetme olanaklarına sahip bir dildir. Addan ad, addan fiil, fiilden ad, fiilden fiil türetme yolu ile ortaya koyduğu binlerce söz varlığı dışında, iki ayrı sözcüğün birleştirilmesi ile ortaya çıkan gecekondu, imambayıldı, düşeyaz-, bırakıver- gibi birleşik kelimeler ve yine dilin kendi kendine oluşturduğu akça „para‟, dolmuş, gözde „sevgili‟, tanıdık „ahbap‟, yazın, kışın gibi örneklerde göze çarpan ek kalıplaşması yolu ile ortaya koyduğu sözcükler, dilin yaratıcılığından kaynaklanan ve yeni yeni kavramlar elde etmek için başvurduğu değişik bir türetme yoludur. Dilimizin kökü sabit tutan ve yeni türetmeleri köke eklenen çok çeşitli yapım ve sözleri birbirine bağlayan çekim ile karşılayan eklemeli (iltisaklı, agglutinative) bir dil olması, ona gerçekten sitemli ve mantıklı bir matematik değer kazandırmıştır.

5. Dilimizin söz varlığı, anlam bilimi özellikleri açısından da üzerinde durulmaya değer bir zenginlik gösterir. Türk dili, coğrafî yaygınlığı, tarihî derinliği ve eskiliği, geçirdiği çeşitli kültürel süreçlerle orantılı olarak zengin bir kavramlar dünyasına da sahip bulunmaktadır. Bu konuyu bir bildiri çerçevesinde birkaç örnekle değerlendirmek gerekirse, şunları söyleyebiliriz: Türk dili, onu konuşanların dış ve iç dünyasındaki binlerce kavramı anlamlı birer söz varlığına dönüştürebilmek için, biçim bilgisi kuralları dışında, anlam bilimi açısından da birtakım yollara başvurmuştur. Söz gelişi aslanağzı, ateş çiçeği ballıbaba, keçiboynuzu, devetabanı „bir bitki türü‟ gibi söz varlıkları, anlam bilimi açısından çeşitli nesneleri doğadaki nesnelere benzetme ve somutlaştırma yoluyla ortaya konmuş sözlerdir. Benzetme ve somutlaştırma yolunun daha zengin örneklerini ceviz yeşili, dede yeşili, deve tüyü, kahverengi, gülkurusu, kavuniçi, vişneçürüğü gibi başka dillerde örneklerine pek rastlanmayan ve renklere ton incelikleri katan çeşitli renk adlarında da görmekteyiz. Bunlara dilberdudağı,   hünkârbeğendi,   imambayıldı,   kadınbudu   köfte,   kalburabasma gibi   ince   nüktelerle bezenmiş yemek ve tatlı adları da eklenebilir (Aksan, 1987:55-57).

Bunlar dışında, insan vücudundaki bazı organların dış dünyadaki bazı nesnelere kaydırılması yoluyla yapılan adlandırmalar da vardır: Boğaziçi, Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı, dolap gözü, dört yol ağzı, Beşparmak dağları, kapı kolu, masa ayağı vb.

Türkçede, kavramları söz varlığına dönüştürme yollarından biri de anlaşılması güç soyut nitelikteki kavramların somut aktarmalarla karşılanmasıdır. Söz gelişi canı sıkılmak, işi kavramak, bir işte pişmek, kafası bozulmak, yüreği yanmak gibi söylemlerdeki sıkılmak, kavramak, pişmek, bozulmak, yanmak fiilleri mecazlı kullanım yoluyla somuttan soyuta uzanan anlam kayması örnekleridir.

Somutlaşmanın pek belirgin kalıplarından biri de dilimizde çok kapsamlı bir yer tutan deyimlerde yer almaktadır. Birbirinden farklı dil bilgisi kalıplarına başvurularak bir araya getirilmiş olan  birden  çok  söz   ya   da   söz  grubunu  yine  mecazlı  kullanımlar  yolu  ile  kaynaştıran  deyimler,aslında anlaşılması güç soyut kavramları somutlaştırma yolu ile karşılayan, dile anlam derinliği ve güzellikler katan özgün (orijinal) sözlerdir: Aba altından değnek göstermek; ağzını bıçak açmamak; başı dara gelmek; dişini tırnağına takmak; havanda su dövmek; turnayı gözünden vurmak; şeytana pabucu ters giydirmek; yüz bulup astar istemek (ayrıntılı bilgi için Korkmaz, 2007/III:259-268) gibi yüzlerce deyim aynı zamanda dilimizin kavram alanını genişleten söz kalıplarıdır.

Bunlara, halkın yüzyıllar boyunca geçirdiği deneme sonuçlarına dayanan, inandırıcılığı genel kural niteliği taşıyan ve bilgece düşünceleri özlü birer cümle kalıbı hâlinde anlatan Ak akça kara gün içinde; bakarsan bağ, bakmazsan dağ; balık baştan kokar; denize düşen yılana sarılır; dilim seni dilim dilim dileyim, başıma ne gelirse senden bileyim; el elden üstündür; doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar; Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır; mum dibine ışık vermez; üzüm üzüme baka baka kararır gibi yüzlerce atasözü de dilimizi hem şekil yapısı, hem de anlam derinliği ve zenginliği ile süsleyen çok değerli söz kalıplarıdır.

Türkçeye söz varlığı açısından zenginlik, çeşitlilik ve anlam niceliği katan öğelerden biri de ikiz kelimelerdir. ikiz kelimeler ev ev dolaşmak, demet demet maydanozlar, öbek öbek çiçekler, yığın yığın karpuzlar örneklerinde görüldüğü gibi, ya aynı sözün tekrarı ile anlam dolgunluğu ve zenginliği sağlayan sözlerdir. Yahut da vara yoğa üzülmek; dereden tepeden konuşmak; kolu kanadı kırılmak örneklerinde görüldüğü gibi, zıt anlamlı sözlerin yinelenmesine dayanır.

Türkçenin söz varlığını zenginleştiren, ona anlam incelik ve derinliği katan daha nice özelliklerden de söz edilebilir. Bu durum yalnız Türkiye Türkçesinde değil, bugün Türk dilinin yaşayan öteki yazı dilleri ve lehçelerinde de görülen bir durumdur. Lehçe farkları dolayısıyla bazı şekil değişiklikleri söz konusu olsa da genel durum aynı zenginlik ve derinliği yansıtır niteliktedir.

Türk dili çok eski dönemlerden başlayarak tarihî, sosyal, ticarî ve kültürel nedenlerle hem başka toplumlara kendi bünyesinden birçok söz vermiş, hem de birlikte yaşadığı ya da ilişkide bulunduğu komşu veya komşu olmayan başka toplumlardan (yani onların dillerinden) birtakım sözler alarak da kendi söz varlığına katmış bulunmaktadır. Dilimize bu yolla eski dönemlerde Çince, Moğolca, Sogotça ve Tibetçeden başlayarak daha sonraki dönemlerde de genellikle Arapça, Farsça gibi Doğu dilleri ile Fransızca, ingilizce, italyanca gibi Batı dillerinden epey söz girmiştir. Bunlara daha sınırlı sayıda Rusça, Yunanca, Ermenice, Almanca gibi sözler de katılabilir. Türkçe yabancı dillerden aldığı bu sözlerin büyük bir kısmını kendi dilinin ses ve söyleyiş kalıplarına yerleştirerek kendi söz varlığına katmış ve varlığını bu yolla da genişletip zenginleştirmiştir. Bugün Türkçede yerleşmiş bulunan acemi, âciz, ambar, anahtar, baston, boğaça, cadde, çerez, çılbır, düven, evlek, damat, fakir, fukara, inci, kent, marangoz, papatya, parça, postal, pulluk, reçete gibi nice nice sözler artık Türkçeleşmiş ve dilin kendi malı durumuna girmiştir.

Buna karşılık, özellikle aydınlar kanalı ile, yazı dilinde, Türkçenin yapısına ters düşen ve dile kendi kuralları ile birlikte girerek kullanımda yabancılık damgasını yitirmemiş olan bir kısım yabancı sözler de vardır. Onlar ayrı bir konuşma konusu oluşturduğu için burada o nitelikteki sözlere dokunmadan geçiyoruz. Yalnız şurasını da belirtelim ki bu nitelikte olup da dilimize sinmemiş olan yabancı kökenli sözlerin pek çoğu, önce dilde sadeleşme ve yeni lisan akımları, daha sonra da Dil Devrimi süreçlerinden geçerek dilde Türkçeleştirme çalışmaları yolu ile atılmış ve yerlerine Türkçeleri konarak benimsenmiş bulunmaktadır. Bu konuda elbette dili kullanan aydınlara düşen önemli bir görev de vardır.

6. Sözlerimizi bitirirken Türk dilinin bir özelliğini daha belirtme gereğini duyuyoruz. O da dilin bir kültür hazinesi olarak sergilediği durumdur. Her dil gibi Türk dili de tarihin derinliklerinden günümüze uzanan dönemlere ait bütün sözlü ve yazılı değerlerini, yani edebiyat, sanat, felsefe, bilim ve düşünce ürünlerini hep dil hazinesine aktarmış bulunmaktadır. Bu bakımdan bir milletin, bir toplumun, bir kavmin dili, o milletin, o toplumun kültür varlığının aynası durumundadır. Dolayısıyla Türk dili yazılı ve sözlü binlerce ve binlerce eseriyle bu açıdan da bir kültür zenginliği sergilemektedir.

Dilin bir toplumun bireyleri arasında yalnızca karşılıklı anlaşmayı sağlayan bir araç olmayıp aynı zamanda duygu ve düşünceleri en iyi dışa vurma ve toplumu oluşturan bireyleri birbirine kenetleme aracı olması, sosyal bir olgudur. Dolayısıyla toplumun yüzyıllar boyunca biriktiregeldiği kültürün en iyi koruyucusu ve kuşaktan kuşağa aktarıcısıdır. işte dilin insan ile toplumu, toplum ile kültürü birbirleri ile kaynaştıran bu özelliği, ona sıradan bir iletişim aracı olma dışında, üstün ve önemli bir nitelik kazandırmıştır. Onu tarihi boyunca biriktiregeldiği sözlü ve yazılı bütün kültür değerleri ile de taçlandırmıştır.

Sonuç olarak görülüyor ki, Türk dili bugün yukarıda belirtilen temel özellikleri dolayısıyla hem edebiyat, sanat, bilim ve felsefe alanlarını temsil edebilen bir kültür dili, hem de bir dünya dili özelliklerine sahip bulunmaktadır.

Ancak, binlerce yılın süzgecinden geçerek ve işlenerek günümüze ulaşan Türk dilinin her zaman çağdaş gelişmelere ayak uyduran bir yapı sergileyebilmesi için, hiç şüphe yok ki dili işleyenler açısından da onu konuşan ve yazanlar açısından da gerekli ilgi ve duyarlığın gösterilmesi kaçınılmazdır. Bu duyarlık yediden yetmişe hepimizin boynunun borcudur.

Konuşmamızı ulu Atatürk‟ün pek isabetli olarak dile getirdiği “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür” (inan, 1959:261); ve “Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla (bilinçli olarak) işlensin ” yani ona sahip çıkılsın sözleri ile bitiriyoruz.

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

Prof. Dr. Zeynep KORKMAZ Emekli Öğretim Üyesi

 

KAYNAKLAR

AKALIN, ġükrü Halûk (2009), “Türk Dili Dünya Dili”, Türk Dili, S.687 (Mart), s. 195-204.

AKSAN, Doğan (1975-1976), “Eski Türk Yazı Dilinin Yaşıyla ilgili Yeni Araştırmalar”

AKSAN, Doğan (1987), Türkçenin Gücü, Türkiye iş Bankası Yayınları, Ankara.

AKSOY, Ömer Asun (1971), Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü I, TDK yay., Ankara.

BANGUOĞLU, Tahsin (1990), Türkçenin Grameri, TDK yay., Ankara.

ERCiLASUN, Ahmet Bican (2004), Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Ankara, s. 39-42; 51-52; 69.

ERCiLASUN, Ahmet Bican (2007), “Türkçenin En Eski Komşuları”, Makaleler, Akçağ yay., Ankara.

EREN, Hasan (2001), “Türklerin Ana Yurdu Sorunu”, Türk Dili, S.: 600 (Aralık), s. 665-688.

ERDAL, Marcel (2004), “Türkçenin Hurrice ile Paylaştığı Ayrıntılar”, V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı Bildirileri, Ankara, TDK yay., s. 929-938.

ERZEN, Afif (1986), Doğu Anadolu‟da Urartular, Ankara , TTK yay., s. 1-17.

ESiN,  Emel  (1978), İslamiyet‟ten  Önceki  Türk Kültürü Tarihi ve İslamiyet‟e  Giriş, istanbul.

GOLDEN, Peter (2002), Türk Halkları Tarihine Giriş, (Çev: Osman Karatay), Ankara.

GÜRSOY, Kenan (2009), “Türkçe Felsefeye, Düşünceye Çok Elverişli Bir Dildir”, Türk Dili, S.:693 (Eylül), s. 261-271.XLV

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

HATiPOĞLU, Vecihe (1981), Türk Dilinde İkileme, TDK yay., Ankara.

iNAN, Afet (1959), Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara, s. 261.

KOCA, Salim (2003), Türk Kültrünün Temmelleri, II. cilt, Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (1989), “Tarihî Devirlerdeki Gelişmelere Göre Eski Türkçenin Yaşı”, TDAY-Belleten 1989 (1994), s. 353-370.

KORKMAZ, Zeynep (1994), Türkçede Eklerin Kullanılış Şekilleri ve Ek Kalıplaşması Olayları, TDK yay., Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2005), Türk Dili Üzerine Araştırmalar, I. cilt, TDK yay., Ankara, 12-84.

KORKMAZ, Zeynep (2007), Türk Dili Üzerine Araştırmalar, III, TDK yay., Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2009), Türkiye Türkçesi Grameri: Şekil Bilgisi, TDK yay., 3. baskı, Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2010/1), “Türkçe, Nasıl Bir Dildir?”, TD, S. 697 (Ocak, 2010), s. 38-39

KORMUġiN, igor (2007), 75. Dil Bayramı Konuşmaları Dünden Bugüne Türkçe Oturumu, TDK yay. (baskıda)

MEMiġ, Ekrem (2007), Eskiçağ Türkiye Tarihi, 7. baskı, Konya.

SERTKAYA,  Osman (2007),  75.  Dil Bayramı Konuşmaları Dünden Bugüne Türkçe Oturumu, TDyay., (baskıda)

TEKiN, Talat (1993), Hunların Dili, Doruk yay., Ankara.

TOSUN, Mebrure - Kadriye YALVAÇ (1981), “Sümer Dili ve Grameri/ Sümerceden Örnekler”, TTK yay., Ankara.

TUNA, Osman Nedim (1997), Sümer Ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi İle Türk Dilinin Yaşı Meselesi, TDK yay., Ankara.XLVI

Kıpçak Dönemi Eserlerinin Yabancılara Türkçe Öğretimi Açısından İncelenmesi

              Bu araştırmanın amacı, Kıpçak dönemi eserlerini Türkçe öğretim yöntemleri açısından incelemek, söz konusu eserlerin yabancılara Türkçe öğretimindeki yeri ve önemini belirlemek ve bu alanda yapılacak çalışmalara katkı sağlamaktır.

Çalışmada nitel araştırma desenlerinden doküman incelemesi yöntemi kullanılmıştır. İncelemeye konu olan eserler analiz edilmiş ve elde edilen bulgular arasındaki ilişki incelenmiştir.

Araştırmada 13 ve 16. yüzyıllar arası Kıpçak döneminde yabancılara Türkçe öğretimi amacıyla yazılmış dil bilgisi kitapları ve sözlükler ele alınmıştır. Bu kapsamda Et-Tuhfetü'z-Zekiyye fi'l-Lügati't-Türkiyye, Kitâbü'l-İdrâk li-Lisâni'l-Etrâk, El-Kavânînü'l-Külliyye li-Zabti'l-Lügati't-Türkiyye, Kitâb-ı Mecmû-ı Tercümân-ı Türkî ve Acemî ve Mugalî, Ed-Dürretü'l-Mudiyye fi'l-Lügati't-Türkiyye, Kitab-ı Bulgatü'l-Müştâk fî Lûgati't-Türk ve'l-Kıfçak ve Codex Comanicus adlı eserler incelenmiştir. Eserlerde kullanılan "yabancılara Türkçe öğretim yöntemleri", "yabancılara Türkçe öğretimi ilkeleri", "sözcük öğretimi", "dil bilgisi öğretimi" ve "Türkçe öğretimiyle ilgili kavram işaretleri" belirlenmiş ve eserlerde kullanılan Türkçe öğretimi yöntem ve teknikleri günümüzde yabancılara Türkçe öğretimi konusunda kullanılan yöntem ve tekniklerle karşılaştırılmıştır.

Kıpçak döneminde yazılan yabancılara Türkçe öğretimi kitapları ile günümüzde yazılan kitaplar benzer özellikler arz etse de oldukça farklıdır. İncelenen eserler kendi dönemleri içerisinde değerlendirildiğinde o dönem için oldukça önemli eserler olarak kabul edilebilir. Anılan eserlerin modern dil öğretim yöntem ve teknikleri bakımından eksiklikleri olmasına rağmen bunlar yabancılara Türkçe öğretimiyle ilgili hazırlanan ilk eserler arasında yer almaları bakımından önemlidir. O dönemlerde yazılan tüm dil öğretimi eserlerinde olduğu gibi bu eserlerde de dil bilgisi - çeviri yönteminin yoğun olarak kullanıldığı görülmektedir.

         Abbasiler askerî alanda ortaya çıkan zayıflıklarını gidermek amacıyla Türkleri ordu safları arasına almaya ve bunu bir devlet politikası hâline getirmeye çalışmışlardır. Abbasi sultanları tarafından hilafeti takviye edip güçlendirmek için Türk soylu özel birlikler oluşturulmuştur. Bir kısmı Karadeniz'in kuzeyinden, bir kısmı da Harezm bölgesinden gelen Türkler zamanla Mısır'da devlet yönetimini ele geçirip bölgede birçok Türk devleti kurarak yerli halk üzerinde etkilerini hissettirmişlerdir. Türkler yönettikleri bu devletlerde resmî dil olarak Türkçeyi kullandıkları için bölgede Türkçeye verilen değer artmıştır. Türkçenin saygınlığının arttığı bu dönemde kurulan Türk devletlerinde görev almak ve ilişkilerini geliştirmek isteyen Araplar Türkçeyi öğrenmeye başlamışlardır. Ayrıca Araplar o bölgede artan Türk nüfusuyla iletişim kurabilmek için Türkçe öğrenme çabalarını arttırmışlardır. Bu ilgi neticesinde Araplara Türkçe öğretmeyi amaçlayan kitaplar yazılmıştır. Yazılan bu eserler Türklerin Mısır ve Suriye'de köklü bir medeniyet kurarak diğer milletleri etkilediğini göstermektedir. Türk nüfusunun o coğrafyada önemli bir oranda olduğu ve Araplarla birçok alanda ilişki içerisinde bulunduğu görülmektedir. İncelenen bu eserler, Türklerin o coğrafyada kurduğu kültür ve medeniyeti gösteren birer tanık niteliğindedir.

 1.1. Problem

Dinamik sistemler arasındaki her türlü iletişimi ve denetimi sağlayan durağan / biçimsel dizgelere, türüne ve düzeyine bakmaksızın en geniş anlamıyla dil denilmektedir. Bu açıdan bakıldığında dil, canlılarla canlılar, canlılarla canlı sayılabilecek varlıklar (makineler) ve canlılarla cansızlar (fizikoşimik dünya) arasındaki iletişimi sağlayan araç takımlarının genel adıdır (Gemalmaz, 2010, s. 53).

İletişim, dil denen araç ile sağlanarak karşıdaki kişilerle anlaşmaya olanak tanır. Dil sadece konuşma dili olarak değil yazı dili, beden dili vd. olarak da kullanılır.

Dil, insanlarda iletişimi sağlayan bir dizgedir. Dizge, dilin kurallı bir olgu olduğunu ifade eder. Dilsel dizge, iki düzeyli bir özellik taşır. Bu ikili özellik dili oluşturan anlamlar alt dizgesi ve sesler alt dizgesinden oluşmaktadır (Tura, 1983, s. 1).

Dil, toplumsal anlaşmayı sağlayarak toplumun fertleri arasında duygu ve düşünce birliği sağlamaktadır. Dildeki bütün kavramlar için toplumun her ferdi anlaşmışçasına aynı kavram işaretini kullanmaktadır. Bu durum bir milletin bütün üyeleri arasında gizli bir uzlaşı ağı olduğunu ortaya koymaktadır.

Dil öğretiminin ilk olarak doğal yönteme göre gerçekleşmiş olduğu düşünülebilir. Yazının yeterince gelişmediği dönemlerde dil öğretiminin ancak doğal yöntemle gerçekleştirilmiş olması muhtemeldir. Bu yöntemle daha çok günlük konuşma dili öğretilebilmektedir.

           Bir milletin fertleriyle iletişim kurmak isteyen farklı milletlerin mensupları o milletin dilini öğrenmek durumundadır. Bir yabancının farklı bir dili öğrenmesi çok eski devirlerden beri ihtiyaç hâlinde var olagelmiştir. Yabancı bir dili öğrenme ihtiyacı daha çok dinî ve ticari etkenlere dayanmaktadır. Farklı bir milletten öğrenilen dini anlayıp uygulamak için o dini temsil eden milletin dilini öğrenmeye gereksinim duyulmuştur. Aynı şekilde bir milletle ticari ilişkiler kurabilmek için de o milletin dilinin öğrenilmesi gereklidir. "Yabancı dil öğrenmek, bir dünyayı, yabancı bir kültürü de anlamak demektir" (Bölükbaş ve Keskin, 2010, s. 228). Yabancı bir kültür ile ilişki kurmak o kültürün dilini öğrenmeyi gerektirir. Yabancı dil öğretimi genellikle üst kültürden alt kültüre doğrudur. Kültür ve medeniyette ilerlemiş bir toplumun dili ondan daha geride bulunan diğer toplumların bireyleri tarafından öğrenilir.

           Yabancı dil öğretiminin temelde iki dayanağı vardır: Öğretilecek nesnenin, dilin, niteliğine ilişkin bilgilerimiz ve dilin öğrenilmesine ya da kazanılmasına ilişkin görüşler (öğrenim kuramları). Kullanılacak yöntemler, kitaplar, ders izlenceleri ve materyaller büyük ölçüde bu iki dayanağın etkisinde belirlenir. Öğrenim amacı bile çoğunlukla ikinci planda yer alır (Kocaman, 1983, s. 1).

Türkçenin yabancılara öğretimiyle ilgili bilinen eserlere bakıldığında bunların genelde sözlük olarak hazırlandığı, çoğunun dil bilgisi bölümü de içerdiği görülür. Ancak bu eserlerin günümüzde geçerli olan türde sistematik dil öğretim kitapları olmadığı, bu kitaplardaki yöntemlerin günümüzde kullanılan yöntemlerle tam olarak örtüşmediği de görülmektedir (Bayraktar, 2002, s. 69).

Yabancılara Türkçe öğretimi çok eski devirlerden beri var olmasına rağmen Türklerin Araplarla tanışıp ilişkiler kurmasıyla gelişerek sistematik bir boyut kazanmıştır. Belgelerle izlenebilen ilk yabancılara Türkçe öğretimi çalışması Kaşgarlı Mahmud'un hazırlamış olduğu Divanü Lügati't-Türk'tür. Bu eseri takiben çeşitli dönemlerde de yabancılar için Türkçe öğretimi kitapları hazırlanmıştır. Geçmiş dönemlerde yazılmış olan Türkçe öğretim kitapları Türkçe öğretiminin günümüzde benimsenen sisteminden uzak olmakla birlikte günümüz sistemiyle benzer yönlere de sahiptir.

Kıpçak döneminde yabancılara Türkçe öğretimine ilişkin birçok eser olmasına rağmen bu eserlerde kullanılan yöntemlere ve bu yöntemlerin günümüz yöntemleriyle karşılaştırılmasına yönelik çalışmaların olmaması dolayısıyla böyle bir çalışmaya ihtiyaç duyulmuştur.

İnceleme, Kıpçak döneminde yazılan yabancılara Türkçe öğretimi kitapları üzerinedir. Kıpçak döneminde yabancılara Türkçe öğretmek amacıyla yazılan gramer ve sözlükler, yabancılara Türkçe öğretiminin ilkeleri / yöntemleri ışığında incelenmiştir.

Bu çalışmada "Kıpçak dönemi eserlerinde yabancılara Türkçe nasıl öğretilmiştir?" problem durumuna cevap aranmıştır.

Devamını okumak için tıklayınız...

Türkçe Öğrenen Yabancıların Yazılı Anlatım Yanlışlarının Dilbilgisi Açısından Değerlendirilmesi

 GİRİŞ

1.1.    KONU

Bu çalışmamızda Türkçe öğrenen yabancıların yazılı anlatım kağıtların­daki dilbilgisi (fonetik, morfoloji, sentaks) ve yazım yanlışları sınıflandırılmış ve bunların nedenleri araştırılmıştır.

1.2.  AMAÇ

Bu araştırma, Türkçe öğrenen yabancıların yazılı anlatım yanlışlarının, dilbilgisi açısından genel bir değerlendirilmesi ve yapılan yanlışlara çözüm önerileri getirilmesi amacıyla yapılmıştır. Bunun yanısıra, yabancı dil öğreti­minde yazılı anlatımın ve dilbilgisinin önemini vurgulanmıştır.

Bu değerlendirmede, şu sorulara yanıt aranacaktır:

  1. 1.1.Değişik uluslardan gelen yabancıların yazılı anlatımlarında sesbilim (fonetik) açısından sıkça görülen yanlışlar nelerdir?
    1. 1.Biçimbilim (morfoloji) açısından yapılan yanlışlar nelerdir?
    2. 2.Sö(sentax) açısından yapılan yanlışlar nelerdir?
    3. 3.Yazım kuralları açısından yapılan yanlışlar nelerdir?
    4. 4.Tüm bu yanlışların giderilmesi için nasıl bir yöntem izlenmelidir?

1.3.  ÖNEM

Araştırma ile elde edilecek bilgilerin özellikle;

  1. 1.1.Dil eğitiminde, yazılı anlatımın önemine dikkat çekeceği,
  2. 2.2.Yazılı anlatım sırasında yapılan dilbilgisi yanlışlarının saptanarak, daha sonraki öğretimlere ışık tutacağı,
  3. 3.3.Türkçenin yabancılara öğretilişi konusunun, öneminin kavranıp yapılan yanlışlara çözüm önerileri getireceği kanısındayız.

 

1.4. YÖNTEM

1.4.1. Kavramsal Çerçeve

Araştırma, tarama modelindedir. Türkçe öğrenen yabancı öğrencilerin yazılı anlatım kağıtlarındaki dilbilgisi yanlışları şu noktalarda incelenmiştir;

  1. a.Sesbilim
  2. b.Biçimbilim
  3. c.Sözdizimi
  4. d.Yazım kuralları

Konumuz ayrımsal çözümleme yoluyla Türkçe öğrenen öğrencilerin yaptıkları dilbilgisi yanlışları olduğu için uygulamalı dilbilim alanı ile de ilgilidir. Bu yüzden uygulamalı dilbilimin yöntem ve verilerinin doğrultusunda yanlışlar değerlendirilmeye çalışılmıştır.

Öğrencilerin yazılı anlatım kağıtlarındaki sesbilim, biçimbilim, sözdizimi ve yazım yanlışları

Temel Türkçe I - Temel Türkçe II

Orta Türkçe I - Orta Türkçe II

Yüksek Türkçe I - Yüksek Türkçe II olmak üzere altı kura göre tesbit edilmiştir.

 Yeni bir dil öğrenildiği zaman temel amaçlardan biri de o dilin aracılığı ile insanlarla iletişim kurmaktır. Bu onları anlayabilmek, onlarla konuşabil­mek, o dil ile duygu düşüncelerini yazabilmek, o dilde yazılı eserleri okuya­bilmektir. Yazma becerisini öğrencilere kazandırmak neden bu kadar önemli? Bu sorunun en kısa yanıtı şu şekilde verilebilir: Kompozisyon yazma öğrenciye dili öğrenmesine yardım eder. Her şeyden önce öğrendikleri dilbilgisi yapıla­rını, deyimleri, sözcük dağarcıklarını kullanmalarını sağlar. Öğrenciler bunları kullanırken çaba harcayarak hedef dilde gelişme kaydederler. Yazma son derece önemli bir beceri olduğu kadar zor bir beceridirde. Çünkü konuşurken düzgün akıcı ve doğru cümleler kurmak şart değildir. İstenilenler mimik ve jestler yardımıyla da anlatılabilir. Oysa yazma olayında böyle olasılık söz konusu değildir. Konuşma esnasında ona yardım edecek bir dinleyici varken, yazma esnasında tamamen yalnızdır ve dilin aktif kullanıcısıdır.

         1.4.2.  Varsayımlar

1.Türkçe öğrenen yabancı öğrenciler fonetik ile ilgili yanlışlıklar yapmaktadır.

       2.Öğrenciler morfoloji ile ilgili yanlışlıklar yapmaktadır.

       3.Öğrenciler sentax ile ilgili yanlışlıklar yapmaktadır.

       4.Öğrenciler yazım yanlışlıkları yapmaktadır.

       5.Dillerin değişik iç yapılarının bulunması yanlışların sayısını arttır­maktadır.

       6.Yanlışlar dilbilgisel, semantik farklılıklardan doğmaktadır.

         1.4.3.     Konunun Sınırlılıkları

  Bu araştırma, A.Ü. Türkçe Öğretim Merkezinde Öğrenim gören yabancı öğrencilerdir. Araştırma, fonetik, morfoloji, sentaks ve yazım yanlışlarıyla sınırlıdır. Araştırmada semantik yanlışlar incelenmeyecektir.

 1.4.4.     Verilerin Toplanması ve Çözümü

 Araştırmada yazılı anlatım kağıtlarındaki dilbilgisi yanlışlarını tesbit etmek için fonetik, morfoloji, sentaks ve yazım yanlışlarına bakılarak bir gruplandırma yapılmıştır. Araştırmada, örneklem altı küme için yapılmıştır.

        Her bir kur için otuz beş öğrenci ve bu öğrencilerden alınmış, toplam iki yüz on kağıt incelenmiştir. Yazılı anlatım kağıtlarında, dilbilgisel açıdan şu kıstaslar göz önünde bulundurulmuştur:

  1. a.Fonetik özelliklerde Türkçe öğrenen yabancı öğrencilerin, Türk alfa­besinde bulunan sesleri doğru yazıp yazmadığına ve ünlü-ünsüz uyumlarında yapılan yanlışlara bakılmıştır.
  2. b.Morfolojik özelliklerde ise, sözcük birleştirmelerine, zamanlara, çekimlere, ad durum eklerinin ve ortaçların, ulaçların doğru kullanılıp kulla­nılmadığına bakılmıştır.

c)  Sözdiziminde ise, tümce kuruluşlarına, ad, sıfat, adıl tamlaması yanlışlarına, özne, nesne, yüklem uyumuna bakılmıştır. Ayrıca yazım yanlışlarında, büyük harf, yanlışlarına ve kesme iminin doğru kullanılıp kullanılmadığına bakılmıştır.

Devamını okumak için tıklayınız...

Türkiye'de Türkçeyi Yabancı Dil Olarak Öğrenen Lise Öğrencilerinin Hedef Dile Karşı Tutumlarının Bazı Değişkenler Açısından İncelenmesi

        Bu araştırmanın amacı, Türkiye'de Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenen yabancı uyruklu lise öğrencilerinin Türkçeye karşı tutumlarını bazı değişkenler açısından değerlendirmektir. Çalışmada veri toplama aracı olarak Briem (1974) tarafından geliştirilen Corbin & Chiachiere (1995) tarafından geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılarak son şekli verilen Yabancı Dil Tutum Ölçeği kullanılmıştır. Ölçeğin Türkçeye çeviri yapılmış ve alpha güvenirlik katsayısı .88 olarak bulunmuştur. Araştırmaya Türkiye'de yabancı uyruklu öğrencilerin lise düzeyinde öğrenim gördüğü tek merkez olan Kayseri Germirli İmam Hatip Lisesine 27 ülkeden gelen 314 yabancı uyruklu öğrenci katılmıştır. Elde edilen veriler araştırmanın amacına uygun olarak Tukey testi, tek yönlü varyans analizi, aritmetik ortalama, standart sapma ve t-testi istatistiksel yöntemleri kullanılarak analiz edilmiştir. Öğrencilerin başarı durumları ise ilk dönem ağırlıklı olarak aldıkları Türkçe dersinin dönem sonu puanlarından oluşan not ortalamalarına göre belirlenmiştir. Buna göre 0-44 arası başarısız, 45-100 arası başarılı kabul edilmiştir. Bulgular, Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenen öğrencilerin bu derse karşı tutumlarında geldikleri ülke, Türkçeyi öğrenme amaçları ve Türkçe dersinde başarılı olma durumu değişkenleri açısından fark olmadığı, sınıf düzeyi değişkeni açısından ise fark olduğunu göstermektedir.

 1. Giriş

          Tarihin her devrinde bütün topluluklarda, insanların daha iyi, daha kolay ve daha rahat anlaşmalarını sağlamak amacıyla dil öğretimine önem verilmiştir. Dilini geliştirip yaşatan toplumlar, kendi ömürlerini uzatmışlardır. Her toplum kendi insanını başarılı kılmak için kendi dilini öğretmek amacıyla eğiticiler yetiştirir, program ve kitaplar hazırlar. Bir dil milletin mensuplarına, yakın çevresinde yaşayanlara, farklı coğrafyada yaşayan soydaşlara, meraklılarına ve yabancılara öğretilir (Karakuş, 2006: 11).

Ülkeler arası ilişkilerin her geçen gün arttığı günümüz dünyasında toplumun her katmanındaki bireyler bir yabancı dil bilme ihtiyacını duymaktadırlar. Çiftçisinden sanayicisine, eğitimcisinden akademisyenine toplumun her katmanından insan dünya ile bütünleşmek, diğer ülkelerdeki insanlarla etkileşim içerisine girmek, bilgi ve tecrübe transferi gerçekleştirmek istemektedir. İnsanların bu isteklerine ulaşabilmeleri için iyi bir iletişim diline sahip olmaları gerekir. Bu zorunluluk bir yabancı dil bilme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Bu noktada, eğitimle ilgili herkese önemli görevler düşmektedir. Kendi dillerinin dünyada iletişimi sağlayan önemli bir dil olmasını isteyen eğitimciler, dillerinin yabancı dil olarak öğretimine eğilmek durumundadırlar.

Kendi dilinden farklı bir dili günlük yaşamında kullanıyor olmak bireyleri ayrıcalıklı kılan önemli niteliklerdendir. Bunun için bireyler bir yabancı dil öğrenmenin yollarını aramaktadırlar. Dil toplumlar için de önemlidir. Çünkü dil, toplumun önemli dinamikleri arasındadır. Toplumun iç dinamizmi büyük ölçüde dil ile sağlanır. Dış dünyada farklı kültürler karşısında varlığını hissettirebilmenin ve kendi kültürünü kaybolmaktan koruyabilmenin en etkili yolu, dili korumak ve dünyada konuşulan önemli diller arasına girmesini sağlamakla mümkündür. Küreselleşen dünyada sportif, kültürel, ticaret ve sanayi alanlarında önemli roller üstlenen milletlerin dilleri, öğrenilmek istenilen diller arasında yerini alabilmektedir.

Türkçe, konuşan insan sayısı ve yayıldığı coğrafya bakımından dünyada ilk beş dil arasına girmesine rağmen diğer toplumların bireyleri tarafından öğrenilmek istenen önemli diller arasında henüz istenen yeri alamamıştır. Bunun ekonomik, kültürel, siyasi birçok sebebi olabilir. Ama en önemlisi eğitsel alana yönelik hazır bulunuşsuzluk, kendi dilimizi başka toplumların insanlarına öğretmenin öneminin günümüzde yeteri kadar kavranılmamış olunmasıdır. Aslında Türkçenin başka toplumlara bir yabancı dil olarak öğretilmesinin alt yapısı yüzyıllar öncesinden oluşturulmuştur. Ama o günkü çalışmalar öylece kalmış, günümüze kadar geçen on yüzyıla yakın uzun bir sürede var olan avantajları kullanarak Türkçenin yabancı dil olarak öğretilmesi bu temel üzerine inşa edilip istenilen seviyede geliştirilememiştir. Kaşgarlı Mahmud'un 1068-1072 yılları arasında kaleme aldığı Divanü Lugati't Türk Türkçeyi öğretme amacını taşıyan ilk ve önemli bir eserdir. Karakuş (2006: 20-21) bu konuda şunları söylemektedir: Divanü Lugati't Türk'ten sonra farklı gayelerle de olsa yabancılar tarafından Türkçenin öğretimine yönelik eserler verildiği görülmektedir. Bu eserler arasında Alman ve İtalyan misyonerlerin Latin harfleriyle 1303-1362 yılları arasında yazdıkları Codeks Comanicus ile 15. yüzyılda Türkçeyi iyi bilen bir yabancı tarafından Türkçeyi öğretmek amacıyla Kahire'de yazılan El-Kavainü'l-külliyye li zabti'-Lügati't-Türkiyye ilk akla gelenlerdir.

Günümüzde gerek anadili gerekse yabancı dil olarak Türkçe öğretimi önemli bir ivme kazanmıştır. 1990'lı yıllarda ilköğretimin sekiz yıla çıkarılması sonucunda Türkçe öğretmeni yetiştirilmesine önem verilmiş ve öğretmen yetiştiren kurumlarda Türkçe öğretmenliği bölümleri açılmıştır. Yüksek Öğretim Kurumu başkanlığınca yeni hazırlanan lisans programları arasında (Türkçe eğitimi lisans programı) Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi dersine yer verilmiştir. Bunun yanında birçok üniversite bünyesinde Türkçenin yabancı dil olarak öğretimine yönelik lisansüstü eğitim vermeye başlamıştır. Üniversitelerde görevli akademisyenler Türkçenin yabancı dil olarak öğretimine yönelik makale ve kitap düzeyinde ürünler vermeye başlamışlardır. Gazi, Ankara vb. üniversitelerin bünyesinde kurulan Türkçe Öğrenim Merkezleri (TÖMER, 2002; 2006), eğitimlerinde kullanılmak üzere kitap seti hazırlatmışlardır. Örneğin; Gazi Üniversitesi: Yabancılar için Türkçe 1-2, Yabancılar için Türkçe Dil Bilgisi, Yabancılar için TCS - YÖS Türkçe Deneme Sınavları; Ankara Üniversitesi: Hitit, Yabancılar İçin Türkçe 1-2; Çalışma Kitabı 1-2 bunlar arasındadır. TİKA'nın (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) yabancılara Türkçe öğretiminde kullanılmak üzere hazırlattığı ve temel, orta, yüksek ve ileri düzeyde sekiz kitaptan oluşan Güneş-Türkçe Öğreniyoruz adlı dil öğretim seti Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde kullanılan önemli çalışmalar arasındadır. Yabancılar İçin Türkçe Dersleri (Can, 1983),Yabancı Dil Olarak Türkçe Dil Bilgisi Öğretimi (Aydın,Yabancılara Türkçe Öğretimi (Yaylı ve Bayyurt, 2009) vb. birçok üniversite öğretim elemanlarının çalışmaları yanında özel kurumlar da Türkçenin yabancılara öğretiminde kullanılan kitaplar hazırlatmışlardır. Örneğin Dilset Yayınları, Yeni Öğrenenler için Gökkuşağı Türkçe Ders Kitabı 1-3, Türkçe Çalışma Kitabı 1-3, Türkçe Dil Bilgisi 1-3 adında bir kitap seti bunlar arasındadır. Millî Eğitim Bakanlığı, başta yurt dışındaki Türk çocuklarına verilecek eğitimin belli bir düzeyde yürütülmesi olmak üzere Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde takip edilmesi için Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretim Programı hazırlamıştır. Hazırlanan bu programın amaç ve kapsamı şu şekilde ifade edilmektedir: Yabancı dil olarak Türkçe dersinin genel amacı, yurt dışında doğmuş, anne veya babası yabancı olduğu için Türkçeyi öğrenememiş, yurt dışında yaşayan Türk çocukları ile Türkçeyi yabancı dil olarak seçecek yabancı çocuklara Türkçe öğretmektir (MEB, 1986: 81).

Bir yabancı dil öğrenme ve temel dil becerilerinin kazanılmasında o dile yönelik tutumlar büyük önem taşımaktadır. Starks and Paltridge'ye (1996: 218) göre, bir dil öğrenme, o dile karşı tutumlarla yakından ilişkilidir. Öncül (2000: 1082-1083) tutumu, kişilere, nesnelere, olaylara vb. karşı her zaman aynı türden davranmamıza yol açan sürekli ve değişmez bir inanç, duygu ve eğilim olarak tanımlamaktadır. Gardner tutumu kısaca duygusal özellik (1978: 1), olarak açıklar ve tutumları dil öğrenmede motivasyonun tamamlayıcısı olarak görür (1985: 10). Brown (1994: 168) ise tutumu, insanoğlunun zihinsel ve fiziksel her açıdan gelişmesinde olduğu gibi ilk çocukluk döneminde gelişir ve anne-baba, akran, çok değişik yollarla ilişki içerisinde bulunulan insanların tutumları ve insani yaşantılarda duygusal etkileşim faktörlerinin bir sonucu olarak nitelendirir. Tutumlar kalıtsal olmayıp kültür, aile vb. unsurlara dayalı olarak sonradan öğrenilir. Tutumlar hem nitelik hem de yeğinlik bakımından çok değişik oldukları için bunları ölçmek üzere birtakım teknikler geliştirilmiştir (Öncül, 2000: 1083).

Günümüze kadar öğrencilerin öğrenmekte oldukları yabancı dile karşı tutumlarının cinsiyet, uyruk, motivasyon, başarı   vb.   değişkenler   bağlamında   değişiklik gösterip göstermediğini araştıran birçok araştırma yapılmıştır. İkinci bir dil öğrenmede motivasyon ve tutumların etkisi üzerine ilk çalışma Gardner ve Lambert (1959) tarafından yürütülerek araştırılmıştır (akt. Saif ve Lori, 1999: 23). Yapılan diğer araştırmalar arasında, Gardner ve Lambert (1972), Gardner ve Smythe (1981), Pierson, Fu ve Lee (1980), Samimy ve Tabuse 1992), Kern (1995), Salasiah (1999) vb. bu araştırmalardan sadece birkaçıdır. Bütün bu araştırmalara göre, öğrencilerin hedef dile yönelik tutumları ile başarıları arasında önemli bir ilişki söz konusudur. Chamber'a (1999) göre, öğrenenler, dile ve öğrenmeye karşı pozitif bir tutuma sahip oldukları zaman öğrenmenin daha kolay bir şekilde gerçekleşmektedir. Şu hâlde bireylerin sahip oldukları duygusal özellikleri ile hedef dildeki başarısı arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur.

 Problem

       Türkiye'de Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenen ortaöğrenim öğrencilerinin hedef dile karşı tutumları, sınıf düzeyi, dili öğrenme amacı ve geldiği ülke değişkenlerine göre farklılık göstermekte midir?

 Alt problemler

 Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenen öğrencilerin hedef dile olan tutumları ile akademik başarıları arasında anlamlı bir fark var mıdır?

Türkiye'de Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenen ortaöğrenim öğrencilerinin hedef dile karşı tutumlarında sınıf düzeylerine göre farklılık görülmekte midir?

Türkiye'de Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenen ortaöğrenim öğrencilerinin geldikleri ülke ya da uyrukları ile hedef dile karşı tutumları arasında anlamlı bir fark var mıdır?

Devamını okumak için tıklayınız...

Yabancıların Türkçe Öğreniminde Ad Durumu Ve Çekim Açısından Sık Rastlanan Yanlışlar Ve Nedenleri

        Bilindiği üzere İngilizce, Almanca, Fransızca gibi dillerin "Yabancı Dil Olarak Öğ­retimi" konusunda bugüne kadar pek çok araştırmalar, incelemeler yapılmış, metotlar geliştirilmiş, yüzlerce kitap yazılmıştır. Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi konusu ise hep ihmal edilmiştir. Türkçenin yabancı dil olarak öğretilmesi konusunda elimizdeki en eski yapıt 11. yüzyılda Kâşgarlı Mahmut'un Divan ü Lûgat-it Türk'ü dür. Bu kitap, Karahanlılar döneminde Araplara Türkçe öğretmek amacıyla yazılmıştır.

 Çağatay edebiyatının kurucusu sayılan Ali Şir NevâC1502 yılında yazdığı "Muhâ-kemetii'l Lûgateyn" adlı yapıtında Farsça ile Türkçenin karşılaştırmasını yapmıştır. Ne-vâi~nazım dili olarak Türkçenin Farsçaya üstün gördüğü yönlerini sözcük ve biçim dü­zeyinde sergileyerek Türk soylu yazarları Farsça yerine Türkçe yazmak için özendirmeye çalışarak, onları böyle bir yabancılaşmayı bırakmaya çağırmıştır. Değişik bir amaçla yazılmış olsa bile, bu yapıt, yabancı dil öğretimi için metinler yazılmadan önce, anadili ile yabancı dilin karşılaştırılarak öğrenme güçlüklerinin ve aykırılıklarının saptanması için özellikle 1950-1965 yıllan arasında yapılmış olan "Karşıtsal inceleme" türüne benzeyen Türkçe yazılmış en eski bir ömek olarak değerlendirilebilir.

 Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi konusunda 20.yüzyıla gelinceye kadar önemli İdrçalışma yapılmamıştır. Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi üzerinde yazılan kitap­lara baktığımızda bu konuda yazılan eserlerin büyük bir çoğunluğunun yabancı yazarla­ra ait olduğunu görüyoruz. Türkiye'de yabancılara Türkçe öğretimi, geçmişi pek eskiye gitmeyen ve yakın zamanlara kadar ciddî kuruluşlar tarafından ele alınmamış olan bir konudur. Son yıllarda üniversitemiz bünyesinde olmak üzere yabancılara Türkçenin öğ­retimi daha sistemli ve metotlu bir biçimde ele alınmış ve öğretim kadrosunda yer aldı­ğımız A.Ü. TÖMERjbu konuda gerek nitelik gerekse nicelik bakımından önemli bir yer tutmuştur. Bu kuruluşta uygulanan yöntem ve çalışmalar, bize yabancılara Türkçe öğre­timinin incelenmesi açısından geniş olanaklar sağlamıştır.

1.1. TEZİN AMACI

         Bilindiği gibi Türkçe, Ural-Altay dillerinin Altay grubuna dahildir. Yapı bakımın­dan dil sınıflamalarında ise bağlantılı (Ing. agglutinative) dillerin tipik bir örneğini tem­sil etmektedir. Hiç değişmeyen bir köke çeşitü görevleri olan morfemler, ek yerleri belli olmayacak şekilde sıkıca bağlanır. Türkçenin yapısından gelen bu özellik, Türkçenin yabancı dil olarak öğreniminde birtakım güçlükler ortaya çıkarmaktadır. Ünlü Türkolog Jean Deny'nin Türkçe için söylediği rivayet edilen şu sözler "Ekleri öğrenmek, Türk-çeyi öğrenmek demektir." Türkçede eklerin çok önemli olduğunu vurgulamaktadır. Bu nedenle, yaptığımız bu araştırmanın amacını, Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenen ya­bancıların ad durum ekleri ve çekim açısından karşılaştıkları yanlışları tesbit etmek, tes-bit edebildiğimiz bu güçlüklerin kaynaklarını bulmak ve bunun üzerine yorumlama yap­mak, yapılacak uygulamaları dikkate alarak bu sorunların giderilmesine yönelik önerileri belirlemeye çalışmak teşkil etmektedir.

1.2. DİL NEDİR?

 Dilin tanımı konusunda birçok denemeyle, değişik tanımlamalarla karşılaşıyoruz. Bunlardan birkaçına değinmek istiyoruz:

-   Dil, bireyler arasmda anlaşmayı sağlayan toplumsal bir sistemdir (Dilâçar, 1968:28-29).

-   Dil, insanın edinmiş ve edinmekte olduğu bütün bilgileri, ortaya koyduğu bütün eserleri, anılarını, iç ve dış dünyası ile ilgili çok çeşitli sorunlarını içine alan ve birçok bilimleri çerçeveleyen bir varlıktır. Ayrıca insanı insan yapan ve onu diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliktir (Aksan, 1979: 11).

-   Dil, çok değişik görünümler sunan, ancak bir soyutlama işlemiyle birbirinden ayrı olarak ele alınabilecek yönler içeren karmaşık bir bütündür. Kimi bakımdan evrensel, kimi bakımlardan ise, belli koşullara bağlı özgül nitelikler taşıyan dil gerçekliği, görüş açılarına ve inceleme yöntemlerine göre değişik biçimlerde irdelenebilir (Vardar, 1982:9).

 Yukarıda bahsettiğimiz dil tanımlarında ortak olan temel öğeleri şu şekilde açıkla­yabiliriz :

       Dil, belli kalıplara ve kurallara uyar ve onun kendine özgü bir kodlama sistemi var­dır. Dil, seslerden oluşur. Fonolojik açıdan her sesin bir görevi vardır. Örnek : tok çok 1x1 /ç/ (tok ve çok ayrı iki anlamı ifade etmektedir.)

       Dil, insanlar arasında en etkin iletişim aracıdır. Düşünce, duygu ve istekler genel olarak dille biçimlenir. "Dil olmadan insanların birlikte yaşamaları, anlaşabilmeleri, do­layısıyla bir toplumu oluşturmaları söz konusu olamaz. Bir toplumun pek çok özellikle­ri, yaşayışı, gelenekleri dünya görüşü, yaşam felsefesi, inançları, bilim, teknik ve sanata katkıları o toplumun diline yansır."] Bu tanımdan da açıkça anlaşıldığı gibi^bir toplumu ulus yapan bağların en güçlüsü dildir.

 Dille ilgili olarak onun evrensel oluşundan daha çarpıcı genel bir gerçek yoktur. Di­lin başlıca temeli, kesin olarak belirlenmiş bir ses düzeninin gelişmesi, sözlü dil öğeleri­nin kavramlarla olan özel bağlantıları ve her türlü ilişkiler için biçimsel anlatım incelik­lerinin sağlanması olup bütün bunlar bilinen her dille kesinlikle tamamlanmış ve dizgeleştirilmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Birçok ilkel dilde çağdaş uygarlık dille-rince bilinen her şeyi gölgede bırakan bir biçim zenginliği, gizli bir deyiş bolluğu bu­lunmaktadır.

1.2.1. ESKİ DİL ÇALIŞMALARI

   Yeryüzünde dili ele alan çalışmaların bilinen en eskileri Eski Hint'e, Eski Yunan'a kadar uzanır. Eski Greklerdeki Sofistler lengüistik biliminden çok hukuk davalarını ka­zanmada dili iyi kullanmanın faydası ile ilgilenmişlerdir. Aynı şekilde Romalı Quintili-anus da dilin kullanışını tesbit ederek dili daha etkili şekilde kullanmanın yollarını ara­mış ve dil incelemelerinde yardımcı olmuştur. Helenistik devrede gelişmiş olan İskenderiye Okulu ise eski edebiyat metinlerinin zaman aşımına uğrayarak eskidiği dü­şüncesi ile çalışmalarına girmiştir. Eski metinlerin doğru okunması amacıyla başlayan bu yol, dil incelemeleri bakımından olumlu sonuçlar vermiştir. Eski Hintlilerde de aynı şekilde zaman aşımına uğrayan din metinlerinin doğru okunması törenlerin gereği gibi yapılmasında önemli olduğundan Sanskrit dil bakımından en mükemmel şekilde incele­nerek grameri yazılmıştır. Hindiler ve Greklerde olduğu gibi, Araplarda da gramer ça­lışmaları daha çok ses bilgisi ve özellikle sözcük yapısı üzerinde toplanmıştır. VIII. yy.'da yaşamış olan İran asıllı Sibeveyhi'nin El Kitâb adlı tanınmış eseri Arapçanm en kesin ve en eksiksiz grameri olarak bugün bile değerini kaybetmemiştir.

      XI. yüzyılda yaşayan Karahanlı Türkolog ve sözlük yazan Kâşgarlı Mahmut'un dev eseri Divan ü Lûgat-it-Türk, Karahanlı lehçesini ve diğer Türk lehçelerini ve kural­larını da titiz bir biçimde düzenlemiştir.

 Yeni çağa yaklaşırken ünlü İtalyan şairi Dante, De Vulgari Eloquentiaadlı yapıtıy­la dilciliğin ufuklannı genişletmiştir.

      XX. yüzyılda Saussure kuramından yararlanılarak yapısal dilbilimin temelleri atıl­mıştır. Yapısal dilbilim, Prag Okulu (1926), Kopenhag Okulu gibi okullar çerçevesinde ve doğrultusunda çalışmalar yapmıştır. Amerikan okulunun önde gelen BOAS, SAPIR ve BLOOMFIELD gibi dilcilerinin yetiştiği dönemde yapısalcılığın Amerika'da etkin bir biçimde yaygınlaştığını görüyoruz. Bloomfîeld lengüistik çalışmalarda, anlam gibi ölçülemeyen birliklerden çok, ses ve biçim gibi ölçülebilen birlikleri esas almış, buna karşılık lengüistiği bağımsız bir bilim dalı haline getirmek için psikolojiyi lengüistiğin içinden bütün bütün çıkarıp atmaya çalışmıştır. Bilinmeyen, tanınmayan dillerin, Kızıl-dereli dillerinin incelenmesi yolu ile betimlemeli dilbilimin temellerini atan BOAS, öğ­rencisi SAPIR ve BLOOMFIELD'den sonra XX. yüzyılın ikinci yarısında Amerika'da yeni bir dönem başlamıştır. 1957'de yayımlananSyntactic Structuresadlı kitabıyla N.CHOMSKYdilde sözdizimine ağırlık vermiş ve yapısalcılığın yeni bir doğrultusu olan Üretimsel Dilbilgisinin temellerini atmıştır. Bu çalışmalar günümüzde Üretimsel Dönüşümlü Dilbilim adı ile bütün dünyaya yayılmıştır (Bu konuda bkz. BAŞKAN 1967 : 12-18); (AKSAN, 1979: 16-23).

Devamını okumak için tıklayınız...

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin bir dünya dili olması dileğiyle...