Etiketler

Dil Nedir ? -11- İslâmlıktan Önceki Türk Dili

İSLÂMLIKTAN ÖNCEKİ TÜRK DİLİ VE EDEBİYATINDA NELER VAR?

İslâmlık öncesi Türk dilinden, en eski sözlü Türkçe’nin ardından gelen yazılı Türkçe’yi Göktürk dilini ve özellikle Uygur Türkçe sini kastediyoruz.

İslâmlıktan önce Türkler Şaman, Buda, Mani Brahma dinlerine girmişler ve Çin, Sanskrit ve Tibet dillerinin etkisinde kalmışlardır.

Bununla birlikte Türklerin bilinen ilk yazılarında (Orkun Yazıtları) pırıl pırıl katıksız bir Türkçe ve güzel bir dilin bütün özelliklerin vardır.

Ancak, İslâmlık öncesi Türk dil ve edebiyatın deyince akla Uygurca gelmektedir.

Uygur Türkçe’si ve edebiyatı Türk dilinin gelişmesinde çok önemli bir aşamadır.

Çünkü Uygurca bugünkü Türk lehçelerinin kaynağıdır. Türkçe’nin gelişmesi şive farklılıklarını Uygurca’dan sonra kazanmıştır. Uygurca sağlam bir Türk dili olarak sağlam esaslar üzerinde gelişmiş ve yabancı tesirlerine mukavemet etmiştir. Uygur Türkçe’si şiir hazinesi bakımından Türk edebiyatının çok güzel eserleri ile doludur.

İslâmlığa Geçiş Döneminde Türk Dili ve Edebiyatı Nasıldı?

X. ve XII. yüzyıllarda Türklerin İslâmlığı kabulünden sonra meydana gelen ilk Türk-İslâm eserleri geçiş devrenin damgasını taşır.

Türklerin İslâmlığı kabul ettikten sonra kurdukları ilk Türk-İslâm devletlerinde Samanoğulları, Gazneliler ve özellikle Karahanlılarda Uygur yazı dili devam etmiş, bilinçli bir Türk dili hareketi görülmüştür.

Bu çağın en önemli eserleri arasında bulunan Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacib) ve Divan-ı Lügat-it Türk (Kaşgarlı Mahmut) Uygurca ve Arapça nüshaları olan değerli dil ve düşünce ürünleridir. Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgiler) bir siyasetname ve felsefe kitabı niteliğindedir. Divan-ı Lügat-it Türk ise, Türk dili lehçelerini toplayan ciddi bir araştırmadır.

İslâmlık Etkisindeki Türk Dili ve Edebiyatı Hangi Aşamalardan Geçmiştir?

XIII. yüzyıldan başlayarak Türklerin, dünya coğrafyasındaki yayılışları Türk dilinin üç kol üzerinde gelişmesine sebep olmuştur:

1- Orta Asya Dil ve Edebiyatı (Cengiz’den Sonra Çağatay Edebiyatı Adını Aldı)

2- İdil-Ural Bölgesi Kıpçak Dil ve Edebiyatı

3- Anadolu (Oğuz) Türkçe’si ve Edebiyatı

Bu üç kolda gelişen Türk dili ve edebiyatı, Türklerin İslâmlığı kuvvetle benimsemesi İslâm’ın kutsal kitabının Arapça olması, Türklerin önce İslâmlığı benimsemiş olup, Türklerle yasın ilişkiler kuran Farsların işlenmiş güzel bir edebiyata sahip bulunması yüzünden Arap ve Fars dillerinin etkisi altında kalmıştır.

Orta Asya ve Anadolu Türkçe’sinin, Fars ve Arap dilleriyle karışmasından bilhassa Anadolu’da Osmanlı İmparatorluğu döneminde (Osmanlıca) diye anılan bir karma dil meydana geldi.

Türk aydınlarının ve yönetici kadronun Fars ve Arap dillerini bilim, kültür ve politika dili olarak benimsemesi, bu dillerin Anadolu Selçuklu Devletinin saray ve okul dili haline gelmesine sebep olmuştur.

1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey’in bir ferman ile Fars, Moğol dillerine karşı savaş açılmış ve Türkçe devlet dili olarak ilân edilmiş diğer diller yasaklanmıştır.

Osmanlıların ilk dönemde sarayda kullandıkları, (eski Osmanlıca) eski Türk yazı dilinden pek fazla uzaklaşmamış saf bir Türkçe’dir. Fakat sonradan yine ağırlaşarak bastıran Arapça’nın etkisi Osmanlı Sarayında, politika, kültür ve edebiyat kadrolarında İstanbul aydınları arasında ağdalı bir (Osmanlıca)nın konuşulup yazılmasında rol oynamıştır.

Bu Osmanlıca’ya benzeyen bir tür aydın dilinin Orta Asya Türkçe’sini de bozmaya başladığı bir gerçektir.

Ancak her iki Türk dünyasında da halk yığınları olarak milyonlarca Türk, pırıl pırıl Türkçe’yi konuşmaya, Türk dilini en saf biçimde geliştirmeye devam etmiştir. Gittikçe halktan kopuk hale gelen Osmanlı aydınlarının dili Osmanlıca, (Divan Edebiyatı) adını alan özel bir edebiyat akımını doğurmuştur.

Türk edebiyatında orijinal akımları incelerken üzerinde duracağımız Divan Edebiyatı, (bir başka dil) niteliğiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal örgütünün yozlaşmasını hazırlayan nedenler arasında rol oynamıştır.

Bu durumu fark eden milliyetçi aydınlar XIX. yüzyıldan başlayarak “Osmanlıca”nın sadeleşmesin hareketine giriştiler. O tarihlerde Orta Asya ve Kırım Türklüğünde de aynı paralelde çalışmalar başladı.

Bunları, dilde sadeleşme ve dil devrimi konularını incelerken yeniden ve ayrıntılı olarak ele alacağız.

Batı Etkisi Türk Dil ve Edebiyatında Ne Rol Oynayacaktır?

1839 Tanzimat hareketleri ile başlayan ilk batılılaşma çabaları dilde sadeleşme, Türkçe’ye dönüş, halk dilini ve İstanbul ağzını amaç edinen bir milli edebiyat hareketini temsil gibi sonuçlar meydana getirmiştir. Batı düşüncesinin ve bilimsel yöntemlerin ilginç karşılandığı bu dönemde batının milliyetçilik hareketleri dikkat çekici olmuş, Türkiye Türklerinden ve dış Türklerden “dil ve kültür birliği” hedefine dönük bir dil milliyetçiliği ideali benimsenmiştir.

Bağımsız Türk Dili ve Edebiyatı Dönemi İle Anlatılmak İstenen Nedir?

Bu, dil devriminin son aşamasıdır. Modern Türk edebiyatının ileri hamleleri, bu son aşamada başarılı bir düzeye kavuşmak ümidini ortaya çıkarmış ise de dilde bağımsızlık hareketini saptırmak, ya da yozlaştırmak isteyen ve de karşı koyan davranışlar yüzünden, halen içinde bulunduğumuz problemli bir “dil bunalımı” durumuna düşülmüştür.

Bundan sonra ele alacağımız “Türk Edebiyatında Akımlar” konusunun ileride inceleyeceğimiz dil devrimi ile dilimizin ve edebiyatımızın sorunları bahsi için de bir hazırlık olacağını zannediyoruz.

Türk Edebiyatında Akımları incelerken Türk dilinin sadeleştirilmesi çalışmalarını da genel olarak izlemiş olacağız.

Ana Dili Türkçe Olmayanlara Türkçe Öğretiminde Bilgilendirme Ve Alışkanlık

"Ana Dili"ni kişinin doğumundan yaklaşık gençlik dönemine kadar ortamında yaşadığı, onun algı ve düşünme geleneğini oluşturan dil veya diller, diye tarif edebiliriz. Kişi bu süreci tek bir dil ortamında yaşamamış olabileceği için; onun algı ve düşünme geleneği, bu yaşama ortamına bağlı olarak birkaç dilden de oluşabilir.

Bildirimizin başlığı "Ana Dili Türkçe Olmayanlara Türkçe Öğretiminde Bilgilendirme ve Alışkanlık". Yani ana dili öğreniminde belli bir seviyeyi aşmış, yabancı bir dil olarak Türkçe öğrenenlerde Türkçe öğretimi ve bununla ilgili sorunlar. Hemen hepimizin ana dilimizi belli bir seviyede öğrendikten sonra yabancı bir dil (İngilizce, Fransızca, Arapça, Almanca vs,) öğrenirken yaşadığımız sıkıntılar vardır. Bu sıkıntılar öğrenici konumunda iken çektiğimiz, yaşadığımız sıkıntılardır.

Bir de bazılarımızın ana dili Türkçe olmayanlara -özellikle de Türkçenin konuşulmadığı ülkelerde- Türkçe öğretirken çektiğimiz, yaşadığımız sıkıntılar vardır. Biz yabancı dil öğrenmeye çalışırken kullanılan kitaplar hep gramer öğretimi üzerine bina edilmiş kitaplardı. Şimdi Türkçe öğretmeye çalışırken kullandığımız kitaplara, malzemelere baktığımızda yine gramer öğretimi merkeze alınarak hazırlanmış kitaplar ve malzemeleri görüyoruz.

Dilbilgisi malzemelerinin dil öğretiminde kullanılmasının anlamı dil öğretimini kolaylaştırmak olduğuna göre; dil öğretiminde dilbilgisinin bu kadar merkeze alınması ve dil öğretiminin dilbilgisi öğretimine dönüşmesi ne derece doğrudur.

Biz yabancı dil öğrenirken bir sürü gramer kaidesi öğrendiğimiz halde bir türlü zihnimizde belli bir canlanma, rahat anlama ve kendimizi rahat ifade etme durumu bulamıyorduk. Şimdi Türkçe öğretirken aynı sıkıntıyı öğrencilerimizde görüyoruz. Türkçe ile ilgili birçok gramer kaidesi bildikleri halde zihinlerinde yeterince canlanma, rahat anlama ve kendilerini rahat ifade etme durumu oluşmuyor. Hatta Türkçe üzerine doktora yapmış -ana dili Türkçe olmayan- bazı arkadaşlarla Türkçe ile ilgili gramer konularını Türkçe tartışmakta, mütalaa etmekte sıkıntı çekiyoruz. Çünkü onlar Türkçe ile ilgili, grameriyle ilgili birçok bilgi edinmişler, malumat sahibi olmuşlar ama Türkçeyi kendi zihinlerinde yeterince canlandıramadıkları, bizi rahat anlayıp kendilerini rahat ifade edemedikleri için bizimle Türkçe konuşmada sıkıntı çekiyorlar. Üstelik de Türkçe konuşan birçok insandan çok daha fazla Türkçe ile ilgili bilgi sahibi olmalarına rağmen.

Buradaki sıkıntı, Türkçe öğrenmeyi kolaylaştıracağını düşündüğümüz dilbilgisi öğretiminin vasıta oluşundan çıkıp amaç haline dönüşmesidir.

Türkçe öğretimiyle ilgili malzemelere baktığımızda karşılaştığımız bir başka husus da bu malzemelerdeki Türkiye ve Türklerle ilgili bilgi yığınıdır. Kullandığımız kitap Türkiye ile ilgili bir turizm rehberi mi, Türkiye'nin rejimini anlatan bir propaganda kitabı mı, yoksa Türk kültürünü ve geleneklerini tanıtan bir tanıtım kitabı mıdır! Bir dili öğrenen kişi o dili kullanan insanlarla ilgili bir takım gelenek, görenek, kültür ve tarihleriyle ilgili, o dilin konuşulduğu ülke ile ilgili bazı bilgileri zaten edinecektir. Dolayısıyla Türkçe öğrenen kişi de Türk gelenek, görenek, kültür ve tarihiyle ilgili, Türkiye ile ilgili bir takım bilgileri zaten ilgi ve dikkati nispetinde öğrenmiş olacaktır. Bizim Türkçe öğretim malzemelerine bu bilgileri bir propaganda yapar gibi koymamız doğru olmadığı gibi aynı zamanda iticidir de. Örneğin kitapların, malzemelerin hemen hepsinde Türklerin misafirperverliğinden bahsedilen metinler vardır. Oysa hayatın içinden normal örnekler verildiğinde insanlar bunun misafirperverlik mi, veya başka bir şey mi olduğunu zaten anlarlar. Bu malzemelerin kullanımı sırasında zaten propagandaya muhatap olan ve propaganda yapan kişi sıkıntısını da az yaşamadık. Bu, insanın ben şöyle iyi insanım böyle iyi insanım, diye kendisinden bahsetmesi gibi bir şey.

Bence bu sıkıntılardan en önemlisi öğrenilen, edinilen bilgilerin kullanımında yaşanılan sıkıntıdır. Öğrenilen, edinilen bilgi bir türlü hayatiyet kazanamamakta, kullanımda çok sıkıntı çekilmektedir. Bu sıkıntıların sebeplerinden birisi öğrenilen kelimelerin yeterince hayatın içinden olmaması olsa da; belki de en önemlisi öğrenilen, edinilen bilgilerin yeterince hazmedilememesi, özümsenememesidir. Örneğin bir matematik formülü ezberlenip, öğrenilir. Bu formülün problem içinde nasıl kullanacağının uygulamaları, alıştırmaları yapılır. Sonra bir problemin çözümünde bu formül gerekiyorsa, problem içinde uygulanır ve o problem çözülür. Öğrenici bu bağıntıyı, formülü iyice öğrenmiş olur. Daha sonra hayatın bir yerinde bu bağıntı, bu formül öğreniciye karşılaştığı bir sorunu, bir problemi çözmede gerekebilir. Böyle bir durum söz konusu olduğunda öğrenici bu formülü uygular ve bu problemi halleder. Daha somut bir örnek verecek olursak, öğrenici Pisagor'un dik üçgenlerde ortaya koyduğu "dik açıya bağlı kenarların karelerinin toplamı, dik açının karşısındaki kenarın karesine eşittir." bağıntısını iyice öğrendikten sonra, hayatın bir yerinde iki kenarı bilinen bir üçgenin bilinmeyen kenarının uzunluğunu bulmak için bu bağıntıyı kullanır ve o meseleyi çözer.

Şimdi düşündüğümüz bu örnekte gerçekleşen hazmedilmiş, özümsenmiş bir öğrenme sürecidir. Onun için de sonuca varılmıştır. Bu örnekte kişi sıfırdan başladığı bir işlemi mi ilerletmiştir. Daha değişik bir ifadeyle bu öğrenici hiçbir matematiksel bilgiye sahip olmadığı halde mi bu öğrenmeyi gerçekleştirmiştir. Elbette hayır. Söz konusu öğrenici aslında bu bağıntıyı öğrenme sürecine gelinceye kadar birçok matematiksel bilgi edinmiş, dahası bu bilgileri edinmek için birçok uygulama ve alıştırma yapmıştır. Yani belli bir matematiksel işlem çözme alışkanlığı kazanmıştır.

Oysa biz bir yabancı dil öğrenirken böyle bir alışkanlık kazanma süreci yaşadık mı? Veya Türkçeyi yabancı bir dil olarak Türkçenin konuşulmadığı bir ortamda öğretmeye çalışırken böyle bir alışkanlık kazandırmaya çalıyor muyuz? Bu alışkanlığa "Dilsel Kullanım Alışkanlığı" diyebiliriz. Burada Türkçenin konuşulduğu ortamlardaki Türkçe öğretimini ayrı tutmak gerekir. Çünkü öğrenilen dilin kullanıldığı ortamlarda bilinçli veya bilinçsiz, farkında olmadan bir "Dilsel Kullanım Alışkanlığı" oluşmakta bu da öğrenicinin mesafe almasını kolaylaştırmakta.

Örneğin Halep Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde derslere başladığımızda öğrenciler konuları anlayamadıklarını ifade ederek dersleri Arapça yapmamız konusunda çok ısrar ettiler. Biz de Türkçeyi öğrenmeleri ve mesafe alabilmeleri için Türkçe düşünmeye alışmaları gerektiğini, dersleri onların anlayabileceği seviyede ve yavaş yavaş anlatacağımızı söyledik. Önceleri çok yavaş ilerleyebildik, tekrarlar yaptık ama üç dört ay sonra biz de, öğrencilerimiz de rahatlamaya başladılar. İkinci yıl ise zaten böyle bir problemimiz kalmamıştı. Tabii bu yüzde yüz bir başarı değildi. Maalesef derslere devam etmeyen öğrencilerde başarı sağlayamadık.

Derse devam etmeyen öğrenciler Türkçe düşünmeyi öğrenemedikleri için, az devam eden öğrenciler ise yeterince mesafe alamadıkları için sınavlarda sürekli sıkıntı çektiklerini ifade ettiler. Çünkü soruyu önce Arapçaya tercüme ediyor, cevabını düşünüyor sonra onu Türkçeye çevirmeye çalışıyorlardı. Bunun bir imtihan anında ne büyük zorluk olduğunu anlatmaya çalıştık ve önemli derecede başarılı da olduk. Bu tecrübe bir dersle ilgili bilgilendirme sağlarken o ders çerçevesinde kelime hazinesinin tekrar tekrar kullanılması sayesinde belli bir Türkçe düşünme, algı oluşumu ve cevap verme alışkanlığı sağlamış oldu.

Yani öğrencilerin de ilgilendiği bir alan -ders konuları- çerçevesinde, o alanla ilgili kelime ve kavramları tekrar tekrar kullanarak bir "Dilsel Kullanım Alışkanlığı" sağlanmış oldu.

Hayatın içinden konu veya yakın konular çerçevesinde; mümkün olduğunca dilbilgisel kaidelere uzak kalarak, yeterli diyebileceğimiz bir kelime hazinesini tekrar tekrar kullanarak Türkçe algılama ve cevap verme alışkanlığı kazandırmaya çalışırsak bir "Dilsel Kullanım Alışkanlığı" oluşturabiliriz. Daha sonra bu "Dilsel Kullanım Alışkanlığı" üzerine yine mümkün olduğunca dilbilgisel kaidelerden uzak durmaya çalışarak başka konular çerçevesinde çok çok uygulama ve tekrar yaparak Türkçe öğretiminde çok iyi mesafeler alabiliriz.

Mehmet TERZİ

Artvin Çoruh Üniversitesi

Balkanlarda Türk Dili Öğretimi, Yunanistan Örneği

        Yunanistan’da bugüne kadar Türkçe öğretilen bir yüksek okul ya da üniversite bulunmuyordu. Bunun belli başlı nedeni olarak pek sıcak ve dostane olmayan Türk-Yunan ilişkileri gösterilebilir. Öte yandan bu durumun son yıllarda değiştiği söylenebilir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme ihtimali arttıkça Türk dilini iyi bilen uzmanlara ve diplomatlara olan ihtiyaç da artıyor.

Bu boşluğu doldurmak için şu ana kadar çok fazla şey yapılmadıysa da, gösterilen çabaları da takdir etmek gerekir. Bugün Selanik, Komotini ve Girit’te Yunanlı öğrencilere Türkçe öğretilmektedir. Makedonya Üniversitesi ve Girit Üniversitesi gibi büyük üniversiteler müfredatlarına sistematik olarak Türk dilini dahil etmektedirler.

Türk dilini öğrenmek iki alanda çalışanlara büyük yardımı dokunacak bir olaydır: Siyaset ve Tarih. Komşu ülkenin vatandaşlarının, özellikle tarihçilerinin, bilim adamlarının ve diplomatlarının iki dili de bilmeleri bir ihtiyaçtır.

Ancak şayet iki ülke arasında olumlu bir siyasi hava yaratmak istiyorsak, aynı uygulamanın Türkiye’de de hayata geçirilmesi hayati önem taşımaktadır. Aynı şekilde Yunan dili de Türk üniversitelerinde öğretilmelidir. Bu şekilde her iki ülkenin bilim adamları birbirleriyle iletişim kurabilecek, fikir alışverişinde bulunabilecek, hatta neden olmasın, iki ülke arasında her alanda işbirliğinin artırılmasına yönelik sorunların çözümünde bir adım atılmış olacaktır.

Yukarıda da söz edildiği gibi kimi Yunan üniversiteleri ve bilim merkezleri, Türk dili öğretimine başlamışlardır, ancak hala çözülmesi gereken çok önemli sorunlar vardır. Bunların en başında Yunanlı öğrencilerin kullanabilecekleri ders kitaplarının olmayışı geliyor. Öğretmenler Türkiye’de basılan kitapları kullanmak zorunda kalıyorlar ki, bunlar da genelde Yunanlı öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamıyor.

Bugüne kadar Yunanlı öğrencinin ihtiyacına yönelik bir Türkçe gramer kitabı basılmamıştır. Öğretmenler ve öğrenciler başka dillerde yazılmış Türkçe gramer kitaplarına başvurmak zorunda kalıyorlar. Bir yabancı dili, üçüncü başka bir dilde yazılmış bir kitaptan öğretmenin ve öğrenmenin güçlükleri meydandadır. Yunan dilindeki özel yapılar, deyimler ve kelimeler göz önüne alındığında bu güçlüklere başkaları ekleniyor. Türkçe’nin gramatik ve yapısal özelliklerinin Yunan diliyle kolayca ilişkilendirilemediği gerçeği de düşünüldüğünde bu güçlükler biraz daha artıyor. Diğer Avrupa dilleriyle karşılaştırıldığında, gramer ve yapı açısından Türkçe Yunanlı öğrencilere genelde farklı geliyor.

Bir Yunanca-Türkçe, bir Türkçe-Yunanca iki adet sözlüğün yayınlanmasının hem Türk dili  öğretmenleri,  hem de öğrencilerine büyük yardımı olmuştur.

Öte yandan Türkçe öğrenmek isteyen Yunanlı öğrencilerin büyük bir avantajı da var. İki dilde ortak olan pek çok kelime var. Yunanlı öğrencinin karşısına Türkçe öğrenirken pek çok aşina kelime çıkıyor, bunlar Yunanca’da kullanageldiği, Türkçe’de de olduğunu bilmediği kelimelerdir. Bu elbette iki ülkenin uzun yıllar bir arada ve komşu olarak yaşamalarından kaynaklanıyor.

İki ülkenin komşu olması gerçeği iki dilin iki tarafta da bilinmesini zorunlu kılıyor. Bu, kültürel anlayışa da yol açacak bir bilgidir. Zira dil, her anlamda bir ülkenin kültürünü ve medeniyetini anlamak için bir araçtır.

Yunanistan ile Türkiye yüzyıllardır ortak bir tarihi paylaşmışlar ve paralel bir yol izlemeye de devam edeceklerdir. Dolayısıyla birinin ötekini bilmesi, her iki ülke için de hem gerekli hem faydalıdır.

Öte yandan daha yapılacak çok şey vardır. Bunda da karşılıklı ilgi ve çaba gerekmektedir.


Makedonya Üniversitesi -Kleopatra PAPUTSI

Beyaz Rusya’da Türk Dili Öğretimi

Burada, Beyaz Rusya Cumhuriyeti’ni ve eski adıyla Yabancı Diller Öğretmen Yetiştirme Kurumu olup, 1993 senesinde üniversite unvanı alan Minsk Devlet Dil Bilimleri Üniversitesi’ni temsilen bulunmaktayım.

İlk başta üniversitem hakkında birkaç kısa bilgi vermek istiyorum. 1948 senesinde kurulan kurum, o zamandan itibaren Beyaz Rusya Cumhuriyeti’nin yabancı dil öğretmeni yetiştiren en önde gelen kurumu olagelmiştir. Yabancı dil öğretimi, çeviri ve sözlü çeviri alanlarında nitelikli uzmanlar yetiştirmede, yüksek öğretimde öncü görev üstlenmiş olan üniversitemiz, bu güne kadar 30.000’den fazla öğretmen, 3.000 kadar sözlü çevirmen eğitmiştir.

Üniversitemiz bünyesi altında, öğretmen, çevirmen, sözlü çevirmen, danışmanlara ve çeşitli ülkelerden gelen yabancı öğrencilere hizmet veren dokuz adet fakülte bulunmaktadır. Bu fakültelerde yabancı dil olarak İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, İsveççe, Hollandaca, Lehçe, Türkçe, Arapça, Çince, Japonca ve Rusça öğretilmektedir.

Üniversitemiz Beyaz Rusya’da bulunan Fransa, İngiltere, ABD, Almanya, İtalya, Çin ve Türkiye büyükelçilikleriyle yakın temas içindedir.

Türk Dili Eğitimi ise ilk olarak 1994 yılında seçmeli ders olarak başladı. Dersler, Beyaz Rusya’daki Türk Büyükelçiliği’nde çalışan ana dili Türkçe olan öğretmenler tarafından veriliyordu. O zamanlar, Beyaz Rusya’da Türkçe eğitiminin başlamasında büyük çabaları olan büyükelçi Cansu Okandan görevdeydi.

Türkçe öğrenme talebi o yıldan itibaren her sene ikiye katlanarak arttı. Öğrencilerden gelen büyük talep üzerine, 1996 yılında Türk dili, İngilizce Fakültesi’nde ikinci dil olarak verilmeye başlandı. Bu gelişme de Minsk’teki Türk Büyükelçiliği’nin büyük desteği ve yardımlarıyla mümkün olmuştur. Büyükelçi, üniversitemize nitelikli Türkçe öğretmenleri ve eğitim malzemesi sağlamıştır.

1999 yılında Türk dili, Sözlü Çevirmenlik Bölümü’nde birinci yabancı dil olarak verilmeye başlandı. Başvuranlar arasında büyük bir rekabet oldu. Açılan on kişilik kadro için yetmiş beş başvuru olmuştu. Bu olay Beyaz Rusya medyasında da yankı buldu.

Bu büyük talebi göz önüne alan üniversitemizin Akademik Konseyi, Türkçe öğretiminde yeni yaklaşımları da benimsemeyi amaç edinerek, üniversite bünyesi içinde bir Türk Dili ve Kültür Merkezi açmaya  karar verdi.

Bu merkez, üniversitemiz altında çalışan bir eğitim, kültür ve araştırma bölümüdür. Eğitsel ve kültürel etkinliklerin yanı sıra karşılaştırmalı çalışmalar yürütmekte, Türk ve Beyaz Rus iş adamlarına çevirmenlik hizmetleri vermekte ve çeşitli kesimlerden gelen insanlara Türkçe kursları açmaktadır. Aynı zamanda seminerler, sergiler düzenlenmekte, malzeme üretilmekte ve kişilerin kendi başlarına gelip çalışacakları bir ortam sunulmaktadır. Türk hükümeti merkeze ders kitabı, bilgisayar, televizyon, video, tepegöz projektörler ve diğer eğitim malzemesi desteğinde bulunmaktadır.

Şu anda Türkçe Öğretim Merkezi’nde dört Türkçe öğretmeni görev yapmaktadır: TIKA’da Yard.Doç.Dr. İbrahim Usta, Türkiye’nin seçkin üniversitelerinden gelen, doktora derecelerini almak üzere olan Ömer Kurt ile Ümit Yıldız ve son olarak da Türk Dili Öğretimi Programı öğrencilerinden Beyaz Rus bir arkadaş. Başka bir Beyaz Rus öğrencimiz de Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisans yapmakta, Türkçe öğretmeni olarak yetişmektedir. Bu artan ilgide Türkçe öğrencilerinin çoğunun önünde iyi iş olanakları olması çok önemli bir etmen oluşturuyor. Bu öğrenciler mezun olduklarında Türk ve Beyaz Rus şirketlerinde sözlü çevirmen ve çevirmen olarak iş buluyorlar.

Müfredat ve ders planlarına yeni bir yabancı dil eklemek pek çok çaba gerektiriyor. Şu anda iki programımız var:

- İkinci dil olarak Türkçe (Üç senelik bir Türk dili programı; toplam 775 saat).

- Birinci yabancı dil olarak Türkçe (1560 saate ek olarak 725 saat çeviri dersi).

Bu programlarda öğrenciler dört dalda eğitim görüyorlar: Dinleme, okuma-anlama, konuşma ve yazma. Türkçe öğretiminde gramer çok önemli bir konu. Burada genelde karşılaştırmalı bir yaklaşım kullanılıyor. Türkçe öğretmenlerinin İngilizce ve Rusça bilmeleri de aranan bir özellik.

Türkçe öğretimini daha etkin kılmak için her ne kadar farklı yaklaşımlar kullanılsa da, iletişimsel yaklaşım ön plana çıkıyor. Dili öğrenmek isteyen öğrencilerin bilgilerinin üzerine inşa etme ve bilgileri ve deneyimlerini genişletme yoluyla motive etmek amaçlanıyor. Öğrencilerin iletişimsel yetenekleri, bir grup anlamlı, ayakları yere basan, faydalı ve yapılması güç olmayan ödevlerle geliştiriliyor. Şunu da belirtmek lazım ki, Beyaz Rusya’da Türk dili diğer üniversitelerde, liselerde hatta ortaokullarda da yayılıyor.

Görüldüğü gibi Türk dili Beyaz Rusya’ya başarıyla getirilmiştir. Bu eğilimin önümüzdeki yıllarda da devam etmesini ümit ediyoruz.

Konuşmamı bitirirken, Türkiye’nin Minsk Büyükelçiliği’ne ve özel olarak da bugün büyükelçilik görevini yürüten Şule Soysal’a, Beyaz Rusya’da Türkçe öğretimine verdikleri sürekli yardım ve destekten dolayı ve benim de bu sempozyuma katılmamı sağlamalarından dolayı teşekkür etmek istiyorum.

İlginize teşekkür ederim.


Minsk Devlet Dil Bilimleri Üniversitesi, Beyaz Rusya - Dr. Nina A. KOPATCHEVA

Bilim Dili Türkçe - Yazım Dili Türkçe

Gezegenimizde irili ufaklı 30.000 farklı dil konuşulmaktadır. Bunların bir kısmının 25-30 kişilik kabilelerde geçerli birkaç yüz kelimelik diller olmalarına karşın bir kısmı da dünyaca yaygındır. Dünyaca yaygın dillerden biri de Türkçemizdir. Türkçemiz okunduğu gibi yazılan ya da yazıldığı gibi okunan, grameri kolay ve mantıklı, alfabesinde kafa karıştıran harfleri olmayan bir dildir. Desimal sisteme en mantıklı uyum sağlayan dildir. Bir, iki,... dokuz; on, o bir, on iki,...; on dokuz;... doksan, doksan bir, doksan iki,... doksan dokuz,... Bu uyumlu sayma ve dil sistemi örneğine bir eş daha bulamayız. Bu husus ABD’de son yıllarda en çok satılan Being Digital isimli kitapta teyit edilmekte ve Türkçe, uluslar arası bilgisayar için en uygun dil olarak tanımlanmaktadır.

Bunu göremediği için, “Türkçe bilim değildir...” diyen YÖK başkanımız, neden onu bilim dili yapmak için hiçbir işlem yapmıyor, daha hangi makama yükselmeyi bekliyor?

İngilizce ve Rusça gibi dillerin konuşulduğu ülkelerde, yabancı dillerdeki yayınları anında kendi dillerine tercüme edip, daha 20-25 yaştaki araştırmacılarının yayınları anında kendi dillerine tercüme edip, daha 20-25 yaştaki araştırmacılarının ellerine sunan merkezleri vardır. Böylece, bu merkezi kuramayan ülkelerin gençlerine oranla, onların gençleri, ana dillerinden başka dilleri (ki hepsini öğrenmek zaten imkânsız) öğrenmek için zaman harcamak yerine, gelişmeleri, yenilikleri kendi ana dillerinden takip ederek zaman kazanmaktan başka kendi dillerine yeni kelimeler de kazandırmaktadırlar.

.

Lisan öğrenmeye karşı değiliz, ancak insanlar kendi ana dillerinde daha kolay öğrenirler, yaratıcılık ana dille olur. İnsanlar rüyalarında bile ana dillerini kullanırlar. Bu nedenle ana dilimizde eğitim esastır, böylece ana dilimize yeni terimleri de yerleştirmiş oluruz. Örneğin bir uzay mekiği ile 1.500 yeni kelime İngilizceye girmiştir. Bunların Türkçe karşılıkları bize yasak mıdır? Bunları kim Türkçeleştirecektir? Yabancı dil öğrenmek elbette güzel bir iştir ama, bir yabancı dil bilmek, bilim adamı olmak için, bugünkü koşullarda gerekli koşul gibi görünüyorsa da yeterli koşul değildir.

Yabancı dil hayranlığımız tabelâlarımıza kadar inmiştir. (Hotel, motel, hospital, market, restaurant...) Taşradan gelen sadece Türkçe bilen bir Türk vatandaşını Bilkent Plâza’ya bırakırsak yabancı bir ülkede olduğuna inanır. Bunun yanında gramer yapısı bakımından Türkçemizle mukayese edilemeyecek kadar düzensiz olan ve bilim dili sayılan dillerin sahipleri bizim yaptığımızın aksine, dillerini koruma ve geliştirme kanunları çıkarıyorlar. (Örneğin 1994’de Fransa’nın çıkardığı dil kanunu) Eğer dilimize sahip çıkmazsak, dün bir bilim dili olan ve sahip çıkılmadığı için bugün ölü sayılan Lâtince gibi, yarın bizim 2000 yıllık mazisi olan Türkçemiz de unutulur.

Bu konuda çeşitli ortamlarda (üniversite, TV, konferans, MEB ve YÖK seviyesindeki toplantılarda) yaptığım konuşmalarda bir “Millî Tercüme Merkezinin Kurulması”na işaret ettim, ediyorum. Bu hususa hiç sahip çıkan olmuyor. Böyle bir merkezin kurulması bir kişinin, bir üniversitenin işi olamaz. Ama böyle bir merkezin kurulması dilimize ve milletimize en iyi hizmetlerden biri olur.


“Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını

ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar, bütün terimleriyle

çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.”

ATATÜRK

Bir Dünya Dili Olma Açısından Türkçemiz Üzerine Genel Bir Değerlendirme

I. Üzerinde duracağımız konuya, dünya dili ne demektir? sorusuna verilecek bir yanıtla başlamak istiyorum.

Bir dile dünya dili denebilmesi için o dilin sıradan öteki dillere bakarak üstün bir niteliğe ve birtakım ayrıcalıklı özelliklere sahip olması gerekir. Bu özellikleri, kısaca o dilin tarihî bir derinliğe, yani eskiliğe ve zenginliğe, çok geniş bir coğrafî yaygınlığa, bu yaygınlıkla orantılı bir kültür ortaklığına; ayrıca sistem yapısındaki gelişmeye elverişli mükemmelliğe, tarih boyunca taşıdığı kültürel değerlere, söz varlığındaki dolgunluk ve zenginliğe, kavram ve anlam değerleri açısından ulaştığı yapı mükemmelliğinin sonucu olan geniş bir kavramlar alanına ve söz varlığına sahip olması ve bütün bu özelliklerin birleşkesi olarak da köklü ve güçlü bir kültür, sanat, bilim ve felsefe dili olabilme niteliklerine sahip bulunması diye tanımlanabilir.

II. izmir Dokuz Eylül Üniversitesince düzenlenen “III. Uluslararası Sempozyum”un ana başlığı “Dünya Dili Türkçe” olduğuna göre, acaba Türkçemiz bir dünya dili olabilme açısından yukarıda sıralanan nitelik ve özelliklerden hangilerine sahip bulunmakta ve nasıl bir durum sergilemektedir? Bu soruyu, Türk dili üzerinde şimdiye kadar yapılagelen çeşitli bilimsel araştırmalara dayanarak yanıtlamaya çalışmak uygun olacaktır.

III. Türk dilinin tarihî akışında, coğrafî yayılışında, yapı ve işleyişinde, söz varlığında ve
kültürel değerlerinde var olan temel özellikler ana çizgileri ile şu noktalarda toplanabilir:

1. Türkçe, çok eski bir tarihî varlığa, dolayısıyla öteki önemli dillere kıyaslanınca zengin bir tarihî derinliğe sahiptir. Türkçenin tarihî derinlik ve eskiliği, elbette onu konuşan Türklerin tarihteki varlıkları ve eskiliği ile orantılıdır.

Bugün elimizde arkeolojik kazılarla elde edilen belgelerin ve bu kazılardan çıkarılan tabletlerin ortaya koyduğu sonuçlara göre, Türklerin tarihteki varlıkları, zaman açısından Türk dilinin bütün kollarına kaynaklık eden ve MÖ birkaç yüzyıl öncesine kadar uzanan Büyük Hun Devletini oluşturan Türk kavimlerinin varlığından çok daha eskilere, en az milattan 3500-4000 yıl öncelerine (Ercilasun, 2004:36) kadar uzanmaktadır. Sümerce üzerinde çalışan bilim adamlarının ortaya koyduğu verilere göre, Sümerler ile Türklerin ataları arasında söz varlığı alış verişinin bulunması, bu konuda her iki dil arasında 168 Türkçe kelimenin ortaklaşması ve bazı ek benzeşmelerinin bulunması (Tuna, 1997:5-15; Tosun-Yalvaç, 1981), Türklerin daha MÖ 3500 yıllarında Yakın Doğu‟da muhtemelen Doğu Anadolu‟da yaşadıklarını ve bu iki dil arasındaki söz varlığı alış verişinin de bu döneme rastladığını ortaya koymuştur. Bu konuda Afif Erzen, Doğu Anadolu ve Urartular (1986) adlı eserinde MÖ 4000‟lerde başlayan çok güçlü bir kültür birliğinin varlığına işaret ederek bu kültürü yaratanların Asyalı bir kavim olan ve dilleri Altay diline benzeyen Hurriler olduğunu, bu kültüre de “Erken Hurri Kültürü” dendiğini bildiriyor. Hurrilerin torunları da Doğu Anadolu‟da yurt tutmuş olan Urartulardır. A. Ercilasun da Avrupalılar; Anadolu, iran ve Hindistan‟a uzanmadan önce Anadolu‟dan ta Kuzey Hindistan‟a kadar uzanan bir eklemeli dil kuşağının varlığına işaret etmiştir (2004:33). Bu konuda M. Erdal ise, “Türkçenin Hurrice ile Paylaştığı Ayrıntılar” adlı bildirisinde, arkeolojik verilere dayanarak Hurrilerin Yakın Doğu‟ya MÖ 2000 yıllarında Orta Asya‟nın batısından geldiklerini ve dillerinin eklemeli ve Oğuzca ile akraba bir dil olduğu, hatta Tibet kaynaklarında Tibetlilerin Batı Türkistan‟daki Oğuzlara Hor dediklerini dikkate alarak Hurriler ile Oğuzlar arasında ayniyet bağlantısı kuran bir teori de ortaya atmış (2004:929-937) bulunmaktadır.

Öte yandan Mezopotamya‟daki Sumerler ile Doğu Anadolu‟da yurt tutmuş Türkler arasındaki ilişkiyi aydınlatacak bir başka belge de Eski Çağ tarihi ile ilgili kaynaklarda yer almıştır. Anadolu‟da yapılan arkeoloji kazılarında, Hititlerin merkezi olan Hattuşaş(Boğazköy)‟ta ele geçirilen bir arşivde, Akkad kralı Naram-sin‟e ait “Şartamhari Metinleri” diye bilinen çivi yazılı metinler elde edilmiştir. Bu metinlerden öğrenildiğine göre, imparator Naram-sin MÖ 3000 yıllarında Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesini ele geçirmiştir. O zaman bu bölgede, şehir devletleri hâlinde yurt tutan 17 krallık vardı. Bunlardan biri de adı 15. sırada yer alan Türkî kralı İlşu-Nail‟dir (ayrıntılar için Korkmaz 2010:33-37). Bu bilgilere daha başka kaynaklarda yer alan veri ve bilgiler de eklenebilir. Görülüyor ki, Türkler ve konuştukları dil olan Türkçe, bugün elde var olan verilere göre Orta Asya‟dan önce Yakın Doğu ve Anadolu‟ya kadar uzanan bir eskiliğe sahiptir. Ancak, ne yazık ki, bugün elimizde bu dönemlere ait Türkçe bir metin yoktur.

Milattan birkaç yüzyıl öncesini içine alan Büyük Hun Devleti dönemi ile onun parçalanmasından sonra oluşan dönem ve alanlar, genellikle Çin kaynaklarındaki kayıtlardan izlenebilmektedir. Halen elimizde mevcut en eski Türkçe metin, Esik kurganı buluntuları arasında ele geçen ve MÖ 4. yüzyıla ait olduğu bilinen, Orhun yazısına benzer harflerle yazılmış olan iki satırlık bir metindir. Ayrıca, Çin kaynaklarında MS IV. yüzyıla ait tek beyitlik bir metin de bilinmektedir (Tekin, 1993).

Türkçeye ait düzenli ve sağlam metinler, bilindiği üzere, ancak milattan sonraki yüzyılları içine alan Türk devletleri dönemlerine girmektedir. Nitekim VI. yüzyıldan başlayarak Köktürk, Uygur, Karahanlı, Harezm, Altınordu, Kıpçak, Çağatay, Osmanlı dönemlerini içine alan tarihî akış ise, doğrudan doğruya belgelerle izlenebilmektedir. Elimizde artık bu dönemlere ait yüzlerce eser ve yazılı metinler vardır. Bu eserler, bir yazı ve edebiyat dili olarak, Türkçenin çok yönlü değerlerini sergilemektedir. Bu zengin tarihî dönemlerin devamı da biraz sonra üzerinde durulacağı üzere, çok geniş bir coğrafyayı içine alan günümüz Türk yazı dilleri ve lehçeleri ile varlığını sürdüre gelmektedir.

2. Burada Türklerin tarihteki eskiliği dolayısıyla, Türkçenin milattan önceki tarihî dönem-leri ile ilgili bir soruna da parmak basarak açıklığa kavuşturma durumu ortaya çıkıyor.

Yukarıda işaret edildiği üzere, yapılan arkeoloji kazılarından elde edilen veri ve bilgiler, Türklerin tarihini MÖ 3000-3500 yıllarına kadar götürebildiği hâlde, elde bu dönemleri aydınlatacak metinlerin bulunmaması, Türkçenin bu tarihî derinliğe koşut bir eskiliğinin ve gelişmişliğinin var olup olmadığı hususunu tartışma konusu yapabilir ve yapmıştır da… Bu noktada düğümü çözecek yöntem, Türk dilinin yaşı konusundaki araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlardır.

Bilindiği gibi, bugün için bizim en eski yazılı metinlerimiz MS VI-VIII. yüzyıllar arasına giren Köktürk Yazıtlarıdır. Bu yazıtların dil yapısı üzerinde yapılan araştırma ve çalışmalar, yazıtlardaki dilin gerek söz varlığı, gerek içerdiği kavramlar, kavram alanları ve özellikleri açısından hayli gelişmiş, sanatlı ve edebî bir dil yapısına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu dilin böyle gelişmiş bir düzeye ulaşabilmesi için ne kadar zaman geçmesi gerektiğini dikkate alan dil bilimci ve dilciler, Eski Türkçenin yaşının 2000 yıl daha gerilere götürülebileceğini belirtmişlerdir (Aksan, 1975-76:133-141; 1987:45-48). Biz bu konudaki bir makalemizde, Eski Türkçeden günümüze uzanan yazılı dönemlerdeki gelişmeleri dikkate alarak Eski Türkçenin yaşının 2500-3000 yıl daha gerilere çekilebileceği görüşüne ulaştık (Korkmaz, 1989, 1994:353-370; 2005/I, 217-231). Hatta bu yaşı 4000, 5000 ve 6000 yıl eskiliğe götüren araştırma ve görüşler de vardır (Sertkaya, Kormuşin, 2006). Demek oluyor ki, Türk dili de gelişme koşulları açısından çok eski bir tarihî derinliğe sahip bulunmaktadır.

3. Coğrafî genişlik konusuna gelince:

Tarihî açıdan çok eskilere uzanan Türk dili, coğrafî bakımdan da kapsamlı bir genişlik ve yaygınlığa sahiptir. Nitekim, yine arkeoloji kazılarına dayanan buluntuların ortaya koyduğu verilere göre, Türklerin Orta Asya‟daki yaygınlığı ta taş devrinden başlayıp demir ve tunç devirleri ile bozkır kültürünü içine alan bir coğrafî genişliğe dayanmaktadır (Kafesoğlu, 1996:48, 210-211; Koca, 2003:13-15; Esin, 1978:11-12; Ercilasun, 2004:39-42).

Her ne kadar Çin kaynaklarında Hun adı Hiyungnu biçimiyle ilk kez MÖ 318 tarihli bir anlaşmada kayda geçmişse de yine bu kaynaklarda, Türklerin Çin‟deki ve Asya‟daki yayılma alanlarını MÖ 1700 yıllarına kadar indiren bilgiler yer almaktadır (Kafesoğlu, 1996:58; Ögel, 1981:117-121; Ercilasun, 2004:51-52). Çin‟in

batı kesimine doğru uzanan ve Asya Hunları diye adlandırılan bu büyük Hun Devletinin içinde Türk ya da Türk olmayan birçok kavim yer almaktaydı. Zaman içinde çeşitli efsaneler ile de karışıp kaynaşarak mitolojik unsurları ve farklı katmanları içine alan Oğuz Kağan Destanı da aslında Hun devrinin ve Hun coğrafyasının destanıdır (Ercilasun, 2004:55-59). Zamanla Hun tarihinin siyasî yapısında kendini gösteren değişme ve parçalanmalar dolayısıyla, bir yandan Asya‟nın doğusundan batısına uzanan göç dalgaları ile Türkler, Batı Türkistan, Afganistan ve Hindistan‟a kadar uzanırken (MÖ 170), bir yandan da milattan sonraki IV. yüzyılda (374), Hunların İdil Irmağını geçerek Karadeniz kuzeyindeki Germen kavimlerini yerinden oynatıp Doğu ve Batı Roma sınırlarına dayanması, Avrupa tarihinde bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bu göç dalgası, Roma imparatorluğunu ikiye ayırdığı gibi, Batı Roma imparatorluğunun yıkılışına (MS 476), dolayısıyla Eski Çağ‟ın kapanıp Orta Çağ‟ın başlamasına da yol açmıştır (Ercilasun, 2004:69).

Büyük Hun Devletinin dağılmasından sonra tarih sahnesine çıkan ve birbirini izleyen Köktürk, Uygur, Karahanlı, Harezm, Altınordu, Çağatay, Selçuklu, Osmanlı gibi Türk devletlerinin coğrafî alanları, doğuda Moğolistan ve Çin sınırından başlayıp Orta ve Batı Asya‟yı aşarak Balkanlar‟a kadar uzanan bir genişlik ve yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca, Karadeniz‟in kuzeyinden Batıya doğru yol alan Peçenek, Kıpçak, Kuman vb. Türk göçleri de coğrafya alanlarını Macaristan içlerine kadar genişletmiştir. Bugün Macaristan‟ın Kumanova diye anılan bölgesi ve bu bölgeye ait Kumanca yer adları o dönemin yadigârıdır. Aynı genişlik kuzeyde Sibirya içlerinden güneyde Hint Okyanusu‟na ve Afrika‟ya kadar uzanmıştır. 1453 yılında Fatih‟in istanbul‟u zaptı ile de yine Türkler aracılığında tarihin Orta Çağ dönemi kapanmış ve Yeni Çağ dönemi başlamıştır. Bundan sonraki coğrafî yayılımlar günümüze kadar uzanmış bulunmaktadır.

Görülüyor ki çok eski çağlardan başlayıp günümüze kadar uzanan farklı zaman dilimlerinde; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Türklerin elbette bu yayılışla orantılı olarak dil coğrafyalarında da aynı genişlik söz konusudur.

Günümüz Türk dünyasına gelince:

Dil sınıflaması bakımından Moğol, Mançu, Kore ve Japon dillerini de içine alan Altay dil ailesinin nüfus yoğunluğu açısından en önemli kolunu oluşturan Türkçe, kendi içinde Güneybatı, Kuzeybatı, Güneydoğu ve Kuzeydoğu Lehçeleri diye adlandırılan dört büyük lehçe grubunu oluşturmakta; bunların her birinde önemli yazı dilleri, lehçe ve ağızlar yer almaktadır. Böylece, Türk dili bugün yine doğuda Çin Halk Cumhuriyeti içerisinden başlayıp batıda Atlas Okyanus‟una; kuzeyde Kuzey Buz denizinden Hindistan kuzeyine kadar uzanan bölgelerde, birbirlerine oranla temel yapıyı değiştirmeyen ancak, bazı ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz varlığı ayrılıklarıyla 12 milyon kilometrelik bir coğrafya alanında 220 milyon insan tarafından konuşulan ve yapılan hesaplamalara göre, yalnız Türkiye Türkçesinde bile konuşma dilini, yazı dilini, edebiyat ve bilim dili ile ağızları içine alan 600 binden fazla söz varlığına sahip olan (Akalın, 2009:196-204) bir dünya dili durumundadır. Büyüklük açısından da dünyada 5. sırada yer almaktadır.

Genel olarak Türk Dili başlığı altında topladığımız bu dil, bugün Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız, Yeni Uygur Türkçesi gibi, her biri bağımsız birer yazı dili oluşturan kolları dışında, Rusya Federasyonunun doğu ve batı kesimleri ile Kafkas ve Balkan‟lara yayılmış olan Altay, Hakas, Tuva, Başkurt, Gagavuz, Karakalpak, Balkar, Kumuk, Karaçay, Nogay Türkçeleri ile Çuvaş ve Yakut Türkçeleri sıralanabilir. Türk dilinin coğrafyası açısından bunlara bugün Kuzey Kıbrıs, Suriye, Irak, iran, Romanya, Bulgaristan, Makedonya ve Kosova gibi ülkelerde yaşayan Türk nüfusu ve konuştukları Türkçe de eklenebilir. Ayrıca, 1960‟lı yıllardan başlayarak iş bulma, eğitim görme, dil öğrenme, ticarî ve teknik alanlara açılma gibi çeşitli nedenlerle dünyanın beş kıtasına yayılan Türk nüfusu da altı milyonun üzerindedir. Bu konuda yapılan araştırma ve incelemelere göre, günümüzde Türkiye dışında 34 ülkede daha Türkiye Türkçesi konuşanlar tespit edilmiştir (Akalın, 2009:202). Çağımızın ortaya koyduğu gelişmeler ve Türk nüfusunun yaygınlığı dolayısıyla ihtiyaca göre, orta ortaöğretim kurumlarında Türkçenin öğretildiği 87 ülke vardır (Akalın, 2009:202).

Sonuç olarak Türkçenin coğrafî sınırları Asya dışında, Avrupa‟da Atlas Okyanusu‟na, Amerika kıtasında Kanada ve Birleşik Amerika ile Avustralya kıtasına kadar uzanan bir yayılma da göstermiştir. Ben 2005 yılında Güney Amerika‟daki Kolombiya‟nın 3. büyük ili olan Cali(Kali)‟nin dağ turizmine açılan bir bölgesinde ihtişamlı bir tabela ile Hotel Ankara yazısını görünce heyecanlı bir sevinç duygusuna kapılmaktan kendimi alamamıştım. Aynı bölgede yemyeşil dağlar arasına serpiştirilmiş bir çiftlik evinin Villa Antalya diye adlandırılmasına da tanık oldum.

Dönelim kendi ülkemize… Cumhuriyet döneminde Türk kültürüne, Türk dil ve edebiyatına verilen büyük önem dolayısıyla, önce istanbul ve Ankara Üniversitelerinde başlayan Türklük bilimi çalışmaları bugün Türkiye çapında bütün üniversitelerimize yayılmış; çok verimli çalışma ürünleri ortaya konmuş bulunmaktadır. Hele Türk Dil Kurumu‟nun bu alandaki çok yönlü ve kapsamlı çalışmaları başlı başına bir dönüm noktası oluşturmaktadır.

20. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak Rusya, Almanya, Macaristan gibi ülkelerde sistemli Türkoloji çalışmalarının yapılması ve yaygınlaşması sonunda bugün dünyanın 28 ülkesinde kurulmuş olan Türkoloji bölümlerinde Türk dili, Türk edebiyatı ve Türk kültürü çalışma ve araştırmaları yapılmakta, değerli yayınlar ortaya konmaktadır.

4. Türk dilinin sistem yapısındaki özelliklere gelince:

Zaman darlığı dolayısıyla bu konuda fazla ayrıntıya girmeden örnek olarak Türkiye Türkçesini ele alıp özet halinde açıklama ve değerlendirmeler yapmak gerekirse, şu hususlar dile getirilebilir:

a- Dilimiz ses yapısı açısından ünlüler ile ünlüler ve ünsüzler ile ünsüzler arasındaki benzeşme kuralları dolayısıyla uyumlu ve mükemmel bir görünüm sergilemektedir. Ağacın dallarından tutacaksınız; bizim ilimizin çevresindeki ilçeler örneklerinde görülen ve ünlüleri ünlüler ile dengeleyen ünlü benzeşmesi ile; keskin, yaprak, dizgin, tutsak, gözcü örneklerinde görüldüğü üzere ünsüzlerle ünsüzler arasında boğumlanma (articulation) özellikleri açısından var olan ünsüz benzeşmesi kuralları bu dilin ses yapısına uyumlu bir akıcılık kazandırmıştır (Korkmaz, 2010/1:38-39). Aynı düzenli durum Türkçenin hece yapısında da ortaya çıkar. Türkçe sözlerin tek doruklu birer hece yapısına sahip olması, ona uyumlu bir özellik kazandırmıştır. Dilin uyarlama gücü, bu özelliğe uymayan yabancı sözleri de kurala uydurmuştur. Skumbri>uskumru, scala/iskele, film>film, vasf>vasıf örneklerinde görüldüğü (Banguoğlu, 1990:123 ve öt.) gibi. Dilimizde ayrıca,konuşmayı bazı dalgalanmalara uğratarak cümleleri türlü ses perdesinden geçirmek yoluyla onlara çeşitli duygu ve anlam incelikleri katan bir tonlama özelliği de vardır. Konuşma dilinde kendini gösteren bu tonlar yükselen ve alçalan tonlar biçimindedir. “Yanıma gelir misiniz?” soru cümlesinde söz yükselen bir tonla sonuçlanırken Artık dışarı çıkmayınız gibi bir yargı cümlesinde alçalan bir ton yer almıştır. Bu tonlara elbette sözcükler üzerindeki vurgular da eklenmelidir. Vurgu ve tonda dilin anlam yapısına göre ayarlanan iniş ve çıkışlar, dilde bir müzikalite ortaya koymuştur. Yabancıların Türkçeyi kulakta müzik etkisi bırakan bir dil olarak değerlendirmeleri, bu dilin nice yüzyılların süzgecinden geçerek durulmuş uyumlu ve müzikal bir nitelik kazanmış olmasından kaynaklanan önemli bir özelliğidir. Türkçenin bu uyumlu yapısı yalnız günlük konuşmalarda kalmamış; birer halk bilimi ürünü olan maniler, türküler, ninniler, atasözleri ve destanlara da yansıyarak dile uyumlu bir değer ve zenginlik katmıştır.

b- Bir dilin, çağın gereksinimlerini karşılayabilecek düzeyde bir gelişim gösterebilmesi, o dilin yapısının ve türetme olanaklarının işlek ve yaratıcı olmasına bağlıdır. Bilindiği üzere, Türkçe, çok çeşitli türetme olanaklarına sahip bir dildir. Addan ad, addan fiil, fiilden ad, fiilden fiil türetme yolu ile ortaya koyduğu binlerce söz varlığı dışında, iki ayrı sözcüğün birleştirilmesi ile ortaya çıkan gecekondu, imambayıldı, düşeyaz-, bırakıver- gibi birleşik kelimeler ve yine dilin kendi kendine oluşturduğu akça „para‟, dolmuş, gözde „sevgili‟, tanıdık „ahbap‟, yazın, kışın gibi örneklerde göze çarpan ek kalıplaşması yolu ile ortaya koyduğu sözcükler, dilin yaratıcılığından kaynaklanan ve yeni yeni kavramlar elde etmek için başvurduğu değişik bir türetme yoludur. Dilimizin kökü sabit tutan ve yeni türetmeleri köke eklenen çok çeşitli yapım ve sözleri birbirine bağlayan çekim ile karşılayan eklemeli (iltisaklı, agglutinative) bir dil olması, ona gerçekten sitemli ve mantıklı bir matematik değer kazandırmıştır.

5. Dilimizin söz varlığı, anlam bilimi özellikleri açısından da üzerinde durulmaya değer bir zenginlik gösterir. Türk dili, coğrafî yaygınlığı, tarihî derinliği ve eskiliği, geçirdiği çeşitli kültürel süreçlerle orantılı olarak zengin bir kavramlar dünyasına da sahip bulunmaktadır. Bu konuyu bir bildiri çerçevesinde birkaç örnekle değerlendirmek gerekirse, şunları söyleyebiliriz: Türk dili, onu konuşanların dış ve iç dünyasındaki binlerce kavramı anlamlı birer söz varlığına dönüştürebilmek için, biçim bilgisi kuralları dışında, anlam bilimi açısından da birtakım yollara başvurmuştur. Söz gelişi aslanağzı, ateş çiçeği ballıbaba, keçiboynuzu, devetabanı „bir bitki türü‟ gibi söz varlıkları, anlam bilimi açısından çeşitli nesneleri doğadaki nesnelere benzetme ve somutlaştırma yoluyla ortaya konmuş sözlerdir. Benzetme ve somutlaştırma yolunun daha zengin örneklerini ceviz yeşili, dede yeşili, deve tüyü, kahverengi, gülkurusu, kavuniçi, vişneçürüğü gibi başka dillerde örneklerine pek rastlanmayan ve renklere ton incelikleri katan çeşitli renk adlarında da görmekteyiz. Bunlara dilberdudağı,   hünkârbeğendi,   imambayıldı,   kadınbudu   köfte,   kalburabasma gibi   ince   nüktelerle bezenmiş yemek ve tatlı adları da eklenebilir (Aksan, 1987:55-57).

Bunlar dışında, insan vücudundaki bazı organların dış dünyadaki bazı nesnelere kaydırılması yoluyla yapılan adlandırmalar da vardır: Boğaziçi, Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı, dolap gözü, dört yol ağzı, Beşparmak dağları, kapı kolu, masa ayağı vb.

Türkçede, kavramları söz varlığına dönüştürme yollarından biri de anlaşılması güç soyut nitelikteki kavramların somut aktarmalarla karşılanmasıdır. Söz gelişi canı sıkılmak, işi kavramak, bir işte pişmek, kafası bozulmak, yüreği yanmak gibi söylemlerdeki sıkılmak, kavramak, pişmek, bozulmak, yanmak fiilleri mecazlı kullanım yoluyla somuttan soyuta uzanan anlam kayması örnekleridir.

Somutlaşmanın pek belirgin kalıplarından biri de dilimizde çok kapsamlı bir yer tutan deyimlerde yer almaktadır. Birbirinden farklı dil bilgisi kalıplarına başvurularak bir araya getirilmiş olan  birden  çok  söz   ya   da   söz  grubunu  yine  mecazlı  kullanımlar  yolu  ile  kaynaştıran  deyimler,aslında anlaşılması güç soyut kavramları somutlaştırma yolu ile karşılayan, dile anlam derinliği ve güzellikler katan özgün (orijinal) sözlerdir: Aba altından değnek göstermek; ağzını bıçak açmamak; başı dara gelmek; dişini tırnağına takmak; havanda su dövmek; turnayı gözünden vurmak; şeytana pabucu ters giydirmek; yüz bulup astar istemek (ayrıntılı bilgi için Korkmaz, 2007/III:259-268) gibi yüzlerce deyim aynı zamanda dilimizin kavram alanını genişleten söz kalıplarıdır.

Bunlara, halkın yüzyıllar boyunca geçirdiği deneme sonuçlarına dayanan, inandırıcılığı genel kural niteliği taşıyan ve bilgece düşünceleri özlü birer cümle kalıbı hâlinde anlatan Ak akça kara gün içinde; bakarsan bağ, bakmazsan dağ; balık baştan kokar; denize düşen yılana sarılır; dilim seni dilim dilim dileyim, başıma ne gelirse senden bileyim; el elden üstündür; doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar; Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır; mum dibine ışık vermez; üzüm üzüme baka baka kararır gibi yüzlerce atasözü de dilimizi hem şekil yapısı, hem de anlam derinliği ve zenginliği ile süsleyen çok değerli söz kalıplarıdır.

Türkçeye söz varlığı açısından zenginlik, çeşitlilik ve anlam niceliği katan öğelerden biri de ikiz kelimelerdir. ikiz kelimeler ev ev dolaşmak, demet demet maydanozlar, öbek öbek çiçekler, yığın yığın karpuzlar örneklerinde görüldüğü gibi, ya aynı sözün tekrarı ile anlam dolgunluğu ve zenginliği sağlayan sözlerdir. Yahut da vara yoğa üzülmek; dereden tepeden konuşmak; kolu kanadı kırılmak örneklerinde görüldüğü gibi, zıt anlamlı sözlerin yinelenmesine dayanır.

Türkçenin söz varlığını zenginleştiren, ona anlam incelik ve derinliği katan daha nice özelliklerden de söz edilebilir. Bu durum yalnız Türkiye Türkçesinde değil, bugün Türk dilinin yaşayan öteki yazı dilleri ve lehçelerinde de görülen bir durumdur. Lehçe farkları dolayısıyla bazı şekil değişiklikleri söz konusu olsa da genel durum aynı zenginlik ve derinliği yansıtır niteliktedir.

Türk dili çok eski dönemlerden başlayarak tarihî, sosyal, ticarî ve kültürel nedenlerle hem başka toplumlara kendi bünyesinden birçok söz vermiş, hem de birlikte yaşadığı ya da ilişkide bulunduğu komşu veya komşu olmayan başka toplumlardan (yani onların dillerinden) birtakım sözler alarak da kendi söz varlığına katmış bulunmaktadır. Dilimize bu yolla eski dönemlerde Çince, Moğolca, Sogotça ve Tibetçeden başlayarak daha sonraki dönemlerde de genellikle Arapça, Farsça gibi Doğu dilleri ile Fransızca, ingilizce, italyanca gibi Batı dillerinden epey söz girmiştir. Bunlara daha sınırlı sayıda Rusça, Yunanca, Ermenice, Almanca gibi sözler de katılabilir. Türkçe yabancı dillerden aldığı bu sözlerin büyük bir kısmını kendi dilinin ses ve söyleyiş kalıplarına yerleştirerek kendi söz varlığına katmış ve varlığını bu yolla da genişletip zenginleştirmiştir. Bugün Türkçede yerleşmiş bulunan acemi, âciz, ambar, anahtar, baston, boğaça, cadde, çerez, çılbır, düven, evlek, damat, fakir, fukara, inci, kent, marangoz, papatya, parça, postal, pulluk, reçete gibi nice nice sözler artık Türkçeleşmiş ve dilin kendi malı durumuna girmiştir.

Buna karşılık, özellikle aydınlar kanalı ile, yazı dilinde, Türkçenin yapısına ters düşen ve dile kendi kuralları ile birlikte girerek kullanımda yabancılık damgasını yitirmemiş olan bir kısım yabancı sözler de vardır. Onlar ayrı bir konuşma konusu oluşturduğu için burada o nitelikteki sözlere dokunmadan geçiyoruz. Yalnız şurasını da belirtelim ki bu nitelikte olup da dilimize sinmemiş olan yabancı kökenli sözlerin pek çoğu, önce dilde sadeleşme ve yeni lisan akımları, daha sonra da Dil Devrimi süreçlerinden geçerek dilde Türkçeleştirme çalışmaları yolu ile atılmış ve yerlerine Türkçeleri konarak benimsenmiş bulunmaktadır. Bu konuda elbette dili kullanan aydınlara düşen önemli bir görev de vardır.

6. Sözlerimizi bitirirken Türk dilinin bir özelliğini daha belirtme gereğini duyuyoruz. O da dilin bir kültür hazinesi olarak sergilediği durumdur. Her dil gibi Türk dili de tarihin derinliklerinden günümüze uzanan dönemlere ait bütün sözlü ve yazılı değerlerini, yani edebiyat, sanat, felsefe, bilim ve düşünce ürünlerini hep dil hazinesine aktarmış bulunmaktadır. Bu bakımdan bir milletin, bir toplumun, bir kavmin dili, o milletin, o toplumun kültür varlığının aynası durumundadır. Dolayısıyla Türk dili yazılı ve sözlü binlerce ve binlerce eseriyle bu açıdan da bir kültür zenginliği sergilemektedir.

Dilin bir toplumun bireyleri arasında yalnızca karşılıklı anlaşmayı sağlayan bir araç olmayıp aynı zamanda duygu ve düşünceleri en iyi dışa vurma ve toplumu oluşturan bireyleri birbirine kenetleme aracı olması, sosyal bir olgudur. Dolayısıyla toplumun yüzyıllar boyunca biriktiregeldiği kültürün en iyi koruyucusu ve kuşaktan kuşağa aktarıcısıdır. işte dilin insan ile toplumu, toplum ile kültürü birbirleri ile kaynaştıran bu özelliği, ona sıradan bir iletişim aracı olma dışında, üstün ve önemli bir nitelik kazandırmıştır. Onu tarihi boyunca biriktiregeldiği sözlü ve yazılı bütün kültür değerleri ile de taçlandırmıştır.

Sonuç olarak görülüyor ki, Türk dili bugün yukarıda belirtilen temel özellikleri dolayısıyla hem edebiyat, sanat, bilim ve felsefe alanlarını temsil edebilen bir kültür dili, hem de bir dünya dili özelliklerine sahip bulunmaktadır.

Ancak, binlerce yılın süzgecinden geçerek ve işlenerek günümüze ulaşan Türk dilinin her zaman çağdaş gelişmelere ayak uyduran bir yapı sergileyebilmesi için, hiç şüphe yok ki dili işleyenler açısından da onu konuşan ve yazanlar açısından da gerekli ilgi ve duyarlığın gösterilmesi kaçınılmazdır. Bu duyarlık yediden yetmişe hepimizin boynunun borcudur.

Konuşmamızı ulu Atatürk‟ün pek isabetli olarak dile getirdiği “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür” (inan, 1959:261); ve “Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla (bilinçli olarak) işlensin ” yani ona sahip çıkılsın sözleri ile bitiriyoruz.

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

Prof. Dr. Zeynep KORKMAZ Emekli Öğretim Üyesi

 

KAYNAKLAR

AKALIN, ġükrü Halûk (2009), “Türk Dili Dünya Dili”, Türk Dili, S.687 (Mart), s. 195-204.

AKSAN, Doğan (1975-1976), “Eski Türk Yazı Dilinin Yaşıyla ilgili Yeni Araştırmalar”

AKSAN, Doğan (1987), Türkçenin Gücü, Türkiye iş Bankası Yayınları, Ankara.

AKSOY, Ömer Asun (1971), Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü I, TDK yay., Ankara.

BANGUOĞLU, Tahsin (1990), Türkçenin Grameri, TDK yay., Ankara.

ERCiLASUN, Ahmet Bican (2004), Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Ankara, s. 39-42; 51-52; 69.

ERCiLASUN, Ahmet Bican (2007), “Türkçenin En Eski Komşuları”, Makaleler, Akçağ yay., Ankara.

EREN, Hasan (2001), “Türklerin Ana Yurdu Sorunu”, Türk Dili, S.: 600 (Aralık), s. 665-688.

ERDAL, Marcel (2004), “Türkçenin Hurrice ile Paylaştığı Ayrıntılar”, V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı Bildirileri, Ankara, TDK yay., s. 929-938.

ERZEN, Afif (1986), Doğu Anadolu‟da Urartular, Ankara , TTK yay., s. 1-17.

ESiN,  Emel  (1978), İslamiyet‟ten  Önceki  Türk Kültürü Tarihi ve İslamiyet‟e  Giriş, istanbul.

GOLDEN, Peter (2002), Türk Halkları Tarihine Giriş, (Çev: Osman Karatay), Ankara.

GÜRSOY, Kenan (2009), “Türkçe Felsefeye, Düşünceye Çok Elverişli Bir Dildir”, Türk Dili, S.:693 (Eylül), s. 261-271.XLV

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

HATiPOĞLU, Vecihe (1981), Türk Dilinde İkileme, TDK yay., Ankara.

iNAN, Afet (1959), Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara, s. 261.

KOCA, Salim (2003), Türk Kültrünün Temmelleri, II. cilt, Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (1989), “Tarihî Devirlerdeki Gelişmelere Göre Eski Türkçenin Yaşı”, TDAY-Belleten 1989 (1994), s. 353-370.

KORKMAZ, Zeynep (1994), Türkçede Eklerin Kullanılış Şekilleri ve Ek Kalıplaşması Olayları, TDK yay., Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2005), Türk Dili Üzerine Araştırmalar, I. cilt, TDK yay., Ankara, 12-84.

KORKMAZ, Zeynep (2007), Türk Dili Üzerine Araştırmalar, III, TDK yay., Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2009), Türkiye Türkçesi Grameri: Şekil Bilgisi, TDK yay., 3. baskı, Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2010/1), “Türkçe, Nasıl Bir Dildir?”, TD, S. 697 (Ocak, 2010), s. 38-39

KORMUġiN, igor (2007), 75. Dil Bayramı Konuşmaları Dünden Bugüne Türkçe Oturumu, TDK yay. (baskıda)

MEMiġ, Ekrem (2007), Eskiçağ Türkiye Tarihi, 7. baskı, Konya.

SERTKAYA,  Osman (2007),  75.  Dil Bayramı Konuşmaları Dünden Bugüne Türkçe Oturumu, TDyay., (baskıda)

TEKiN, Talat (1993), Hunların Dili, Doruk yay., Ankara.

TOSUN, Mebrure - Kadriye YALVAÇ (1981), “Sümer Dili ve Grameri/ Sümerceden Örnekler”, TTK yay., Ankara.

TUNA, Osman Nedim (1997), Sümer Ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi İle Türk Dilinin Yaşı Meselesi, TDK yay., Ankara.XLVI

Dil Nedir? -2- “ Dil” İ Nasıl Sınıflandırıyoruz?

DOĞAL BAKIMDAN “ DİL” İ NASIL SINIFLANDIRIYORUZ?

 Cansız tabiatın ve canlıların hem birbirleriyle, hem de kendi aralarında, devamlı ve çok yönlü ilişkisi vardır. Bu ilişkilerin süregeldiği alana bildirişim düzeyi diyoruz. Bu alanda bir anlatım aracı olan dili, doğal bakımdan üç sınıfta inceliyoruz:

1) Doğa dili; doğanın, evrenin ve eşyanın, insan zekası tarafın­dan algılanmasına, anlaşılıp hissedilmesine araç olan doğal bildirişim­lerdir. (Göklerin dili, ağaçların dili, denizlerin, toprağın dilleri, v.b. )

2) Hayvan dili; hayvanlar arasındaki bildirişimlerle ilgili işaret sistemleridir. (Zoosemiyotik)

3) İnsan dili; bir gramer sistemine bağlı olarak insanın düşünce ve duygularını ifade etmesine yarayan hareketli, sesli, sözlü, yazılı işaretler sistemidir.

 TEKNİK YÖNDEN DİL KAÇA AYRILIR?

 Dil dediğimiz, bildirişim ve anlatım aracını, işaretlerin yapısı, biçimlendirilmesi, kısaca ifade tekniği bakımından üç bölümde kontrol edebiliriz: -

 1) Hareket dili; insanın, genellikle, başkalarına bir şey anlatmayan doğal hareketlerinin dışında kalan, işarete (— anlamlı ifade) ye yönelmiş, bilinçli ve sınırlı hareketleridir. Bunda harfler, sözcükler, ya da bunların bilinçli çağrışımları; kopyaları yoktur: Hareket dili adeta klişe cümlelerle örgütlenmiştir. Bu bakımdan hareket dilini, sağır dil­sizlerin “parmak işaretleriyle konuşmak” biçiminde, bilinçli olarak harf harf, kelime kelime düzenlenmiş, öteki hareket dilleri ile karıştırmamalıyız. Çünkü bu ikinciler, aslında varolan bit dilin, sesli ve yazılı dilin şifrelerinin biçim değiştirerek kopya ve taklit edilmesinden oluşmuşlardır. Gerçek hareket dilinin kendine özgü bir yapısı ve derin psişik ve sosyal, zihinsel ve sosyo-kültürel, gizli birikimleri vardır.

Hareket dili, öyle anlaşılıyor ki ilk insanların uğultulu, homurtulu, inlemeli, haykırışlar, ya da sükun ifade eden “ sesleniş”lerine arkadaşlık eden ilk ve en ilkel dili idi.

2) Konuşma dili: Konuşma, insanın, düşündüklerini, sesli, sözlü belirtilere bağlama yetisini, dil aracılığı ile belirli, bilinçli bildirişim biçimleri ve dinamik bir mekanizma içinde kullanmasıdır. Şu anlamdaki “konuşma”, sesli bir “düşünme”dir. Konuşma dili, düşüncedeki içerik­leri, sistemli, uyumlu ses kalıpları halinde düzenleyip, bildirişime, anlatıma araç olur.

3) Yazı dili; yazı, düşünülenlerin dil aracılığı ile anlatım ve bildirişiminde yararlanılan resimsel çizgiler, sistemli ve uyumlu yapma işaretlerdir. Yazı dili, konuşmanın maddesel kalıplara dökülmüş biçimidir.

Bilinen en eski yazısı olan en eski diller Sümer (MÖ. 3500 )., Akad (MÖ. 4000), Mısır (MÖ. 4000 Y ve Çin (MÖ. 2000), dilleridir.

Yazının bulunup kullanılmaya başlamasından sonradır ki,. dil, işlenmiş ve oluşmuştur. Bir bakıma yazı, dilin gözler önüne serilmesine, somutlaşmasına, ele avuca. alınmasına sebep olmuştur: Yazı dili, konuş­ma diline oranla daha nesnel, daha maddeseldir. Bu niteliği dolayısıyla yazı dili, edebiyatın, şiir, hatta resim sanatının başlangıcı sayılmalıdır.

COĞRAFYA, DİLDE NASIL BİR AYRIMA SEBEP OLUYOR?

Coğrafya, dilde milli dil, yabancı dil ve azınlık dili ayrıcalıklarını sınırlayan etkendir. Buna göre:

1) Belli bir toplumun, belirli bir coğrafyaya yerleşmesi, orayı bir ülke, yurt, vatan haline getirir. Ve bu ülke üzerinde yaşayan topluluk kendisine özgü, özel gramer kurallarına bağlı özel işaretler sistemi olan kendi milli dilini konuşur.

2) Ülke coğrafyasının sınırları dışında kalan toplulukların konuştuğu diller ise genellikle, yabancı dillerdir.

3) Her iki biçimde de dutuma ters düşen grupların konuştuğu dillere azınlık dili demek gerekmektedir.

 DİLLERİN SINIFLANDIRILMASINDA TARİHİN OYNADIĞI ROL NEDİR?

 Tarih, dilin doğuşunda, gelişmesinde ve oluşumunda son de­rece etken rol oynamaktadır.

Sosyo-ekonomik ve siyasal, kültürel sebepleri içinde saklayan tarih, bu nedenlerle gelişen, ya da yıkılan toplumları sıralamaktadır. Bili­nen tarih yazı ile başladı. Belgesel tarih yazı dilinin eseridir. İşte bu tarih bize bazı toplulukların dilleri ile birlikte göçüp gittiklerini anlatmaktadır. Bazan da topluluklar dil değiştiriyorlar.

Bütün bu olgulara dayanarak tarih içinde dilleri zaman bakımın­dan bir ayrışıma tabi tutabiliyoruz.

Bazı istatistikler. 2500 3500 kadar dil saymışlardır. Bunlardan 20-25’i önemsenmektedir.

Bilinen diller arasında tarih bize şu sınıflandırmayı yapmak olanağını veriyor:

1) Ölü diller: Bunlardan sınırlı olarak belgesel yarar sağlanabildiği halde bugün artık konuşulmaz olmuşlardır. (Latince gibi).

2) Canlı (yaşayan) diller: Bu sınıfa, günümüzde kullanılan bütün diller girmektedir.

3) Uygarlık dilleri: Geçmişte ve günümüzde belli bir toplumun dilinin, kendi ülkesinin sınırlarını aşarak bilim, sanat, teknik ve tüm kültür alanında önemli etkiler yapması halinde o dilin bir uygarlık dili niteliğini kazandığını görüyoruz. Tarih bize bir dilin çok geniş ve yabancı alanları etkileyebilmesi için sadece askeri kudretin yetmediğini, o dil aracılığı ile yüksek uygarlık değerlerinin de yayılması gerektiğini göstermektedir. Günümüzde bilim, teknoloji, sanat, kültür ve uygarlık yayan diller kitle haberleşme araçlarıyla daha etkili roller oynamaktadır.

Dil ve Kültür İlişkisi: Bosna’da Türk Dili Öğretimindeki Yeri

Kültür ve dil kavramlarının birbirleriyle sıkı sıkıya ilişkili olduğu bilinmektedir. Kültür ile dil arasındaki ilişkiler, iki ayrı açıdan düşünülmüştür. Bir görüşe göre bir milletin dili, kültür tarafından tayin edilir. Diğer bir görüşe göre ise, dil kültürü tayin eder veya ona şekil verir. İki farklı açıdan ortaya konan bu görüşleri  aslında, şu şekilde birleştirmek mümkün: Bir yandan dil, kültürün içinde yaşayıp gelişiyor, öte yandan kültür, ifadesini dilde buluyor. Her kültürün bir dili olduğu gibi her dilin de bir kültürü vardır.

Dil ile kültür arasındaki ilişki, anlam bilimi düzeyinde, diğer deyişle o dilin söz varlığında en belirgin biçimde kendini göstermektedir. Bir dilin söz varlığı, o dili konuşan halkın gelenekleri, inanışları, yaşama bakışı hakkında bilgileri de içermektedir. Dolayısıyla bir halkın yaşayış tarzında ortaya çıkan değişmeler, o halkın konuştuğu dili - onun söz varlığını - doğrudan etkiler.

Bu hususun ışığında geçmiş yüzyıllarda Türklerle Balkan halkları arasında yaşanmış olan doğrudan teması ve bu çerçevede Türk kültürüyle Balkan kültürlerinin temasını yerli diller açısından şu şekilde değerlendirmek mümkün: Türklerin Balkanlara gelmesiyle gelişen yaşam koşulları, Türk dilinin yerli diller üzerinde güçlü bir etkisine yol açmıştır. Öte yandan, bundan sonraki dönemlerde yeni yaşam tarzı, yerli dillerdeki bu Türkçe unsurlara farklı bir değer kazandırmıştır.

Bilindiği gibi, geçmiş yüzyıllarda Türklerin beraberinde getirdikleri kültür – kavramın geniş anlamında – Balkanların Bosna bölgesinde yaşayan halkın önemli bir kısmı tarafından benimsenmiştir. Bununla birlikte Türk dili, bir “lingua franca” niteliğini kazanmamıştır; yerli halk, ana dilini korumaya ve gündelik yaşayışta kullanmaya devam etmiştir. Böylece Türklerle aynı gelenekleri ve önemli bir ölçüde aynı yaşayış tarzını paylaşan yerli halk için Türkçe yabancı dil, ya da en azından ikinci dil durumunda bulunuyordu.

Aynı zamanda Türkçe’nin etkisi, hayatın her kesiminde hissediliyordu. Nitekim yeni kültürün getirdiği yeni kavramları karşılayacak sözcük birimlerinin yerli dilde bulunmaması Türkçe’den kelime ödünç alınmasına yol açmıştır. Öte yandan yeni  kültürün yoğun bir şekilde halk arasında yaşanması, bilinen bir kavram için sözcük biriminin ödünç alınmasına, onun ana dilde var olan Slav kökenli kelimeyle birlikte yaşamaya devam etmesine sebep olmuştur. Bu gelişmelerin neticesinde Türkçe kelimelerin büyük bir bölümü Bosna dillerine geçmiştir.

Zaman içerisinde Türk kültürünün, dolayısıyla Türk dilinin, Bosna bölgesindeki doğrudan etkisi ortadan kalkmıştır. Bu gelişmelerin ardından geri kalan kültür unsurları ise, Boşnaklar başta olmak üzere halk arasında az ya da çok yaşamaya devam etmiştir. Boşnaklarla bir arada yaşayan öteki halklar ise, bu unsurları kendi yaşam tarzlarında doğrudan benimsemedikleri hâlde en azından onlara yabancı kalmamışlardır. Belki de Türklerden miras kalan kültür unsurlarından Bosna’da yaşayan halklar arasında en çok ortakça paylaşılanı, Türkçe’den ödünç alınmış kelimelerdir.

Bugün Bosna ve Hersek’te konuşulan dillerin söz varlığında Türkçe’den ödünç alınmış kelimeler - yerel deyişle “turcizmi” - önemli bir tabakayı oluşturmaktadır. Boşnakça’da, Hırvatça’da, Sırpça’da zaman içerisinde gelişen dağılmanın sonucu, bütün bu kelimeler günümüz dilinde aynı değerlere sahip değiller. Bu bakımdan, onları en az dört gruba ayırmak mümkündür.

Bunlardan birinci grupta, Slav kökenli karşılıkları bulunmayan, dolayısıyla Bosna ve Hersek’te konuşulan standart dillerin ayrılmaz bir parçasını oluşturan Türkçe kelimeler yer almaktadır. Bunlar, Boşnakça, Hırvatça, Sırpça’da kökenleri açısından sahip oldukları belirtililiği (marked) kaybederek bu dillerin içinde öteki leksik ögeler gibi yaşamaktadır; bunlar ana dili Boşnakça, Hırvatça veya Sırpça olan vatandaşlar tarafından bilinip gündelik yaşayışta yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu grubu temsil eden birkaç örnek verelim: badem, čarapa (>çorap), čekić, čizme, ćup (>küp), fenjer, katran, kesten (>kestane), kreč (>kireç), sapun (>sabun), top, tepsija (>tepsi), turpija(>törpü). (>fener)

İkinci grupta Slav kökenli karşılığı var olan Türkçe kelimeler yer almaktadır. Konuşan kişinin, eş anlamlı iki kelimeden Slav kökenli ya da Türkçe kökenli olanı seçmesi, onun geldiği dil topluluğuna bağlıdır. Bu gruptaki Türkçe kelimeler Boşnaklar arasında hâlen yaygın olarak kullanılmaktadır. Birkaç örnek verelim: bakšiš (>bahşiş), bašta (>bahçe), čaršaf, čoban, durbin (>dürbün), džigerica (ciğer), ekser, kajsija (>kayısı), kašika (>kaşık), kat, makaze (>makas), mušterija, pamuk, peškir (>peşkir), sanduk (>sandık), sirće (>sirke), šećer (>şeker). (>müşteri)

Üçüncü gruba, değişen hayat koşulları sebebiyle kullanım sıklığı düşük olan kelimeler alınabilir. Bu grup kelimelerle ilgili olarak iki durumun ileri sürülmesi gerekir. Birincisi, bunların Slav kökenli karşılıkları bulunmamakta. İkincisi, bunlar standart dillere dahil edilmişlerdir. Örnek olarak bugünkü hayat koşulları sebebiyle Boşnakça’da olduğu gibi Türkçe’de de nadir rastlanan ya da sadece belli durumlarda kullanılan đerđef (>gergef) veya mangala (>mangal) kelimelerini gösterebiliriz. Bu örneklerin yanı sıra Türkiye Türkçe'sinde yaygın olarak kullanılan čakšire (>çakşır), đugum (>güğüm), ibrik, saz gibi kelimeler, Bosna halklarının dillerinde anlam daralmasına uğrayıp bugün kullanımda bunlara nadir rastlanmaktadır. Bu gruba alınan kelimeler, standart dillere dahil edildikleri halde konuşanın bilincinde bulunmayabilirler. Diğer deyişle, konuşan gösterileni bilmediği durumda göstereni de bilemeyecektir.

Dördüncü gruba, kullanımdan çıkıp dilin arkaik ögeleri olarak bilinen Türkçe kelimeleri toplamak mümkün. Bunların Slav kökenli karşılıkları standart dilde yer almaktalar, Türkçe kökenli eş anlamları ise supstandard olarak nitelendirilmektedir. Meselâ: avlija (>avlu), baksuzluk (>bahtsızlık), bećar (>bekâr), bošča (>bohça), ćeif (>keyif), dembel (>tembel), dert, dušmanin (>düşman), fukara, hasta, hevta (>hafta), kapija (>kapı), kavga, mahala (>mahalle), mejhana, pazar (>pazar yeri anlamında), raf, sokak. Yalnız, belli sosyal ve kültür özelliklerine işaret eden bu tür kelimeler, üslûp açısından belirtili (marked) olarak nitelendirilir. Bunlar, düz anlamlarının yanı sıra yan anlamlarını da taşıyorlar; böylece farklı bir üslûp kalitesi sağlayarak dilin niteliğine olumlu katkıda bulunmaktalar. Bu sebeple onların yazı dilinde önemli bir rolü vardır.

Bu makalede biz, Balkanların Bosna ve Hersek bölgesinde konuşulan dillerde yer bulan sözcük birimlerinin, günümüzde sürdürülen Türkçe öğretimiyle nasıl bir ilişkisi olabilir konusuna değinmek istiyoruz.Aslında çok genel yazdığımız bu makalede konu ile ilgili birtakım şahsi görüşlerimizi ileri sürmek istiyoruz. Umarız ki ilgilenen kişiler kendi görüşlerini de bunlara katacaklardır.

Türkçe derslerinde geçen Türkiye Türkçesi kelimeleri arasında, doğal olarak, Bosna’da konuşulan dillerin söz varlığında yer alan Türkçe kelimelere de rastlanmaktadır. Fakat bu tür kelimelerle karşılaştığı zaman öğrenci, genel olarak, bunların iki dilin ortak öğeleri olduğunu düşünmüyor. Bunun başlıca sebebi şu ki herkes, öğrenmekte olduğu  yabancı dile “dışarıdan” bakıyor ve yeni karşılaştığı her bir dil unsurunu “yabancı unsur” olarak kabul ediyor. Öte yandan kendi ana diline “içeriden” bakıyor ve ana dilinin unsurlarını - kökenlerini düşünmeden - “yerel” olarak algılıyor. Nitekim, öğrenmekte olduğu Türkçe’yi öğrenci, yabancı dil olarak görüyor, hatta uzak geçmişte kalan Türkçe’nin ana diline olan etkisinin bilincinde olmayabiliyor. Böylece, ana dilinde öteki Slav kökenli kelimelerle aynı değere sahip olan mesela, badem, cep, çekiç gibi Türkçe kökenli kelimeler, öğrencinin bilincinde “yabancı unsurlar” kavramıyla bağdaşmıyorlar.

İkinci bir sebep ise, Boşnakça’da, Hırvatça’da, Sırpça’da bulunan Türkçe’den alıntı kelimelerin çoğu, Türkiye Türkçesindeki biçimlerine göre birtakım fonetik farkları göstermektedir. Tabiî ki buna anlam farklarını da eklemek gerekir. Nitekim, Slav dillerine yüzyıllar önce giren Türkçe kelimeler, o zamanki biçimleri ve anlamlarıyla ödünç alınmıştır. Bunların bir kısmı o dönemin yazı dili yoluyla girdiği halde büyük bir kısmı konuşma dilinden, dolayısıyla Balkanlar bölgesinde konuşulan Türk ağızlarından alınmıştır. Türkoloji çalışmalarında bu duruma daha önce dikkat çekilmiştir.[8] Ödünçlenen kelimeler, geldiği dilin (Türkçe’nin) bünyesinde gelişen değişmelerin etkisi dışında kaldılar, girdiği dilin (Boşnakça’nın, Hırvatça’nın, Sırpça’nın) bünyesinde yeni hayata başladılar. Böylece Slav dillerinde varlığını sürdüren Türkçe kelimelerin, Türkiye Türkçesinde kullanılanlardan biçim, hatta anlam bakımından farklı olmaları, dil gelişmelerinin doğal neticesidir. Buna örnek olan birçok kelime var, burada bir tanesini göstermekle yetinilmiştir. Öğrenci, bir Türkçe metinde düğme kelimesiyle karşılaştığı zaman onunla ana dilindeki dugme biçimi arasında bağlantı kurmayı düşünemiyor. Bu sebeple, Türkçe ile Bosna dilleri arasındaki bağlantıyı öğrencinin yararına anlatmak gerektiği kanaatindeyim. Bunun çerçevesinde etkileşimin ne şekilde gerçekleştirildiği, alıntı kelimelerin özellikleri hakkında kendisine bilgi vermek gerekir. Bunun başlıca amacı ise, Türkoloji öğrencisinin, kendi dilinin ve kendi kültürünün bilinçli değerlendirilmesine ileride katkıda bulunabilmesi olmalı.

Nihayet, yaşayış koşullarının değişmesi sebebiyle kullanımdan düşmüş  ya da standart dilde nadir rastlanan Türkçe kelimeleri öğrencinin bilmesinde yarar var diye düşünmekteyim, şu açıdan: Geçmişte bütün bu kelimeler, o dönemde yaşayan dilin – yani onun söz varlığının – birimleriydi. Bu dil, o zamanki biçimiyle bugün yaşamadığı halde (zaman içerisinde özellikle söz varlığını önemli derecede etkileyen değişmelere uğradığından dolayı) Bosna’nın sosyo-kültür ortamında o, bir kültür dili olarak halen yaşamaktadır.Bunu belirgin bir şekilde sözlü edebî ürünler göstermektedir. Bugün konuştuğumuz dil, geçmişte konuşulan dilden gelişmiştir. Dolayısıyla geçmişin dili, bugün vazgeçilmez bir kültür mirası niteliğini taşımaktadır (Peti, 1995 : 124).

Bir deneme yapmak amacıyla Boşnakların sözlü edebiyatı antolojisinden aldığım bir destan ve günümüzün Boşnak yazarlarından İrfan Horozoviç’in üç kısa öyküsünü son sınıf öğrencilerine verip Türkçe kökenli kelimeleri tespit etmelerini istedim. Seçilen metinlerin biri çağdaş yazı dilini, ötekisi nispeten arkaik konuşma dilini yansıtırken her ikisi, öğrencinin  içinde yaşadığı kültürün birer parçasıdır.  Bu sefer öğrenci “içeriden” gördüğü ana dilinden hareket ederek onun kültüründe yer bulan Türkçe kökenli leksik unsurlarını tanımaya ve anlamaya çalışıyordu.

Kolay tanınanlar arasında Türkiye Türkçesinde ve öğrencinin ana dilinde  aynı fonetik özelliklerini gösteren ve aynı anlamları taşıyan kelimeler oldu. Meselâ: akşam, at, bayrak, cep, demir, haber, hayr, hayvan, hizmet, ibrik, kadifa, kahva, kavga, konak, mavi, padişah, pencer, rezil, sabah, sanduk (>sandık), saray, selâm, sokak, sultan, yaziya (>yazı), zurna.

Kolayca tanınıp tespit edilen kelimeler arasında, birtakım ses değişmelerini gösteren kelimeler de vardı. Bunlar, Bosna’da “supstandart”ta yer aldıkları halde bu bölgede bugün bile nispeten sıkça duyulur, meselâ: avliya (>avlu), bakšiš (>bahşiş), čador (>çadır), daidza (>dayı), dova (>dua), dušek (>döşek), dušmanin (>düşman), gazija (>gazi), kandžija (>kancı), kapija (>kapı), lakrdija (>lakırdı), merdevine (>merdiven), mejdan (>meydan), odaja (>oda), šeher (>şehir).

Göz ardı edilmemesi gereken husus şu ki sayılan bu kelimeler Türkiye Türkçesinde yaygın olarak kullanılır, yani dördüncü sınıf öğrencisinin Türkçe derslerinde öğrenebildiği kelimelerdir.

Bunların yanı sıra alaybeg, asker, bayraktar, beg, çauş, dabulhana, ferman, haznadar, mekterhanapaşa, spahiya, telal, timar-tefterdar, topuz, vezir, yamak gibi aynı ses ve anlam özelliklerini koruyan tarihî terimleri öğrenciler kolayca tespit edebildiler. (>sıpahi)

Öte yandan Türkiye Türkçesinde yeni anlamlara bürünen fakat Boşnakların sözlü edebiyatında eski anlamlarını taşıyan kelimelerin algılanmasında öğrenci zorluk çekiyor. Böylece çelenk, ocak, surudzija, tatar, yedek gibi kelimelerin etimolojik açıdan Türkçe olduklarını bilen öğrenci, bunların metnin içindeki anlamlarını tespit etmekte zorlanıyor. Kendisi, sürücü kelimesinin “motorlu taşıt süren kimse, şoför” anlamını biliyor, ancak bunun aynı zamanda “hayvan, at arabasını süren kimse” anlamına da geldiğini düşünemiyor. Benzer bir durum yedek kelimesinde görülmüştür. Yedek anahtar, yedek parça gibi sıfat tamlamalarından yedek kelimesinin anlamı ve kullanımını öğrenen öğrenci, bunun aynı zamanda  “hayvanı yedeğe alan ip, yular” anlamına geldiğini bilmiyor. Bu durum, doğal olarak günümüzün yaşayış koşullarıyla ilgilidir.

Nihayet öğrencilerin zor tespit edebildikleri örneklere işaret edelim. Bunları şu şekilde gruplandırmak mümkün:

- mahrama, murtat, şevak gibi Türkiye Türkçesinde kullanımdan düşmüş ya da eski sayılan kelimeler.

- günümüzün hayat koşulları nedeniyle ya da günümüzün Türkçe metinlerinde  yaygın olmayan aynı zamanda ses ve şekil bakımından öğrencinin ana diline uygun olan kelimeler, meselâ: hurç, raht srma.

- ses değişmelerine uğramış kelimeler: buljukbaša (>bölükbaşı), ćejif (>keyif), ćuhejlan (> küheylan), dorat (>doru at), hiyanet (>ihanet),  kurşum.

İsim türü bir Türkçe kelimenin, “yapmak/etmek” anlamındaki Slav kökenli učiniti fiiliyle bir araya getirilip türetilen fiiller öğrencilere, esasında yabancı geldiler.  Bunların birkaç örneğini verelim: asi učiniti, hazur (>hazır) učiniti, idaru učiniti, ilum (>ilim) naucitikayil učiniti, surgun (>sürgün) učiniti. Bu örneklerin arasında Türkçe kelime üzerine bir Slav ekinin getirilmesiyle türetilen fiiller de yer alırlar, meselâ: harčiti (>harcamak), osejriti (>seyretmek). Nitekim, bu tür türemeler artık öğrencinin ana dilinde kullanılmamakta, sadece sözlü edebiyat ürünlerinde bunlara rastlanmaktadır.

Benzer bir durum, Türkçe’nin bir yandan sırça kelimesi, öte yandan şık kelimesi üzerine isimden sıfat yapan –lI ekinin getirilmesiyle türetilen srçali ve şikli sıfatlarında da görülmüştür. Bu sıfatlar srčali durbin (<sırçalı dürbün) ve šikli odaja (<şıklı oda) tamlamalarında geçmektedir.

Her bir sosyokültürel ortam, konuştuğu dile zaman perspektifinden baktığında kendi dilini değerlendirebilir; bir yandan kendi dilinin özelliklerini, öte yandan onun diller arasındaki yerini görebilir. Aynı zamanda konuştuğu dille etkileşim sürecinde bulunan dil veya diller hakkında bir takım bilgilere sahip olur. O ikinci dili yabancı dil olarak okuyan öğrencinin etkileşimin bilincinde olması iki yönlü yararlı olmuş olur.

ÖZET

Geçmiş yüzyıllarda Balkanlarda yaşamış olan Slav dilleri Türkçe’nin etkisine açık kalmışlardır. Diller arasındaki bu etkileşim, genel olarak farklı kültürlerin temasta bulunmasının doğal bir neticesidir.

Slav dilleri, yapıları bakımından Türkçe’nin yapı ve işleyişi ile bağdaşmayan dillerdir. Bu durum, aslında, Slav dilleri ile Türkçe’nin farklı ailelere bağlı olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Türkçe’nin Slav dilleri üzerine olan etkisi, Slav dillerinin ses, yapı ve cümle yapısı alanlarından çok kelime verme alanında güçlü bir şekilde kendini göstermiştir.

Bir dile yabancı kelimelerin girmesi, o dilde beliren bazı kavram boşluklarını doldurma amacına dayanmaktadır. Türk kültürüyle birlikte Balkanlara gelen yenilikler, o zamana kadar  bilinmeyen kavramları kendisiyle birlikte getirmiştir. Bu yeni kavramları karşılayacak Slav kökenli kelimelerin bulunmaması yüzünden Türkçe kelime ve terimler Slav dillerine aktarılmıştır. Dil bilimi ifadesiyle bölge dilleri Türkçe’den "gösterilen"le birlikte "gösteren"i de ödünç almıştır. Bu tür ödünçleme dil bilimsel sebeplere dayanmaktadır. Bölge dillerinde ihtiyaç duyulan bu kelimelerle terimlerin yanı sıra, Slav kökenli karşılığı var olan kelimeler de Türkçe’den ödünç alınmıştır. Diğer deyişle, bilinen bir "gösterilen" için "gösteren" ödünç alınmış, bir süre sonra alışkanlık kazanıp ana dilde var olan "gösteren"le birlikte yaşamaya başlamıştır. Dolayısıyla ödünçlemenin sebepleri sadece dil bilimsel (linguistik) özelliklere değil dil dışı (extralinguistik) özelliklere de dayanmaktadır.

Bilindiği gibi, bir dile ödünç alınmış yabancı kelimelerin bir kısmı günümüze kadar varlığını sürdürmektedir, bir kısmı ise zaman içerisinde ya “arkaik” unsurlar niteliğinde yaşamaya devam ederler, ya da tamamen kullanımdan düşerek yerini yeni kelimelere bırakırlar. Öte yandan geçmiş yüzyıllarda halkın içinden doğan, nesilden nesile nakledilen sözlü edebiyat, meydana çıktığı dönemin dilini içermektedir. Destanlar, masallar, halk öyküleri, fıkralar halkın konuştuğu dille anlatılmıştır. Dolayısıyla günümüz standart dilinde varlığını sürdürmemekte olan kelimelere bile sözlü edebiyatta rastlamak mümkündür.

Bir halkın, vazgeçilmez kültür değerini oluşturan sözlü edebiyatı doğru bir biçimde değerlendirmesi ve koruması, onu doğru bir biçimde anlamasına bağlıdır.

Bütün bunları göz önünde tutarak bu çalışmamızda Sarajevo Üniversitesi Felsefe Fakültesi’nde sürdürülmekte olan Türkçe eğitiminin, Boşnakların çağdaş kültürü açısından yerini ve önemini değerlendirmeye çalıştık.

Kerima FİLAN - Sarajevo Üniversitesi 

 

KAYNAKÇA

Adamović, Milan (1973.): “O poreklu srpskohrvatskih osmanizama”, Južnoslovenski filolog 30/1-2/, Beograd, s. 229-236.

Bugarski, Ranko: Lingvistika u primeni, Zavod za udžbenike i nastavna sredstva, Biblioteka “Tumačenje književnosti”, Beograd.

Filipović, Rudolf (1986.): Teorija jezika u kontaktu, Zagreb.

Glibanović-Vajzović, Hanka (1986.): “O turcizmima u srpskohrvatskom jeziku sa sociolingvističkog stanovišta”, Književni jezik 15/2, Sarajevo, s. 141-147.

Güngör, Nevin (1991.): Kültür-Eğitim-Dil Üzerine Görüşleri ile Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları 1290, Kültür Eserleri 167, Ankara.

Hadžiefendić, Remzija (1984.): ”Turcizmi u funkciji imenovanja likova u ‘Dervišu i smrti’ i ‘Na Drini ćuprija”, Književni jezik 13/4, Sarajevo, s. 199-217.

Nikolić-Hoyt, Anja (1994.): “Kulturne i povijesne komponente značenja riječi”, Filologija, knjiga 22-23, Zagreb, str. 253-257.

Peti, Mirko (1995): Jezikom o jezik – studije, Zagreb 1995.

Škaljić, Abdulah (1985.): Turcizmi u srpskohrvatskom-hrvatskosrpskom jeziku, “Svjetlost” Sarajevo.

Vajzović, Hanka: Orijentalizmi u književnom djelu – Lingvistička analiza, Sarajevo 1999.


 

 Peter I. Rose and Myron Glayer, Sociology, New York, Harper and Row 1977, s. 62. Nevin Güngör, Kültür-Eğitim-Dil Görüşleri ile Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Kültür Bakanlığı/1290, Kültür Eserleri/167, Ankara 1991, s. 62’ye göre verilmiştir.

 Bosna bölgesinde Türkçe’nin, gündelik yaşayışta ne derecede kullanıldığı, yani yerli halk arasında ne derecede yaygın olduğu sorusuna bugüne kadar bir bilimsel yanıt ortaya konmuş değildir. Konu ile ilgili farklı görüşler ortaya konmuştur. Bazı görüşlere göre Türkçe’nin o dönemde Bosna’da yaygın olduğu ileri sürülürken diğer görüşler halkın Türkçe’ye hakim olmadığı düşüncesini savunmakta. O dönemde Türk dilinin bir kültür dili niteliğine sahip olduğu şüphesizdir. Bunu kanıtlayan birçok yazılı anıtlar günümüze kadar ulaşmıştır. Şüphesiz bu konu, çok etraflı bir araştırma ister. Umarız ki bundan böyle bu konuya ilgi gösterilir, bilimsel bir çalışma çerçevesinde değerlendirilir.

Bu kelimelerin büyük bir bölümü Arapça ve Farsça kökenli, bir kısmı da Yunanca kökenlidir. Yalnız bunların dilimize Türkçe vasıtasıyla geçmiş olması sebebiyle bölgemizde yayımlanan çalışmalarda ‘turcizmi’ terimi alışkanlık kazanmıştır. Bu yüzden biz de bu makalede ödünçlenen kelimelerin kökünü ikinci planda bırakarak “Türkçe kelimeler” kavramını kullanmaktayız.

“Bosna’da konuşulan diller” ifadesiyle Bosna ve Hersek’te yaşamakta olan Boşnak, Hırvat ve Sırp halklarının konuştukları ana dillerini, Boşnakça, Hırvatça ve Sırpçayı kastetmekteyiz.

Günümüze kadar yapılan çalışmalarda, Bosna halklarının dillerinde 10.000 kadar Türkçe kelimenin bulunduğu tespit edilmiştir. Bunlardan sekiz bini, bilim dünyasında iyi bilinen Abdulah Škaljić tarafından hazırlanmış Turcizmi u srpskohrvatskom-hrvatskosrpskom jeziku (Srpça-Hrvatça dilinde Türkçe kelimeler) başlıklı sözlükte toplanmış bulunmaktadır. Geri kalan iki bini, Orijentalizmi u književnom djelu – Lingvistička analiza (Edebî Eserlerde Şark Dilleri Kökenli Kelimeler– Dil Bilimsel İnceleme) başlığı altında 1999 yılında yayımlanmış çalışmada yer almaktadır. Bu son çalışma, 80’li yıllarda Bosna ve Hersek’in Saraybosna şehrinde Dil Enstitüsü tarafından yürütülmüş projelerden birinin çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. (a.g.e., s. 9) Hanka Vajzoviç tarafından hazırlanan bu çalışmada, edebi eserlerden derlenen Türkçe kelimeler, ses, şekil, cümle ve anlam bilgisi açısından ele alınarak incelenmiştir. Çalışmanın sonunda derlenen bütün kelimeler dizilip anlamlarıyla etimolojileri verilmiştir. Škaljić’in sözlüğünde yer alan kelimeler, genel olarak Boşnakların sözlü edebiyatından ve kısmen konuşma dilinden derlenmiştir. Buna karşın, ikinci kitapta toplanan Türkçe kelimeler, Bosna ve Hersek’te iki dünya savaşı arasında Boşnak, Hırvat, Sırp ve Yahudi yazarları tarafından kaleme alınmış edebî eserlerden derlenmiştir. Bu iki değerli çalışmanın gösterdiği gibi, Bosna ve Hersek sözlü ve yazılı edebî ürünlerde Türkçe'den ödünç alınmış kelimelere çok rastlanmaktadır.

 Sarajevo Üniversitesinde sürdürülen Türkçe öğretimi, Türkiye Türkçesine yönelik olup dil bilimi ilkelerine dayanmaktadır. Esas ders kitabımız sayın Prof. Dr. Ekrem Čaušević’in hazırladığı Gramatika savremenoga turskog jezika (Çağdaş Türk Dilinin Grameri). Bunun yanı sıra yabancı dillerde yazılmış Türkçe gramer kitaplarından da faydalanıyoruz. Türkçe gramer kitapları, üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerine tavsiye edilir. Öğrencilerin büyük çoğunluğunu Türkçe konuşmayan Bosna ve Hersek vatandaşları oluşturmaktadır. Bu sebeple, üniversitemizdeki Türkçe öğretimi alfabeden başlıyarak dört yıl içinde devam etmektedir.

M. Adamović, “O poreklu srpskohrvatskih osmanizama”, Južnoslovenski filolog 30/1-2/, Beograd 1973, s. 229-236.

 Bir dilin “kültür dili” olarak yaşaması hakkında bkn. Peti, 1995 : 244.

Kullanılan metinler şunlardır: Đ. Buturović, Antologija bošnjačke usmene epike, “Gazi Husrev-beg vodi svatove u Stambol”, Alef, Sarajevo 1997, s. 87-111. Esad Duraković, Antologija bošnjačke pripovijetke XX vijeka, Alef  Sarajevo 1995, s. 419-431.

Dili Yapanlar

Dileri dil yapan, bütün bir milletin fertleri ve tek tek vatanın evladlarıdır. Dili güzelleştirenler ise, halkın dilinde cilalanıp şeffaflaşan kelimeleri, lahuti bir zevkle kullanıp şiir ve nesirlerinde inci-mercan gibi işleyen, görülmedik ebedi nakışlar dokuyan şair ve ediplerdir. Yoksa “bir takım alaylı âlim dilciler’’ değil.


Bu mevzuda merhum Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş fikirlerini şöyle izah etmektedir:
“Dil bir bakıma yapraklarını yenileyen ağaçlar gibidir. Bir kısım kelimeler dile girer. Bu, tabii bir hadisedir. Dildeki bu canlılığı görmemek, onun tabii bir varlık olduğunu inkâr etmek olur. Yalnız bu gelişme ve değişmenin gelişigüzel olmadığına dikkat etmek gerekir. Bu ağaç nasıl zamana bağlı ve tabii olarak yaprak değiştirir ve bu gelişme köke, öze bağlı olarak meydana gelirse, dildeki kelime değişmeleri de öyle olur. Yaprakları atıp, başka yaprakların çıkmasını istemek mümkün değilse, kelimeleri keyfi olarak atıp yerine başkalarını koymak da o derece imkânsızdır. Hele bir çınar yaprağını koparıp yerine mesela bir söğüt yaprağını tutturmak nasıl mümkün olmazsa, değişik ve yabancı bir ek ve kökle yapılan kelimeler de dil içinde öyle iğreti kalır. Ağaçta da, dilde de gelişme ve değişmenin tabii olup, bünyeye uyması şarttır.”

Prof. Dr. Ayhan Songar sinir sisteminin çeşitli bozukluklarından, konuşma sisteminin müteessir olduğunu, buna düşünce kusurunun da daima az veya çok refakat ettiğini belirttikten sonra şöyle demektedir.

“Bir takım akıl hastalıklarında hasta durup dururken kelime uydurur, bildiğimiz, tanıdığımız eşyalara kendi kafasına göre bir takım isimler takar ve bu kelimeleri konuşurken kullanır. Bunların konuşma dilleri bazen hiç anlaşılmayacak bir uydurma lisan haline gelebilir.”

Hatta on sene kadar önce Amerika’da, vaktiyle edebiyat ve filoloji tahsil etmiş bir akıl hastasının, gramer ve sözlükleriyle üç ayrı dil icad etmiş olduğunu gazeteler yazmış lardı.

Milletlerarası ortak bir dile sahip olmak üzere XIX. asırda Esperanto adı verilen ve Avrupa dillerine dayanılarak meydana getirilen bir dilin ortaya sürüldüğü malumdur. Fakat sun’i olduğu, hiçbir yerde yazılıp konuşulmadığı için bu dil tutmamış tır.

Herkes kelime meydana getiremez. Kelimeler halk arasında, dilin kanunlarına göre, kendiliğinden meydana gelir. Edebiyatçılar bunları yazı diline geçirir ve bunlara yeni bir mana ve kullanış kazandırırlar. Çünkü dil ağacı son derece nazlı ve incedir. Hemen hırpalanır ve incinir.

Başka dillerden gelen kelimeler bile, ses, şekil ve bilhassa mana ve kullanılış yönünden yeni bir hususiyet kazanmış ve bir değişikliğe uğramışsa, artık o milletin malı sayılır; yabancılık ortadan kalkar. Bütün gelişmiş dillerde durum budur. Esasen dillerde zenginliği meydana getiren de bu keyfiyettir. Ancak 5–6 yüz kelimelik ibtida’? Afrika kabile dilleri tamamıyla milli ve öz olabilir.

Vücut yabancı maddeleri reddettiği gibi, dil de normal yolun dışındaki zorlamalarla giren ve bünyesine uymayan kelimeleri reddeder. Bir misal olması bakımından arzediyorum: 17 Mayıs 1969 Cumartesi akşamı Ankara televizyonunda Nurullah Ataç ile ilgili bir program vardı. Bu programa Nurullah Ataç’ın kızı Meral Tolluoğlu da çıkmıştı. Meral Hanım konuşmasında “Misafir” dedi, “konuk” demedi, “hakikat” kelimesini kullandı ‘‘gerçekten’‘e yer vermedi, “cevap” dedi, “yanıt” demedi, “talebe” ve “akılsız” dedi, “öğrenci” ve “ussuz” demedi; “sene-i devriyye’’ tabirini kullandı, “yıldönümü” diye birşey söylemedi. Demek ki, ne kadar müfritler yanında kalınırsa kalınsın, normal ve fıtri olandan vazgeçilemiyor.

Hatta lehçe ve şive farklarının giderilmesi için bile âlim ve şairlerin ittifakının yeterli olup olmadığı tartışma mevzuudur. Bu yüzden Türkçe için yapılan bir toplantıda Yahya Kemal ile Ziya Gökalp arasında ihtilaf çıktı. Başkan Halide Edip:
— İkisi de vazıh konuşsunlar, dedi.

Yahya Kemal — Türkçe hangi milletin lisanıdır?

Ziya Gökalp — Türk milletinin lisanıdır.

Y.K. — Türk milleti hangi kıtalarda sakindir.

Z.G. — Türkiye’de Anadolu, Rumeli, İstanbul, kaybettiğimiz yerlerde, Türkiye haricinde İran’da, Rusya’nın Şark ve Gar- binde, birçoğu Çin’de, Hind’de, şurda burda, birçok kıtalarda.

Y.K. — Bu kıtalarda ikamet eden Türkler aynı Türkçeyi mi konuşuyorlar?

Z.G. — Nahiv olarak mutlaka, (gramer olarak) vasi bir mikyasta, lehçe farkları ile konuşurlar. Ulema ve edipler isterse, mükemmel bir edebiyat yaparlarsa, bu ülkelerde oturan Türkler konuşurlar.

Y.K. — Sual ve cevap burada kâfidir. Çünkü ben böyle düşünmüyorum. Alimler ve şairler ittifak etseler, bir edebi lisan yapsalar, bu kıtalardaki Türkler yine aynı Türkçeyi konuşamazlar.

Tarihte bu ana kadar âlimlerin, ediplerin ve şairlerin ittifak edip bir dil yaptıkları görülmez. Bunlar belki milletlerin yaptığı lisanlardan abideler yapmışlardır.

Z.G. — Yahya Kemal Bey kendi fikrini kendi izah etsin.

Y.K. — Turanî ırka mensup milletlerin lisan mukayesesi bitmez, tükenmez. Zaten ben bunların mütehassısı değilim. Ben memleketimin Türkçesinden bahsederek düşüncemi sıkça anlatmış olacağım.

Biz Türkler dil bakımından Ural Altay zümresindeniz. Amma Ural-Altay’ in Türk kısmındansınız. Çünkü Türk kısmından olmayan Turanî ‘ler vardır. Türklerin Oğuz kısmına mensubuz. Buna mensub olmayanlar vardır. Oğuz töresinden İrana gelen Selçuklardanız.

Selçuklulara mensubuz ama 1071’- den sonra Anadolu’ya, sonra Rumeliye geçip, sonra İstanbul’u alan ve Türkiye’yi içine alan ve Türkiye’yi vücuda getiren Türkleriz. Bugünkü Türkçe, o Türklerin 800 bu kadar sene tekâmülünden sonra vücuda gelmiştir. Bu derece olmaksızın lisanın tekevvününü görmek imkinsızdır. Türkçeye röntgen şuaları ile bakmak mümkün olsaydı, Türkçeye girmiş bir kelimenin hangi ve ne gibi mecburiyetle girmiş olduğunu görürdük. Mesela şöyle bir misal alıyorum:
1071’de Malazgird’de döğüşenler 1081’ de doğru, Üsküdar, İznik Ayvalık ve İzmir’e geldiler. Müfrezelerden biri İzmir limanına geliyor. 0 zamana kadar görmemiş, deniz kenarında bir iskele var ve orada Venedik, Katalan ve Diyar-ı Rum gemileri duruyor. Soruyor, buraya ne derler? İskala derler. İlk gördüğü şeyden iskele alıyor. Yemek yedikleri yere lokanta derler, alıyor. Liman, Rumca’dan alıyor. Dalavire, çanta... yoktan kelimeler Türkçeye giriyor.

İskele kelimesini Türkçeden atmak hatadır. Bu Malazgirt Türkünün İzmir’e gelmek hatırasını atmak demektir.

İşte Türkler İran’dan neyi getirmiştir belli, neyi getirmemiş belli. Bir Türk’e pencereyi gösterin, pencere der. Pencere, cam çerçeve kelimeleri farisi olduğu için bunları İran’dan biliyor. Bilmeseydi, Rumcadan alırdı. Pancur ve terasayı sonradan almış. Biber, Frenkçe. Patlıcan Arapça, Fasulye İtalyanca, bize girmiş. Demek ki medeniyet müşterek ve beynelmileldir. Fransızca böyledir. Her millet böyledir.

Istılahlar bütün milletlerde değişmiştir. Bizde de değişiyor. Vatan ve Millet ismi değişmiş, lakin ifade ettiği şey aynıdır. (Milet-i İslamiye) dendiği zaman millet ne ise şimdi Türk milleti deyince odur. (Memalik-i Mahruse-i Şahane) de öyle. Şimdi Türkiye diyoruz. Aynı şeydir. Cedlerimiz Anadoluyu fethettikten sonra bütün isimleri değiştirmemişler. İstanbul

— İstinbolis (Şehirden şehire) demek, etraftaki köylüler öyle dermiş. Bizimkiler bunu isim zannettikleri için İstanbul kalmış.

Vatanımız genişlemiş Tri polis’i (üç şehir) almışız. Tirebolu demişiz. Adriyona Polis, iki asır evvel Edirne olmuş.

Bazı kelimeleri olduğu gibi almışız. Ayasofya, manastır demek, dini bir tabir. Fakat Ayasofya Camii Şerifi demişiz.

Ayastofonos Hiristos’u olduğu gibi almışız.

Rumeli, Diyar-ı Rum demek ama tuhaf ifadeyi almışız.

Roma, Roma İmparatorluğu demek. Rom diyemiyor, Rum diyoruz.

Evet, bir grup insanın toplanıp kendi kendilerine kelimeler türetip zorla bir millete benimsetmeleri mümkün olamaz. “Oluş ve yontuluş” gerçeğine uygun olarak o kelimeleri kullanacak olan millet fertleri, kendi bünyelerinde, kendi iklimlerinde dil ağacına çiçekler açtıracaklardır. Yoksa bu zorlamaları yapanlar her zaman gülünç duruma düşmekle karşı karşıyadırlar. İ.Hami Denişmend’in bir hatırası ile mevzumuza son verelim.


HOŞ GÜNLER 

Bir gün Hasan Ali Yücel gelmişti. Öteden benden konuşurken, artık bu memleketin en tatlı sohbet konusu olan dil devriminden de dem vurmaya başladık. Hasan Ali, bu konuda pek muhafazakâr olmadığı halde Milli Eğitim Bakanlığı devrine ait bir hatırasını hem hayretlerle, hem kahkahalarla anlattı. Bir gün evrimci, devrimci ve çevrimci bir dilci kendisine şöyle bir teklifte bulunmuş:
Bizde gün isimlerinin Türkçe olmaması yüzümüzü kızartacak bir durummuş. “Pazar” Acemce, “Pazartesi” Acemce ve Türkçe, yalnız “Salı” Türkçe, ‘‘Çarşamba” Acemce, “Perşembe” yine Acemce, “Cuma’’ Arapça ve “Cumartesi” de Arapça ve Türkçe olduğu için, haftanın yedi gününden yalnız birinin adı Türkçe ve altısının adları da Arapça ve Acemce imiş. İşte bundan dolayı evrim, devrim ve çevrim uzmanı olan muhteşem dilci bunlara karşılık şu öz Türkçe adların kabul ve yayılmasını rica etmiş:
Pazar: Gezgün,
Pazartesi: Öngün,
Salı: İşgün
Çarşamba: Güç gün
Perşembe: Koşgün
Cuma: Yorgün
Cumartesi: Bitgün

Bunlardan Pazara “gezgün” denilmesinin sebebi gezinti, yani tatil günü olmasından, Pazartesiye “Öngün” denilmesi haftanın ilk iş gününe rastlamasından, Salı ile Çarşambaya “İşgün”, “Güç gün” adlarının takılması iş-güç günlerine rastlamalarından, Perşembeye “Koşgün” denilmesi iş peşinde koşma günü olduğundan, Cumaya “Yor- gün” adının verilmesi dört gün çalıştıktan sonra yorgunluğun başlamasından ve nihayet Cumartesinin “Bitgün” devrimine uğraması da yorgunluğu takiben bitkinlikten ileri geliyormuş. Unutmamak için Hasan Ali’ye tekrar ettirip bir not defterine kaydettiğim bu eğlenceli adları nasıl olup da unutmadığını kendisinden sordum. 0 da bana:

— Bunlar unutulmaz şeylerdir. Sen de unutmayacağın için boşuna kaydettin dedi.

Türkçe olan Salı adının niçin değiştirildiğini de sormakda kusur etmedim.

— Onu ben de merak edip sordum. Yedi gün adının iş ve çalışma anlamı ile ilgili olması gerektiğinden bahis buyruldu, dedi ve bu evrim, devrim, çevrim bahsine kahkahalarla son verildi

Dili Yeniden Düşünmek

Dünyada dengeler hızla değişiyor. On beş yıl öncesine kadar demir perdenin kalesi olan ülkelerde bugün yepyeni oluşumlar ışık saçıyor. İki binli yılların bu ilk diliminde yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. Bu, nesillere ufuk gösterecek bir umut... Bu umudun gerçekleşmesi; tarih, kültür, coğrafya, ekonomi, dil ve edebiyat gibi birçok unsuru hesaba katmaya bağlı. Orta Asya ülkeleriyle olan kültür, dil ve tarih birliğimizi yok saysak, münasebetler ne kadar sığ temeller üzerine atılırdı.

Orta Doğu, Akdeniz, Karadeniz, Balkanlar ve Kafkaslarla çevrili olan ülkemiz; coğrafyamızın belirlediği, tarihimizin biçimlendirdiği şekliyle, zengin bir bileşime sahiptir. Anadolu'ya mazinin sağladığı bu zenginlik, çeşitlilik ve bütünlük geliştirilecek olan evrensel bir dille, geleceğimizin de en büyük dayanağı olacaktır.

Hedefimiz; evrensel barışı gâye edinen, diyalog ve hoşgörüyü esas alan yeni bir model sistemi dünyaya sunacak olan beyinlerin ve aksiyon erlerinin bu mesaj sunumunu gerçekleştirirken dil hususunda nelere dikkat edeceklerine ışık tutabilmektir. Bu model sistemi temsil edeceklerin şüphesiz, dil bakımından mükemmel olmaları gerekir. Diğer bir ifadeyle evrensel barışı, diyalog ve hoşgörüyü esas alan bu modelin, evrensel bir dil ile temsil edilmesidir.

Dilin tanımı, insanî münasebetlerdeki önemi, toplum için ifade ettiği anlam, mesaj aktarımında tek başına yeterli olup olmadığı, mükemmel dilin tanımı ve insanların bu dile nasıl sahip olacağı bu yazının konuları arasındadır.

Dil ve ifade ettiği anlam
Dil, Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde, insanların duygu ve düşüncesini aktarma vasıtası olarak tanımlanır. Bu tanımlama dile, anladığımızın dışında çok geniş bir anlam yüklemektedir. İnsanlar sadece sözle duygu aktarımı yapmazlar. Bakışlar, tavırlar, jest ve mimikler kısaca "hal dili" de insan duygularının aktarımında bir vasıtadır.

Sözün insanlar üzerindeki tesiri çok büyüktür. Bu sebeple insanlar, tarih boyunca, bir başkası üzerinde tesirli olacak güzel söz söylemenin yollarını araştırmışlardır. Dilin ustası olarak kabul edilen şairler ve hatiplerin toplum içinde hep ayrıcalıklı bir yeri olmuştur. Öyleki, söylemiş oldukları sözlerden dolayı devlet adamları tarafından itibar gören şairler olduğu gibi, sözlerinin meydana getirdiği tesiri canlarıyla ödeyen şairler de mevcuttur.

Dilin tebliğdeki önemi çok büyüktür. Biz, bunun örneğini Hz. Musa'nın hayatında görmekteyiz. Hz. Musa, Firavun'a karşı tebliğle vazifelendirildiğinde Allah'tan; "dilindeki hafif pürüzün giderilmesini, daha tesirli konuşma yapabilme imkânına eriştirilmesini, daha pürüzsüz konuşabilen kardeşi Harun (as)'un bu yüce davaya hizmette kendisine yardımcı verilmesini"1 dilemiştir. Bu durum Kur'an'da şöyle anlatılmaktadır: "Musa dedi ki: 'Rabb'im, yüreğime genişlik ver, işimi kalaylaştır, dilimden şu düğümü çöz ki; sözümü anlasınlar, bana ailemden birini (kardeşim Harun'u) vezir olarak ver, onunla arkamı kuvvetlendir." (Taha / 25-26-27-28-29-30-31) Bu âyetlerin de işaret ettiği gibi tebliğ vazifesinin gerçekleşebilmesi için ilahî mesajların insanlara tesirli bir dille anlatılmasına ihtiyaç vardır. Nitekim Allah (cc); Hz. Harun'u, Hz. Musa'ya yardımcı olarak göndermiştir.

Söz, sosyal olaylarda da çok önemlidir. Sözün toplumlar üzerindeki tesiri zaman zaman "savaşları bitirecek, başları kestirecek" kadar büyük olmuştur. Cahiliye döneminde Araplarda şiirin büyük bir yeri vardı. Şiir yarışmalarında birinci olan şiir altın harflerle yazılarak Ka'be'nin duvarına asılırdı. İslâmiyet geldiğinde Ka'be'nin duvarında "Muallakat-ı Seb'a" denen yedi şiir bulunmaktaydı. Kur'an, edebiyata ve şiire çok değer veren bu topluluk üzerine onları şaşkına çeviren büyük bir ilahî üslupla nazil olmuştur. Kur'an, bu insanlar üzerinde çok büyük bir tesir göstermiş ve onun bir beşer sözü olamayacağı konusunda ittifak etmelerine vesile olmuştur. Nitekim Kur'an bazı âyetlerinde insanlara ve cinlere hitaben kendisine benzer bir eser oluşturamayacakları hususunda meydan okumuştur. Bu meydan okuma, bu toplumun değer ölçüleri ve ruh halleri dikkate alınırsa daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü bu topluluk İslâmiyet'ten önce şairin bir sözüyle savaşa girişir, bir sözüyle savaşı bitirirdi.

Günümüz dünyasında da dil en tesirli silâhlardan biridir. Bu silâh, kullananın kabiliyeti, becerisi ve gâyesine göre olumlu veya olumsuz olabilmektedir. Günümüzün en ciddi savaşları kültür sahasında yaşanmaktadır. Bu savaşın da en tesirli silâhının dil olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

Dil toplum münasebeti
Dil, bir milletin en önemli yapıtaşıdır. Çünkü o, fertleri bir arada tutan, onlarda ortak yaşama arzusu uyandıran, dertlerini azaltan, sevinçlerini çoğaltan en önemli unsurdur. "Dil, milletin ve milli varlığın en önemli unsuru, milli birlik ve bütünlüğün en büyük amili olduğu gibi, her türlü bilginin de temelidir."2 Heidegger: "Dil, insanın evrenidir." der, bu sözü topluma doğru genişleterek ifade edecek olursak, dil; bir milletin ortak rüyasıdır. Onda bir milletin en aziz, en değerli, en büyük ve en tılsımlı hazineleri gizlidir. Türkçede tarih boyunca yaşamış bütün bir milletin rüyası, hayali ve birikimi vardır.

Bir devlet, başka bir milleti tarih sayfasından silmek istediği zaman, işe onun dilinden başlayacaktır. Burada, 'Dil, kılıçtan keskindir.' sözünü hatırlamamız yerinde olacaktır. Çünkü yapmada ve yıkmada dil, en tesirli silâhtır. Dilde, fertleri yalnızlaştıran güçler; rahatlıkla o milleti parçalayabilir. Bu tehlikenin farkında olan Türk büyükleri ilk yazılı eserlerimiz olan Göktürk Kitabeleri'nden bu tarafa bu konuya hassasiyetle eğilmişlerdir. Tanzimat'tan bu yana, Türk toplumunun içine ekilen ayrılık tohumlarının büyük bir kısmı dille olmuştur. Zararlı fikirler yazılarak, konuşularak insanımızın zihni bulandırılmıştır. "Dil meselesi bir milli müdafaa meselesidir. Dilimizi korumak, vatanı korumakla birdir. Çünkü dil, vatan kadar, tarih kadar aziz; bayrak ve aile kadar mukaddesattandır."3 Bu sebeple insanlığa götürülecek mesajı olanların dile vermeleri gereken önem büyüktür.

Dilin yeterliliği
Günlük hayatta derinden etkilendiğimiz olaylar karşısında, duygularımızı ifade etmekte zorlanırız. Bu hususta zaman zaman büyük şairlerin de muzdarip olduklarını görmekteyiz. İçte biriken duygu ve düşünceleri ifade etmede kelimelerin kifayetsiz kalışı şairleri yakındırmıştır. Merhum M. Akif:

"Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; 
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım!" 

derken bu feryadı bayraklaştırıyordu. Bir toplumun dilini en iyi kullanan şairlerin de zaman zaman bu tarz yakınmaları, içlerinde birikenleri ifade etmekte acziyete düşmeleri, söylediklerinin muhatap üzerinde tesir bırakmaması, dil hakkında bazı kuşkuları beraberinde getirmiştir.

- Acaba, söz iletişimde tek başına yeterli değil midir?

- Sözü tesirli kılacak vasıtalar nelerdir?

- Muhatap üzerinde sözden daha tesirli vasıtalar var mıdır, varsa bunlar nelerdir?

Bu sorulara cevap aramak insan-dil münasebetini daha berrak hale getirecek, ayrıca bu sorulara verilecek cevaplar "mükemmel dili" bulmada bir ışık vazifesi görecektir.

Mükemmel dil 
Mükemmel dil, kişinin meramını tam olarak anlatması, muhatabın da mesajı tam olarak algılaması olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda bu dil, iletişimde ve uygulamada herhangi bir aksaklığın olmamasını ifade eder.

Mükemmel dili aramanın yolu, kendi dilimizin kusurlu olduğunu kabullenmekten geçer. Bunun temelinde, konuşulanla anlaşılanın farklı olması veya konuşulanın tesir etmemesi yatmaktadır. Bu, bizi yeryüzündeki en mükemmel dili aramaya götürür. Bunu anlamak için de ilk insanın konuştuğu dilden günümüze kadar bir yolculuk yapmamız icap eder.

Acaba ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem'den bu tarafa konuşulan en mükemmel dil hangisidir?

Gerek İslâm, gerekse Batı kaynaklarındaki bilgiler, Hz. Adem'in konuştuğu dilin kıyamete kadar konuşulacak bütün dillere kaynaklık ettiği yönündedir. Allah (cc) Kur'an'da: "Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: 'Haydi, davanızda sadıksanız, bana şunları isimleriyle haber verin.' dedi." ( Bakara 2/31) buyurmaktadır. Elmalılı M. Hamdi Yazır, bu âyetin tefsirini yaparken, "Lisan hususunda bütün Adem oğullarının zamanımıza kadar vaki olan tenevvü (çeşitlenme) ve ilerlemelerin hepsi, esas itibariyle, Hz. Adem'in yaratılış bakımından şereflendirildiği bu isimleri öğretme özelliğine borçludur... Kelâmla ilgili kuvvet, insana has ruhun mahiyetinde bir kısım teşkil etmiştir."4 demek suretiyle kıyamete kadar konuşulacak dillerin temelinde Hz. Adem'e öğretilen isimler olduğuna işaret etmektedir. Ebu Katade'den nakledilen bir hadiste: "Allah, Adem'e her şeyin ismini öğretmiştir ve Adem her şeyi ismi ile adlandırıyordu. Her şey Adem (as)e toptan sunulmuştur."5 buyrulmaktadır. Bediüzzaman da buradaki toptan kelimesini şerhedebilecek bir açıklamayı 20. Söz'de şöyle yapar: "Hz. Adem'e icmalen talim olunan esmânın bütün meratibiyle tafsilen 'mazharı' Peygamberimiz Aleyhissalâtüvesselam'dır."

İnsanlar Hz. Adem'den sonra yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağılmıştır. Gerek coğrafî özellikler, gerek sosyal şartlar, gerekse insanların mizaçlarındaki farklılıklar her sahada olduğu gibi dil sahasında da farklılaşmayı beraberinde getirmiştir. Şu an yeryüzünde konuşulan dillerin Hz. Adem'e öğretilen isimlerden hareketle ortaya çıktığı söylenebilir.

Farklı dillerin ortaya çıkış sebebiyle ilgili olarak Tevrat'taki bir âyet Doğulu ve Batılı birçok dil bilimcisinin farklı yorumlar yapmasına sebep olmuştur. Bu konuda U. Eco'nun Avrupa Kültürü'nde Kusursuz Dil Arayışları isimli kitabında geniş bilgiler vardır.

Çok dilliliğin sebebi ne olursa olsun, gerçek olan, tarih boyunca olduğu gibi, günümüzde de aynı dili konuşanlar arasında bile kelimelerin; duygu, düşünce ve kavram bakımından farklı çağrışımlar yapmasıdır. Konuşmaların anlamı çok defa söz konusu kelimenin anlamca çok çok uzağına düşer. Dilin tanımında da belirttiğimiz gibi söz sadece bir vasıtadır. Onun anlatmaya çalıştığı, asıl kaynaktır. "Yani dilin göstergesi sözcükler değil varlıkların kendileridir."6 Dolayısıyla kelimelerin bizdeki anlamı; tecrübelerimizde ve bizde yaptığı çağrışımlardadır. İstiklâl Marşı'nın anlamı kelimelerde değil kelimelerin karşılığı olan dünyadadır. Mehmet Kaplan bu konuya şöyle yaklaşır: "Kelimeler hakikatin ta kendisi değildir. Biz güçlü bir refleksle kelimenin, eşyaya tıpatıp tekabül ettiğini sanır ve aldanırız. Dile inanan adam daima aldanır. Çünkü hakikat dilde değil, dilin delalet ettiği varlıktadır."7

O zaman aldanmamak ve aldatmamak için sözün ilerisindeki gerçeğe yönelmemiz gerekiyor. Bu gerçek de Allah (cc)'ın, Kur'an'da Peygamberimiz'e (sas) hitaben söylediği ve Efendimiz'in de, 'Bu âyet beni ihtiyarlattı.' dediği "...Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..."(Şûrâ 42/15) âyetinin ışığında görülmektedir. Bu da; hareket, tavır, yaşama ve konuşma dilinin birbirini doğruladığı bir sentezde bulunabilir. Hal dilinin, tarihin her döneminde ses ve yazı dilinden daha tesirli olduğu bilinen bir gerçektir. Hz. İsa'nın Havarilerinin gitmiş oldukları coğrafyalardaki halkların dilini bildiklerine dair bir bilgi bulunmamaktadır; ama bu insanlar çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde o dönemin en büyük devleti olan Roma'nın dininin Hıristiyan olmasına vesile olmuşlardır. Bu olay; onların, davalarını bir hayat tarzı haline getirmeleriyle açıklanabilir. Bedenen ve ruhen evrensel bir hitap tarzına ulaştıklarını gösterir, yani bütün insanlığın tereddütsüz anladığı mükemmel dili bulmalarıyla açıklanabilir.  Çağımızda yapılan araştırmalar göstermiştir ki; hal dili en tesirli ifadedir ve mesajı sunanın durumu kesinlikle muhataba yansır: Amerika'da bir öğretmen, anlatacağı dersi banda almış, sınıfa dinletmiş ve bunu her gün böyle yapmış. Haftalar sonra sınıfın yanından geçerken işlerin yolunda gidip gitmediğini öğrenmek için sınıfa baktığında her öğrencinin sırasının üstünde bir kayıt makinesi vardır. Anlatmak yerine dinletmeyi tercih eden bu öğretmene karşılık, not almak yerine kaydetmeyi tercih eden öğrencilerin durumunun anlatıldığı bu hikâye, iletişimin temel işlevini ortaya koymaktadır. Çünkü öğretmenlerini taklit etmişlerdir.

Sonuç olarak
Hal dili ile kal dilinin birbirini doğruladığı ahenkli kompozisyona "mükemmel dil" diyoruz. Kur'an: "Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir nefretle karşılanır." (Saf 61/2-3) âyetleriyle bu konuya çok güzel ışık tutmaktadır. Yeryüzünde Allah dostlarının ve bütün samimi gönüllerin anlaşma biçimi olan bu mükemmel dil, peygamberlerin, havarilerin, sahabenin ve kutsîlerin dilidir. İnsanlığa götürecek mesajı olan ve gâyesi evrensel barış, diyalog ve hoşgörüyü esas alan bir model oluşturmak olan kişilerin de bu dile ihtiyacı vardır. Nitekim, "Söz temsil kanatlarıyla uçurulabildiği ölçüde, gönüllerde heyecan uyarır ve bütün engelleri aşarak gider her istidada ulaşır. Sineleri her zaman saygıyla İslâm diye çarpanlar, oturup kalkıp onun heyecanıyla yaşayanlar, kendi gönülleri de dahil, ne kaleler aşmış ne kaleler fethetmiş ve ne medeniyetler kurmuşlardır."8 Geleceğin dünyasını da "gönül verdikleri yüce hakikât sayesinde, hayatları hep ukbâ buutlu, tabii üsluplarında aslâ alafrangaya girmeyen, düşüncelerini kendi enstrümanlarıyla seslendiren, sözlerinin belâgatini samimi olmalarında arayan, düşüncelerini ihlasla besleyen, hiçbir zaman cümlelerini süsleme lüzumu duymayan"9 mükemmel dil sahipleri kuracaktır.

Dipnotlar
1- C.Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur'an tefsiri, Anadolu yayınları 
2- F. K. Timurtaş, Türkçemiz ve Uydurmacılık, s. 224 
3- age, s.9 
4- M. H. Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, cilt 1, s.267 
5- İbn-i Kesir, Hadislerle Kur'an Tefsiri, cilt2, s.279 
6- Umberto Eco, Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı, s.28 
7- Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, s. 169 
8- M. F.Gülen, Işığın Göründüğü Ufuk 
9- age, s.75

Dünya Dili Türkçe ve Kültür Elçisi Öğretmenlerimiz

Türkçe, şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın deyişiyle “bizim ses bayrağımız”dır. Bugün bu bayrak dünyanın dört bir tarafında gururla dalgalanmaktadır. Türkçe UNESCO’nun verilerine göre en çok konuşulan diller arasında beşinci durumdadır. Bugün 88 ayrı ülke üniversitelerinde ilgili bölümlerde Türkçe öğretilmektedir. Bunun dışında yurt dışında açılan Türk okulları ve kurslarla bu sayı 180’e ulaşmıştır. Eldeki veriler dünyada Türkçe öğrenenlerin hızlı bir şekilde arttığını göstermektedir. Yakın zamanda dünyanın bütün ülkelerinde Türkçe kurslarının bulunduğu, Türkçe konuşanların olduğunu görmek bizleri şaşırtmayacaktır.

Türkçe tarihte imparatorluk dili olmuş bir dünya dilidir. Türkçemiz zengin kelime ve kavramlarıyla, eski dönemlere ait sözel ve yazılı metinlere sahip olmasıyla ve çok geniş bir coğrafyada konuşulmasıyla ‘dünya dili’ sıfatını elde etmek için gerekli olan niteliklere sahiptir. Dünyanın farklı kıta ve ülkelerinde öğretilmesi, konuşulması dolayısıyla Türkçe üzerine güneş batmayan bir dil olma özelliğine sahiptir. Özellikle yurt dışındaki okullarımız sebebiyle İstiklal Marşı’mız başta olmak üzere Türkçemizin en güzel şiirleri, en içli şarkıları yirmidört saat boyunca farklı milletlerin dillerinde sevgiyle çağlamaktadır.

Yahya Kemal Beyatlı’nın “ Bu dil ağzımda annemin sütüdür” veciz ifadesindeki Türkçemizi bugün başka milletlere annelerimizden aldığımız sevgiyle birlikte öğretiyoruz. Türkçe ile gönüllere giriyor, Türkçe ile Yunus’un sevgisini, Türkçe ile Mevlana’nın hoşgörüsünü, Türkçe ile Hacı Bektaş Veli’nin insana dikkat çeken felsefesini anlatıyor, Türkçe ile dünya insanlığına Nasreddin Hoca’nın hikmetli nüktelerini aktarıyoruz. Türk diline eserleriyle hizmet etmiş daha nice şair ve yazarlarımızın yazdıkları edebi metinler bugün farklı ırk,dil ve dinlere mensup kişilerin dilinde beş kıtada yankılanmaya devam ediyor.

Dilimizin gelişmesinde hiç kuşkusuz şair ve yazarlarımızın önemli katkıları bulunmaktadır. Bugün Yunus Emre’siz, Karacaoğlan’sız, Arif Nihat Asya’sız, Sait Faik’siz, Ömer Seyfettin’siz bir Türkçe düşünemeyiz. Şairlerimiz en içli duygularını Türkçemizle ifade etmişler, dilimizi şiirleriyle estetikleştirmişlerdir. Yine ediplerimizin kaleminde hadiseler derin bir anlam kazanmış, dilimizin en güzel cümleleri bir hikayede bir romanda nakış nakış işlenmiştir.

Diller işlendikçe gelişir yeni kelime, kavram ve deyimlerle zenginleşirler. Özellikle şair ve yazarlara bu konuda büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Dilimiz için halkın dağarcığındaki kelime ve kavramlar bizim için öncelikli referans olmalıdır. Yazılı metinlerden çok sözel kültür ürünlerindeki kelime ve kavramlar yazılı metinlerde işlenilerek bu kelimelere canlılık kazandırılmalıdır. Bu sözel ürünler annelerin dilinden akan ninnilerden, sonraki dönemlerde anlatılan masallara; çocuk oyunlarından tekerlemelere; bilmecelerden efsanelere; destanlarımızdan kahramanlık hikayelerine; atasözlerinden deyimlere; bilmecelerden fıkralara; manilerden türkülere; dualardan ağıtlara; Karagözden kuklalara; meddahtan ortaoyunu kadar bütün bu türleri içine almaktadır.

Türkçe yapısı itibariyle yeni kelimeler türetmeye elverişli bir dildir. Sondan eklemeli bir dil olması türetilen kelimeler arasındaki anlam bağıyla kavranmakta dolayısıyla bu durum Türkçeye kısa zamanda öğrenilen sistematik bir dil özelliği kazandırmaktadır. Son yıllarda sayıları hızla ihtiyaca parelel olarak artan Türkçe öğrenim setleriyle son teknikler, görsel araçlarla Türkçe öğrenmek daha zevkli ve daha kolay bir hale gelmiştir.

Dil zenginliği kültür zenginliğinin bir sonucudur. Atasözlerimiz bu zenginliğin temel bir göstergesidir. Bir milletin hayat görüşüne ve kültür birikimine dayanan atasözleri iç kuruluş ve dış yapı yönünden taşıdıkları özelliklerle edebî türler arasında ciddî bir yere sahiptir. Atasözleri sözlü gelenekte olduğu kadar kültür hareketini geliştiren zümreler tarafından da bilhassa olaylar karşısında görüşlerine kuvvet kazandırmak için sıkça başvurulan bir ifade vasıtası olmuştur. Aynı şekilde Türkçemizdeki zengin ve çeşitliliğiyle deyimler de dikkat çekmektedir. Deyimler milletin keskin zekası ile söz üretme gücünün bir göstergesidir. Az sözle çok şey ifade etmemizi sağlayan kalıp ifadeler olan deyimler Türkçemizde işlek olarak kullanılmaktadır.

Türkçemiz nesnelere verilen isimler açısından da oldukça zengindir. Bu zenginlikte Anadolu başta olmak üzere Türklerin tarih boyunca farklı kültürlerle beraber yaşamasının rolü büyüktür. Türkçe zaman içinde bir çok dile kelime vermiş tabii olarak da başka dillerden kelimeler almıştır. Dikkate değer bir husus da dilimizin kısa sürede alınan kelimelere yüklediği anlamlarla bunları Türkçeleştirmesidir.

Türkçe evrensel bir sevgi dilidir. Son yıllarda yapılan Türkçe olimpiyatlarında bu sevginin tezahürü açıkça görülmüştür. Dünyanın beş kıtasından 120 ülkeden gelen öğrenciler söyledikleri şiir ve şarkılarla kabiliyetlerini sergilemişler halkımızın yüksek takdir ve beğenisini kazanmışlardır. Türkçe olimpiyatlarının o renkli cıvıl cıvıl bakışları tatlı aksanlarıyla okudukları şiir ve şarkıların bizlerde uyandırdığı heyecanın gölgelememesi gereken asıl unsur onları yetiştiren fedakar öğretmenlerdir. Her biri bir destan kahramanı olmaya aday bu mütevazi öğretmenler ideal bir öğretmen olarak dünyanın dört bir tarafına ardına bakmadan gitmiş, sevgiyle inançla vazifesini yerine getirmiştir. Zaman olmuş bir nehre düşen öğrencisini kurtarmak için yüzme bilmediğini unutarak suya atlamış, öğrencisini kurtarmış ama kendisi oracıkta boğularak şehit düşmüş, zaman olmuş bir öğrencisini ziyaretten dönerken geçirdiği trafik kazasında şehitlik mertebesine ulaşmış, zaman olmuş mayına basan kan kaybından inleyen öğrencisini kurtarmak için mayına basma riskini göze alarak “Ya Allah” diyerek ileri atılmış onu kucaklayıp kurtarmıştır. Bütün bunlar bir kurgu değil bir abartma değil bir hakikattir. Tarih bunları kaydetmektedir ve bu tablolar ileride daha da anlam kazanacak, belki bir edibin keleminde belki bir senaristin kurgusunda edebi ve estetik karelere dönüşecektir.

Öğretmenliğin ne denli zor olduğunu ancak öğretmenler bilir. Hele bir de yabancı bir ülkede, yabancı bir çocuğa öğretmenlik yapmak, dilleri farklı olan öğrencilere telaffuzun önemsendiği bir Türkçe öğretmek, yokluklar, sıkıntılar zinciriyle görev yapmayı da eklediğinizde bunu başaranların değeri daha iyi anlaşılacaktır.

Sevgi dili Türkçe ancak sevgiyle öğretilebilir. Bir Yunus sevgisi mayalanacaksa bunu mayalayan öğretmen ancak Yunuslaşırsa bunu başarabilir ve başardığı da görülmektedir. Burada öğretilen sadece bir dil değildir. Tabii olarak her dilde olduğu gibi bizim kültürümüz, hadiselere, insana bizim bakış bakışımızdır.

Yurt dışında görev yapan öğretmenler arasında senaryoya dayalı ders anlatma yarışmasında jüri olarak görev yaptığımda bir öğretmenimizin elbiseler konusunu anlatırken dersin sonunda öğrencilerine evlerindeki fazladan olan elbiseleri getirmelerini söyleyerek hafta sonu yetimhaneye götürüp oradaki çocuklara bağışlatması bize gösteriyor ki oralarda öğretilen sadece dil değil, dil vesilesiyle kazandırılan belki dünyanın bir çok yerinde unutulmuş önemli insani değerlerdir.

Anadolu insanının civanmertliğiyle dişinden tırnağından artırarak gönülden desteklediği bu okullarda yine Anadolu’nun bağrından çıkan bu öğretmenler dil, din, ırk ayrımı yapmadan gittikleri her yerde ruh ve mana köklerinden gelen aynı şevk ve heyecanla vazifelerini yapıyorlar. Zaman zaman hasretlerini belki farkına varmadan bu öğrencilere öğrettikleri vatan temalı, anne temalı, gurbet temalı şiir ve şarkılarla dile getiriyorlar.

Geçmişte savaşmış, hala savaşan ya da hala siyasi sebeplerle kavgalı olan devletlerin çocukları Türkçe olimpiyatları vesilesiyle bir araya geliyorlar, çocukluk masumiyetiyle folklor oynuyorlar, koro oluşturup şarkılar söylüyorlar. Burada Amerikalı bir çocuğun Vietnamlı bir çocuk ile yan yana yolculuk yaparken birbirlerine dayanmış uyurlarken oluşturdukları manzara anlamlı bir tablo oluşturmaktadır. Yine bu öğrencilerin ayrılırken gözyaşlarına hakim olamadıklarına da çoğu zaman şahit olmuşumdur. Olimpiyat sonrası her çocuk bütün dünyaya uzanan barış köprüsünün bir basamağını oluştururken bir barış gönüllüsü olarak buradan ayrılıyor, bu barışın bu sevginin iletişim dili de tabii olarak Türkçe oluyor. Ayrıca her Türkçe öğrenen çocuk bir Türkiye sevdalısı haline geliyor. Ülkesinde yakınlarına bu sevdayı aşılıyor.

Medyada daha çok şiir ve şarkıların yer alması sebebiyle bir çok insanımız Türkçe olimpiyatlarının sadece şarkı ve şiir yarışmasından ibaret olduğunu sanabilir. Oysa burada öğrenciler konuşma, yazma, dilbilgisi, sunum, genel kültür, özel beceriler, sunum, ülke stantları, halk oyunları, deneme, okuma alanlarında da yarışmaktadırlar.

Sunum yarışmasında iki Afrikalı öğrenci yıllarca batılıların atalarını nasıl toplayıp mağaralarda olumsuz şartlarda istif edip köleleştirdiklerini resimlerle göstererek anlattıktan sonra nihayet Türkçe konuşan beyaz adamların geldiğini onlara değer verdiğini, başlarını şefkatle okşadıklarını anlatmaları, hele bunu tatlı Türkçeleriyle anlatmaları kelimelere sığmayacak tarifi imkansız bir duygu oluşturuyor.

Dilimizi, kültürümüzü dünyanın dört bir yanında adanmışlık ruhu içinde öğreten öğretmenlerimiz Türkçe olimpiyatları vesilesiyle Ankara’da düzenlenen törende hediyelerini almak için sahneye çıktıklarında salonda bulunan vefakar Türk insanı toplu halde ayağa kalkarak onları alkışladılar. Bu sahne bir anda kendiliğinden gelişen önemli, anlamlı bir hareketti. Mütevazi öğretmenlerin gözyaşları onları muhabbetle alkışlayan Anadolu insanının gözyaşlarına karışırken hadiseyi yaşayanlar unutulmaz bir ana tanıklık ediyorlardı.

Dünya insanlığının geleceğinin teminatı olacak aydınlık nesilleri, büyük bir özveriyle beş kıtanın dört bir köşesinde yetiştiren, bütün felaketlerin kaynağı cehaleti yok etme adına kutsal bir görev üstlenen, her türlü zorluk ve sıkıntılar karşısında yılmadan evrensel değerleri sevgi ve şefkatle öğreten, fedakarlığın timsali bütün öğretmenlerimizi ve onlara destek veren civanmerd Anadolu insanımızı bu vesileyle gönülden tebrik ediyorum.

Bu yazı Gönüllü Eğitim Dergisi'nin 15. sayısında yayınlanmıştır.

Dünya Dili: Türkçe

Yine kendine has koltuğunda oturuyordu. Büyükçe salon ve salonun duvar diplerinde çeşitli çiçekler sanki misafirlere tebessüm ediyorlardı. Gün ışığı pencereden içeriye alçak gönüllü bir yolcu gibi süzülüyordu. Bazen misafirlerin saçlarını okşuyor ve bazen de koltuğunda mütebessim oturan nur adamın çehresine aydınlık sunuyordu. Hayır hayır bu ona aydınlık sunuyor diye isimlendirilemezdi. Ondan aydınlık derliyordu ışık. Sonra güneşe taşıyordu bu derlediği nurları.Ya dudaklardan dökülen kelimeler. Onları kim derliyordu şimdi. Onları kim derleyecek elbette misafirler.İçi mânâ yüklü kelimeler, cümleler tuba dalı gibi ağıyor ve misafirlerin gönül dudaklarına kadar uzanıyordu. Misafirler bir sofradan değil, güzel söz ve belâgat dallarından topluyorlardı yemişlerini. Turfanda meyvelerini.Sohbet olurken bir taraftan da çay servisi yapılıyor ve çay bardaklarında kaşıkların çıkardığı sesler havayı dağıtmamak için oldukça tiz perdeden akıp gidiyordu. Misafirler bardakların çeperlerine değdirmeden sadece suyunu dalgalandırarak çaydaki şekerleri eritmeye çalışıyordu.Bir ara bir genç şöyle bir soru sordu koltukta mehip bir şekilde oturan vakur adama.“Türkçe’yi gelecekte dünya dili haline getirmeye mecburuz.” diyorsunuz. Bu sözünüzü biraz açar mısınız?

Nur çehreli adam gözleriyle bilinmez bir ufka bakıyor gibiydi. Bakışları o an daha da derinleşti. Evvelce söylemiş olduğu sözü hatırladı. Bu sözün elbette bu gün için boyutlarını anlamak oldukça müşküldü. 

Böyle Avrupa kapılarında dilencilik eden bir milletin boyunu aşkın bir hayaldi bu. Ama her hayal gerçekleşebilirdi. Çalışılırsa aşılmayacak yokuş yoktu.
Önemli olan azmi elden bırakmamak ve Ferhat gibi engel ve badirelere kazmayı yılmadan bir ömür boyu vurabilmekti.
Bu süreklilik nice dağları deler, nice tepeleri dümdüz ederdi.
O sıra aklına Hay bin Yakzan’ın gözlemi geldi. Bir yerden damlayan suyun bir taşı nasıl deldiği gözlemi.
“Evet!” dedi o an. “Bu söz mühim bir vazifeyi beraberinde getiriyor.
Şu gün bu sözü yerine getirmeye her zamankinden daha muhtacız.
Belki farz gibi bir şey.
Türkiye’nin yeni Türk dünyası ile tanışıp kaynaşması, Avrupa, Amerika, Avustralya’da yetişen Türk nesillerinin mevcudiyeti, Türkçe’nin bir dünya dili haline gelebileceğinin emareleri sayılır. Ayrıca dilin, kültürle yakın münasebetinin olduğu, hatta onun bir buudunu teşkil ettiği düşünülecek olursa, Türkçe’nin dokuz asırdan beri bir arada yaşamış bir topluluğun ortak dili olduğu avantajı da söz konusu.”
Bu sırada gözleri daha da derinlere bakar gibiydi. Tarih deyince onun yüzü bir başka hâl alır. Acı-tatlı günler sanki gözünün önünden tek tek geçerdi. Ama o bir bahçeden bal almasını bilen arılar, kelebekler gibi hayalini güzellik çiçekleri üstünde dolaştırır ve alacağı balı alır gönüllere takdim ederdi. İşte yine aynı hâl, aynı aydınlık çehre, aynı bakışlar bu iklimden bir şeyler toplayıp, sunmanın sevinci ve hazzıyla tebessüm içindeydi. Sözlerine şöyle devam etti:
“Evet Türkçe Selçuklular’dan beri bu topraklar üzerindeki- her ne kadar o dönemde devletin resmî dili olmasa bile- halk tarafından konuşulagelen bir dildir. Bu bakımdan bizim, Orta Asya’daki milletlerle aramızdaki ortak değerin gün yüzüne çıkartılıp, beklenen o engin kültür zenginliğinin sağlanması ve yetmiş yıl süren kopuk ilişkilerin aşılarak Türkçe’nin geliştirilmesi geleceğimiz adına çok önemlidir.”
Burada önce, çevredeki çiçekler sonra misafirler üzerinde bakışlarını dolaştırdıktan sonra sanki zorlu bir şeyin bizi beklediğini anlatır gibi yüzü hüzünlü bir hâl aldı. Belli ki bir aşılması gerekli engelden söz edecekti. Sözlerine şöyle devam etti:
“Diğer taraftan Batı ile entegrasyon sağlanması, mesela teknolojinin gelişmesi ile elde edilen yeniliklerden haberdar olma, yani bilgi ve teknoloji transferi ile çağın bütün varidatının benimsenmesi de yine Türkçe’nin ortak dil olmasına bağlıdır.”
Bu sırada bakışları biraz ötede sehpanın üzerinde duran Kur’ân’a çevrildi. Sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hz. Musa (a.s) Eyke’de Şuayb (a.s) gibi bir söz sultanı ile tanışınca kendi kendine: ‘Rabbim, benim göğsümü aç. Bana işimi kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz. Ki sözümü anlasınlar.’ demişti. Burada dikkatimizi çeken husus; kalbin inşiraha mazhar olması ve maksadın rahatlıkla ifade edilebilmesi için, dilin maksadı ifadede hiçbir şeye takılmaması gerektiğidir. Evet bir peygamber olan Hz. Musa’nın mesajını sunabilmesi için böyle bir istekte bulunması çok yerinde bir harekettir. Hz. Musa’da bir istek halinde ortaya çıkan bu hususun, Efendimiz’de Allah’ın bir lütfu olarak; “Biz senin kalbine inşirah vermedik mi?” ayetiyle, mevhibe ve minnet ufkunda tecellisine şahit oluruz. Yani Hz. Musa (a.s)’ın Rabbinden istediği şey, Efendimize bir nimet olarak verilmiş ve onun şükran duyguları coşturulmuştur.
Yine Efendimiz, “Beyanda sihir vardır.” diyerek gelecekte her şeyin gücünü beyandaki edadan alacağını haber vermiştir.”
Her “Efendimiz” sözü geçtikçe yüzünde ayrı bir aydınlık tayfları dolaşıyordu nur çehreli adamın. Sanki Efendimiz sözüyle maziye seyahat ediyor ve o yüce kametin ikliminden alacağını alıp misafirlere sunuyordu. Bu sunuş konuşmanın içine bazen birkaç damla gözyaşı ve bazen ağlamaklı bir çehreyle sirayet ediyordu. Sözlerine şöyle devam etti:
“Ayrıca Adem (a.s)’e öğretilen isimler Efendimiz’de daha bir açıklığa kavuşturulmuştur. Efendimiz (s.a.s) ahir zaman peygamberi olduğuna göre bu da bir mânâda ahir zamanda ilmin öne çıkacağına işarettir. Evet çağımızda her şey ilme bağlıdır. Ve artık bizler bir ilim çağını yaşıyoruz. Ancak bunun insanlığa sunulması meselesine gelince o gücünü beyandaki edadan alacaktır.
Günümüzde koskocaman bir Türk dünyası olarak bu fonksiyonları eda edebilmek için yarım yamalak bir Farsça, bir Arapça ve İngilizce ile bir şeyler yapamayız ve hedefe ulaşmamız oldukça zordur. Bu itibarla Türkçe’nin böylesi önem arz etmesi, başta edebiyatçılar olmak üzere, herkese ciddi sorumluluklar yüklemektedir. Bu açıdan sadece mevcudu öğrenip-öğretmekle kalmayıp; büyük istidatlar yetiştirerek, onlara ciddi sorumluluklar yüklememiz ve dilimizin gelecekte çok ileri bir seviyede temsil edilmesini sağlamamız gerekmektedir. Bu sebepten bir taraftan dilin kendi kurallarına uygun kelime türetirken, diğer taraftan da asırlardan beri kullanıla kullanıla dilimize mal olmuş kelimelerin muhafazasının zaruretine inanıyorum.. Evet millete mal olmuş bu kelimeler artık bizimdir ve dil zenginliğimizin bir buududur.” 
Bu sırada yine tarihe doğru bir yolculuk yaptığı her halinden belliydi. Gözlerini kıstı. Bir şeyleri daha iyi gerebilmek için sanki ufuklar ötesine bakıyor gibi bir hâli vardı. Dudaklarından dökülen cümleler bizi zannımızda yalan çıkarmadı. Bir güzide yolculuktan çiçekler gelmişti işte bize. Bir tarihi hakikat önümüze serilmişti nakış nakış, rengârenk çiçekler gibi. “Meselâ medreselerimizde okutulan eski kitaplara baktığımızda o dönemde kullanılan dille bir şey ifade edebilmek için günümüzde olduğu gibi istidradi birtakım açıklamalara ihtiyaç duymayacak ölçüde bir derinliğe, bir zenginliğe sahip olduğunu görürüz. Bana göre bunlar tekrar gözden geçirilerek mutlaka değerlendirilmelidir. Günümüzün gençleri, onu anlamıyor diye bu zenginliğin bir kenara atılması kat’iyen doğru olmaz.
Günümüzde her zamankinden daha geniş imkanlara sahip bulunuyoruz. Bugün, Türkçe’ye hakim insanlar, konferans, seminer, panel ve sempozyumlarla meselenin önemini vurgulayabileceği gibi, gazete, TV, dergi gibi yazılı ve görsel medyayı, bu önemli neticeye ulaşmada vasıta olarak kullanılabilir. Milletimizin kendini bütün dünyaya anlatabilmesi, yeniden isbat-ı vücut edebilmesi bir açıdan Türkçe’nin dünya dili haline getirilmesine bağlıdır.” Burada çaylar tekrar tazelendi. Koltuğunda oturan adam yanındaki sehpanın üzerindeki fağfur renkli çayını alıp, hurma ile yudumlarken bir taraftan da konuşmasına devam ediyordu. “Son olarak sübjektif bir değerlendirmemi arz etmek istiyorum. Benim eskiden beri Türkçe’ye karşı ayrı bir sevgim, hatta özlemim var. Meselâ bana Arapça -ki Kur’ân dilidir- ile Türkçe arasında her iki dilde de aynı ölçüde yazı yazma kabiliyeti verilseydi, ben Türkçe’yi seçer ve Sultanü’ş-Şuarâ, Baki’nin şairane ifadesini, Şeyh Galip’in mânâdaki derinliğini, Mehmet Akif’in samimiyetini satırlarım arasında cem etmek isterdim, ama heyhat…
Hâsılı geleceğe emin adımlarla yürüyen Türkiye ve Orta Asya dünyası, Türkçe’yi mutlaka dünya dili haline getirme mecburiyetindedir.”
Sorunun cevabı bitmişti. Misafirlerin gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Şimdi karşılarında bir Türkçe aşığı zatı görmenin ve dinlemenin memnuniyeti her hallerinden belli oluyordu.
Bir süre sonra yerinden kalkan nur yüzlü adam odasına giderken, misafirler aldıkları dil gıdasının ve bunun eşliğinde ledünnî hazzın doygunluğuyla ona hayranlıkla bakıyorlardı.

Gönül Dili, Hâl Şivesi

Gönül Dili, Hâl Şivesi 

 

 Yağmur Dergisi  / Sayı: 29 Ekim - Kasım - Aralık 2005

Gönül erleri her zaman söze gerçek değerini kazandırma peşindedirler. Onlar ağlarını gerer, sürekli iç ihsaslarını ve gönüllerden fışkıran mazmunları avlamaya çalışır...

Beyân bir anahtarsa, o anahtarla açılan ışıktan dünyanın adı gönüldür. Her sözün kıymeti onun gönül ile irtibatı ölçüsündedir. Bence dil ve dudakla ifade edilen şeyler sadece gönül beyanının bir gölgesinden ibarettir. Ne var ki, Hak kelâmının bir izdüşümü sayılan gönül dilini de ancak ona açık duranlar ve ondan yükselen nefesleri duyanlar anlarlar. Mantık, muhâkeme, üslup, meânî kurallarına riayet söz cevherinin önemli unsurlarıdır... Evet, beyânın birer rengi, deseni, şivesi kabul edilen hakikat, mecaz, teşbih, istiâre, kinaye… gibi esaslar söze derinlik katan mühim hususlardandır. Her biri ayrı bir süsleme ve sözü sevdirme sanatı sayılan “muhassinât-ı lâfzıye”den cinas, seci’, iktibas… gibi hususların ve “muhassinât-ı mâneviye”den tevriye, tıbak, mukabele, hüsn-i ta‘lîl… türünden unsurların ifadeleri renklendirip bediî bir derinliğe ulaştırdığı da muhakkak. Ne var ki, temelde beyânı beyân yapan, onun gönül diliyle irtibatı ve iç ihsasların sesi-soluğu olmasıdır.

Lâfızlar mânâların kalıpları olmaları itibarıyla, bir yere kadar meânî, beyân, bedîî–şimdilerde bu tabirlere biraz yabancı olabiliriz– kural, kaide ve disiplinlerinin de önemli oldukları söylenebilir; ancak, beyânda aranan gerçek zenginlik ve enginliğin kalp ve ruhun derinliklerinden fışkırıp ortaya çıkmasıyla “mebsuten mütenasip” olduğu da bir gerçektir. İmandan kaynaklanan bir heyecanla mızrap yemiş bamteli gibi inleyen gönüllerdir ki, dinleyenler üzerinde mütemâdî tesir icra eder ve bir aşk u alâkaya vesile olurlar.

Aksine, vicdan mekanizmasına mâl edilememiş, gönül diliyle seslendirilememiş ve hal şivesiyle renklendirilememiş bütün söz ve beyânlar ne kadar yaldızlı olsalar da yine de ruhlar üzerinde mütemâdî tesir icra edemezler. İnsanın iç dünyası her zaman mamur, mâbedler gibi pırıl pırıl, arş-ı rahmete açık ve hep O’nunla münasebet heyecanı içinde bulunmalıdır ki, onun dillendirdiği mânâ ve mazmunların çevredeki akisleri de derin ve mütemâdî olsun; gönül gözleri kapalı, ruhu bedenî ve cismanî ihtirasların baskısı altında bulunan birinin başkasına edip eyleyeceği fazla bir şey de yoktur. Hayatlarının her faslında O’nu görüyor gibi davranan, O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla oturup kalkan, Kur’ân ifadesiyle, nerede bulunursa bulunsun, O’nun hâzır ve nâzır olduğunu soluklayan ve görüldüğünde Allah’ı hatırlatan dırahşan çehrelerdir ki, her zaman inandıkları kadar inandırıcı olmuş; hakikatleri ve “Hakikatü’l-Hakaik”ı hissettikleri kadar çevrelerine de duyurabilmiş ve hep sinelerde yankılanan bir ses ve soluk olagelmişlerdir.

Kendi özünden habersiz, mahiyetindeki derinliklere karşı bîgâne, Hak’la münasebetlerinde gerilerin gerisinde birisi oturup kalkıp bülbüller gibi şakısa, dil döküp çevresine destanvârî şeyler sunsa da katiyen hiçbir gönle giremez, hiçbir kimse üzerinde müessir olamaz; çok güzel konuşabilir, konuşmalarıyla teveccüh ve iltifat da toplayabilir, ama muhatapları üzerinde kalıcı bir tesir uyaramaz ve katiyen onları Hakk’a yönlendiremez; Allah, kendisine yönlendirmenin şifreli anahtarını gönül diline ve hâl şivesine armağan etmiştir. Bugüne kadar ruh ve gönülden yükselmeyen ve insan ledünniyatına ulaşamayan kuru bilgiler, söz ebelikleri, heva ve hevesleri şahlandıran dil ve akıl oyunlarıyla bir şeyler yaptıklarını sananlar kendilerini avutmuş, başkalarını da aldatmışlardır ama katiyen sinelerde sürekli yankılanan bir ses ve soluk olma bahtiyarlığına erememişlerdir. Ses-soluk, dil-dudak, kalem ve parmak iç ihsasların emrinde olmalıdır ki, söz gerçek değerine ulaşabilsin.

Gönül erleri her zaman söze gerçek değerini kazandırma peşindedirler. Onlar ağlarını gerer, sürekli iç ihsaslarını ve gönüllerinden fışkıran mazmun-ları avlamaya çalışır, vicdan mekanizmasından vize almayan mülâhazalara kapalı durur, kalblerinden nebeân etmeyen sesler-sözler bülbül nağmeleri gibi dahi olsa onları içlerinin farklı bir derinliğinde unutulmaya terk eder ve o kabîl mülâhazalar karşısında sürekli sessizlik murakabesi yaşarlar. Gönüllerinden fışkırdığına emin bulundukları ve Hak mülâhazasına bağlı dillendirdikleri mefhumlar aklın zahirî nazarında zehir bile olsa, onları gönül dilinden yükselmeyen, hal şivesiyle renklenmeyen kevserlere tercih ederler; tercih ederler, zira onlar nefsanî ve cismanî huzur peşinde değillerdir; mülâhaza dünyalarına bağlı yürüdükleri yolda bin türlü mahrumiyet ve mağduriyet söz konusu olsa da, onlar hep gönül ibrelerinin gösterdiği istikamete müteveccihtirler ve gerektiğinde bütün bütün kendilerini unutmaya, hatta “ömür billâh” yâd edilmemeye hazırdırlar. Ne nâm u nişan ne şöhret ü şân ne de servet ü sâmân peşindedirler. Edip eylediklerine karşı sürekli vefasızlık görseler veya hep mahrumiyetlere maruz bırakılsalar da ne alınır, ne gönül koyar ne de kimseyi vefasızlıkla suçlarlar. Böyle davranmayı inançlarının gereği, yürüdükleri yolun da hususiyeti sayar; karşılaştıkları olumsuzluklara bir “eyvallah” çeker ve yol almaya bakarlar bu peygamberler şehrahında.

Tarih boyu bütün Kur’ân talebeleri hep böyle düşünmüş ve bu güzergâhta yürümüşlerdir. Dün ve bugün o nurânî şehrahın yolcuları o yolun Sonsuz Rehber’inin takipçileri olmaya and içmiş, hep sevgi soluklamış, başkalarına karşı aşk u alâka mırıldanmış, herkesi kardeşlik hisleriyle kucaklamış, Bediüzzaman ifadesiyle, kâinata “mehd-i uhuvvet” nazarıyla bakmış, konuşurken gönül dilleriyle konuşmuş, konuştuklarını hal şivesiyle renklendirmiş ve fânileri Bâkî’den ayıran noktaya ulaşmış, his ve heyecanlarıyla hep bir farklılık resmi çizmişlerdir.

Bunlardır ki, çevrelerindeki en küçük işaretlerde bütün varlığın ruh ve mânâsını duyar; duyduklarını çehrelerindeki imalarla, gözlerindeki mânâlarla şekillendirir; var olmadaki derin sırları ledünnî bir sezişle sezer ve kalbin tepelerine sağanak sağanak boşalan mânâları birer “mâide-i semâviye” gibi karşılaştıkları herkese tattırmaya çalışırlar... dolaşırlar vadi vadi, inançlarında filizlenen güzellikleri sunacak sineler ararlar... Ve buldukları her müstaid ruhla âdeta bir bayram yaşarlar. Duygularında gayet masum, en büyük başarılar karşısında bile iddiasız, her türlü beklentiye karşı kapalı; ama pürneşe ve püriştiyaktırlar.

Gece-gündüz hep bir sır peşindedirler... Sırlarını paylaşma onların en büyük emelidir. Gönüllerinde duyduklarıyla gönüllerde heyecan uyarmaya çalışırlar.. âşina sinelere duygudan-düşünceden, sesten-sözden matbaa mürekkebi görmemiş güftesiz besteler sunarlar. Soluk soluğadırlar yaptıkları işin heyecanıyla; ne yeis ne de keder, ne tereddüt ne de inkisar; yudumlarlar amel ve aksiyonlarının zevkini ve lezzetini edip eyledikleri işin içinde ve aramazlar başka bir ücret aradıkları gibi ruh bilmez ve gönül bilmezlerin. Sunarlar gönüllerinde mayaladıkları ruhu, mânâyı ve o zevkine doyulmaz mârifet ve muhabbeti. Ön yargılı değilse, kimse kurtulamaz bu büyülü seslerin birer inşirah çağlayanı gibi gönül yamaçlarında çağlamasının tesirinden; kimse kurtulamaz sinelere çarpıp insan benliğinde yankılanan bu ledünnîliğin cazibesinden…

Gökler ötesi ifadelerin akisleri sayılan bu tesirli gönül beyânlarına karşı hiç kimse alâkasız kalamaz. Biz hemen tesirini görmesek de gönülden fışkıran, hâlle farklı bir şiveye ulaşan bu beyân âbideleri bugün olmasa da yarın mutlaka ona açık kalbler üzerinde tesirlerini gösterecek, vicdan sistemlerini bütün derinlikleriyle tesir altına alacak... Ve bir gün şuuraltı müktesebât hâline gelmiş bu vâridât, çok küçük bir tedâîyle de olsa ortaya çıkarak en alâkasız ruhlara bile kendi boyasını çalacaktır.

Evet, bugün ne gönül diliyle söylenen sözler ne de hâl şivesiyle seslendirilen beyânlar katiyen zayi olmamaktadır. Şimdilik zihinler onları birer disket gibi kaydediyor, şuur değerlendiriyor, mantık ve muhâkeme besleyip büyütüyor ve yeni kalıplara, yeni şekillere ifrağ ediyor, sonra da onları bir “vakt-i merhûn”a emanet ediyor. Mevsimi gelince belki de kalbin o sihirli beyânları, hâlin ruhlar üzerindeki o silinmez izleri ne duyulmadık şeyler ne görülmedik güzellikler ifade edeceklerdir..!

Görülen Geçmiş Zaman (Dili Geçmiş Zaman)

Bu konunun etkileşimli (interaktif) sınavına gitmek için tıklayınız.

Tanım:Fiilin belirttiği iş ve oluşun, içinde bulunulan zamandan önce yapıldığını ve kesinlikle bittiğini ifade eder. Fiillere-dı, -di, -du, -dü, (-tı, -ti, -tu, -tü)ekleri getirilerek yapılır.

 

Görülen Geçmiş Zaman Olumlu:

Öğretmen, dün bize geldi.

Dün dersimizde konuları tekrar ettik.

Bütün sorulara doğru cevap verdim.

 

Görülen Geçmiş Zaman Olumsuz:

Ahmet geçen yıl derslerine çok çalışmadı.

Ödevlerimizi bitirmedik.

Geçen hafta kelimelerin hepsini ezberlemedim.

 

Görülen Geçmiş Zaman Soru:

Bütün sorulara cevap verdin mi?

Konuyu anlanız mı?

Sınavın sonuçlarını açıkladılar mı?

 

Kullanımı:

1. Fiilin, işin geçmişte yapıldığını ve kesinlikle bittiğini ifade eder.

Dün akşam eve geç saatlerde gitti.

Sınav bir saat önce bitti.

2. Gerçekleşen fiil ve iş anlatan kişi tarafından bilinmektedir.

Dün İstanbul’a kar yağ.

Öğretmenciler, öğretmenlerine şiir yaz.

3. Yaşadığımız ve gördüğümüz olayları anlatmak için kullanılır.

Ayağı kaydı, düş.

Dün sabaha kadar ders çalışm.

Not:Bazen Görülen geçmiş zaman yerine Geniş zaman kullanılabilir.

Fatih Sultan Mehmet 1453te İstanbul’u fetheder.

(Fatih Sultan Mehmet 1453te İstanbul’u fethetti.)

Olaylar biter, polisler olay yerine gelir.

(Olaylar bitti, polisler olay yerine geldi.)

Not:Bazen Görülen Geçmiş Zaman yerine İstek Kipi kullanılabilir.

Dışarı çıkınca bir de ne göreyim.

(Dışarı çıkınca bir de ne görm, dersiniz.)

Not:FıSTıKÇı ŞaHaP harflerinden sonra-tı, -ti, -tu, -tüekleri gelir.

Annesine yardım etti.

Not:Belirli geçmiş zaman, fiillerin dışında isimlere de gelebilir.

Bir öğretmenimiz var. İyi kalpli ve yardımsever biriydi.

Dün hava çok güzeldi.

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu Konuşması -Yunus Emre Vakfı Faaliyetleri

5653 sayılı Kanunla kurulan; Mütevelli Heyet Başkanı Dışişleri Bakanı, Mütevelli Heyet Üyeleri de farklı Kurum ve Kuruluşlarından oluşan Yunus Emre Vakfı, 7 Mayıs 2009‟da Ulus‟taki tarihî binasında faaliyetlerine başlamıştır. Vakfın kuruluş amacını kısa başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:

*  „Yurt dışında Türkiye ‟yi, Türk kültürünü, Türk dilini, Türk edebiyatını, Türk tarihini, Türk sanatını, Türk mirasını tanıtmak ve bu konularda ücretli veya ücretsiz, eğitim-öğretim kursları açmak veya açtırmak, uluslararası alanlarda geçerliliği olan „Türkçe sertifika-dil programları açmak ‟

*  Türkiye'nin diğer ülkeler ile dostluğunu geliştirmek, kültürel alışverişini artırmak, bununla ilgili yurt içi ve yurt dışındaki bilgi ve belgeleri dünyanın istifadesine sunmak, Türk dili, kültürü ve sanatı alanlarında eğitim almak isteyenlere yurt dışında hizmet vermek, Türkiye'de Yunus Emre Araştırma Enstitüsü ve yurt dışında da Yunus Emre Türk Kültür Merkezleri açarak faaliyetlerine devam etmek 1

*  Yurt içinde ve yurt dışındaki üniversite ve sivil toplum örgütleri, ilgili diğer gerçek ve tüzel kişiler ile ortak projeler yürütmek ve yazılı ve görsel medyada süreli veya süresiz yayınlar yapmak veya yaptırmak

*  Yurt dışında benzer ve uluslararası kuruluşlarla ile bilgi bankalarıyla da işbirliği yapmak, toplanan bilgileri dünyanın istifadesine sunmak, tanıtma büroları, enstitü ve dokümantasyon merkezleri kurmak

*  Türk dilinin, kültürünün ve sanatının tanıtımına ilişkin yarışmalar düzenlemek ve ödüller vermek.2

*    Türkçe Seviye Sınavı; Vakıf Avrupa Konseyinin belirlemiş olduğu Avrupa Dilleri Öğretimi Ortak Çerçeve Metni doğrultusunda altı aşamalı seviye tespit sınavı hazırlanacak ve Türkçe öğrenmek isteyen yabancılara uygulanacaktır. Bu uygulamanın iki dilli Türk çocukları için de  uygulanabilecek hâle getirilmesiyle yurt dışındaki Türk çocukları için de seviye sınıfları oluşturulabileceği düşünülmektedir.

* Dünyada Türkçe Envanteri; Geçmişten günümüze Türkçe, Türk kültürü, tarihi, modern ve
geleneksel Türk sanatı gibi alanlar üzerine bilimsel araştırmalar yapan yabancı bilim adamlarının çalışmalarını tanıtacak bir belgesel meydana getirmektir. Proje sayesinde, bu alanlara dair faaliyetlerin yürütüldüğü ülkelerdeki çalışmaların karakterleri ve gelenekleri ortaya konulacak; bu hususta bilgi ve belgelere dayanan kapsamlı bir döküm ortaya çıkarılacaktır. Proje kapsamında şu ana kadar yedi ülke (Macaristan, Fransa, Belçika, Almanya, İngiltere, Avusturya, Bosna-Hersek) ziyaret edilmiş ve bu ülkelerdeki çalışmalar tespit edilip derlenmiştir. Ayrıca yine bu proje sayesinde Türkçenin sınırlarının yeniden çizilmesi ve yayılma alanlarının belirlenmesi amaçlanmıştır.1

* Türkçenin Öğretimi Konusunda Program Geliştirme ve Ders Materyalleri

Oluşturma; Dil öğretiminin temel aracılarından biri, uzun zamandır ders kitabı olarak kabul edilmektedir. Yenilenen bilgi teknolojileri ile eğitim materyali kavramının içerisine ders kitaplarının yanı sıra yardımcı kitaplar, görsel ve işitsel ögeler-ses kayıtları, resim ve fotoğraflar vb.-, sözlükler ve okuma kitapları da girmektedir. Bu amaca hizmet etmek için de vakfın projelerinden birisi de Türkçe öğretimine yönelik kaynak hazırlamaktır.

Sayın Bilim adamları,

Biraz evvel kısa başlıklar halinde Vakfın amacını belirlemeye çalıştık. Bilindiği gibi bu Vakfın asıl hedef kitlesi de yurt dışındaki hem kendi insanımız, hem de yabancılara Türk‟ün Kültürü bağlamında hizmet vermektir. Bu Vakıf, Yunus Emre‟nin Hayatı ve Eserlerini araştırmaz. Herkes tarafından ortak olarak kabullenilen O‟nun güzel ismi ile Türk Kültürünü Yurt dışında yaymaktır. Tıpkı Almanların Goethe Institüt‟üsünün yaptığı hizmeti yapmaktır.

Vakıf, ilk olarak kendi bünyesinde „Yurt Dışında Eğitim-Öğretim Hizmeti ‟ verebilmek için „Yunus Emre Enstitüsü‟nün kuruluşunu gerçekleştirmiştir. Böylece yurt dışında Yunus Emre Türk Kültür Merkezleri ‟ vasıtasıyla Türk dili, Türk kültürü ve Türk sanatına dair faaliyetler yürütecek olan Yunus Emre Enstitüsübu alanlarda eğitim almak isteyenlere yurt dışında hizmet vermek, Türkiye‟nin diğer ülkeler ile kültürel alışverişini artırıp dostluğunu geliştirmek gibi amaçlarla, geniş bir coğrafyalarda faaliyetlerini yoğunlaştıracaktır

Bu Enstitünün Genel Müdürü Sayın Prof Dr. Ali Fuat Bilkan‟dır. Kendileri bu konuda gece-gündüz, kış-yaz, uzak-yakın demeden canla başla çalışmaktadır. Aslında Sayın Ali Fuat Bilkan, bu çalışmalarında devlet‟e bile zaman zaman yük olmadan, şahsi gayretleri ve çevresindeki iş verenleri de harekete geçirerek dünyanın her köşesinde Türk Kültürü- Türkçe‟nin Öğretim Merkezleri açmaktadır. Bu cümleden olarak, on iki ay gibi kısa bir zamanda; Saraybosna, Tiran, Kahire, Üsküp, Astana, Londra, ġam ve Brüksel‟de Türk Kültür Merkezleri kurmuş ve bu kurumlarda Türkçe öğretimi ile Türk sanatı ve Türk kültür faaliyetlerini başlatmıştır. Bu merkezlerde Türkçe öğrenen yabancı uyruklu kursiyerlerin sayısı iki bin civarındadır.

Yunus Emre Enstitüsü, 2011 yılında da faaliyetlerine aynı hızla devam ederek, Berlin, Pekin, Tokyo, Lefkoşa, Budapeşte ve Bükreş‟te Yunus Emre Türk Kültür Merkezleri‟ni açacaktır. Bu merkezlerde, dil öğretimi faaliyetlerinin yanı sıra, resim sergileri, konserler, konferans, sinema gösterileri ve kitap tanıtımları gerçekleştirilecektir. Bu çalışmalar vasıtasıyla, esas olarak kültürel mirasımızın yaşatılması ve yaygınlaştırılması amaçlanmaktadır.

Yunus Emre Bülteni, Y. 1, S. 1, Eylül 2009, s. 13

Sayın Misafirler,

Çalışmalarımız yine aynı hızla devam etmektedir. Hedefimiz, Türk‟ün dilini, edebiyatını, kültürünü, mimarisini, bütün dünyaya tanıtmak ve yaşatmaktır. Bu konuda Dış İşleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ile de müşterek çalışılmaktadır. Bu konuda yardımı olan her kuruma, her şahsa ve sizlere candan teşekkürler ederim. Asıl derdim şudur ki, böylesine güzel bir gaye ve hedef için başlamış olan bu kurumun gelecekte de yine aynı hızla devam etmesi ve durmamasıdır. Ġnanıyorum ki, 21. asır Türk asrı‟ olacaktır.

Sonuç olarak ifade edebiliriz ki, bu toplantının birincisi, 20-22 Kasım 2008‟de Başkent Üniversitesi nde Sayın Prof. Dr. Mehmet Haberal ‟ ın himayelerinde; Ġkincisi Yavru Vatan KKTC‟nin Uluslararası Kıbrıs Üniversitesinde ve bu. Üçüncüsü de böylece Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Sayın Prof Dr. Mehmet Füzün‟ün himâyelerinde, Eğitim Fakültesi Dekanı Sayın Prof Dr. Mustafa ToprakTDK Başkanı Sayın Prof Dr. ġükrü Haluk AkalınSayın Prof Dr. ġerifali Bozkaplan, Sayın Prof Dr. Ġlhan GençSayın Yard. Doç. Dr. Ġlyas Yazar, T.C. Başbakanlık ve Ġzmir‟in ilgili Kurumlarının himayelerinde sizlerin de yardım, destek ve teşvikleriyle bugün burada gerçekleşiyor. IV. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu‟nun Atatürk Kültür Yüksek Kurulu Türk Dil Kurumu tarafından Yurtdışında yapmasını dilerken, beni sabırla dinlediğiniz için de hepinizi en içten sevgi ve saygılarımı sunarım.

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

Prof. Dr. Abdurrahman GÜZEL Yunus Emre Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi

İşaret Dili

İşaret Dili

Özellikle dilsiz ve ağır biçimde duyma kaybı olan kimselerin iletişimde kullandıkları kendine özgü, görsel olarak algılanan doğal dil sistemi, işaret dili olarak tanımlanmaktadır. İşaret dili sağır ve dilsizlerce "haptik" anlamı (hareket ve dokunma) el temasıyla algılayarak kullanılıyorsa, buna "taklit işaret dili" denir.

İşaret dili, mimik ve ağzın görünüşüyle mesela sessiz konuşulan kelimelerle ya da hecelerle bağlantılı olarak ve daha çok vücudun şekliyle oluşan bağlamda her şeyden önce ellerle oluşturulan toplam işaretlerden (el kol hareketleri) meydana gelir.

Tarihçesi

Amerikalı "Valeri Sutton" 15 yaşındayken 1966 yılında kişisel notları için bir sistem geliştirdi. Bu kişisel sistemi bale koreografilerini not etmek için geliştirmişti. "Valeri Sutton" Danimarka Kraliyet Balesi'nde alıştırma yapmak için 1970'de Danimarka'ya taşındı. Orada Bournville Okulu'nun unutulma tehlikesinde olan koreografilerini kaydetmek için kendi dans notlarından yararlanmıştır. Bu kişisel sistemin 1973'te yayımlanması ve bale öğrenenler için "DanceWriting" Kursu (Bale vb. öğrenenler için koreografileri not alma kursu), bu not alma tekniğinin Kopenhag Üniversitesi bilim adamları tarafından okunan bir gazete makalesinde 1974 yılında tanınmasını sağlamıştır. İşaret diline yönelik "MovementWriting"in (Hareketlerin yazılması) daha ileri düzeyde çalışılması teşviki, Antropolog Dr. Rolf Kuschel'den ve Lars von der Lieth'ten gelmiştir. İlk olarak Kuschel, Güney Pasifik Okyanusu'ndaki bir adada yaşayan bazı sağır ve dilsiz insanların anlaşmak için kullandıkları işaret sistemini filme almıştır. Bu kişilerin konuştukları dili çözümleyebilmek için yazılı bir notlandırmaya ihtiyaç duyulmuştur. Dr. Rolf Kuschel ve "Lars von der Lieth, Sutton'dan bu filmde gösterilen el hareketlerini not etmesini rica etmişlerdir. Bir işaret dilinin sağır ve dilsiz "bulucusunun" hareketleri yardımıyla elde ettiği bu transkripsiyon sağır ve dilsizlerin davranış dilinin modern zamanda ilk defa kayıt altına alınması olarak kabul edilebilir. Yazı sistemi başlangıçtaki "MovementWriting"ten ayrı olarak sürekli gelişmiştir ve işaretleri tanımlayan bir yazının gereksinimlerine uygun hâle getirilmiştir. İşiten Danimarkalıların jestleri ve mimikleri de "SignWriting"in (İşaretlerin yazılması) simgeleri yardımıyla von der Lieth tarafından yürütülen araştırma grubunca kayıt altına alınmıştır.

Valerie Sutton 1975 ile 1979 arası Boston Konsevartuarı'nın dans bölümünde çalışmıştır. Bu esnada "New England Sign Language" (Yeni İngiltere İşaret Dili) araştırma grubuyla bir araya geldiğinde kendi "SignWriting" sistemini daha da geliştirmiştir. Duymayan yetişkinler, "National Theater of the Deaf"in (Duymayanların Ulusal Tiyatrosu) oyuncuları ilk kez 1977'de işaretler dili yazısını öğrenmişlerdir. Valerie Sutton 1979"da "National Technical Institute for the Deaf"te (İşitme Engelliler için Ulusal Teknik Enstitüsü) görev almıştır. Bu enstitü işaret dili yazısını resimlerle anlatan "Amerikan İşaret Dili"ni yayımlamıştır.

1982'in sonbaharından itibaren "SignWriter" (İşaret yazıları) çeyrek yıllık bir gazetede işaret dili yazıları isimli metinlerle yayımlanmıştır. Düzenli ve periyodik basımlardan faydalanarak hızlı ve kolay bir yazım için gerekli olanlara yetişebilmek için işaret dili yazsısı basitleştirilmiştir. Bu projeden 1984 yılında vazgeçilmiştir, çünkü bütün işaretler el ile yazılmak zorunda olduğu için masraflar bu çabalardan daha fazla olmuştur. 1986'da "SignWriter"ın bilgisayar programı yazılmış ve yayımlanmıştır.

1980'li yıllardan beri işaret yazısına ilişkin çeşit çeşit kılavuzlar ve sözlükler mevcuttur, hatta el yazısı ve kabartma yazısı da geliştirilmiştir.

İşaret yazısı 1985'ten beri gözlemlenen yazıların yerine yazılmıştır ve 1997'den bu yana işaret yazısı resmî olarak yukarıdan aşağıya doğru bölümler hâlinde yazılmaktadır.

İşaret Dili Yazısı

İşaret Dili Yazısı

İşaret dili yazısı, işaret dilinin dilsel işaretlerinin temsilleri için Kopenhag Üniversitesi'nin vekaletinde 1974'te "Valeri Sutton" tarafından geliştirilmiş bir sistemdir. Daha önceden, Paris'te 19. yüzyılda Fransız "Bebian" ve daha sonra İskoçya asıllı George Hutton, Nova Scotia'da (Kanada) her ikisine de "mimografi" denilen bir işaret dili yazısı taslakları üzerinde çalışmalarını tamamlamışlardır.

Duymayanlar için diğer yazı sistemleri de mevcuttur. Örneğin Willian C. Stokoe'nun "American Sign Language" (ASL – Amerikan İşaret Dili), Eshkol-Weissman'ın "Israel Sign Language" (İsrail İşaret Dili), "Alman İşaret Dili" (DGS) için "HamNoSys" (Hamburg Not Alma Sistemi) ve Hartmut Teuber'in "SignLettering" fonetik/fonem sistemi günümüzde kullanılmaktadır. İşaret dili yazısı, "MovementWriting" (Hareketlerin yazılması) üst kavramından özetlenen, hareketleri tanımlayan ve "SignWriting"in (İşaretlerin yazılması) yanı sıra "DanceWriting" (Dansların ve koreografilerin not alınmasına yönelik) ile bağlantısı olan yazılar arasından birisidir.

İşaret dili, el kol hareketleri için önemli sayılabilecek el kol hareketlerinin gösterilmesinde el biçimlerinden ve mimiklerden yararlanmaktadır. Hatta kollar, bacaklar ya da omuzlar için kesin tanımlanmış birçok kesin belirli "piktogram" adı verilen işaret sisteminden ve hareketin tanımını gösterecek farklı oklardan, yıldızlardan, dalgalardan vb. değişik ek sembollerden de yararlanmaktadır. İşaretlerin sistemsel karakterlerinden dolayı yazının tanınması görece olarak kolaydır ("piktogram" ya da "piktograf" bir eşyayı, bir objeyi, bir yeri, bir işleyişi, bir kavramı resmetme yoluyla temsil eden sembollerdir)

İşaret dili Almanya'da birkaç yerde, örneğin Osnabrück'teki "Duyma Engellileri İçin Eyalet Eğitim Merkezi"nde (Landesbildungszentrum für Hörgeschädigte in Osnabrück) duyma özürlü çocukların ders programına yerleştirilmiştir. Aynı durum Güney Nikaragua'da bir okulda da gerçekleştirilmiştir. [3]

KAYNAKÇA

Prof. Dr. Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, Bayrak Basım, İstanbul, 2008, s. 3 Konuşma Dili, Yazı Dili

Dilin Bilimsel Tanımı [1]

Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Atatürk Döneminde Türkçe ve Türk Dil Kurumu Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi

Kısa Mesaj Dili Türkçeyi Bozuyor mu?

Herhangi bir Avrupa şehrinde, karşımı­za çıkan insanlara “Kısa mesajlar dilinizi bo­zuyor mu?” diye bir soru sorsak, alacağımız cevap aşağı yukarı aynıdır: Evet! Türkiye’de olduğu gibi, Av­rupa ülkelerinde de dil ko­nusunda bir endişe hâkim­dir. Fransızlar başta olmak üzere İngilizce kullanan ülkeler hariç, bütün Avrupa ülkeleri, dillerinin İngilizce tarafından istila edilmekte olduğunu korku ve endişey­le izleyip tedbirler almaya çalışıyorlar. Dünya dillerini işgal eden İngilizceyi ana dili olarak konuşanların da, dil içi bozulma­larla benzer korku ve endişeleri var. Diğerleri İn­gilizcenin istilasına karşı tavır belirlemeye, halkı bilinçlendirmeye, meclis kararları alıp kanunlar çıkararak dili korumaya çalışırlarken; böyle bir sı­kıntısı olmayan İngilizler MSN ve SMS’de kullanı­lan yeni dilden şikâyet etmektedirler.

Avrupalı bilim adamları için bu endişe ve şikâ­yetler yepyeni bir araştırma alanı yaratmış; şim­dilerde bu korkunun yerli mi yersiz mi olduğunu tespit etmek için deneyler ve bilimsel çalışmalar yapmaya yönelmişlerdir. Bu çalışmalardan birisi de David Crystal’in txtng the gr8 db8 adlı kitabıdır.

Dünyanın bilişim çağı­na girmesiyle birlikte diller büyük bir değişim yaşama­ya başladı. Özellikle Genel Ağ (İnternet) ve cep telefonu mesajlarında kelimelerde ya­pılan kısaltmalarla yeni bir iletişim dili oluştu ve buna “kısa mesaj dili” adı verildi. Yeni ortaya çıkan bu dili, ki­mileri “mesajca” olarak ad­landırmayı tercih ederken kimileri de “MSN dili” veya “SMS dili” demeyi uygun buldu. Bütün dünyada oldu­ğu gibi, bizde de cep telefo­nu mesajlarında ve Genel Ağ yazışmalarında kelimelerin sesli harfleri atılarak sessiz harflerden oluşan ve bu iletişimi kullanan­ların rahatlıkla anlayabildiği yepyeni bir dil doğ­du. Gençler arasında, tek mesajda çok şey anlatma ve zamandan tasarruf gibi ekonomik bir kaygıdan doğan bu yeni uygulama, zamanla amacını aşarak, konuşma dilini bile bozmaya başladı.

Artık ülkemizde telefon kısa mesajı (SMS) ve Genel Ağ iletişimi (MSN) kullanan yeni neslin “merhaba” yerine “mrb”, “selam” yerine “slm” gibi kısaltmaları kullanmaları yadırganmaz bir hâle geldi. Bu yazışmalardaki ortak noktalar, her ikisinde de başta ve sondaki sesli harflerin kısmen korunması, ortadaki sesli harflerin atılmasıdır. Böylece ortaya kısaltılmış bir Türkçe çıkmaktadır. Aslında bunun bir dil olduğunu ileri sürmek doğ­ru olmaz. Belki, yalnız bu iki sistemde kullanılan “özel bir dil” denilebilir. Gerçi bu durumu yeni bir dil değil, Türkçenin yeni bir varyasyonu (çeşitle­mesi!) olarak nitelemek daha doğru bir adlandır­ma olacaktır. Çünkü Genel Ağ ve cep telefonunda iletişimi hızlandırmak amacıyla kelimeleri kısal­tarak kullanan öğrenciler, yazılı iletişimin diğer alanlarında ve sınav kâğıtlarında bu yola başvur­muyorlar. Yani oluşturulan yeni biçim standart dili doğrudan etkilemiyor. Buna rağmen İngilizcenin, Fransızcanın, Almancanın, Türkçenin bozulduğunu iddia edenler, görüşlerini ispatlamaya çalışırken radyo ve televizyonda kullanılan bozuk dilin yanına, önemli bir malzeme olarak bunu da ekliyorlar. Türkçede kısaltmalar yanında za­man zaman “v”nin yerini “w”nin aldığı da oluyor. Tabii ki bu özel durumda, SMS veya MSN dilinde kullanılan ve 29 harfli Türk alfabe­sinde olmayan bu harfin de gün­lük yazışmalara girdiği iddia edi­lemez. Ülkemizde kısa mesajların Türkçe üzerinde olumlu veya olumsuz etkisiyle ilgili henüz yapılmış bilimsel bir çalışma bulunmamasına rağmen, Türkçe konusunda duyarlı kesimler ve eğitimciler mesajlaşmadaki kısaltma­ları dili bozan sebeplerden birisi olarak görmekte ve tepkiyle karşılamaktadırlar. Bu kesimler, Türk­çenin Genel Ağ ve telefon mesajlarında da kural­lara uygun olarak kullanılması gerektiğinde ısrar etmektedir.

Buna karşılık, mesaj dilini kullanan ve suçlu görülen genç nesil, dilde bozulmadan bahsederek kendilerini suçlayan insanlara şu soruları yönelti­yorlar:

• “ç, ğ, ı, ş, ü” gibi Türkçe harfleri telefon şir­ketlerinin hâlâ çift karakter olarak ücretlendirdik­leri bir ortamda kelimeleri kısaltarak cebimizden çıkacak paradan tasarruf etme hakkımız yok mu? Bazen bir harf yüzünden ikinci kontörümüze göz diken telefon şirketine daha fazla para kazandır­mamak için kelimenin anlaşılırlığını bozmamak şartıyla bir veya birkaç sesli harfi atmanın, dile ne gibi bir zararı olabilir?

• Hızlı yaşadığımız ve zamana çok ihtiyaç duyduğumuz bu çağda, iletişimi daha da hızlan­dırmak hakkımız değil mi? Annelerimizin, babala­rımızın postanede telefon yazdırıp saatlerce bekle­diği, gönderilen bir mektuba en erken bir haftada cevap alındığı dönemler gerilerde kaldı. Birbiri­mizle kelimeleri kısaltarak da anlaşabildiğimize göre, neden elimizdeki imkânları sonuna kadar kullanıp paramızdan olduğu gibi, zamandan da tasarruf etmeyelim?

• İster mektup yazarak veya telefon ederek, ister Genel Ağ veya telefon mesajlarıyla muhatabı­mızla sorunsuz olarak anlaşabildiğimize göre, ile­tişimin nasıl yapıldığı üzerinde niçin duruluyor? Önemli olan anlaşmak değil mi?

Gençlerin bu tarz sorularını çoğaltmak müm­kündür. 1990’lı yıllarda başlayan bilgisayar ve cep telefonu, hayatı­mızın neredeyse ayrılmaz parça­ları oldu. Günümüzde bu aletleri kullanmayan, kullanma gereği duymayan genç, yok denilecek ka­dar az. Bugüne kadar cep telefonu almadığını ve kullanmayı da bil­mediğini söyleyenleri kınamasak da içimizde acıma hissi belirdi­ğini inkâr edemeyiz. Ülkemizde neredeyse nüfusumuz kadar cep telefonu kullanıldığı bir gerçektir. Okuma-yazmasından şüphe ettiği­miz bazı yaşlıların bile, zaman zaman cep telefonu taşıdıklarını ve kullandık­larını görmek bizi hem şaşırtıyor, hem de mutlu ediyor. Telefonun tuşlarını gözüne yaklaştırarak kısa mesaj yazan yaşlıların fotoğrafını çekmek ve gelişen teknolojiye ayak uydurabildikleri için teşekkür etmek istedi­ğim anlar olmuştur.

Şurası bir gerçek ki, millet olarak teknolojiyle son derece barışığız ve onu iyi kullanıyoruz. Ger­çi bazen lüzumsuz kullandığımızı ve zamanımızı boşa harcadığımızı da inkâr etmiyorum. Olur ol­maz her yerde, sınıflarda, ders esnasında bile öğ­rencilerin sıranın altında cep telefonuyla oynadık­ları, mesaj gönderip aldıkları, hatta kopya çekmeye teşebbüs ettikleri de biliniyor. Bu tür olumsuzluk­ları görünce telefona tamamen mesafeli durmak ve onu yasaklamaya kalkmak da mantıklı bir eylem olamaz.

Dünyada Dil Ölümlerinin Arttığı Bir Gerçektir

Gerçekten de Genel Ağ ve cep telefonu me­sajlarının yaygınlaşmasıyla insanlar arasındaki iletişim akıl almaz boyutlarda arttı ve hızlandı. “Mesaj çağı!” başlamadan önce bayramlar ve di­ğer özel günlerde birbirlerini hiç arayıp sormayan insanlar artık mesaj göndererek bu günleri hatır­lamaya başladı. 1990’larda yalnız dinî bayramlar­da eşe dosta 20-30 posta kartı gönderirken, günü­müzde onlarca kişiye telefon edip bir onlarcasına da Genel Ağ veya telefonla mesaj gönderiyoruz. Bu arada bayramların, kandillerin özellikle hazır kısa mesajlarla kutlanmasına öfkelenen ve ken­disine bu tür mesajlar gönderilmesinden rahatsız olan bir kesimin varlığı da inkâr edilemez. Buna rağmen dünyada her yıl, gittikçe artan sayıda cep telefonuyla kısa mesaj gönderiliyor. Bunda yaygın­laşan teknolojinin ucuzlaması ve şebekeler arasın­daki rekabetle kızışan kampanyalar da etkili oldu. 2008 yılında dünyada 2,3 trilyon telefon mesajı gönderildi. Bunun telefon şir­ketlerine kazandırdığı para, yaklaşık 60 milyar dolar (bk. Lily Huang’ın aşağıda belirti­len yazısı). Son yıllarda ortala­ma % 20’lik artışı göz önünde bulundurursak 2009 yılında gönderilen kısa mesaj sayısı 3 trilyona yaklaşacak. Kesin ra­kamı bilmemekle birlikte, ül­kemizde 2008 yılında 50 mil­yar dolayında telefon mesajı gönderildiğini tahmin ediyorum.

Bu yüksek rakamlar dünyada olduğu gibi, ister istemez bizim dilseverleri ve eğitimcileri de endişelendiriyor. Dolayısıyla onlar da "dil elden gidiyor" görüşünü ortaya atıyorlar.

Dünyada dil ölümlerinin arttığı bir gerçektir. Ölen dillerin iletişim dili olmaktan çıktığı ve konu­şan insan sayısının yüzleri, binleri aşmadığı gerçe­ğini göz ardı eden dilseverler, kendi dillerinin de öleceği varsayımından hareket edi­yorlar. Yazdıkları güncel kitap ve makalelerin neredeyse tamamında, dillerinin bozulduğu ve XXII. yüz­yıla ulaşamayacağı endişesini dile getiriyorlar. Oysa konuşan insan sayısı milyonları bulan dillerin yok olması gibi bir durum şimdilik söz konusu değildir. Son yıllarda dile duyarlı geniş kitleleri endişelendi­ren dilde yaşananlar ise, bir deği­şimden ibarettir. Bu değişimin yüz­yıllardır devam ettiğini, günümüzde olduğu gibi gelecekte de devam edeceğini düşünmek ve bilmek gerekir. Şimdiki bir değişim ve gelişim olarak gören bilinçli kesimler de hızla çoğalıyor. Eminim ki bu alanda yapılan bilimsel çalışmalar çoğaldıkça dile yaklaşımımız da duygusal olmak­tan çıkarak bilimsel zemine oturacaktır.

Yeni Bir Kavram, Dile Yeni İfadeler Katar

Türkçenin elden gitmediğini ve yaşananların normal bir gelişme olduğunu düşünenlerden Ekin Genç görüşlerini şöyle dile getiriyor:

“Bir dilin ifade alanı daralıyorsa, işte o zaman o dil bozuluyor demektir. Normal şartlarda, bir dilde kullanılan bazı kelimeler ve ifadeler zaman­la nasıl yok olursa, yeni kelimeler ve ifadeler de benzer şekilde dilde ortaya çıkar. Bundan 15-20 yıl önce doğmuş Türkçe konuşan insanların çoğu sözgelimi gırgır (alet olan) kelimesini anlamazken, modem kelimesini rahatlıkla anlayabilirler. Bu tamamen ihtiyaç meselesidir. Elinizde bir kavram vardır ve bu kav­ramın bir şekilde isimlendiril­mesi gerekir. Eğer o kavram artık elinizde değilse, o ifa­deye de ihtiyaç duymazsınız. Elinize yeni bir kavram geçer­se dile yeni bir ifade de katıla­cak demektir. Yeni ifadelerin ortaya çıkmasını engellemek, dili kısırlaştırmaktır. “Dil Denetçileri” denilen me­kanizmanın baskısı altında olanların, “neolojizm” yapması mümkün değildir; çünkü böyle bir şeyin dilde olmadığı ve bu ifadeyi kullanmanın dili boz­duğu iddia edilecektir. Bu sırada illa ki, bazı ke­limeler ve ifadeler de dilden düşecektir. Türkçeyi korumak isteyenlerin yapması gereken şey, her du­rumda Türkçeyi korumaya “çalışmamak”tır (Ekin Genç, “Bırakınız Yazsınlar, Bıra­kınız Konuşsunlar!”

Dünyanın pek çok ülkesinde, Genel Ağ ve cep telefonu mesajlaş­malarında daha da netleşen “yeni dil” kavramı tartışılıyor ve gerçek­leri ortaya çıkarmak için deneysel çalışmalar yapılıyor. Dil konusunu millî bir mesele olarak görüp duy­gusal yaklaşan ve birçok ülkede hız­la çoğalan “dil elden gidiyor”cular, kısa mesajla ilgili yersiz endişelere kapılıyorlar. Bu alanda deneyler ve bilimsel çalışmalar yaparak ta­mamen farklı sonuçlar elde eden İngiliz yazar ve dil bilimci David Crystal, yeni kitabında bu tür en­dişelere yer olmadığı tezini savunuyor.

David Crystal’ın yeni kitabı:txtng the gr8 db8

Türkiye’de sesli harfler atılarak yazılan cep te­lefonu mesajlarının olumlu veya olumsuz etkileri üzerinde bildiğim bilimsel bir araştırma bulunmu­yor. Oysa İngiltere’de dil bilimci David Crystal bu konuda deneylere dayalı önemli bir bilimsel ça­lışma ortaya koydu. Daha önce “Bir dilin ölümü, bir milletin ölümüdür” alt başlıklı Dillerin Katli isimli kitabı Türkçeye çevrilen (çev. Gökhan Cansız, Profil Yay., İstanbul, 2007) İngiliz dil bi­limci, yazar ve akademisyen David Crystal’ın dille ilgili çok sayıda eseri var. txtng the gr8 db8 adlı son kitabı 2008 yılında İngiltere’de yayımlan­dı ve henüz Türkçeye çevrilmedi. Kitabın adı, içeriğini çağrıştıracak biçimde kısa mesaj diliyle verilmiş. Anlamak için İngilizceyi iyi bilmek gerekiyor. Kısaltma yapılmasaydı adı “Texting: the Great Debate” ola­caktı. Yazar burada texting kelimesinin “e” ve “i” ünlüle­rini attığı gibi Great ve Deba­te kelimelerindeki “-ate” ses­leri yerine 8 yazarak kısaltma yapmış. İngilizce bilenler buradaki kısaltma mantığını hemen kavramış olacaklardır (her ikisinin de okunuşu ay­nıdır). Türkçede kelime için­deki ünlülerin atılmasına kar­şılık İngilizcede daha farklı uygulamalar bulunmaktadır. Bizde olmayan biçimde (ki istisnası “7=yedi”dir), harflerin yerine rakamlar kullanılabilmektedir. Mesela “for” yerine “4”, “straight” yerine “str8” gibi kısaltmalar yaygındır. Türkçede “vb., vs.” gibi kısaltmalarda rastladığımız gibi, kelimelerin ilk harfleri kullanılarak yapılan kısaltmalara İngilizler de çokça başvurur: “by the way” yerine “btw”, “in my humble opinion” yerine “imho” vs. Bazı keli­melerin yerini de “ve” anlamındaki “&” gibi sim­geler almıştır. David Crystal’ın kitabının adında da böyle bir kısaltma kullanılmıştır. Texting: the Gre­at Debate’in Türkçe karşılığı, Mesajlaşma: Büyük Tartışma’dır.

Kitap Türkçeye henüz çevrilmese de Türk ba­sınında hakkında birkaç yazı çıkmış, Newsweek Türkiye’nin 9 Kasım 2008 tarihli sayısında Lily Hu­ang imzalı “İngilizcenin Ölümü” başlıklı bir maka­le yayımlanmıştır. Bu makaleden öğrendiğimize göre, kitap, her ay 6 milyar telefon mesajının gön­derildiği İngiltere’de, kısa mesaj diliyle ilgili tartış­maları irdelemekte ve yazarın deneysel çalışmala­rının sonucunu vermektedir. Kitabın yazarı David Crystal, İngiltere’de hızla artan, kısa mesaj dilinde, yaygınlaşmaya başlayan adıyla “mesajca”da sesli-sessiz harfler ve noktalama işaretlerinin eksildiği, harfler ve rakamlar arasında ayrım yapılmadığı için insanların iletişim kurmayı unutacakları endişesine cevap vermektedir. Kitap, “Kısa mesaj, yeterince okuma yazma bilmeyen nesiller mi yaratacak? Bu, İngiliz dilinin ölümü olabilir mi? (OMG! Oh my god! / Aman Allah’ım!)” gibi sorulara da, cevap vermekte­dir.

İngiltere’de de Türkiye’de olduğu gibi, dil bilimciler değil, öğrencilerin ödevlerindeki saçma yazıları kırmızıyla çizen lise öğ­retmenleri ve ahlaki görevlerinin gramer kitabı yazmak oldu­ğunu düşünen bazı evhamlı vatandaşlar İngiliz dilinin öleceği konusunda alarm ve­riyorlar. Bu sonuncu kitle dik­kat çekici. Aralarında kimler yok ki: Mesela mesajlaşmayı “Vandallık” olarak değerlen­diren, İngiltere’nin tanınmış televizyon habercisi John Humphrys ve mesajlaşmak­tan hiç kısaltmasız yazacak kadar zevk alan Lynne Truss gibi…

David Crystal’in kitabı iki önemli noktaya parmak basıyor:

1. Mesajca insanların sandığı kadar şeytan işi değil.

2. Aslında kısa mesaj gençlerin daha iyi ileti­şim kurmasını sağlıyor.

Crystal birinci noktayı gerçek dil bilimsel kanıtlarla açıklıyor. Önce kısa mesaj dilinin (pik­tograflar; yani imgeresimler, sözcüklerin baş harf­lerinden üretilmiş kısa adlar ya da akronimler, kı­saltmalar gibi) belirleyici ögelerini inceliyor. Sonra eski Mısır’dan XX. yüzyıl yayınlarına kadar dil bilimsel uygulamalarda benzer örnekleri tespit ediyor.

Türkiye’de olduğu gibi İngiltere’de de “me­sajcaya hayır” diyenlerin tahribat olarak gördüğü kısaltmalara, Crystal “dilde gelişme” diyor ve ev­rim olarak niteliyor. Crystal’in (hepimizi) şaşırtan değerlendirmeleri şöyle:

“Dil bilimciler kısa mesaj yazma curcunasına odaklandıklarında, araştırmacılar da kısa mesajın etkilerini deneylerle incelemeye başladı. Sonuçlar genel kanıyı çürüttü. Geçen sene İngiltere’de yapı­lan bir deneyde, kısa mesaj yazan ve çok kısaltma kullanan çocuklar, okuma ve kelime haznesi testin­de yüksek başarı elde etti. Aslında, kısaltma yap­mada uzmanlaştıkça, imla ve yazımda da daha iyi oldular. Kısa mesaj yazımı her ne kadar okuryazar­lığın gelişmesi için araç olmaktan uzak görünse de, bu konuda destekleyici işlevi olduğu söylenebilir. Bu, ebeveynlerin bebekleriyle yaptıkları anlamsız konuşmalar veya çocuklarına kitap okumalarıyla benzer etkiye sahip: Çocuk, anlamlı-anlamsız, dile ne kadar maruz kalırsa, sözsel yeteneği o oranda artıyor.”

Crystal, araştırmaları sonucunda çok önemli iki tespit yapıyor:

Kısaltılmış kelimeleri etkili biçimde yazabil­mek ve onlarla oynayabilmek için önce dilinizin seslerinin harflerle ilişkisi hakkında bir algıya sa­hip olmanız gerekir. Kısa mesaj yazanlar bu algıya sahiptir.

Sınavlarda en yüksek notları alan çocuklar, cep telefonuna en önce sahip olanlardır.

Yazarın şu cümleleri de kısa mesaj hakkındaki yaygın kanaatlerin doğru olmadığını ortaya koyu­yor: “Elektronik iletişim kendine özgü bir dikkat­sizlik yaratsa da bu, akademik dildeki veya gazete­cilerin yaptığı kısaltmalardaki dikkatsizlikten kötü olamaz. Kısa mesaj, kesinlikle aptallığa yol açmı­yor. İngiltere’de metin-şiir rekabetinin galiplerine bakıldığında, metin yazmanın gücünün ardında yenilik tutkusu olduğu, dil bilimsel tembellik ol­madığı anlaşılır.” Crystal, elektronik iletişimin “yazıya yeniden bir yaratıcı ruh sunduğunu” söy­lüyor. Tıpkı tabuları yıkan Shakespeare’in yaptığı gibi… (bk. Huang’ın yazısı).

Dilin İnceliklerini Öğrenme Sürecini Hızlandırmak

Toplumun özellikle genç kesimi Genel Ağ ve cep telefonu sayesinde şimdi daha çok yazı yazı­yor. Çok yazı yazmak, dilin inceliklerini öğrenme sürecini hızlandırır. Bir dil ne kadar çok yazılırsa, o kadar işlenir ve gelişir. Diğer diller gibi Türkçe de bilişim çağında Genel Ağ ve cep telefonu üze­rinden daha çok yazılıyor. “Eskiden mektup yazar­dık, bayramlarda posta kartı atardık” diyenlerin hayıflanmasına ve üzülmesine gerek yok. Onlar, nostalji (geçmişe özlem) olsun diye hâlâ mektup yazıp posta kartı atabilirler. Artık dünyanın hızla değiştiğini fark etmemiz ve bilişim çağına ayak uy­durmamız gerekiyor. Dünyanın değişmesiyle ha­berleşme biçimi de değişti. Telefonla konuşmanın pahalı olduğunu bilen insanlar ya bilgisayarının başına oturup uzun veya kısa e-postalar yazıyor ya da cep telefonunun tuşlarına hızla basarak kısa mesaj gönderiyor. Haberleşmede bir azalma, kısıt­lanma olduğunu söylenemez. Mesajlarda mektu­bun veya posta kartının sıcaklığını bulamayanlar belki de çağa ayak uyduramayanlardır.

David Crystal, anılan kitabında çok önemli sonuçlar ortaya koyuyor. İnsanlar herhangi bir de­neye veya bilimsel çalışmaya değil, gözlemleri so­nucu elde ettikleri düşüncelerinin doğru olduğuna inanıyor. Hâlbuki, devrinden şikâyet ve geçmişe özlem, insanlığın asırlardır süren ortak vasfı değil midir? Yaşadığımız şartlardan her zaman şikâyet ediyoruz ve geçmişi özlüyoruz. Özlediğimiz geç­mişi, günümüzle nesnel olarak karşılaştırma im­kânımız yok. Böyle bir arayışın içinde de değiliz. Crystal, araştırmaları sonucunda kısa mesaj yazan gençlerin daha kolay iletişim kurduğunu söylüyor. Yazar, şimdiye kadar yanlış bildiğimiz veya inan­dığımızın aksine, cep telefonuna erken yaşta sahip olan çocukların dil gelişiminin daha hızlı olduğu­nu, kelime haznelerinin genişlediğini ve derslerde yüksek not aldıklarını da ortaya koyuyor.

Velhasıl, dilseverlerin endişelenmelerine ge­rek yok. Genel Ağ veya telefon mesajlarında sesli harfleri atarak kısaltma yapanlar, dili bozmuyor­lar. Aksine bireysel olarak kendi dillerini geliştiri­yor ve dilin daha yoğun biçimde kullanılarak öm­rünün uzamasına katkıda bulunuyorlar.

Türkçe için hiç endişelenmeyin. İki yüz mil­yon insanın kullandığı bir dilin öleceği endişesini taşımak, bilim insanlarını güldürüyor. Siz gururla Türkçe okuyup yazmaya devam edin yeter ki! Son yıllarda dile duyarlı geniş kitleleri endişelendiren dilde yaşananlar ise bir değişimden ibarettir. Bu değişimin yüzyıllardır devam ettiğini, günümüz­de olduğu gibi gelecekte de devam edeceğini dü­şünmek ve bilmek gerekir.

Konuşma Dili

Konuşma Dili

Günlük dil veya genel dil olarak da adlandırılan konuşma dili günlük toplumsal ilişkilerde kullanılan standart dil değildir. Konuşma dili bir lehçe olabilir veya konuşma dili standart dil olan yüksek dil ile lehçe arasındaki bir ara durum olarak kabul edilebilir. Özellikle de konuşmacının eğitim durumu, sosyal çevresi gibi sosyolojik ve dini gerçeklikler konuşma dilini etkilemektedir. Konuşma dilsel ifade biçimleri bazen eş anlamlı (sinonim) olarak "halk dilsel" olarak da tanımlanmaktadır. Buradaki halk dilsel ifadesi genel anlamda halk dilini karşılamaktadır.

Konuşma Dilinin Arka Planı

Türkiye çerçevesinden bakıldığında konuşma dili olarak işlev gören standart bir yüksek dil bulunmamaktadır. Türkiye göz önüne alındığında yazı diline en yakın konuşma İstanbul Türkçesi olduğu için en duru konuşma dili olarak İstanbul Türkçesi kabul edilmektedir.

Dilin bölgesel egemenlik ilişkisinin uzun süredir devam eden tarihî çeşitliliği konuşma dilsel tutumlarda güçlü biçimde izlerini bırakmıştır. Standartlaşamamış olan konuşma dili de bazı tekdüzeliklere mağlup olmaktadır. Bu tekdüzelikler konuşanının diğer konuşanların konumunu belirlemesinde ve onlara uyum sağlamasında ortaya çıkmaktadır.

Konuşma Diline Dair Genel Bilgiler

Konuşma dili yüksek dil olarak tanımlanabilen İstanbul Türkçesinden, kamusal konuşmadan, tiyatro oyunundan, şiirden farklıdır. Fakat aynı zamanda da popüler olarak görülen yüksek konuşma dilinin bir ara katmanıdır. Bu popüler yüksek konuşma diline günümüzdeki deneme yazıları, gazete makaleleri, radyo ve televizyon dilleri veya televizyon Türkçesi örnek olarak gösterilebilir.

Konuşmacının kendisi bunu normalde konuşma dili olarak adlandırmaz. Örnek olarak eğer uzman olmayan kişiler teknik dil, tıp dili gibi özel ifadeler ile uzmanlık dillerini doğru kullanamazlarsa bu durum geçerli olmaktadır. Konuşma dili ile uzmanlık dilleri arasındaki tutarsızlıklar tekdüze değildirler. Bunlar daha çok duruma ve bağlama göre değişkenlik gösterir. Belirli meslek guruplarına ait kişilerle uzman olmayan kişiler arasındaki farklı değerler yüzünden kesin ve net olarak tanımlanmış farklılıklar bulunmaktadır.

Örneğin eğer uzman kişi kesin bir teşhis koymuşsa tıbbî bir bulgu bu uzman bir kişi için "negatif"tir. Hasta kişi bunu duyar ve konuşma dilindeki "negatif" ifadesinden, tespit edilen hastalıktan korkar.

Detaylar

Dilin gelişmesi için geçerli olan dilsel biçim çoğunlukla çıkış maddesidir. Almanya'da Martin Luther'in İncil çevirisi, Birleşik Krallıkta kraliyet ailesinin konuştuğu İngilizce, Fransa'da Paris'te konuşulan konuşma dili, Rusya'da ulusal şair Aleksandr Sergeyeviç Puşkin'in bir eseri ve Türkiye için İstanbul'da konuşulan İstanbul Türkçesi dilin gelişmesine katkı sağlayabilecek örnekler olarak kabul edilebilmektedirler.

Yüksek Dil ve Konuşma Dili

Bir yüksek dilin eğitim, gelişme ve bakım süreci yaşayan konuşma dilinin sürekli bir gözlemine dayanmaktadır. Bu gözlem kültürel kurumlar sayesinde günümüzde birçok ülkede bulunmaktadır. Bu kurumlar bu görevi kendileri üstlenmişlerdir veya devlet tarafından görevlendirilmişlerdir. Ulusal tarihe göre modern ülkelerde yazı dili ve konuşma dili çok farklı biçimde gelişmiştir.

Buna göre konuşma dilinin öneminin değerlendirilmesi de farklılık göstermektedir ve yüksek dilin tasarlanması için var olan ilgili kurumların etkisi de farklı durumdadır.

Konuşma Dili ve Günümüzdeki Dil Değişimi

Yüksek orandaki değişim hareketliliği, yabancıların diğer ülkelere seyahatleri, kitle iletişimi, elektronik bilgi işlem ve bunlar gibi diğer etmenler günümüzde günlük dilin gelişimini hızlandırmaktadır. Diğer taraftan da televizyonun yerleşik etkileri ve esnek olan lehçe sınırlarının etkileri günlük dilin gelişimini yavaşlatmaktadır. Bir dilin biçimsel tanımlamaları nasıl olsa konuşma diline dayanmaktadır.

Konuşma Dilinin Etkileri

Özellikle gençlerin dili ve diğer sosyal çevre dilleri yeni neslin konuşma dilini her zaman etkilemektedir. Asıl önemli olan askerî dil, hapishane dili, öğrenci dili, dağcı dili, avcı dili, uzmanlık alanı dili, bölgesel dil, konuşma dili, lehçe ve şiveler gibi özel guruplarda sınırlandırılmış olmasıdır. Günümüzdeki hareketlilik ve kitle iletişim araçları şivelerinve lehçelerin sayısını sürekli olarak azaltmaktadır. Aynı zamanda konuşma dilsel unsurların bölgesel karakteri de ortadan kaybolmaktadır.

Yazı Dili ve Konuşma Dili Arasındaki İlişki

Yazı dili ile konuşma dili arasındaki farklı ilişkiler üç değişik durumda kendini gösterir ve bu üç farklı durumda da yazı dilinin konuşma diline olan bağımlılığı tartışılır.

Bağımlılık teorisine dayanan bu yaklaşım yazı dilini ikincil dil olarak yani konuşma diline bağlı olarak tanımlar. Bu noktada yazı dili sadece konuşma dilinin kayıtlarına hizmet eder. Yazı dili kendi ifade biçiminde daima hayalidir, çünkü yazı dili başka bir iletişim aracına hizmet eder. Asıl olarak yazı dili konuşma biçiminde bulunur.

Özerk teoriye özgü olan bu yaklaşım, yazı dilini ikincil görev olmaktan kurtardığını ve konuşma diliyle eşit kabul ettiğini ifade eder. Bunun temsilcileri bu görüşü, konuşma ve yazı dilinde dilin iki farklı biçiminin söz konusu olduğunu belirterek savunurlar. Ayrıca yazı dili ile fikir çatışmalarıyla bireylerin anlama kabiliyetinin genişleyeceği görüşündedirler. Bununla beraber bu fikir çatışmasının konuşma dili üzerinde etkileri olabilir.

Sınırlandırılmış yaklaşım her iki durumu da hesaba katmaktadır ve hem her iki dil biçiminin de kısmi bağımsızlığını, hem de her ikisi arasında oluşan ilişkileri kabul etmektedir.

"3-aşamalı-tez" olarak adlandırılan bu yaklaşım gitgide önem kazanmaktadır. Bu 3 aşama planlama, belli bir üslupla ifade etme ve üzerinde çalışıp düzeltmektir. Bu yaklaşım daima önem kazanmaktadır, çünkü yazı dilinin dilsel formüllerine göre sorunlar ancak düşünsel planlamalar tamamlandıktan sonra ele alınabilir.

Aynı şekilde zihinsel fikir oluşumlarının tam bir cümle yapısında olup olmadığı veya en azından karmaşık bir sözcük yapısında olup olmadığı güncel olarak tartışılmaktadır, ya da yazı dilinin dil bilgisel formlara hizmet edip etmediği de güncel bir tartışmadır.

KAYNAKÇA

Prof. Dr. Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, Bayrak Basım, İstanbul, 2008, s. 3 Konuşma Dili, Yazı Dili

Dilin Bilimsel Tanımı [1]

Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Atatürk Döneminde Türkçe ve Türk Dil Kurumu Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi

Muhteşem İmparatorluğun Muhteşem Dili Osmanlı Türkçesi

Muhteşem Osmanlı Cihan İmparatorluğumuzun medrese, tekke ve ordunun temelleri üzerinde yükseldiği bilinen bir gerçektir. Bu üçlünün sembolize ettiği ilim, aşk ve kuvvet, her zaman için medeniyetlerin üç mühim esası olmuştur.

Her ferdin, her milletin ve her medeniyetin kendine has bir dili, kendine has kendini ifade şekli vardır. Geniş manâda davranışlardan geleneklere, edebiyattan mimarîye uzanan bu dil, kendini çok daha geniş bir şekilde lisanla ortaya koyar. Yahya Kemal'in ifadesiyle, her halk, kendi ikliminin lisanını söyler.

Türklerin Müslüman olmadan önce Orta-Asya yaylalarında geçen hayatını yansıtan Orta Asya Türkçesi, daha çok sert sessizli ve tek heceli fiillerle doludur. Bu, mes'elelerin üzerine sertçe ve doğrudan giden asker bir milletin kendini, konuştuğu ve kullandığı diliyle anlatmasıdır. Öyle ki, Türklerin İslâm’la tanıştığı ilk dönemlerin mühim bir eseri olan Kutadgubilig'de bile bu sertliği müşahede ederiz:

Ukuşka biligke bu almacı til

Yaruttaçı emi yorık tilni bil

kişik til ağırlar bulur kut kişi

kişik til ucuzlar borır er başı

til arslan turur kor işikte yatur

aya evlig er sak başıngnı yiyür

(Anlayış ve bilgiye dil tercüman olur; insanı aydınlatan dilin kıymetini bil. İnsana değer kazandıran dildir ve insan dille saadet bulur. İnsanı kıymetten düşüren de dildir ve yine dili yüzünden insanın başı gider. Dil arslandır, bak eşikte yatar; ey evin sahibi, dikkat et, yoksa başını yer.)

Dilde esas ve millî olan, seslerdir, gramerdir, dilin iç ve dış mûsikîsidir. Dolayısıyla, her dil, kendi öz yapısını korumak kaydıyla, başka dillerden bilhassa kelime olabilir. Meselâ, İspanyolca ve Portekizcede artık bu dillerin sesini ve ahengini almakla milliyet değiştirmiş binlerce Arapça kelime vardır. Aynı şekilde, Sovyet İlimler Akademisi, Rusçayla ilgili olarak, "Rusça'yı öz Rusça yapmak mümkündür. Ancak, bunun için Rusçada kullanılan kelimelerin yüzde yetmişbeşini terketmek ve yerlerine yeni kelimeler bulmak gerekir" raporunu vermiştir. Yine, İngilizcenin aslı 'Low German'dır, yani Almancadır; İngilizce zamanla Almanca gibi 'yapım ekli' dil olmaktan çıkmış, gramerinde kendine has seyyâliyete gitmiş ve bilhassa kelime noktasında Almanca, Latince, Fransızca ve daha başka dillerden o kadar çok kelime almıştır ki, bu dilde 'öz İngilizce" kelime bulmak, âdeta zorlaşmıştır.

Türklerin İslâm’ı kabulüyle birlikte Türkçe, Orta Asya yaylalarında bedevî bir hayat süren asker bir milletin dili olmaktan, incelerden ince muhteşem bir medeniyet kurmaya yönelmiş bir milletin dili olma yoluna girmiştir. Hür yaşamaya alışmış, köleliğe 'evet' demez cengâver bir millet, yavaş yavaş islâm'ın potasında eriyerek, yepyeni bir kültürle sarmaş-dolaş oldukça ve sert göğsünü ilim ve aşk karşısında yumuşattıkça, tekyelerde kazanına düştüğü belâ-yı aşkı ifade için Farsçadan, medreselerde içinde yoğrulduğu ilmi ifade için de, Kur'ân'ın dili Arapçadan kelimeler ve terkipler almaya başlamıştır. Bu çok tabiî gelişme içinde bir yandan tilek dilek,til dil, köz göz şeklinde yumuşarken bir yandan meselâ, köngül gönül olmuş ve bir yandan da başlangıçta Dede Korkut Hikâyeleri'nde "Ben erliğim bahadırlığım, cilasunluğum, yiğitliğim Rûm'a, Şam'a gitsin yayılsın;...ol obada bir yahşi, hûb yiğit sayru düşmüş idi" vb. ifadelerde görüldüğü üzere Farsça'dan, Arapçadan dilimize mâl olmaya başlayan kelimeler, Orta Asya Türkçemizdeki aynı manâya gelen kelimelerle bir arada görülmeğe başlamıştır. Öyle ki, meselâ bugün Türkçe'mizde 'yiğitlik' ma'nâsı ifade eden pek çok kelime vardır: Er, eren, yiğit, alp, batur, mert, bahadır, cesur, kahraman, cilasun, dilîr, dilâver, yavuz, yaman, arız, kakız, arslan, börü, efe, kabadayı, deli gibi...

Orta-Asya yaylalarının yağız delikanlıları, alperenleri tarihe mühürlerini vurmaya durduktan sonra, artık dilleri de iklimleri, kavimleri, değişik âdetleri, farklı kültürleri, başka başka adet ve gelenekleri muhteşem bir imparatorluğun muhteşem medeniyetinde eriten, yoğuran ve Osmanlı-Îslâm rengine boyayan bir keyfiyete bürünecektir. Artık, meselâ Farsça dil kelimesi dilber, dilârâ, dilşâd, dilpesend gibi terkipleriyle ve gûşe köşe, pârçe parça, neverd-i bâm merdiven, serv selvi şekilleriyle bizim olacak; Ermenice örinak örnek, Bizansça allagion alay, italyanca roba urba, Rum telâffuzuyla Yunanca aftendis efendi olarak imparatorluk dilimize girecektir. Yine, Orta Asya Türkçemizdeki yalav, alma, ala, yınanç, selçik, edgii gibi kelimeler Osmanlı Türkçemizde alev, elma, elâ, inanç, selçuk, iyi şeklini alacaktır. Ayrıca, gül, bülbül, karanfil, yasemin, gonca, müjgân, lâle, sünbül, şeftali, kestane, şekayık, nergis, hayâl, hülya, sevda, endam, narin, hoş rânâ, saadet gibi kelimelerle dilimiz, fevkalâde bir taravet, halâvet, sabâhet ve melâhet kazanacaktır. Ve çok mühim bir nokta olarak, bîr zaman Mecmua-i Ebuzzi ya'da yazıldığı üzere din,iman, namus, şeref, haysiyet, hamiyet, gayret,iffet,ismet gibi sıfatlardan vazgeçmedikçe, dilimizden atılması mümkün olmayan Kur'ân'ın dili Arapçadan da pek çok kelime, kıt'alara uzanan medeniyet dilimizin öz malı haline gelecektir. Neticede, idare tahtında Muhteşem Süleyman'ın, mimarîde Muhteşem Sinan'ın, deryalarda Barbaros'un, serhadlerde Bâli Bey'lerin dört bir yana ışık saçtığı, çölleri gülzâr, çemenzâr eylediği bir dönemde, dilimiz de Bakîlerle, Fuzûlîlerle, Şeyh Galiblerle, Nef'î, Nedim ve Nâbîlerle, dünyanın belki de en zengin, en revnakdâr, en tatlı, en mûsikî dolu dili haline gelecektir. Üç kıt'ada at koşturan, Cihanın şarkına ve garbına ilim, iman, ümit, ümran götüren bir Cihan İmparatorluğu'nun dilidir artık bu dil... 

Muhteşem İmparatorluğumuz nasıl tekye, medrese ve ordu temelleri üzerinde yükselmişse, onun dili de aynı şekilde tekyeden, medreseden ve askerlikten beslenmiş, bilhassa Farsçadan geçme kelimelerle tekyenin aşkını Arapçadan geçme kelimelerle medresenin ilmini ve Orta Asya Türkçemizin bilhassa fiilleriyle de asker millet olma hususiyetimizi ifade eden bir dil olma hüviyet ve mertebesini kazanmıştır.

Talihimizin tersine dönüp, muhalif rüzgârlarla savrulduktan ve daha bir ihtişamla neşv ü nema bulmak üzere tohum tohum toprağa döküldükten sonra din. vatan, millet, tarih ve güzellik şuurundan mahrum olanlar, dilimizi de kendi dar, soğuk, maddî ve mekanik sınırlarına hapsetme gibi bir garabetin içine girmişlerdir... Pek tabîî ki, Edirne'yi vatan bilip Üsküp'ü bırakan, Kars'ı, Ardahan'ı vatan bilip Kerkük'ü terkeden, Buhara'ya, Semerkant'a, Yemen'e, Fi-zarfa uzanamayan ve Dicle ve Fırat'ın yansıyla avunup, Tuna'ya, Nil'e, Seyhun ve Ceyhun'a at sürmekten düşlerinde bile korkanlardan gökkuşağı bir dile sahip çıkmaları, onun ummanında yıkanıp, güzelliğinde güzellik, ihtişamında ihtişam bulmaları beklenemezdi. Ama yarının güzellikler dünyasını şimdiden dantel dantel, kanaviçe kanaviçe örenler,

Git vatan, Kabe'de siyaha bürün.

Bir kolun Ravza-i Nebî'ye uzat;

Bir kolunu Kerbelâ'da Meşhed'e at,

Kâinata o hey'etinle görün..

Aç vatan, kalbini İlâhına aç,

Şühedâm çıkar da, ortaya saç..

diye inleyen Osmanlı şairinin kırık duygularına merhem olacak; Dicle kenarında Fezeyânın tezâyüd ettikçe,

Tuna cûş eyliyor hayâlimde;

Tunalaştın gözümde gittikçe

diye hasretini dile getiren şairin hasretini Tuna'da dindirecek;

Ben ki, bir Türküm, unutmam Caber'i,

Türk olan nimetşinas olmak gerek..

Var yeri, gitsem Mezâr-ı Türk'e dek..

diyen şâir gibi tarihine, diline, vatanına karşı kadirşinas ve nimetşinas olacak ve

Sen Ahmet ü Mahmûd u Muhammed' sin Efendim,

Hak'tan bize Suitân-ı müeyyedsin. Efendim,

Efendiler Efendisi'nin izinde yeniden gülzârlar, çemenzârlar meydana getirirken, dilinde de en güzel kelimeler raksedecektir.. Çünkü

Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin;

Geçmiş geceler (in hepsi) durmakta yerinde..

Mehtâb, iri güller ve senin en güzel aksin,

Velhâsıl, o rüya duruyor yerli yerinde..

Evet, o rüya yerli yerinde duruyor.. aradaki sadece geçici bir kâbustan ibaret...

Kaynak : sızıntı dergisi -sayı 152

Polonya’da Türk Dili Öğretimi Tarihçesi

Orta Asya’dan Batı Avrupa’ya giden yolda bulunan bir ülke olan Polonya’nın jeopolitik konumu, Türkçe konuşan halklarla yakın temas içinde olmasında en büyük etkenlerden biridir. Polonya ile Türk kabileleri arasındaki erken dönem temaslarda Kıpçak grubu dilleri kullanılıyordu; özellikle Tatarlar ve Karaimlerle. Daha 14. yüzyılda oldukça büyük Tatar ve Karaim grupları Litvanya ve Polonya topraklarında yerleşmişti.

O zamanlar Tatar dili yaygın bir kesim tarafından konuşuluyordu. Bu dil doğu sınırındaki temaslarda, savaş tutsaklarının rehinden kurtarılması gibi işlerde, ticarette ve Kırım Hanlığı ile yürütülen diplomatik temaslarda kullanılıyordu.

Ancak Polonya’da Türkçe, yani Osmanlı Türkçesi çalışmaları ve öğreniminin tarihi Polonya ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki siyasi ilişkilerin başladığı yıllara, yani 15. yüzyılın ikinci yarısına dayanır. Polonya’da Türkçe çalışmalarının gelişmesinin, karşılıklı siyasi, ticari ve kültürel ilişkilere sıkı sıkıya bağlı olması da çok anlaşılır bir şeydir. Konuşma ve yazma Türkçesi bilgisi, Osmanlı İmparatorluğu ile yürütülen siyasi temaslarda temel bir unsurdu. Kraliyet elçisi sözlü çevirmen yetiştirmek ve çalıştırmak zorundaydı. Bu sözlü çevirmenleri eğitmek için Kral Sigismund August (1520-1572), Batı Avrupa ülkelerini örnek alarak, Türkiye’ye gençler gönderme kararı aldı. Bu adamlardan sadece konuşma Türkçesi değil, Sultanların ve yüksek Osmanlı görevlilerinin Polonya Sarayına gönderdikleri resmi belgeleri çevirecek düzeyde yazılı Türkçe öğrenmeleri isteniyordu. Bu, kraliyet finansmanıyla sözlü çevirmen yetiştirme işi çok iyi sonuçlar verdi. Bu sözlü çevirmenlerin çoğu Türkçe’yi çok iyi öğrendiler, hatta bazıları çok iyi Türkologlar oldular. Örneğin Türkçe’den pek çok eser çeviren Samuel Otwinowski gibi.

Türkçe öğretimi sisteminde önemli bir değişim, hayatının yarısını Polonya’da geçiren François Mesignen, Lehçe adıyla Franciszek Meninski (1623-1698) adlı kişinin çalışmaları sayesinde oldu. Kraliyet sefaretinde Türkçe sözlü çevirmen olarak görev yapan, daha sonra Polonya’nın Osmanlı Sarayına elçi olarak gönderilen Meninski, Viyana’da 1680 yılında basılan dünyaca ünlü Türkçe sözlüğün yazarıdır (Türkçe-Arapça-Farsça Sözlük). Daha sonra Meninski Krala Varşova’da bir Doğu Dilleri Okulu açma projesi sundu. Krala sunduğu metnin orijinali günümüze ulaşmadıysa da, ardından neden olduğu büyük tartışmalardan biliyoruz bu projenin varlığını.

Projede sunduğu temel fikir, gençlerin doğu dillerini önce Varşova’daki okulda öğrenip sonra İstanbul’a pratik yapmak üzere gönderilmeleriydi. Okul üç sınıfa ayrılacaktı. Birinci sınıf diplomat ve sözlü çevirmen olarak yetiştirileceklere ayrılacaktı, ikincisi misyonerlere, üçüncüsüyse tüccarlara. Öğrenciler sadece Lehler arasından değil yabancılardan da seçilecekti. Programa en başta Türkçe, Arapça ve Farsça alınmıştı, ancak daha sonra başka dillerin de eklenmesi öngörülmüştü. Öğrenciler bu dillerin yanı sıra, İslam, tarih ve diplomatik yazışmaları da öğreneceklerdi. Bu proje hayata geçirilseydi, Polonya Avrupa’da Doğu çalışmalarının merkezi olurdu. Maalesef Polonya’nın o zamanki kötü ekonomik koşullarından dolayı Kral projeyi uygulamaya geçiremedi.

Bundan bir yüzyıl sonra Polonya’nın son kralı Stanislas August Poniatowsi İstanbul’da bir Leh Doğu Dilleri Okulu kurdu. Avrupalı “jeunes de langue” kurumunu örnek alan okul 1767 yılında açıldı. Ancak 1792 senesinde Polonya bağımsızlığını kaybettiğinde bu okul da kapandı. İstanbul’da böyle bir okul kurmanın temel amacı kraliyet sefaretine Türkçe sözlü çevirmen yetiştirmekti, ancak geniş kapsamlı bir “Türkoloji” eğitimi de öngörülmüştü. Bu okulda Polonya’dan getirilen öğretmenlerin yanı sıra, İstanbul’daki Polonyalı diplomatlardan da kimseler görevlendirildi. Konuşma Türkçesini ise yerli hocalar öğretiyordu. Bu okuldan pek çok iyi eğitimli sözlü çevirmen ve Türkolog yetişti.

Bundan bir kaç on yıl sonra, 1802 senesinde, Polonya’nın önemli bir kültür merkezi olan Wilno şehrinde (şimdi Litvanya’nın bir şehri, yeni adıyla Vilnius) yeni kurulan bir üniversitede Doğu Çalışmaları Bölümü açıldı. Bu akademik kurum dönemin Avrupa’sında büyük olay oldu. Kurum aynı zamanda Polonya’nın ilk Doğu Çalışmaları Bölümü olma ünvanına da sahiptir. Halbuki o zaman Polonya bağımsız bir devlet bile değildi! Akademik personel arasında tarihçi J. Lelewel ve Oryantalist A. Münnich gibi çok ünlü kimseler vardı. Öğretim programına Türkçe, Arapça ve Farsça dahildi. Dil derslerinin yanı sıra, edebiyat, tarih ve coğrafya da veriliyordu. Öğrenciler Orta Doğu konusundaki bilgilerini artırmak ve dillerini geliştirmek için Türkiye’ye gönderiliyordu. Wilno Üniversitesi’nin mezunları arasında önemli Türkologlardan J. Sekowski, A. Muchlinski, I. Pietraszewski, A. Chodzko’yu sayabiliriz.

Wilno Üniversitesi Rus yönetimi tarafından 1830 yılında kapatıldığında, Türkçe ve diğer Doğu dillerinin öğretiminde uzun yol katedilmişti. Bu tarihten sonra Polonyalı vatandaşlar Doğu dillerini öğrenmek için St. Petersburg, Paris ya da Viyana gibi şehirlere gitmek zorunda kaldılar. Ama yine de pek çok zeki Polonyalı öğrenci ve onların Asya kültürüne olan merakları sayesinde bu dönem çok da büyük bir kayıp olmadı. Doğu çalışmaları için yeni ve modern bir dönemin başlaması ancak Polonya’nın bağımsızlığına yeniden kavuşmasıyla oldu.

Bu tarihten sonra ilk Türkoloji kürsüsü, 1919 senesinde Krakov’daki Jagellon Üniversitesi’nde Profesör Tadeusz Kowalski tarafından kuruldu. Buradaki Doğu çalışmaları, pek çok Avrupa üniversitesinde önceden kurulu sisteme dayanarak örgütlendi. Burada karmaşık bir sistem söz konusuydu. Türkoloji öğrencileri Türkçe’nin yanı sıra Arapça ve Farsça da öğrenmek zorundaydılar. Profesör Kowalski en başta Türk halklarının dili, tarihi ve kültürünün teorik bir bilgisinden sonra ancak günümüz Türkiye Cumhuriyeti’nde konuşulan konuşma diline geçileceğine inanıyordu. Öte yandan edebi Türkçe, Türk çalışmalarında ana konulardan biri olarak öğretiliyordu; bunlar arasına Türk şivelerini, halk edebiyatını, Eski Türkçe’yi ve diğer Türk dillerini -örneğin Karaim dili gibi- eklemeliyiz.

Jagellon Üniversitesi’nden hemen sonra Lwow’da (bugün Ukrayna’daki Lviv şehri), Jan Kazimir Üniversitesi bünyesi altında yeni bir Türkoloji Enstitüsü kuruldu. Lwow tüm Yakın Doğu ve Orta Asya ile bağlantıları olan eski bir ticaret merkeziydi. Şehrin o zamanki nüfusuna baktığımızda çok tipik bir tabloyla karşılaşıyoruz; Türkçe konuşan Ermeniler, Museviler ile Türk ve İranlı tüccarlar 16. yüzyıldan beri bu şehirde yerleşiktiler. Böyle karışık bir etnik nüfusa bakılırsa orada bir Doğu Dilleri Merkezi açılmasının gerekliliği daha iyi anlaşılır.

Son olarak da 1935 senesinde Varşova’daki Doğu Çalışmaları Enstitüsü açıldı. Türkoloji kürsüsünün başkanlığına, Türkçe çalışmalarının çeşitli alanlarında -Osmanlı Türkçesi ve eski Kıpçak dilleri dahil- dünyaca ünlü bir uzman olan Profesör Ananiasz Zajaczkowski atandı. Türkçe öğretim programı Zajaczkowski’nin de mezun olduğu Jagellon Üniversitesi’ndeki sisteme dayandırıldı.

İkinci Dünya Savaşı Polonyalı Oryantalistlere büyük kayıplar verdirdi. Ama daha 1946 gibi erken bir tarihte Krakov ve Varşova’daki Doğu Çalışmaları Enstitüleri yeniden açıldı. Bundan kısa bir süre sonra Wroclaw Üniversitesi’nde bir Türkoloji Bölümü açıldı. Bu üniversitelerin hepsinde Türkçe çalışmaları yavaş yavaş en önemli çalışma sahalarından biri haline geldi. Buralarda modern Türkçe, Osmanlı Türkçesi ve öteki modern Türk dilleri öğretilmekte ve çalışılmaktadır. Polonyalı Türkologlar Türkçe öğretimi için malzemeler ve bir Türkçe-Lehçe, Lehçe-Türkçe sözlüğü üzerinde sistematik olarak çalışmalar yürütmektedir. Türkiye ile Polonya arasındaki bilimsel ve kültürel değişim programı kapsamında Türkiye’den pek çok öğretmen Türkçe öğretmek üzere ülkemize gelmektedir. Bu, öğrencilere daha çalışmalarının başında Türkçe konuşma fırsatı veren bir uygulamadır. Buna ek olarak Türkoloji öğrencileri, TÖMER tarafından düzenlenen Türkçe yaz okullarına katılmaktalar. Öte yandan Türk ve Polonya üniversiteleri arasında, öğrencilere Türk üniversitelerinde Türk dili, edebiyatı ve tarihini öğrenme fırsatı veren daha uzun dönemi kapsayan burslar ve değişim programları da mevcuttur.

Sözlerimi bitirirken, Polonya’da, Türk dili, edebiyatı, tarihi ve kültürüne karşı büyük bir ilginin olduğu gerçeğinin altını çizmek istiyorum. Türkçe öğretiminde ve öğreniminde kullanılan bilimsel ve didaktik araçlar, öğrencilere hem dilin pratik kullanımları açısından, hem de modern Türkiye üzerine çeşitli uzmanlık alanlarında çalışacak bir temel verme açısından önemli bir eğitim kaynağı olmaktadır.


Varşova Üniversitesi, Doğu Çalışmaları Enstitüsü, Türkoloji Bölümü - Prof. Dr. Tadeusz MAJDA

 

Tarihten Geleceğe Türk Dili

Türk dilinin en eski izleri Sümer kaynaklarındaki Türkçe sözlerdir. M.Ö. 3100-M.Ö. 1800 yılları arasına ait Sümerce metinlerde 300'den fazla Türkçe söz yer almaktadır. Sümerceyle Türkçedeki ortak sözler ya ortak kökenden gelmektedir ya da alış veriş sonucu ortaya çıkmıştır. Hangi ihtimal doğru olursa olsun Türkçenin ilk verileri M.Ö. 2000-3000 arasına çıkmakta, yani bundan 4-5000 yıl geriye gitmektedir. Ortak sözler Türklerle Sümerlerin komşu olduklarını da gösterir. Türklerin hiç olmazsa bir bölümü M.Ö. 2000-3000 yılları arasında, belki de daha önce Ön Asya'da yaşamış olmalıdır.

M.Ö. 7.-3. yüzyıllar arasında Karadeniz'le Hazar'ın kuzeyinde ve Kuzeydoğusunda yaşayan Sakaların önemli bir bölüğü ve yöneticileri de büyük ihtimalle Türktü. M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış olan Sakaların kadın hükümdarının adı Yunan kaynaklarında Tomiris olarak geçer. Bu kelime Türkçe Temir (demir) olsa gerektir.

Dîvânü Lûgati't-Türk'te anlatıldığına göre İskender'in Türkistan seferi sırasında (M.Ö. 330'lar) Türklerin bir kısmı, hükümdarları Şu yönetiminde Hocent civarında, yani Seyhun'un yukarı havzalarında idiler. İskender'in gelişiyle Şu ve idaresindeki Türkler Altaylara çekildiler; Oğuzlar ise Hocent civarında kaldılar.

Çin kaynaklarındaki ilk bilgilere göre Türkler Çin'in kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. M.Ö. 220'lerde ortaya çıkan Tuman (Teoman) Yabgu ve M.Ö. 209'da hükümdar olan oğlu Motun (Mete) Yabgu, Hunların büyük hükümdarları idiler ve merkezleri bugünkü Moğolistanda bulunan Orhun vadisinde idi. Hunlardan sonra da Topalar, Avarlar, Göktürkler, Uygurlar dönemlerinde, M.S. 840'a kadar Türklerin merkezi Orhun vadisinde olmuştur. M.Ö. 220 - M.S. 840 arasındaki 1000 küsur yıllık dönemde Türkler kudretli zamanlarında Okyanus kıyılarından Hazar'a, hatta bazen Karadeniz'in kuzeyine kadar uzanan topraklara hükmediyorlardı. Türklerden bir bölüğü M.S. 370'lerde İdil'i geçmiş ve Kafkaslarla Karadeniz'in kuzeyine ulaşmıştı. Batı Hunları, Bulgarlar, Avarlar, Peçenekler ve Kıpçaklar 370'ten başlayarak yüzyıllar boyunca Doğu Avrupa ve Balkanları yönetimleri altında bulundurmuşlardır.

Asya ve Avrupa Hunlarına ait herhangi bir Türkçe metin elimizde bulunmamaktadır. Ancak Çin ve Bizans kaynaklarına geçen bazı özel adlar ve kelimeler onlara ait Türkçe veriler olarak kabul edilmektedir. Çin kaynaklarında geçen tehri, kut, yabgu, ordu, temir gibi sözlerin Çinceleşmiş biçimleri, milât yıllarına ait Türkçe verilerdir. Attilâ'nın babasının adı olan Muncuk (Boncuk) ve oğullarının adları Dehizik, İrnek, İlek Türkçeyle açıklanabilmektedir. 6.-9. yüzyıllardaki Tuna Bulgarlarından yıl ve ay adları ile birkaç kelimelik bazı küçük metinler kalmıştır. Yıllar hayvan adlarıyla adlandırıldığı için yıl adları aynı zamanda çeşitli hayvanların adlarını gösteriyordu. Aylar sıra sayılarıyla ifade edildiği için Bulgar Türkçesindeki sayıların adlarını da böylece öğrenmiş oluyorduk.

Moğolistan'da bulunmuş olan 6 satırlık Çoyr yazıtı tarihi bilinen en eski metindir. İlteriş Kağan'a katılan bir askeri anlatan metin 687-692 arasında yazılmış olmalıdır. Orhun anıtları olarak bilinen İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Köl İç Çor (İhe-Huşotu), Tonyukuk, Köl Tigin, Bilge Kağan anıtları 719-735 yılları arasında yazılmışlardır. Uygurların ikinci kağanı Moyun Çor Kağan'a ait Taryat, Tes ve Şine-Usu anıtları 753-760 arasında dikilmiştir. Moğolistan'da, Yenisey vadisinde, Kazakistan'da, Talas'ta (Kırgızistan), Kuzey Kafkasya'da, İdil-Ural bölgesinde, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Polonya'da Göktürk harfleriyle yazılmış daha yüzlerce yazıt bulunmuştur. Bu küçük yazıtların 7.-10. yüzyıllar arasında yazıldığı tahmin edilmektedir. Demek ki bu yüzyıllarda Doğu Avrupa ve Balkanlardan, hatta Macaristan'dan Güney Sibirya'ya ve Moğolistan içlerine kadar uzanan sahada Türkçe, Göktürk harfleriyle yazılan bir yazılı dil olarak kullanılmaktaydı.

9. yüzyıldan itibaren Türkçenin yazılı ürünlerini daha güneyde, Tarım havzasında da görmeye başlıyoruz. 840'ta Tarım havzasında ve Gansu bölgesinde devletler kuran Uygurlar; Göktürk, Uygur, Soğdak ve Brahmi alfabeleriyle kâğıt üzerine yüzlerce eser yazdılar, yüzlerce belge bıraktılar. Hatta bunların bir kısmı yazma değil, basma eserlerdi. Uygur yazılı eserleri, Gansu bölgesinde 17. yüzyıla kadar devam etmiştir.

11. yüzyılda Kâşgar ve Balasagun çevresi de bir Türk kültür çevresi olarak ortaya çıkar. 1069 tarihli Kutadgu BiligDîvânü Lûgati't-Türk de aslında Kâşgar muhitinin eseridir. Türkler 10. yüzyılda Müslüman oldukları hâlde 11. yüzyılda Arap yazısı henüz Türklerin yazısı hâline gelmemişti. Kâşgarlı Mahmud 1070'lerde Türk yazısının Uygur yazısı olduğunu kesin şekilde kaydeder. Balasagun'da yazılmaya başlanmış, Kâşgar'da Karahanlı hükümdarına sunulmuştur. 1070'lerde Bağdat'ta kaleme alınan

Kâşgarlı Mahmud Türklerin 20 boy olduğunu yazar ve onları batıdan doğuya doğru şöyle sıralar: 1. Beçenek, 2. Kıfçak, 3. Oğuz, 4. Yemek, 5. Başgırt, 6. Basmıl, 7. Kay, 8. Yabaku, 9.Tatar, 10. Kırkız, 11. Çigil, 12. Tohsı, 13. Yağma, 14. Uğrak, 15. Çaruk, 16. Çomul, 17. Uygur, 18. Tangut, 19. Hıtay. Listedeki Hıtay'ı Kâşgarlı'nın ifadesiyle "Çin ülkesi" olarak ayırmak gerekir. Bu sıralamadan az sonra Kâşgarlı Beçeneklerle Kıfçaklar arasına Suvarlarla Bulgarları yerleştirir. Kâşgarlı'nın iki dilli oldukları için dillerini bozuk saydığı Soğdak, Kençek, Argu ve Tangutlardan Arguları da Türk boyları arasında saymalıyız. Demek ki 11. yüzyılda Balkanlardaki Bizans sınırından Çin ve Moğalistan içlerine kadar Türkçe konuşuluyordu.

13. yüzyılda Türk yazı dilinin merkezîleştiği bölge Aral'ın güneyindeki Harezm bölgesidir. 13.-14. yüzyıllarda Altınordu'nun merkezi olan Hazar'ın kuzey kıyısındaki Saray'dan hatta daha batıdaki Kırım'dan Tarım havzasının doğusundaki Gansu'ya kadar Türk yazı dili kesintisiz olarak kullanılıyordu. Tarım havzasıyla Gansu'da kullanılan dile Türkoloji literatüründe Uygur Türkçesi, Altınordu ve Türkistan sahasında kullanılan dile ise Harezm Türkçesi denmektedir. Ancak ikisi arasında ses ve gramer yönünden hemen hemen hiç fark yoktur. Yazıları ise farklıdır. Birincisi Uygur, ikincisi Arap yazısını kullanır.

13. ve 14. yüzyıllarda Türk yazı dili, bu ana sahadan başka üç coğrafyada daha kullanılıyordu. Bunlardan biri Yukarı İdil (bugünkü Tataristan) sahasıdır. Burada bulunan mezar kitabelerinin dili İdil Bulgarcası idi. İkincisi Mısır ve kısmen Suriye idi. Buradaki yazı dili Harezm Türkçesine çok yakındı ve Kıpçak Türkçesi adını taşıyordu. Üçüncü saha Azerbaycan ve Anadolu sahasıydı. 13. yüzyılda bu alanda Oğuz ağzına dayanan yeni bir yazı dili doğmuştu. Bu yazı dili Balkanlara doğru sahasını genişleterek kesintisiz şekilde bugüne dek sürmüştür. Sadece mezar kitabelerinde gördüğümüz İdil Bulgarcası 14. asırdan sonra yerini Kıpçakçaya bırakır. Mısır ve Suriye'de ise 15. yüzyıldan sonra Kıpçak Türkçesi kullanılmaz olur.

Karadeniz, Kafkaslar, Hazar denizi ve İran, Kuzey-Doğu Türkçesi ile Batı Türkçesini ayıran tabiî sınırlardır. 11. yüzyıldan itibaren Oğuzlar İran'ı aşarak Azerbaycan ve Anadolu'ya gelmişler ve Batı Türklüğünü oluşturmuşlardır. Batı Türklüğü 14. yüzyılda Balkanlara taşmış, daha sonra Macaristan sınırına dayanmıştır. Bugünkü Irak ve Suriye'nin kuzey bölgeleri de Batı Türklerinin 11. yüzyıldan itibaren yerleştikleri yerlerdi ve buralardaki nüfus Anadolu Türklüğünün tabiî uzantısıydı. Öte yandan Kuzey Afrika ve Arap ülkelerine de önemli miktarda Osmanlı Türkü yerleşmişti. Bütün bu sahalarda Batı Türkçesi ortak bir yazı dili olarak kullanılmıştır. 13. ve 14. yüzyıllarda Anadolu ve Azerbaycan'da yazılan eserleri, yazı dili olarak birbirinden ayırmak kolay değildir. Bu asırlarda yazı dili henüz standartlaşmamıştır; esasen Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlarda henüz siyasî birlik de yoktur; bölgede çeşitli Türk beylik ve devletleri hüküm sürmektedir. 15. yüzyılda Osmanlılar güçlenerek birliği kurmaya yönelirler ve yeni oluşmaya başlayan İstanbul ağzı esasında Osmanlı Türkçesi standart hâle gelir. 16. yüzyılda Doğu ve Güney-Doğu Anadolu ile birlikte Suriye ve Irak da Osmanlı topraklarına dahil olur; böylece bu bölgeler de Osmanlı Türkçesi alanı içine girerler. Kuzey ve Güney Azerbaycan, İran'la birlikte bir başka Türk devletinin, Safevîlerin yönetiminde kalır. Ancak yine de 16. asırda Azerbaycan ve Osmanlı yazı dillerinin kesin şekilde ayrıldığını söylemek doğru değildir. Hatayî ve Fuzulî her iki çevrenin de şairidir. 17. yüzyıldan sonra iki yazı dilinin ayrıldığını söylemek mümkündür; ancak aralarındaki fark yok denecek kadar azdır.

Kuzey ve doğu Türklerinde Harezm Türkçesinin devamı niteliğindeki Çağatay Türkçesi tek ve ortak yazı dili olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar sürdü. Bunun bir tek istisnası vardı: Kırım Hanlığı. Osmanlı idaresinde bulunduğu için Kırım Hanlığında kullanılan yazı dili Osmanlı Türkçesi idi.

13. yüzyıldan itibaren iki ayrı yazı dili hâlinde gelişen Doğu ve Batı Türkçeleri sürekli olarak birbirleriyle temasta olmuşlardır. Çağatay sahası eserleri, özellikle Nevayî Osmanlı ve Azerbaycan Türklerince hep okunmuştur. Buna karşılık Osmanlı eserleri de özellikle İdil-Ural bölgesinde sürekli okunmuştur. Osmanlı ve Azerbaycan sahasında Nevayî'ye Çağatayca olarak nazireler yazılmış ve bu 19. yüzyıla kadar sürmüştür.

1552'de Kazan'ın düşmesiyle başlayan Rus yayılması 1885'te Batı Türkistan'ın işgaliyle tamamlanmıştır. Doğu Türkistan 1760'larda Çin işgaline uğramıştı. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde bağımsız olan Türkler sadece Osmanlı Türkleriydi.

19. yüzyılın ortalarında Türk yazı dilleri için yeni bir süreç başlar. Kazan Üniversitesinde hocalık yapan müsteşrik ve papaz İlminski, her Türk boyunun konuşma dilinin ayrı bir yazı dili hâline gelmesi gerektiği görüşünü ortaya koyar ve bunun için çalışmaya başlar. Özellikle Tatar aydınlarıyla Kazan'da okuyan Kazak aydınları üzerinde etkili olur. Bu iki Türk boyunun bazı yazar ve şairleri, ortak olan Çağatay yazı dili yerine kendi konuşma dillerini yazı dili hâline getirmeye çalışırlar. Yüzyılın sonlarına doğru Tatar ve Kazak yazı dillerinin ilk eserleri verilmeye başlar. İlminski'ye karşılık Gaspıralı İsmail, 1884'te Bahçesaray'da (Kırım) çıkarmaya başladığı Tercüman gazetesi ve Türk dünyasının her tarafında açtırdığı usûl-i cedit okulları vasıtasıyla ortak yazı dilini savunur; bütün Türk dünyasının sadeleştirilmiş İstanbul Türkçesinde birleştirilmesini ister. Rusya'da Meşrutiyetin ilân edildiği 1905 yılından itibaren Kırım, İdil-Ural, Azerbaycan ve Türkistan bölgelerinde Türk yazı dili konusu sıkı bir şekilde tartışılır. Gaspıralı İsmail'in tesirinde kalan Türk aydınları yazı dilinde birlik fikrini savunurlar ve buna uygun eserler verirler. İlminski'nin fikirleri ise başka müsteşrikler ve Çarlık memurları tarafından yayılmaya çalışılır. İlminski gibi bir papaz ve müsteşrik olan Nikolay Ostroumov 1870'ten 1918'e kadar Türkistan Vilâyetinin Gazeti’ni çıkararak bu gazete vasıtasıyla İrancalaşmış Özbek ağızlarını yazı dili hâline getirmeye çalışır. 1888-1902 arasında çıkarılan Dala Vilâyeti gazetesi Kazakçayı, 1905-1908 arasında çıkarılan Mecmûa-yı Mâverâyı Bahr-ı Hazar Türkmenceyi yazı dili yapmaya uğraşır. Her üç gazete de Çar idaresince çıkarılmaktadır. Yüzyılın başındaki bu tartışma ve uygulamalar kaynaklara ulaşmanın zorluğu yüzünden bugüne kadar ciddî şekilde araştırılmış değildir. Ancak 1917'deki Bolşevik ihtilâlinden sonra serbest tartışma ortamı yok edilmiş, İlminski ve Ostroumov'un fikirleri zorla uygulanarak her Türk boyunun konuşma dili ayrı yazı dili hâline getirilmiştir. Bu süreç Sovyetler Birliği’nde 1930'larda tamamlanmıştır. Çin idaresindeki Doğu Türkistan'da ise Uygurca, Çağatay yazı dilinin devamı olarak sürerken 1949'daki komünist idareden sonra mahallîleştirilmiştir. Alfabe değişiklikleriyle bu süreç hızlandırılmış, her Türk yazı dili için ayrı alfabeler oluşturularak farklılık artırılmaya çalışılmıştır. Bütün bu çalışmalar sonunda bugün 20 Türk yazı dili ortaya çıkmış bulunmaktadır: 1) Türkiye Türkçesi, 2) Gagavuz Türkçesi, 3) Azerbaycan Türkçesi, 4) Türkmen Türkçesi, 5) Kırım Tatar Türkçesi, 6) Karaçay-Malkar Türkçesi, 7) Nogay Türkçesi, 8) Kumuk Türkçesi, 9) Kazan Tatar Türkçesi, 10) Başkurt Türkçesi, 11) Kazak Türkçesi, 12) Karakalpak Türkçesi, 13) Kırgız Türkçesi, 14) Özbek Türkçesi, 15) Uygur Türkçesi, 16) Altay Türkçesi, 17) Hakas Türkçesi, 18) Tuva Türkçesi, 19) Saha (YakutTürkçesi, 20) Çuvaş Türkçesi. Rusya bugün dahi yeni yazı dilleri oluşturma fikrini bırakmış değildir. Tataristan Cumhuriyeti dışında kalan Batı Sibirya Tatarları ile Güney Sibirya'daki Şorların ağızları bazı fonlar ve yardımlar yoluyla yazı dili hâline getirilmeye çalışılmaktadır.

Türk dünyasında 1990'dan beri yeni bir süreç başlamıştır. Beş Türk cumhuriyeti bağımsız olmuş, diğerleri de daha serbest hareket edebilme imkânlarına kavuşmuştur. Şimdi artık kendi kültür politikalarını kendileri tayin edecek duruma gelmişlerdir. Nitekim bunun etkisi de kısa zamanda görülmeye başlanmıştır. 1991 Aralığında Azerbaycan, 1993 Nisanında Türkmenistan, 1993 Eylülünde Özbekistan, 1994 Şubatında Karakalpakistan Lâtin alfabesine geçme kararı almışlardır. Bu ülkelerde yeni alfabeye geçiş kademeli olarak uygulamaya konmuştur. Öte yandan Kırım Türkleri ile Gagavuzlar da Lâtin alfabesine geçerek bazı süreli yayınlarını yeni alfabeyle basmaya başlamışlardır.

"Dil dışı şartlar" dediğimiz siyasî, iktisadî ve kültürel ilişkiler de Türk yazı dilleri arasında yeni etkileşim ve oluşumlara yol açmaya başlamıştır. Türkiye'de Türk cumhuriyetlerinin edebiyatlarına ait bazı parçalar lise edebiyat kitaplarına konmuştur. Türk Ocakları, Kültür Bakanlığı, TÖMER gibi kuruluşlarca Türk lehçelerini öğreten kurslar açılmıştır. Nihayet dört üniversitede (Ankara, Gazi, Muğla, Atatürk) Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümleri açılmıştır. Pek çok Türkiyeli genç Türk cumhuriyetlerinde öğrenim görmektedir. Sayıları az da olsa sosyal bilim dallarındaki bazı genç araştırıcılar Türk toplulukları arasında araştırmalar yapmaya başlamışlardır. Avrasya televizyonunun bazı genç yapımcıları da Türk dünyasına sık sık giderek yeni yapımlara imzalarını atmaktadırlar. Siyasî, iktisadî, ilmî ve kültürel heyetler de sık sık bu dünyaya yolculuk etmektedir. Türk cumhuriyet ve topluluklarında uzun süreli kalan iş adamları ve görevliler de az değildir. Bütün bu teşebbüs ve ilişkiler Türk lehçelerinin Türkiyeli aydınlar ve gençler tarafından öğrenilmesine yol açmaktadır.

Türkiye Türkçesinin diğer Türklerce öğrenilmesi ise çok daha büyük ölçülerde karşımıza çıkmaktadır. Türkiye'de öğrenim görerek bizim lehçemizi öğrenen öğrencilerin sayısı 10.000'i geçmiştir. İktisadî, kültürel veya ilmî sebeplerle Türkiye'ye gelip kısa veya uzun süreli ülkemizde kalan ve Türkiye Türkçesiyle bizlerle anlaşabilen pek çok insan vardır. Öte yandan Türk cumhuriyet ve topluluklarında pek çok okul açılmıştır ve bu okullarda on binlerce öğrenci okumakta, Türkiye Türkçesini öğrenmektedir. Doğrudan doğruya Türk televizyonlarını izleyebilen Azerbaycan veya Avrasya yayınlarına bakan Türkistan cumhuriyetleri bu kanalla da Türkiye Türkçesine aşina olmaktadır.

Bütün bu temas ve faaliyetlerin sonuçlarını önümüzdeki yıllarda görebiliriz. Türk televizyonlarını izleyen Azerbaycanlı çocuklar daha şimdiden Türkiye Türkçesindeki farklı kelimeleri tanımaya ve hatta kullanmaya başlamışlardır. Samaylotuçak kelimesi pek çok Türk topluluğuna ulaşmıştır. Türkiye Türkleri de artık orun (yer), kıyın (zor), çalar (nüans), kayıtmak (geri dönmek), aylanmak (çevresinde dönmek), uçraşmak (karşılaşmak), tapmak (bulmak) gibi kelimeleri tanımaya başlamalıdırlar. yerine

Eski Sovyetler dışındaki Türk dünyası ile ilişkilerimiz de artmıştır. Batı Trakya, Bulgaristan, Makedonya, Yugoslavya, Romanya gibi Balkan ülkelerinde yaşayan Türklerle artık daha sık temas hâlindeyiz. Balkanlardan gelen pek çok Türk genci de Türk üniversitelerinde okumaktadırlar. Bu ülkelerin çoğunda ilk ve orta dereceli okullarda Türkçe öğretim yapılmakta, Türkçe gazete ve dergiler çıkarılmaktadır. Hemen hemen hepsinden Türk televizyonları izlenmektedir. İran'da da Azerbaycan Türkçesiyle (Arap harfleriyle) dergi ve kitaplar yayımlanmakta, belirli saatlere mahsus olarak radyo ve televizyon yayınları yapılmaktadır. İran’da artık Türkçe eğitim talepleri başlamıştır. Irak'ta, 36. paralelin kuzeyinde birkaç yıldan beridir Türkçe öğretim yapılmaya başlanmıştır; Türkçe gazete ve televizyon yayınları yapılmaktadır.

Türk dili yarın nasıl olacaktır? Yukarıda sayılan gelişmeler elbette Türk dilinin yarınını büyük ölçüde belirleyecektir. 20 yıl sonra Türkiye Türkçesi, Türk dünyasındaki pek çok aydın tarafından bilinen ve Türkler arası plâtformlarda kullanılan bir iletişim dili olacaktır. Bu süre içinde Birleşmiş Milletlerce kabul edilmiş olması da muhtemeldir. Türk dünyasının bazı genç aydınları az da olsa makale, şiir, hikâye ve kitaplarını Türkiye Türkçesiyle yazmaya başlayacaklardır. Onların, bizim yazı dilimizle yazdıkları eserlerde kendi lehçelerine ait bazı kelimeler, hatta fonetik ve morfolojik özellikler bulunabilecektir. Böylece bizler de o lehçelerden küçük tatlar almaya başlayacağız. Şüphesiz Türkiye Türklerinden yetişmiş bazı şair ve yazarlar da eserlerine Türk lehçelerinden kelimeler ve bazı özellikler serpiştireceklerdir. Bu hem Türkiye Türkçesinin kendi kaynaklarından beslenerek zenginleşmesine, hem de yeni tatlarla çeşitlenmesine yol açacaktır. Böylece 4000 yıl önce Sümer kaynaklarında görülen agar (ağır), di- (demek), dingir (tenri-tanrı), dug-men (ben), zae (sen), zag (sağ), gişig (eşik-kapı) gibi kelimeler önümüzdeki bin yıllarda sonsuzluğa doğru yollarına devam edeceklerdir. (dökmek),

Türk Dili Kelimeler Harmonisi

Türk dili birçok eski kelimesini yerlerine daha güzellerini buldukça, terketmiş, fakat eskiden beri her güzel kelimesini de yaşatmıştır. Türkçe’nin çağlar boyunca süren macerası, bu güzeli aramak duygusundadır.


Ali Şir Nevaî, Türkçe’nin, bir fiiller ve mecazlar lisanı olduğunu anlatır. Bir tarih boyunca at üstünde yaşayarak, engin Asya bozkırlarını Gel ! Git ! Vur ! Kır ! Çık ! İn ! Koş ! Dur ! vb. gibi tek heceli kelimelerle çınlatan Türkler, devamlı hareket halinde oldukları için, bütün fiillerini kendileri şekillendirmişlerdir. Madencilik, ziraat, binicilik ve savaşla ilgili kelimelerin yanı sıra Türk sanatına ait pek çok kelimeyi de yine kendileri oluşturmuşlardır. Fakat İslâm dinine ait kelime ve kavramların mühim bir kısmını, Arapça ve Farsça’dan almışlardır.

Türk milleti gibi, büyük ve fatih bir milletin dili öz dil olamaz. Her şeyin ilme bağlı olduğu çağımızda bilgi ve teknoloji transferi ile çağın varidatının benimsenmesi ve bunun insanlığa sunulması; beyandaki eda vasıtasıyla olacaktır.

Dillerin, kelimeleri değil fakat sesleri millîdir. Her dilin kendi iç ve dış mûsıkîsi millîdir. Hiçbir medeniyet dilinin bütün kelimeleri millî olamaz, fakat sesi mutlaka millî olur.

Bir de mimarisi millî olur. Yani, kelimelerin yan yana gelmesinden doğan söz istifi bu yan yana gelişlerin meydana getirdiği ifade abidesi millîdir. Kısaca, cümle yapısı millîdir. Mesela, Türkçe’deki Özne-Tümleç-Yüklem (Fiil) sıralanışındaki mantık, millîdir.

Bir dilin kelimelerini hor görmek, hakir görmek, hele şu veya bu politik, ideolojik sebeple bazı kelimeleri dilden atılabilir görmek, büyük yanılgıdır. Çünkü, milletlerin olduğu gibi kelimelerin de tarihi vardır.

Bir milletin ataları, asırlarca o kelimelerle duymuş, onlarla düşünmüş; birbirlerini ve evlatlarını o kelimelerle sevmiştir. Onlar bu kelimeleri millî bir sanatla işleyip Türk yapmışsa, evlatları, artık o kelimelere düşman kesilemezler.

Bu itibarla, başta edebiyatçılar olmak üzere, herkese ciddî sorumluluklar düşmektedir. Sadece mevcudu öğrenip-öğretmekle kalmayıp; büyük istidatları teşhis ederek onlara ciddi sorumluluklar vermemiz ve dilimizin gelecekte çok ileri bir seviyede temsil edilmesini sağlamamız gerekmektedir. Bunun için de, ben bir taraftan dilin kendi kurallarına uygun kelime üretirken, diğer taraftan da asırlardan beri kullanıla kullanıla dilimize mâlolmuş kelimelerin muhafazasının zaruretine inanıyorum. Milletimize mâlolmuş bu kelimeler artık bizimdir ve zenginliğimizin bir buududur.


İngilizler:

" Bahtiyardır o İngilizce ki, onda her dilden kelime vardır." derler.
Bugün İngilizce’ye Hristiyanlaşma döneminde giren, yüzde yetmiş beş nispetinde Latince ve Fransızca kelime vardır. Bu kelimeler İngilizce'ye, Fransız / Norman istilası "döneminde girmiştir. İki asırlık Fransızca hakimiyetinden sonra İngilizce ancak l6. asırda devlet dili olabilmiştir. Orta İngilizce'de de Latin/Germen ağırlığı vardır. Sömürgecilik döneminde Uzakdoğu dillerinden de binlerce kelime girmiştir.

Mehmet Çalışkan adlı gayretli bir araştırmacı İngilizce'de sırf A harfinde 200'den fazla Arapca, Farsça ve Türkçe kökenli kelime tespit etmiştir. Fakat bu kelimelerde öyle bir ses değişikliği yapılmış ve kelimeler öylesine İngilizce olmuştur ki, bunlar, bir milletin kelimelere millî bir mûsıkî verişindeki sihiri, coğrafya tesirini ve kavmî dehayı gösterir.

Meselâ, aslı Latince olan ‘cultura’ kelimesinin Fransızcası ‘kültür (culture)’ İngilizcesi ‘kalçır’dır. ‘Kalçır,’ İngilizcedir. ‘Final’ kelimesi Fransızca, fakat aynı şekilde yazılan ve aynı mânâda kullanılan ‘faynıl’ İngilizcedir. İngilizce'de böyle 90.000 kelime vardır.

Türkçe'de ‘altın, gümüş, demir, çelik’ vb. gibi, sesli maden adları, Türk dili var olalıdan beri yaşayan ve yaşatılan kelimelerdendir. ‘Gönül’ kelimesi de böyledir. Bu kelimenin en eski Türkçe'de söylenişi, ‘könkül’dü, zamanla ‘köngül’ şeklini aldı. Yüzyıllarca da bu biçimde kullanılmıştır. Ona gönül sesini veren Oğuz Türkçesi ve onun devamı olan Türkiye Türkçesi’dir.

‘Gönül'e önce VIII. asırda rastlıyoruz. Kelimeyi, taşa kazdıran adını bildiğimiz ikinci Türk yazarı,

Yolluk Tiğin :

Taş tokıtdım, könğültegi sabımın... bitidim:

(Taş yontturdum, gönüldeki sözümü yazdırdım) diyor Ardından, Kutadgu Bilig yazarı Yusuf Has Hacib ona, aruz'la mâniler söyletmiştir ;

Köngül kimni sevse korur közde ol.

(Gönül kimi sevse gözünün önünde (hep) onu görür.)

Yunus Emre'nin;

“Taşdın yine deli gönül, Sular gibi çağlar mısın?” mısralarıyla şahlanan kelime, Nihayet Yahya Kemal'de vecizeleşip ya tam neş'e, ya tam ızdırap; ya hep ya hiç manasındadır: “Ya şevk içinde harap ol, ya aşk içinde gönül! Ya lâle açmalıdır göğsümüzde yahut gül” seviyesine yükseltmiştir.

Türkler Arapça'dan ‘kalb’i almış, ‘yürek’ sözüyle birlikte kullanmıştır. Fârisî’den (yine ‘gönül’ demek olan) ‘dil’i seçmiş; dilber, dilâra, gibi dilşâd, dildâde, ve dilrubâ gibi söyleyişlerden de hoşlanmışlardır. Fakat başka dillerden değişik kelimeler aldı diye ‘gönül’ü terketmemiş, aksine onu bütün gönlüyle sevip hayatının her döneminde belki de her anında kullanmışlardır.

Bir millet neden önce ‘yalab (yalav)’ dediği söze, sonradan ‘alev’ deme ihtiyacını duyar? ‘Yınanç’ kelimesine ‘inanç’ sesini verir. Niye, fethettiği ‘Salanıkos’ isimli şehre ‘Selanik’ deme inceliğini gösterir? Niçin, Yunanca ‘adamas’ sözünü, Farisî ahengi daha güzel bularak ‘elmas’ diye kullanır? Neden, Farsça ‘badam’ sözünü kaba bulur da onu ‘badem’ diye değiştirir? Ne diye, Yunanca ‘kastanon’ sözünü Türkçe'de ‘kestane’ ahenginde kullanır? Hatta neden Yunanca yoluyla aldığı ‘elektrik’ kelimesine ‘elektirik’ şeklini verir ?

Daha sayalım mı ?

Bir dilde binlerce istisnası olan bir kaide olur mu ? Olursa ona kaide, hem de dilin temel kaidesi denir mi?

Dilcilik taassupla olmaz. Cehaletle hiç olmaz.

Dilin farkına, dilin zevkine, dilin dehasına varmakla olur, dili sevmekle olur. Şimdi sen, madem ki bu tarihin çocuğusun; eski zafer ve şeref asırlarının bugünkü evladısın; atalarının sana miras bıraktığı her güzel şeyi seveceksin.

Ataların bize miras bıraktığı en güzel iki şeyden biri bugünkü Türk vatanı ise, ikincisi Türkçe'dir.

Günümüzde, her zamankinden daha geniş imkânlara sahip bulunuyoruz. Bugün, Türkçe'ye hâkim insanlar, konferans, seminer, panel ve sempozyumlarla meselenin önemini vurgulayabileceği gibi, gazete, dergi gibi yazılı ve görsel medya, bu önemli neticeye ulaşmada vasıta olarak kullanılabilir. Milletimizin kendini bütün dünyaya anlatabilmesi, kabul görmesi, bir açıdan Türkçe'nin "dünya dili" haline getirilmesine bağlıdır.

Burada, son olarak, eski bir Türk dili aşığını anacağım: Bu Türk dili âşığı, Divanü Lugati't-Türk yazarı, Kaşgarlı Mahmut'tur. Kaşgarlı Mahmut, bundan dokuz asır evvel, -Bağdat'ta -Türk dili için şunları söylüyordu:

“Türk Dili'ni öğreniniz ! Çünkü Türklerin uzun sürecek saltanatları olacaktır.”

Onun dediği oldu.

Bu söz bugün için de doğrudur; ve şöyle bir değişiklikle, bugün de söylenebilir: Türk dilini seviniz! Çünkü Türklerin en az geçmişleri kadar büyük geleceği olacak ve bu gelecek o geçmişe dayanacaktır.

Hasılı, geleceğe emin adımlarla yürüyen, Türk dünyası, Türkçe'yi mutlaka dünya dili hâline getirme mecburiyetindedir.

Mustafa TÜRK - yağmur dergisi - Sayı: 24 Temmuz - Ağustos - Eylül 2004

KAYNAKÇA:

*Karaman Türk Dili Dostu Çalışanlar İletişim Demesi Yönetim Kurulu Başkanı
1.Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, İstanbul 1982
2.N.Sami Banarlı, Türkçe'nin Sırları, İstanbul,1975

Türk Dili Tarihinin Eğitiminde Arapça Eski Kaynakların Önemi

Türk  dili dünyanın en güzel ve gelişmiş dili olarak Orta Doğu ve Avrupa’da yaşayan halkların diline büyük etki yapmıştır. Bu etki ortaçağın Latin dili değerlerinden Arap dilinde de duyulmaktadır. Görebildiğimiz Arap kaynaklarından (VIII.-XIII. yüzyıllar) Türk dilinden geçmiş olduğu besbelli olan onlarca sözlük bulunmaktadır. Sami dilinde mensup olan Arap dili kendi dil kuralınca Türkçe kökenli sözcükleri fonetik ve morfolojik bakımından benimsemiş ve Türkçe kökenli sözcükler Arapça’nın gramerine uymak zorunda kalmıştır.

Cahiz'in “El-Risale”, İbn ebd Rebbihi’nin “Ukd-ul-ferid”, Munavi'nin “Feyizül gadir”, Yezid bin Meyzed’in “Tefdil” ve Muhemmed bin Sehm’in “Tarih” kitaplarında rastladığımız Türkçe akrabalık terimlerini işbu yazıda açıklamağa çaba göstermekteyiz. Örneğin, Munavi söz konusu kitabında Türklere dair yazdığı sayfalardan birinde şöyle anlatır: Ve iza edreketulimra’atu indehum ihtarat men Eradat min rical ve tereket taetu Ebvabiha (Kız çocukları dünya evine girmek yaşına varınca istedikleri erkeği seçerek babalarını terk ederler). Arapça “ebiha” yerine Türkçe “baba” sözcüğünü kullanmış Munavi, “baba” sözünün çoğul şeklini “babalar” Arap usuli ile yapmıştır: baba “Ebvah”. Söz konusu kitapta “kardeş, yegen, bibi, bacı” gibi sözcükler de işlenmiştir. Mesudi “Acaib-il-dünya” kitabında şöyle yazmıştır: Fe emma-t-Türk hum eheviyehum-l ekber yekulu lehu adabik” (Türkler büyük kardeşlerine ağabik (abi) derler).

Mesudi’nin “Kitab-il-mesalik ve-l-memalik” eserinde de Türk diline dair değerli notlar var.

Cahis “El-risale” eserinde, eski Arap tarihçilerine dayanarak şu ifadeyi yazmıştır: “Fi biladi el çibalüt Türk Fehuve-l-çebel-ul-ezim elel-ard” (Türk dağı memleketler içinde ve yeryüzünde en yüce dağdır).

Kanımızca, yüce Türk milleti yüce dağlardan da yücedir ve Ortaçağ döneminden günümüze kadar bu yücelik artarak süregelmektedir. Arap dilinde mevcut olan Türk sözcüklerinin her birinin bir özel tarihi, alınma nedeni ve amacı vardır.

Türklerin Arap memleketlerine sel gibi akını XI yüzyılın ilk yıllarında başlar. Türkler ilk önce Horasan’ı tuttuktan sonra İran ve Suriye’yi de ele geçirdiler. 1055’inci yılda Tuğrul Bey Bağdat’ı fethediyor. Selçuklular daha sonra 1076’ncı yılda Şam’ı aldılar. Ali Vafil 1950 yılında Kahire’de basılmış “Fıkh ellüğe” kitabında yazıyor: Selçuklar İslam şarkında önemli Müslüman memleketlerini merkezleştiren en kudretli sülale olmuştur. Selçuklular döneminde ilim ve edebiyat gelişerek Nasir Hosrof, Anveri, Muizzi, Sanan, Attar, Ravendi, Gazali, Gamiri gibi bilgin ve edipleri ortaya çıkarmıştı. Nizamülmülk’ün Bağdat, Belh, Nişapur, Herat ve İsfahan’da yaptırdığı büyük Nizamiyye medreseleri de böyle bilginlerin yetiştirilmesinde büyük etki sağlamıştır.

İbn el Esir “Et tarih el bahir fid daule el Atabekiye bil Mausil” eserinde not olarak şöyle yazıyor: “Türkler’in Araplara etkisi yalnızca dil bakımından değildi. Arapların tüm tavırları, düşünce ve zevkleri de Türkleşiyordu. Mesela, bazı Abbasi halifeleri törenlerde Türk elbiseleri giyermişler, hatta halife Mustancit’in gayet güzel Türkçesi varmış.”

Türklerin yetiştirdiği yüzlerce filozof, doktor, matematik bilgini, tarihçi ve şairi Araplar için Arap dilinde belirsiz sayıda kitaplar yazmışlardır. Selçuk hanedanlığının oluşundan ve İslam egemenliğinin Türklerin eline geçmesinden sonra Türk dilinin önemi daha da artar. Mahmut Kaşgari’nin “Divani-lügat-it-Türk”ü, Sultan Veled’in “Veledname”si, Yunus Emrenin “Güldeste”si bunlara örnektir.

Rus bilgini Oda-Vasilyeva “Arap memleketlerinde dil problemi hakkında” eserinde gösteriyor ki, Türkler Arabistan’ı ele geçirdikten sonra Arap dili Türk diline oranla giderek kendi otoritesini kaybetmeye başlamıştır. Arap yazı dili yalnızca diyanet işlerinde ve medreselerde geçerliğini muhafaza edebilmiştir. Türk yazı dili, Arap halk konuşma diline geçiyor ve sözlüklerin malı oluyordu. Araplar hiçbir zorluk, tehdit, korku olmaksızın Türk dilini öğrenmeye çaba gösteriyorlardı. Türk dilinin güzelliği onları hayran ediyordu.

Araplara ait olan halk deyimlerinde, ata sözlerinde Türkçe sözlerinin kullanılmasının tarihçesini belirtmek imkansız olsa da, tahminen bu tarih XIII. yüzyıldan daha önceye ait olacaktır. Al Şeyh Celal el Henefi “El Emsal el Bağdadiye” adlı kitabında eski Arapların deyimlerinde kullanılmış Türkçe sözlere şunları örnek veriyor:

İza sare şeşelik indel-kelb semmet avav ağa (İşin köpekten keçirse, ona hav-hav ağa de),

İştegel bi berat vehesebel bettalet (Para kazan ve onu kahramanlık hesap et),

El dinsiz yüride lehul-imansizeh (Dinsiz korkusu imansızdandır) vs.

Örneklerde kullanılan ağa, bettal sözcükleri Türkçe sözcüklerdir.

Ağa sözcüğünün çağdaş Türkçe’de çeşitli anlamları var. Türlü fonetik varyantlarda kullanılabilir: ağa-aka-akka-eke-yeke vb. Çağdaş Azeri Türkçe’sinde ağa sözü ile ilgili özel adlar da mevcuttur. Ağa adı ile hanımların ve erkeklerin adlarının adlanmasına örnekler verelim:

Ağahan-büyük han; ağadayı-büyükamca; ağabacı-abla; ağadadaş-büyük kardeş; ağabeyim-büyükhanım vs.

Ağa köy muhtarına, büyük nüfuzu olan kimseye de denir. Mesela: “Ben kendi keyfimin ağasıyım.”

Arap dilinde kullanılmış “dinsiz ve imansız” sözcüklerinin ekleri Türk kökenlidir.

İbrahim Enis “Min esrar el Luga’ kitabında dil alıntılarını yansılamaya benzetmiştir. Dil alıntılarına ayrı zamanda ferd olarak ayrı-ayrı adamlar ve tüm halk katılmış olur. Genel olarak, bir dilden yabancı bir dile sözcüklerin geçmesinin nedenlerini dilciler çeşitli olaylarla ilişkilendiriyorlar. Politik, coğrafi, ekonomik, askeri durum bu olayların en önemlilerindendir. Sadece şunu da unutmayalım ki, alıntı sözcükler ihtiyaç yüzünden de öteki dile geçebilir, örneğin, VIII-XIV. yüzyıllarda (XV-XX. yüzyıllarda ise daha fazla).

Araplar Türkçe sözcükleri kendi dillerine ihtiyaç yüzünden almışlardı, oysa onların da “hakan, yatağan, onbaşı, çavuş, sancak, bey, bucak” gibi sözcükleri kullanması gerekiyordu.

VIII-IX. yüzyılın tarihçileri Teberi, İbn Haukel gibi tarihçilerin kendi kitaplarında ve XI. yüzyılın Ön Asya Selçuklularının el yazılarında “uluk, toğrultekin, alp, çabuga” gibi Türk sözlerine rastlamak mümkündür. XIII yüzyılda yaşamış İbn el Esir Türk-Moğol hücumunu tasvir ederken “çetir, çadır” sözünü kullanmıştır. İbn Battute kitaplarında “hatun,  hanım” sözlerini sık sık kullanmıştır.

Hilafet döneminde Türklerin saray ve orduda önemli görevlerinde bulunmaları Arap memleketlerinde Türk dilinin derin kök atmasına neden olmuştur. XIII yüzyılda Abbasi hilafeti kesinlikle çöktükten sonra Türklerin Araplar arasında hakimiyeti artmıştır. Bu dönemde Arap yazılarında “alay, ordu, süngü, fişenk, bayrak, bölük” gibi askeri terimler kullanmaya başlamıştır. Rus Dilcisi B.Gördlevski 1932’inci yılda eski Sovyetler Birliği’nde yayımlanmış “Türk dilinin Arap diline etkisi” adlı makalesinde “Türk sülalerinin egemenliğinde bulunan arazilerde Türklerin yönetim kurulu mevcut olduğundan dolayı böyle bölgelerindeki Araplar kendi konuşmalarında sık sık Türk sözleri kullanıyorlardı.” Demiştir. Örneğin, elçi, ulak, çapar, yedek, konak, yeni gibi sözler Arapların o zaman kullandıkları Türkçe sözcüklerdendir. Sözlüklerde adı geçen sözcükler aynı zamanda Arapça anlamları ile beraber verilmiştir.

Mesala: mebeliğu bursa, yani beşir (Çapar sözlüğünü Araplar “capar” şeklinde kullanmışlar, bildiğimiz gibi, Arap dilinde “ç” sesi yoktur. Adı geçen sözlüğü sözlükte böyle açıklamışlar: çapar-haberi ileten, yani haberci);

İlçi-mumessilu dauletin inde döleti uhra (Elçi-bir döletin öteki bir dövlette temsilcisi)

Sultan Mehmet Sani’nin (II. Mehmet) zamanında  Türklerin devlete tam sahipliği, hilafet ordularında Türklerin daha fazla bulunması Arap diline Türkçe sözcüklerinin geçmesini daha da hızlandırıyordu.

Bu dönemde Arap dilinde Türkçe yiyecek, giyecek adları da geniş şekilde kullanılmıştır. Mesela, bastırma, dolma , kazan. Gündelik hayatta bazı sözlükler Türk dilinden Arap diline geçmiş sözcükler kitaplara bile etki yapmıştır.

Mesela:

Torba, yatak, boya, yaşmak, aher, araba, tamga, başlık, ekinci, biçim vs.

Arap diline geçmiş Türkçe sözcüklerin morfolojik açıdan çoğu ad grubu sözlerdir, fakat eylem, belirteç, sayı ve sıfatlara da rastlanıyor. Mesela; şimdi, yavaş, başka, buyur vs. ilgi çeken örnekler içinde ortaçağ Arap dilinde Türk kökenli eklerin de kullanılmasıdır. Daha sık sık kullanılan ek ise “-ci” ve “-lık” ekleridir.

Türk dilinde de “ci” eki çok kullanıldığından Arap dilinde bu eke daha sık rastlıyoruz.

Mesela:            aşçı, arabacı, yesirci. Not olarak söyleyim ki, çağdaş Türkçe’de “yesirci” sözü kullanılmaktadır. Eskide “yesirci” esirleri satan adama derlerdi.

VIII-XIII. yüzyıllarda geniş yayılmış Türk eklerinden biri “-lik” eki olmuştur. Mesela: Şenlik, beşlik, beylik , selamlık, çiftlik.

Arap yazılarında bazı hallerde “altılık ve altmışlık” sözleri “tilek ve timişlik” şeklinde verilmiştir. Böyle bir yanlışlığın nedeni “altı ve altmış” sayılarının söz kökünde mevcut olan “al” hisseciğini kimi Arap katipleri Arap dilindeki “al” propozisyonu gibi kabul edildiğine bağlı olduğunu sanıyoruz.

Kaynaklarda bileşik sözlüklerin etimolojisinde Türkçe sözcüklere rastlıyoruz. “Baş” sözünün yardımı ile Arapça’da çeşitli sözler bulunmaktadır. Mesela: baş katip, baş çavuş, subaşı vs.

Arapça’ya geçmiş Türk sözlerinde ses bilimsel bakımdan değişmeler olmuştur. Burada başlıca olarak dikkatimizi üç nokta çekiyor:

  1. Türkçe ünsüzlerinin Arap dilinde ifadesi;
  2. Türkçe ünlülerinin Arap dilinde ifadesi;
  3. Türköe sözcüklerde ses bilimsel olayların mevcutluğu.

Türk dilindeki “ç, j, g, p” ünsüzleri Arapça’da olmadığından adı geçen ünsüzler Arapça’da fonetik kuralına uyarak “c, z, ş ve b” ünsüzleriyle ifade olunuyor.

Bunlar hakkında İbn Mühenna “Hilye el insan vel-hilye el lisan” eserinde, Zemahşeri “Mukaddemet el-edep”, Melioransky “Arap fildogu Türk dili hakkında” kitaplarında yazmışlardır. Bu bakımdan M.Kaşgari’nin “Divanı-lugat-it-Türk”eseri daha önemlidir. Adı geçen bilgin Arap ve Türk dillerine dair birkaç fonetik kural ve olaylar hakkında zengin ve çağdaş dilcilik ilmi için önemli sorulardan bahsetmiştir. Şahabeddin Ahmet et Haffaci “Sefaul Celil fi ma fi kelam el Arap min ed dahil” adlı kitabında Türk dilinde mevcut olan “ç, p, g” ünsüzlerinin Arapça verilecek şekillerinden bahsetmiştir. İbrahim Enis “Min essar el luga” eserinde Türkçe’de olan “p” ünsüzünün yerine göre “b”,  “f” , “v”  ünsüzleri ile yazıldığını kaydediyor.

Arap dilinde “g” ünsüzü olmadığından bu sessiz “c” ve “k” harfleriyle yazılmıştır. Mesela: karagöz-karakuz, vergi-virku, gözçü-kuzcu vs. Türk diline özgü olan “sağır nun” olarak adlanan “n” ünsüzünün  Arapça’da yansıtılmasında bir çok zorluklar mevcuttur. Mahmut Kaşgari kendi kitaplarında yazmıştır ki, “nuni seğirin” telaffuzu Türk olmayanlar için gayet güçtür. Araplar, adı geçen ünsüzü kendi dillerinde “nk” ünsüzü ile ifade etmişlerdir. Mesela: yeni-yenki, domuz-tunkuz vs.

Arap ve Türk dillerinde aşağı yukarı benzer ünsüzler de mevcuttur. Onların Arap dilinde verilmesinde de bir o kadar aykırılıklar vardır. Çeşitli fonetik kurallara ait olan Türk ve Arap dilleri kendi gramerlerine uygun biçimde yabancı sözcükleri benimserler. Türk dilinden Arap diline geçmiş sözlükler Arap dilinin etkisiyle değişmiş, farklılaşmış ve sesiz benzeşmesine uğramıştır. Benzer ünsüzler arasında ise az değişiklikler olmuştur. Mesela: “b” ünsüzü arasında fark olmadığı için ünsüzler aynı şekilde yansıtılmıştır: Boya-buya, tabur-tabur, araba-erebe vs.

Türk dilinde ise “t” ünsüzü, dil-diş, sert ünsüz olarak belirlenmiştir. Arap dilinde ise “t” ünsüzü iki çeşittir. Bu yüzden terkibinde “t” ünsüzü olan Türkçe sözlerin Arap dilinde verilmesinde belli bir kural var. “T” ünsüzü Arap dilinde uzun ünlüden önde gelirse kalın telaffuz edilen “t” şeklinde yazılır. Mesela: takım-takım, tozluk-tuzluktuz-tuz vs. Sonor ünsüzlerle gelen “t” ünsüzü Arap dilinde genel olarak sert, arkadamak “t” ünsüzü ile yansıtılmıştır. Örneğin: yatak-yetekdolma-tulmaturşu-turşutatlı-talı vs. Kimi hallerde “t” sesi “d” sesi ile de verilmiştir. Mesela: toğan-duğan, tan-dan vs.

Arap ve Türk dillerinde olan “c” ünsüzü de aynı şekilde telaffuz ediliyor: ocak-vucak, sancak-sancak, sac-sac vs. Aynı sözleri “g” ve “k” ünsüzleri hakkında da demek mümkündür. Mesela:yoğurt-yuğurtboğaz-buğaz,  tamğa-tamğa vs.

Arap kaynaklarında diğer ünsüzlerin yayılışında belli benzerlik veya aykırılıklar mevcuttur. Onların birkaçını örnek olarak şu şekilde verebiliriz: hatun-xatun, kışlak-kişlak, kazik-hazik, köprü-kubra, şimdi-şindi, yasak-yesek vs.

Türkçe alıntılarda mevcut olan ünlülerin yazılışında da çeşitli aykırılıklar görünüyor. Mesela, Türk dilinde mevcut olan yuvarlak “o” sesi Arap dilinde yoktur. Bu nedenle terkibinde “o” sesi olan Türk sözleri Arap kaynaklarında “u” ünlüsü ile veriliyor. Mesela : ordu-urdu, oda-uda, oçak-vuçak, onbaşı-unbaşı vs.

Arap dilinde bazı sesbilimsel olaylar mevcuttur ve bu olaylar Arap diline geçmiş Türkçe sözcüklerde de gözüküyor. Mesela, Arap diline geçmiş Türkçe sözlerin bir kısmında uzun “a” ünlüsünden önde gelen “g”,“k” sessizi kimi hallerde kullanılmıyor. Mesela: kazma-azma, karagöz-karakuz-aracuz vs. Bazı iki heceli Türk sözleri Arap diline bir heceli sözcük gibi geçmiştir. Mesela: Türk dilinde “kesim” sözü kullanılır. “Kesim” sözü “kesmek” soyundandır. Arap dilinde “kesim” sözü “kısm” sözü şeklinde kullanılmıştır. Not olarak söyleyelim ki, kesim-kısm sözü Arapça’da sık sık kullanılır. Mesela: taksim, kesmet, kasım vs.

Arap kaynaklarında rastladığımız bazı Türkçe kökenli sözcüklerde ses değişmesi olayı mevcuttur. Mesela: şalvar-şirval, kurultay-kurlutay vs.

Bugün çağdaş Türkçe’de gayet çok kullanılan “örnek” sözü Arap dilinde “urnik”, çoğul şekli ise “eranik” biçiminde işlenmiştir. Şaşkın sözünün “şaşmak” eyleminden olduğu bellidir. Türk dilindeki “şaşgın” sözü Arap dilinde “aşkın-eşkin” şeklini almıştır. “Eşkin” sözü sonraları Arap dilinde hızlı yürüyen at; “kaçkın adam” anlamı ifade etmiştir.

Arapça’da kullanılan “başat” sözcüğü Türkçe’deki “baş” sözcüğünün çoğul biçimidir ve anlamı “önder, başkan”dır. Ortaçağ döneminde Arap kaynaklarında tespit olunmuş Türkçe sözler şimdiye kadar kendi araştırıcılarını beklemektedir.

Türk dilinden Arap diline geçmiş sözlerin bir kısmı Arap dilinde oldukça  yayılmıştır. Mesela: Çelebi-şelebi. Çelebi-eskiden, Mevlevi büyüklerine verilen sıfat; eski dilde bay yerine kullanılan unvan; görgülü, kibar erkek anlamlarında kullanılmıştır. Çanta-Şanta (çoğul şekli-şunat); -çanta- çağdaş Türk dilinde kösele deri, bez, plastik veya tahtadan yapılan, büyüklüğüne göre para, evrak, eşya taşımak için kullanılan kaptır. Bu anlamlardan başka Arap dilinde başka anlamlar da bildirmektedir. Mesela: Şantatul esap-doktor çantası; şantatul sirç-eyer (at) çantası; şantatul ceraye-paraşüt çantası. Çorba-şurba; Arap dilinde şurba sözünü böyle açıklamışlar: Teami mai miner-ruzi au edese au hezer uutibuh bil lehmin au bi semeni (Pirinç veya mercimek veya sebzenin et ve yağla bir yerde pişirilmesinden yapılan yemek). Kimi bilginler çorbanın-şorba şeklinde Fars dilinden geçtiğini söylese de, biz adı geçen sözün Türk kökenli olduğuna ve Arap diline Türklerce geçirildiğine kesinlikle inanıyoruz.

Arap dilinde olan eski kaynaklarda rastladığımız Türk kökenli sözcüklerden biri de “karakul” (bekçi) sözüdür. Bu sözün yazılmasında çeşitli yazım şekli mevcuttur: karakul, kerakul.

Bilindiği gibi “karavul” sözü bileşik sözdür ve kara-kul kısımlarından mürekkeptir. Adı geçen sözcük Türk dilinden aynı zamanda Fars, Rus ve birkaç Avrupa diline de geçmiştir.

Böyle söyleyebiliriz ki, Abbasiler dönemine ait Arap kaynaklarında rastladığımız Türkçe sözler Araplarla Türklerin kültürel, politik ve ticari ilişkilerinin sonucudur; aslında bu ilişkiler çok eskiden de mevcut olmuştur ve adı geçen bağlantıları Arap ve Türk dillerinin sözlüklerinde yansıtan çok sayıda kelime sübut etmektedir.

Türk dilinin Arap diline en kuvvetli etkisi Türklerin Arap memleketlerinde bulundukları döneme, özellikle Osmanlı dönemine aittir. Türkçe sözler Arap diline yazılı ve konuşma usulü ile geçmiştir. Arapça’ya geçmiş Türkçe sözcükler türlü değişikliklere uğramıştır. Türk diline has olan “ü, ö, e” ünlüleri, “p, ç, j, g” ünsüzleri Arapça’nın benzer ünsüzleri ve ünlüleri ile değiştirilmiştir.

Arap ve Türk dillerinde mevcut olan fonetik olaylar sonucunda birkaç bileşik Türkçe sözcük Arap diline basit sözcük şeklinde geçmiştir. Arap diline geçmiş Türkçe sözcüklerinin bir kısmı yerli lehçelerde kullanılır, ama yazı dilinde tespit olunmamıştır.

Bir kısım sözcük ise yazılı dile geçmiştir ve çağdaş Arap dilinde de kullanılmaktadır. Türk dilinin etkisi Arap yazı dilinden daha çok lehçelerine olmuştur. Kimi Türkçe kökenli sözlerin bazıları Arap dilinde tanınmayacak kadar değiştiğinden onların şimdi Arap sözcük olmadığını söylemek gayet zor iştir. Mesela: Keyz-kızmak (öfkelenmek), zeyk-sıkmak (boğmak), kısım-kesim (bölüm), keb-kap (kapamak) vs.

Bu biçimden olan sözcüklerin araştırılması, onların geçme yollarını belirlemek, linguistik açıdan değerlendirmek Türk ve Arap ulusunun, dilinin, edebiyatının, tarih ve gelişmesinin öğrenilmesinde özel önem taşıdığından onların incelenmesi bilimsel bakımdan kaçınılmazdır.

KAYNAKÇA

  1. Atalay B. Arapça ile Türkçe’nin karşılaştırılması, İst., 1954
  2. Gordlevskiy V. Türkçe’nin Arap diline etkisi. L., 1932, K.(Rusça).
  3. Toylar B. Arabic words in English. London, 1934.
  4. İbrahim E. Min esrari el Luga. Kahire, 1958.
  5. Ibn el Esir. Et tarih el bahir fid daule el Atabikirye, Kahire, 1903.
  6. Ibn Muhenna Cemaleddin. Hilye el insan vel hilye el Lisan, Bağdat, 1900.
  7. Ibn Mensur el Cevaligi. El muereb min el kelam el ecemi ela huruf el mucem. Kahire, 1365 (h).
  8. Mustafa Maragai. Hidayetul-talib ile kavaid-l-luga el erebiyye, Leyden, 1901.
  9. Mahmud Kaşgari. Divani-Luğat-it-Türk. Bağdat, 1333 (h).

10.  Murib Ali Abdurrahim. Tarih el-arap vel muslimin. Bağdat, 1959.


Azerbaycan, Bakü Devlet Üniversitesi - Ramazan SIRACOĞLU

 

Türk Dili: Dünya Dili

Bugün yaklaşık 220 milyon konuşuru bulunan Türk dili, Moğol ve Mançu-Tunguz dillerinin de yer aldığı Altay dil ailesinin en fazla konuşura sahip koludur.

Türk Dilinin Kısa Tarihi

Türk yazı dilinin tarihi VII. ve VIII. yüzyıllarda Orhon vadisinde dikilmiş olan yazıtlarla başlar. Gerek Orhon Yazıtlarında kullanılmış olan gelişmiş ve işlek dil gerekse komşu ülke kaynaklarında yer alan bilgiler, Türk yazı dilinin başlangıcının çok daha eskiye gittiğini gösterir. Yakın dönemde bulunan yeni yazıtların okunması Türk yazı dilinin tarihini daha da gerilere götürmemizi sağlayacaktır. Ayrıca karşılaştırmalı ses ve biçim bilimi çalışmaları ve diğer dillerdeki alıntı sözlerden Türkçenin yaşının ortaya konulması yolunda önemli veriler elde edilmiştir. Türkçeden Sümerceye geçmiş olduğu kanıtlanan 168 Türkçe kökenli sözcük, Sümerce ile Türkçenin yaşıt olduğu görüşünün geliştirilmesini sağlamıştır. Esik kurganı buluntuları arasında yer alan ve MÖ 4’üncü yüzyıla ait olduğu saptanan bir çanaktaki Orhon yazısına benzer harflerle yazılan iki satırlık yazının en eski Türkçe metin olduğu bilinmektedir.

Çin yıllıklarındaki bir Hun ağıtına ait iki dize ile birkaç sözcük MS 4’üncü yüzyıl Türkçesi hakkında fikir vermektedir. Ancak, edebî metin niteliğindeki ilk büyük metinler Tonyukuk (725), Bilge Kağan (731) ve Köl Tigin (732) adına dikilmiş olan Göktürk Yazıtları’dır. Türk dilinin ilk sözlüğü ve dil bilgisi kitabı Divanü Lugati’t-Türk ise 1072 yılında Kâşgarlı Mahmud tarafından yazılmıştır.

Yaklaşık 9 bin sözü içeren eser, yalnızca bir sözlük, yalnızca bir dil bilgisi kitabı değil, aynı zamanda Türk yazı dilinin ve ağızlarının ele alındığı, kültür değerlerinin kayda geçirildiği anıtsal bir kaynaktır. Kâşgarlı Mahmud; Karahanlı, Uygur, Oğuz, Kıpçak, Kırgız ve diğer akraba topluluklarının söz varlığını bir araya getirerek hazırladığı eserine Divanü Lugati’t-Türk, yani Türk Lehçeleri Sözlüğü adını vermiştir. Kâşgarlı Mahmud’un yirmiyi aşkın yazı dilini ve ağzını Türk adı altında toplaması, bilimsel bir gerçekliği ortaya koymaktadır. Büyük ölçüde ortak dil ögelerine dayanan bu yazı dilleri ve ağızlar, zaman içerisinde kendi iç gelişmelerini sürdürerek bugün yazı dilleri ve resmî diller hâline gelmişlerdir.

Türk Dilinin Coğrafyası

Yayılma alanı Kuzey Buz Denizi’nden başlayıp Hindistan’ın kuzeyine, Çin Halk Cumhuriyeti’nin içlerinden Avrupa’nın en uç noktasına kadar uzanan yaklaşık 12 milyon kilometrekarelik bu coğrafyada en geçerli dil, Altay dil ailesinin en büyük kolu olan Türk dilidir.

19’uncu yüzyılda ünlü Türkolog Á. H. Vámbéry, Türk dilinin yayılma alanının genişliğini yaptığı gezi sırasında görmüş ve Balkanlardan Mançurya’ya kadar yolculuk yapacak bir kişinin Türk dilini bilmesi durumunda bu yolculuğunu en kolay bir biçimde yapabileceğini, çünkü bu coğrafyada en geçerli dilin Türk dili olduğunu söylemişti. Bugün bu alan daha da genişlemiştir. Özellikle 1960’lı yıllardan itibaren çalışmak ve okumak başta olmak üzere çeşitli nedenlerle endüstrileşmiş Avrupa ülkelerine Türklerin göçmesi sonucunda Türk dilinin yayılma alanı Balkanları da aşarak Atlas Okyanusu kıyılarına ulaşmıştır.

Türk dili, yoğunluğu Orta Asya ve Orta Doğu’da bulunan ve en azından son bin yıldır yerleşik halklar hâlinde olan; Türkiye Cumhuriyeti, Eski Sovyetler Birliği’nden bağımsızlaşmış Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan gibi Türk Cumhuriyetleri, Balkan Ülkeleri, Rusya Federasyonu, İran, Irak, Afganistan, Çin Halk Cumhuriyeti gibi devletler içinde konuşma dili veya yazı dili olarak yaşayan yirmi yazı dili koluna ayrılmaktadır.

Öte yandan büyük çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve Avrupa Birliği ülkelerine yerleşen yaklaşık 6 milyon Türk bulunmaktadır. Avrupa Birliği üyesi olmayan bazı Avrupa ülkelerinde de önemli ölçüde Türk nüfusu bulunmaktadır. Bu nüfusun önemli bir bölümü, yaşadığı ülkenin vatandaşıdır. Ayrıca Avrupa Birliği’nin yeni üyelerinden Romanya’da, özellikle de Bulgaristan’da bu ülkelerin vatandaşı olarak çok sayıda Türk yaşamaktadır. Makedonya, Kosova gibi diğer ülkelerdeki yerleşik Türklerle birlikte bütün Avrupa kıtasındaki Türk nüfusun 7 milyonu aştığı düşünülmektedir. Avrupa’daki bu nüfusun tamamının dili Türkiye Türkçesidir. Bu ülkelerde Türkler tarafından yayımlanan gazeteler, dergiler, kitle iletişim araçları Türkiye Türkçesini kullanmaktadır.

Çeşitli dönemlerde Arabistan yarımadasındaki ve Kuzey Afrika’daki ülkelere; Güney ve Kuzey Amerika kıtasında başta ABD olmak üzere çeşitli ülkelere ve Avustralya’ya yerleşen konuşurları sayesinde, bugün Türk dili dünyanın dört bir köşesinde yaşayan, konuşulan, kullanılan dil konumuna ulaşmıştır. Uydudan yapılan radyo ve televizyon yayınları, ağ ortamında yayıncılık, yurt dışında da yayımlanan gazetelerimiz ve dergilerimiz, öğretim kurumları ve kurslar aracılığıyla bugün Türk dili yeryüzünde etkin bir biçimde işlevini sürdüren dil konumuna ulaşmıştır.

Ana Dili Konuşurlarına Göre Diller ve Türk Dili

Dillerin nüfus sıralaması ana dili (birinci dil), ikinci dil, yabancı dil konuşurları bakımından birkaç ölçüt göz önünde bulundurularak yapılmaktadır. Ana dili, birinci dil, ikinci dil ve yabancı dil olarak konuşurlar bakımından İngilizcenin 2 milyara yaklaşan bir konuşuru olduğu kestiriminde bulunulmaktadır. Ana dili konuşurları bakımından yapılan sıralamalarda ise Çince farklı lehçeleri olmasına karşın birinci dil olma özelliğine sahiptir. Birbirinden ses, biçim ve söz varlığı özellikleri bakımından ayrılan sekiz ayrı lehçesiyle Çincenin, pek çok lehçesinin yanı sıra Urduca ile birlikte Hintçenin tek dil kabul edildiği ve buna göre dünyada en fazla konuşuru bulunan diller sıralamasında Çincenin birinci, Hintçenin dördüncü dil kabul edilmesi karşısında Türk dili de 220 milyona ulaşan konuşuruyla sıralamada tek bir dil olarak kabul edilmelidir. Bu ölçütlerle Türk dili dünyada en fazla konuşuru bulunan diller arasında beşinci sırada yer almaktadır.

Çince

 1.300.000.000

 Sekiz lehçesiyle birlikte

İngilizce

 427.000.000

 

İspanyolca

 266.000.000

 

Hintçe

 260.000.000

 Bütün lehçeleriyle ve Urduca ile birlikte

Türk dili

 220.000.000

 Bütün lehçeleriyle birlikte

Arapça

 181.000.000

 Bütün lehçeleriyle birlikte

Portekizce

 165.000.000

 

Bengalce

 162.000.000

 

Rusça

 158.000.000

 

Japonca

 124.000.000

 

Almanca

 121.000.000

 

Fransızca

 116.000.000

 

Dünyada Türk Dilinin Öğretimi

Ana dili konuşurları dışında Türk dili lehçelerinin birinci dil, ikinci dil veya yabancı dil konuşurları da bulunmaktadır. Özellikle Türkiye Türkçesinin pek çok ülkede konuşuru olduğu saptanmıştır. Ethnologue verilerine göre Türkiye Cumhuriyeti dışında 34 ülkede Türkiye Türkçesi konuşuru bulunmaktadır. Konuşur nüfusunun yanı sıra Sovyetler Birliği’nin dağılması, Körfez Savaşı gibi yakın tarihte yaşadığımız olaylar, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgesinde ve dünyadaki önemini artırmış, Türkiye çekim merkezi hâline gelmiştir. Bu gelişmeler, Türkiye Türkçesinin Türk cumhuriyetlerinde ve diğer ülkelerde öğretimi konusunda çeşitli aşamalardaki yeni öğretim kurumlarının, üniversitelerde yeni bölümlerin kurulmasını ve özel dershanelerde kursların açılmasını sağlamıştır.

Ülkelerdeki Türk nüfusun yoğunluğuna ve isteme göre ortaöğretim kurumlarında Türkçenin öğretildiği seksen yedi ülke bulunmaktadır. En az bir ortaöğretim kurumunda Türkçenin öğretildiği bu ülkeler şunlardır: ABD, Afganistan, Almanya, Angola, Arjantin, Arnavutluk, Avustralya, Avusturya, Azerbaycan, Bangladeş, Belçika, Benin, Bosna-Hersek, Brezilya, Bulgaristan, Burkina-Faso, Burma, Çad, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Ekvator Ginesi, Endonezya, Etyopya, Fas, Fildişi Sahilleri, Filipinler, Fransa, Gabon, Gana, Gine, Güney Afrika Cumhuriyeti, Güney Kore, Gürcistan, Hindistan, Hollanda, Irak, İngiltere, Japonya, Kamboçya, Kamerun, Kanada, Kazakistan, Kenya, Kırgızistan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Kosova, Laos, Letonya, Liberya, Litvanya, Macaristan, Madagaskar, Makedonya, Malavi, Maldiv Adaları, Malezya, Mali, Meksika, Moğolistan, Moldova, Moritanya, Mozambik, Nepal, Nijer, Nijerya, Orta Afrika Cumhuriyeti, Pakistan, Papua Yeni Gine, Polonya, Romanya, Rusya, Senegal, Sırbistan, Sri Lanka, Sudan, Suudi Arabistan, Tacikistan, Tanzanya, Tayland, Tayvan, Togo, Türkmenistan, Uganda, Ukrayna, Ürdün, Vietnam, Yemen.

Bazı ülkelerde ortaöğretim kurumlarında Türkçenin öğretilmesinin yanı sıra özel kurslarda da talebe göre Türkçe öğretilmektedir. Kurslarında Türkçenin öğretildiği kırk altı ülke saptanmıştır. Bu ülkeler şunlardır: ABD, Almanya, Belçika, Beyaz Rusya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Cezayir, Çin, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Hollanda, Irak, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, İzlanda, Japonya, Kırgızistan, Kolombiya, Letonya, Litvanya, Lübnan, Lüksemburg, Makedonya, Malta, Meksika, Mısır, Moğolistan, Norveç, Peru, Polonya, Portekiz, Rusya, Singapur, Slovakya, Slovenya, Şili, Türkmenistan, Vietnam, Yunanistan.

Dokuz ülkede Türkçe öğretiminin yapıldığı üniversite bulunmaktadır. Bu ülkeler şunlardır: Arnavutluk, Azerbaycan, Bosna-Hersek, Gürcistan, Irak, Kazakistan, Kırgızistan, Romanya, Türkmenistan.

Bünyesinde Türkçe öğretilen, Türk dili ve edebiyatı araştırmalarının yapıldığı, Türkoloji bölümlerinin bulunduğu yirmi sekiz ülke vardır. Bu ülkeler şunladır: Almanya, Avustralya, Azerbaycan, Beyaz Rusya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Endonezya, Fildişi Sahilleri, Gürcistan, Irak, İran, İsveç, Japonya, Kamerun, Kazakistan, Kırgızistan, Kolombiya, Kosova, Litvanya, Macaristan, Mısır, Moldova, Romanya, Rusya, Türkmenistan, Ukrayna, Venezuela, Yemen.

Sonuç

Bugün Türk dili, yaklaşık 12 milyon kilometre karelik bir alanda 220 milyon nüfusun konuştuğu, yüze yakın ülkede öğretiminin yapıldığı, kökleri tarihin en eski dönemlerine kadar uzanan, 600 bini aşkın söz varlığına sahip bir dünya dilidir. Geçmişi boyunca Çinceden Farsçaya, Arapçadan Macarcaya kadar pek çok dille etkileşim içerisine girmiş olan Türk dilinin bir kolu olarak yalnızca Türkiye Türkçesinin dünya dillerine verdiği sözcüklerin sayısı 11 binin üzerindedir. Genel Türk dili olarak diğer dillere verdiğimiz sözcük sayısı ise 20 binin üzerindedir. Özellikle giyim, yiyecek, askerlik başta olmak üzere hemen her alanda çok sayıda Türk dili kökenli sözcük ile tarihte ve bugün Türk soylu halkların yaşadığı coğrafyalardaki Türk dili kökenli çok sayıda yer adı dünya dillerinde varlığını bugün de sürdürmektedir.

Dünyanın hemen her bölgesinde öğretimi yapılan, bilimsel araştırmalara konu olan, dünya dillerine katkıda bulunan Türk dili, en yaygın ve en köklü dünya dillerinden biridir.

Türkçe Dünya Dili Olacak

 Norveç’in Trondheim şehrinde Uluslararası Gençlik Festivali (ISFIT) 7–16 Mart 2003 tarihleri arasında yapıldı. Bu festivale yüz ülkeden 450 genç katıldı. Bu festival ilk defa 1990 yılında düzenlenmiş ve o dönem Avrupa çapında bir festival olmuştu. Zamanla uluslararası önemi artan bu festivale dünyanın dört bir köşesinden gençler gelmeye başladılar. Festival iki senede bir yapılıyor. Bir sonrası 2005 yılında yapılacak.

Bu sene ana konu “Challenging Atkiudes” (fikrini beyan etmek yani doğruluk ve yasallık adına insanların fikrini beyan etmesi) idi. Festivale katılan 450 genç 15 ayrı gruba ayrıldı.

 

ISFIT (International Student Festival in Trondheim) 2003’e katılanlardan Tacikistanlı öğrenci Muzaffar Khudoıkulov diyor ki: “Ben, bu gruplardan Ethical Challenger yani ‘etnik çatışmalar’ konusunu tartışanlar arasındaydım. Konu üzerinde 23 ülkeden gelen arkadaşlarla tartıştık. İsrail–Filistin meselesine dair bir makale yazmıştım, o konu hakkındaki düşüncelerimi katılımcılarla paylaştım. Seminer, sabah 08.30’da başlıyordu, akşam 17.00’ye kadar sürüyordu. Norveç’in etnik konular üzerindeki uzmanları gelip bizlerle sohbet ediyordu. Bu tip çatışmaların sebeplerini hep beraber bulmaya çalışıyorduk. Temelde, tarihi, bölgesel, kültürel sebepler üzerinde duruyorduk. Arkadaşlarla bir mevzu üzerinde konuşmadan evvel, meselâ ferdi olayları genelleme yapmama gibi çeşitli kararlar alıyorduk. Çünkü bazı şahısların yaptıkları kötü işleri, onun halkına veya dinine yönlendirme yanlıştı. Bu düşünceyi bütün arkadaşlarla paylaşıyorduk. Akşamları konserler düzenleniyordu. Eğlenceli geçiyordu. Herkes milli kıyafetini giyip bir gösteri yapıyordu. Festivalin ana maksatlarından birisi, dünya gençlerini bir araya getirip, dünyanın güncel meselelerine çözüm yollarını araştırmak ve gençlerin de bu mevzular üzerinde bir şeyler yapabileceklerini göstermekti. Festival başkanı, ‘Unutmayalım ki, bugünün gençleri, yarının liderleri olacak.’ diyordu. Türkiye’den dört genç katıldı. İşin enteresan tarafı, 450 kişi arasında bulunan gençlerin yirmiye yakını yurtdışında açılmış Türk kolejlerinden mezun olan öğrencilerdendi. Mesela; Tacik–Türk, Kazak–Türk, Kırgız–Türk, Özbek–Türk ve Ukrayna–Türk kolejlerinden gelenler vardı. Globalleşen dünyada aynı tür kolejlerden mezun olanları böyle uluslararası festival ve konferanslarda görmek, bana büyük bir gurur verdi. Festivalin resmi konuşma dili şüphesiz İngilizce idi; ama biz aynı kolej mezunları bir araya geldiğimizde Türkçe konuşmaya başlıyorduk. Ortak bir yanımız vardı; hepimiz benzer okullarda eğitim ve öğretim almış ve Türkçe öğrenmiştik.”

İnsanlığın mayasındaki saf güzelliğin tohumlarını geliştirmek göreviyle kendilerini vazifeli bilen fedâkar öğretmenlerin dünyanın her tarafına gidip insanî evrensel değerler ışığında ve kaliteli bir eğitim vermenin yanında güzel Türkçemizi de öğretmelerinin şimdilik ilk meyvelerine şâhit oluyoruz. Çok yakında bunun ne mânâya geldiğini körler dahi inşallah göreceklerdir. Peşin fikirle, bilir–bilmez, bu ilim ve irfan yuvaları hakkında konuşanlar, sonunda yaptıklarından utanacaklardır.

Bütün dünya milletleri kendi dil ve kültürlerinin dünyaya tanıtılıp öğretilmesi için her türlü gayreti gösterirken, anlaşılmaz bir tavırla, bazılarının böyle bir hizmeti gönüllü yapan ve kendini buna adamış insanlarımıza karşı tavır almalarının temelindeki sebebi bilmek, gerçekten büyük bir merak konusudur.

Benim bu hususta, bütün dünyadan çeşitli dinlerin akademisyenlerini bir araya getirerek Hz. İbrahim Sempozyumu’nu gerçekleştiren, senelerdir çeşitli dünya görüşlerine sahip seçkin insanlarımızı bir araya getirerek Abant Toplantıları’nı tertipleyen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan bir istirhamım olacak. Dünyanın her tarafında fedakâr işadamlarımız ve öğretmenlerimiz tarafından yaşatılıp bir ışık ocağı gibi parıldayan Türk kolejlerinden mezun olmuş gençleri bir araya getirerek bir sempozyum hazırlasınlar. Bu güzel manzarayı değerlendirecek ve bütün dünyaya yorumlayacak akademisyenler huzurunda bu gençlerin Türkçemize ne kadar hâkim olduklarını, ileride ne mânâya geleceğini ve neler hissettiklerini ve düşündüklerini de ifade etme imkânı sağlasınlar. Zannediyorum bazı iz’anların gerçeği açıkça anlayıp fark etmesi için böyle bir çalışmaya büyük bir ihtiyaç var.

www.zaman.com.tr

Türkçe Nasıl Dünya Dili Olur?

Çocukluğumun yaz mevsimlerinde köyümüzün gurbetçileri bir aylığına tatile gelirlerdi. Bu dönüşlerde konu komşuya dağıttıkları hediyelerin yanında ilgimi çeken başka bir şey daha olurdu: konuşmalarındaki ses ve şekil değişiklikleri. Hele çocuklarının birbirlerine seslenmeleri yok muydu!  

Hey Faatma! Buleent gelmiyo musun? 

Bazen de iyelik eklerinden arındırılmış ve soru anlamı vurguya yüklenmiş ucube ifadeler:


Büyükbaba da bizimle geliyo?

Elimdeki gazeteyi incelerken düşündüm bunları. Gazetesinde kendisine ayrılmış köşeden, öğrencilere “ders çalışma teknikleri” hakkında bilgi veren bir “uzman yazar”ımızın bazı ifadeleriydi beni yıllar öncesine götüren: 

“Bir süre sonra, ders çalışmayı severek yapmaya başlayacaksınız.” 

Bu yazarımız acaba “Bir süre sonra severek ders çalışacaksınız.” dese hem kelimelerden tasarruf hem de doğru bir söz etmiş olmaz mıydı?

Yazarımızın diğer ifadeleri de kayda değer: 

“Bunun nedeni bazı soruları çözmek için temel matematiksel işlemleri bilmek gerekir.” 

“bilmek gerekir” yerine “bilme mecburiyetidir” denilse idi, bu cümledeki anlatım kusuru da ortadan kalkacak idi.

Aşağıdaki cümleler de yine aynı yazarımıza ait:

“Işığın önce okuyacağınız kitaba sonra gözünüze yansıyacak şekilde oturun.” “ışığın” kelimesi yerine acaba sadece “ışık” mı denmeliydi?

“Stresi oluşturan birinci koşul daha çok bireyin yaşadığı olaylardır.” Ah bu “koşul” kelimesi... bana hep tarlada karasabanla çift sürdüğümüz günleri hatırlatır. Ama bu cümlede koşul yerine “şart” desek de anlam düzelmiyor. Cümlede şarttan değil sebepten bahsediliyor; dolayısıyla “koşul” yerine “sebep” denmeliydi.

“Bunun sonucunda karşımıza üç farklı durum ortaya çıkar.” Buradaki anlam kusurunu da “karşımıza” ya da “ortaya” kelimelerinden birini atarak giderebiliriz.

Aşağıdaki cümleler de herhangi bir yorum gerektirmeyecek derecede “örnek” teşkil ediyor. 

“Hiçbir şeyde aşırıya kaçılmamalıdır. Her şeyde orta yol gözetlenmelidir.”

“Bu sırada asıl suçluyu bırakmış, kavgayı ayırt etmeye dalmışlardı.”

“Mühim olan boş zamanları değerlendirmek çok önemli.”

“Oldu bitti kitaplara düşkündü.”

“Bazı anne ve babalar ise çocuklarının giyimine, kuşamına, beslenmesine çok önem gösterirler.” ( bu cümlede epey düşündüm: Acaba önem verirler mi; yoksa özen gösterirler mi denecekti? 

Ana dilimizi bu derece özensiz ve savruk kullanmamızın önemli sebepleri olduğu muhakkak. Konunun bu yönünün sosyologların görev sahasına girdiğini düşünüyor ve meselenin bir başka yönüne dikkat çekmek istiyorum.


Medyada Türkçe’nin Kullanımı 

Siz hiç karartılmış bir televizyon ekranında şu yazıyı okudunuz mu? “Şu tarihli ve şu saatte yayımlanan bir programda sunucu-spiker Türkçe’yi yanlış kullanmıştır. Bundan dolayı ilgili kanala geçici olarak yayın durdurma cezası verilmiştir.” 

Biz bugüne dek böyle bir gerekçeyle herhangi bir kanala yayın durdurma cezası verildiğine şahit olmadık. Oysa kanun koyucu “3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun” un 4. maddesinin t bendinde, radyo ve televizyon yayınlarının “Türkçe’yi aşırılığa kaçmadan, özellikleri ve kuralları bozulmadan konuşma dili olarak kullanmak; millî birlik ve bütünlüğün temel unsurlarından biri olarak çağdaş eğitim ve bilim dili hâlinde gelişmesini ve zenginleşmesini sağlamak esasına” uygun olarak yapılmasını emretmiştir. Kanunun bu maddesini yürütmekle görevli kurum da Radyo Televizyon Üst Kurulu’dur.

Bugüne dek bu kanunun gereğine uygun bir işlem yapılmadığına göre iki sonuç ortaya çıkıyor; ya bu kanun maddesinin uygulanılmasında “esnek” davranılıyor, ya da Türkçe’miz medyada kusursuz kullanılıyor. Acaba öyle mi? İşte örnekler:

“müdail avukat”. HBB, Haber, 05.06.1999, 18.41.

doğrusu: müdahil

“Çadırkentte sünet”. Kanal 6, Haber, 05.10.1999, 12.15.

doğrusu: sünnet

“İpeklenmiş tüğlerine, yanaktaki benlerine”. TRT 4, Radyo Sanatçıları Konseri, 15.10.1999, 23.03.

doğrusu: tüylerine

“Mücize kurtuluş”. Kanal 6, Haber, 01. 07. 1999, 18.53.

doğrusu: Mucize

“ihracaat”. KENT, Güncel, 07.06.1999, 19.31.

doğrusu: ihracat

“Hasankehf Barajı...” TV 9, Aktüel Haber, 08.06.1999, 21.48.

doğrusu: Hasankeyf

“...1100 dolarlık meyva ve tropikal bitki yiyorlar.” TGRT, Haber, 05.10.1999, 20.12.

doğrusu: meyve

“... müsade et”. SHOW, Show Haber, 10.10.1999, 19.47.

doğrusu: müsaade et

Bir de, deyim ve atasözlerimiz bazen öyle kılıklara sokuluyor ki tanıyabilene aşk olsun. İşte onlara da birkaç örnek:

“Beş aşağı beş yukarı”. Kanal 7, Haber Saati, 12.05.1999, 21.00.

doğrusu: Üç aşağı

“davullu zurna ile karşılamak”. Kanal 7, Başkent Kulisi, 02.05.1999, 11.50.

doğrusu: davul zurna ile

“Hesabı olan, kitabı olan şeyler”. FLASH, Ekonomik Panorama, 10.07.1999, 20.30.

doğrusu: Hesabı kitabı olan

“Biliyorsunuz, milyonlar onu gönlüne gömdü”. FLASH, Kurdela, 13.07.1999, 15.45.

doğrusu: kalbine gömdü

“...bildik bilmedik bir karalama kampanyasına kalkışacaksınız”. FLASH, Haber, 12.07.1999, 19.30.

doğrusu: bilir bilmez

“Önüne gelen geçen şarkı söylüyor”. FLASH, Kâmuran Akkor Şov, 15.07.1999, 20.40.

doğrusu: Önüne gelen şarkı söylüyor.

“Kendimin döndüğünce...”. Star, Çat Kapı, 22.05.1999, 09.01.

doğrusu: dilimin döndüğünce

Örnekler uzayıp gidiyor; fakat tüm örneklerin işaret ettiği hakikat şu: Eğer Türkçe bir gün dünya dili olacaksa, onu Türk Milleti olarak önce biz doğru kullanmalıyız.

                                                                                           

Yağmur Dergisi - Sayı: 17 Ekim - Kasım - Aralık 2002

Türkçe, Dünya Dili Olmuştur

“Türkçe, dünya dili olacaktır, demeyi bırakalım artık. Türkçe bir dünya dili olmuştur.” diyerek 41 ülkeden Türkçe için Türkiye’ye gelen öğrencileri gösteren Prof. Dr. Johan Vandawalle, ülkesi Belçika’da ziyaretimiz sırasında şunları söyledi:

“1973 senesinde daha 13 yaşında iken Romanya’ya geziye gidecektim. Uçak dolu imiş. Bize Türkiye gezisinin daha güzel olacağı söylendi. Biz de yönümüzü ülkenize çevirdik. Hemen bir rehber kitap alıp bazı kelime ve deyimleri ezberlemeye başladım.

Uçaktan indik ve o gece Kumburgaz’da bir otelde kaldık. Sabahleyin balkondan seyrediyordum. Minare ve evler gördüm. Arkadaşıma ‘haydi bir gezip gelelim’ dedim. Köye yaklaşınca davul-zurna sesleri duyduk. Düğün varmış. Bildiğimiz yirmiye yakın kelime ve deyimle ortama dahil olduk. Zaten bizi hemen davet etmişlerdi. Türkleri çok sıcak bulduk. Biz de onlarla beraber başladık oynamaya... Şekerler dağıtıldı. Her şey çok hoşumuza gitti... Bizi hemen kendilerine kabul ettiler. Orada Kütahya-Domaniç’ten bir aile vardı. Almanya’da da bulunmuşlar. Çat-pat onlarla anlaşıyorduk. Onlar bizimle ayrıca ilgilendiler ve İstanbul’daki evlerine davet edip adres verdiler. Eyüp Sultan civarında evleri var. Tariflerine göre minibüsle gidip bulduk. Varınca bizi bir yakınları gibi karşıladılar. Güzel yemekler yapmışlar, yedik, eğlendik. Akşam oldu. ‘Şimdi Kumburgaz’a araba bulmak zor olur. Saat akşam 11.00... Bak bizim şurada dayalı döşeli bir evimiz daha var. Anahtarını alın ve bu gece orada kalın; yarın gidersiniz.’ dediler. Biz şaşırıp kaldık. Yeni tanıdıkları bizlere evlerini emanet ediyorlardı. Bahçede ikinci bir evleri daha vardı. Hemen yatakları serdiler. ‘İstediğiniz kadar uyuyun istediğiniz saatte kalkarsınız.’ dediler. Bu durum bize çok tesir etti. İstanbul’a 1975’te tekrar geldim. Gidip onları buldum. Beni evlatları gibi kabul ettiler. Daha sonra babamla, onun geziye götürdüğü öğrencilerine rehber olarak tekrar İstanbul’a geldiğimde bütün sınıfı Eyüp Sultan’a o eve kadar götürdüm. Hepimize ikramda bulunup çay içirdiler. Hepimiz çok duygulandık... Şimdi Zambak-Dilset Yayınları’nın bu seneki ‘3. Uluslararası Yabancılar İçin Türkçe Yarışması’ndan dönünce evimde çocuklarıma gördüklerimi ve yaşadıklarımı anlattım, onlar çok büyük bir heyecan duydular. Şimdi onları alıp Türkiye’ye gideceğim ve İstanbul’u gezdireceğim. Bu arada Eyüp Mezarlığı’nın ötesinde oturan o Domaniçli akrabalarıma uğrayacağım. Çünkü onların oğulları beni ve torunları çocuklarımı çok özlemişler. Hem onlarla hasret gidereceğiz hem de çocuklarıma İstanbul’u ve tarihini tanıtmaya çalışacağım.”

Ben buradan hemşehrilerim Kutlu ailesine teşekkür ve takdirlerimi arz ederim. 35 lisan bilen Belçikalı Türkolog bu profesöre yaptıklarından ve ülkemizin ve dilimizin tanınması, bilinmesi ve sevilmesi adına vesile oldukları güzelliklerden dolayı Ahmet, Mehmet, Hava ve Gönül ismindeki bu insanlara şükranlarımı tekrar ifade etmek isterim. Onur konuğu olarak Zambak-Dilset yarışmasında bulunan Türkçe sevdalısı Prof. Dr. Johan’a “Ali Şir Nevaî Türk Dili Özel Ödülü” de verildi. Ödülünü Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’dan aldı. Fatih Üniversitesi profesörlerinden Cihan Okuyucu ile de çok güzel hatıralarının geçtiğini söyleyen Dr. Johan, Avrupalı insanların, Mevlana ve Yunus Emre gibi Anadolu bilgelerinin görüşlerine çok ihtiyaçları olduğunu, onun için hemen onların sözlerinin bu dillere çevrilmesi gerektiğini belirtiyor...

Türkçenin Dünya Dili Haline Getirilmesi

Soru: “Türkçeyi gelecekte dünya dili haline getirmeye mecburuz” şeklinde ifade ettiğiniz bir düşünceniz var. Bunu biraz açar mısınız?

Cevap: Türkiye’nin yeni bir Türk dünyası ile tanışıp kaynaşması; Avrupa, Amerika, Avustralya’da yetişen Türk nesillerinin mevcudiyeti, Türkçenin bir dünya dili haline geleceğinin emareleri sayılır. Ayrıca dilin, kültürle yakın münasebetlerinin olduğu, hattâ onun bir buudunu teşkil ettiği düşünülecek olursa, Türkçenin dokuz asırdan beri bir arada yaşamış bir topluluğun ortak dili olduğu avantajı da söz konusu. Evet Türkçe, Selçuklular’dan beri bu topraklar üzerindeki -her ne kadar o dönemde devletin resmî dili olmasa da- halk tarafından konuşulagelen bir dildir. Bu bakımdan bizim, Orta Asya’daki milletlerle aramızdaki ortak değerlerin gün yüzüne çıkartılıp, beklenen o engin kültür zenginliğinin sağlanması ve 70 yıl süren kopuk ilişkilerin aşılarak Türkçenin geliştirilmesi geleceğimiz adına çok önemlidir.

Diğer taraftan, Batı ile entegrasyonun sağlanması, meselâ teknolojinin gelişmesi ile elde edilen yeniliklerden haberdar olma, yani bilgi ve teknoloji transferi ile çağın bütün vâridâtının benimsenmesi de yine Türkçenin ortak dil olmasına bağlıdır.

Hz. Musa (a.s), Eyke’de Şuayb (a.s) gibi bir söz sultanı ile tanışınca, kendi kendine “Rabbişrahlî sadrî ve yessirlî emrî. Vahlül ukdeten min lisânî. Yefkahû kavlî / Rabbim, benim göğsümü aç. Bana işimi kolaylaştır, dilimden düğümü çöz ki, sözümü anlasınlar.” (Tâhâ,20/25-28) demişti. Burada dikkatimizi çeken husus; kalbin inşiraha mazhar olması ve maksadın rahatlıkla ifade edilebilmesi için, dilin maksadı ifadede hiçbir şeye takılmaması gerektiğidir. Evet bir peygamber olan Hz. Musa’nın, mesajını sunabilmesi için böyle bir istekte bulunması çok yerinde bir harekettir. Hz. Musa’da bir istek halinde ortaya çıkan bu hususun, Efendimiz’de, Allah’ın bir lütfu olarak; “Elemneşrah leke sadrak / Biz senin kalbine inşirah vermedik mi?” (İnşirah,94/1) âyetiyle, mevhibe ve minnet ufkunda tecellisine şahit oluruz. Yani Hz. Musa (a.s)’nın Rabbinden istediği şey, Efendimiz’e bir nimet olarak verilmiş ve O’nun şükran duyguları coşturulmuştur.

Yine Efendimiz, “Beyanda sihir vardır” (Buhârî, Tıbb 51; Nikah 47) diyerek, gelecekte her şeyin gücünü, beyandaki edadan alacağını haber vermiştir. Ayrıca, Hz. Adem (a.s)’e ta’lim edilen esmâ, Efendimiz’de tafsil edilmiştir. Efendimiz (s.a.s) ahir zaman peygamberi olduğuna göre, bu da bir mânâda ahir zamanda ilmin öne çıkacağına işarettir. Evet, çağımızda her şey ilme bağlıdır ve artık bizler bir ilim çağı yaşıyoruz. Ancak, bunun insanlığa sunulması meselesine gelince, o, gücünü beyandaki edadan alacaktır.

Günümüzde, koskocaman bir Türk dünyası olarak bütün bu fonksiyonları eda edebilmek için, yarım yamalak bir Farsça, bir Arapça veya İngilizce ile birşeyler yapma ve hedefe ulaşmamız oldukça zordur.

Bu itibarla, Türkçenin böylesi önem arzetmesi, başta edebiyatçılar olmak üzere, herkese ciddi sorumluluklar yüklemektedir. Bu açıdan sadece mevcudu öğrenip-öğretmekle kalmayıp; büyük istidatlar yetiştirerek onlara ciddi sorumluluklar yüklememiz ve dilimizin gelecekte çok ileri bir seviyede temsil edilmesini sağlamamız gerekmektedir. Bunun için de, bir taraftan dilin kendi kurallarına uygun kelime üretirken, diğer taraftan da asırlardan beri kullanıla kullanıla dilimize mâlolmuş kelimelerin muhafazasının zaruretine inanıyorum. Evet, millete mâlolmuş bu kelimeler artık bizimdir ve dil zenginliğimizin bir buududur. Meselâ, medreselerimizde okutulan eski kitaplara baktığımızda, o dönemde kullanılan dilin, maksadı ifadede -günümüzde olduğu gibi (!)- istidradî birtakım açıklamalara ihtiyaç duymayacak ölçüde bir derinliğe ve zenginliğe sahip olduğunu görürüz. O halde, günümüzün gençleri bu dili anlamıyor diye bu zenginliğin bir kenara atılması kat’iyen doğru olamaz.

Günümüzde, her zamankinden daha geniş imkânlara sahip bulunuyoruz. Bugün, Türkçeye hakim insanlar, konferans, seminer, panel ve sempozyumlarla meselenin önemini vurgulayabileceği gibi, gazete, TV, dergi gibi yazılı ve görsel medya, bu önemli neticeye ulaşmada vasıta olarak kullanılabilir. Milletimizin kendini bütün dünyaya anlatabilmesi, yeniden isbat-ı vücut edebilmesi, bir açıdan Türkçenin “dünya dili” haline getirilmesine bağlıdır.

Son olarak sübjektif bir değerlendirmemi de arzetmek istiyorum: Benim eskiden beri Türkçeye karşı ayrı bir sevgim, hatta özlemim vardır. Meselâ bana Arapça -ki Kur’ân dilidir- ile Türkçe arasında, her iki dilde de aynı ölçüde yazı yazma kabiliyeti verilseydi, ben Türkçeyi seçer ve Sultanu’ş-şuara Bâki’nin şâirâne ifadesini, Şeyh Galib’in mânâdaki derinliğini, Mehmed Akif’in samimiyetini satırlarım arasında cem etmek isterdim, ama heyhât!...

Hasılı, geleceğe emin adımlarla yürüyen Türkiye ve Orta Asya dünyası, Türkçeyi mutlaka dünya dili haline getirme mecburiyetindedir.

***

Şark Üniversitesi

Bediüzzaman’ın İlâhiyat ağırlıklı, fakat müsbet ilimlerin de okutulduğu bir üniversite düşüncesi, o dönem için çok orijinal bir tespittir. Bu üniversitede Arapça farz, Türkçe vacip, Kürtçe de caiz olacaktı. O bu düşüncesini dönemin padişahına arzetmek için İstanbul’a gider. Fakat, padişahın etrafındakilerin engellemelerinden dolayı, padişahla yüz yüze görüşemez. Daha sonra Sultan Reşat bu teklifi kabul eder ve bir miktar da tahsisat ayırır. Ne var ki harbu darpten dolayı bu teşebbüs de yarım kalır ve Bediüzzaman, aynı teklifi Cumhuriyet hükümetine de sunar.. tabii yine netice yoktur.

***

Risâle-i Nur’larda Gramer Kurallarına Uygunluk

Soru: Risâle-i Nur’ların gramer kurallarına uygun olmadığı söyleniyor. Ne dersiniz?

Cevap: Yahya Kemal Türkçeci ve dili en iyi kullananlardan birisidir. Necip Fazıl’ın ifadesine göre dil bir renk zemzemesi halinde onda ifadesini bulmuştur. Ama, Yahya Kemal’in de gramer hataları vardır.

Risâleler açısından meseleyi ele aldığımızda; umumî manadan dil güzel kullanılmıştır. Ama buna çok ciddi bir ehemmiyet verilmemiştir. Arapça olan eserlerinde de böyledir. Aslında dilin kurallarına uymamak da bizim için ayrı bir imtihan noktasıdır.

Meseleyi kelime ve cümleperestler gibi değerlendirmemek gerekir. Bu eserler Kur’ân’ın malıdır, böyle olmasında ayrı bir feyiz ve bereket vardır. Meselâ birisi çıkıp çok şaşaalı ifadelerle birşeyler anlatabilir. Diğer tarafta bir başkasının ihlasla söylediği dört kelimelik bir cümle ondan daha fazla kalplerde hüsn-ü tesir icra eder...

Farz-ı muhal Risâlelerde hiçbir şey olmasa bile yetmiş  yıldır iç ve dıştaki din düşmanlarının onunla uğraşmaları bu eserlere yabancı kalmış, bir türlü ısınamamış bazı kimseleri düşünceye sevketmelidir. Acaba, Türkiye’de başka kesimlerdeki insanların sayısından ve dindar talebelerin çokluğundan ciddi endişe edilmemesine rağmen ışık evlerin en küçüğüne karşı bile çok büyük bir endişe hissedilmesi neyin göstergesidir?

Evet, insan bazen, zatî kıymeti olan bir şeyin kıymetini, o şeyin hasımlarının, düşmanlık ve hassasiyetinden de anlayabilir.

***

Kalem Erbabı

Elmalılı Hamdi Yazır, Kâmil Miras, Ahmed Naim, Mehmed Zihni, Namık Kemal ve A. Cevdet Paşa gibi alim ve düşünürler, Türkçe’yi çok güzel kullanırlar. Fakat içlerinde en iyileri, Ahmed Cevdet Paşa’dır.

Namık Kemal’in nesirleri de güzeldir; fakat manzumelerinde öylesine âteşîn mısralar vardır ki, şiirleri içinde bunlar kendilerini âdetâ inci, mercan gibi hissettirir.

Mustafa Sabri Efendi mübarek bir insan olmakla beraber, çok münekkiddir -iyi ki bu asırda yaşamış-. Eğer Asr-ı Saadette yaşasaydı, ihtimal bazı sahabeyi de tenkîd edebilirdi... Onun, bu tenkid ruhundan dolayı Zahid-i Kevseri ile araları açılmıştır.

Filibeli’nin muhakeme ve ifadeleri çok güçlüdür. M. Ali Ayni de öyledir. M. Ali Ayni, Tevfik Fikret’i çok tenkid etmiştir.

Bütün bunların yanı sıra Şemseddin Günaltay’ı da kulak ardı etmemek gerekir. Ayrıca, Elmalılı’nın Metalib ve Mezahib isimli tercüme eserinin başına kendi elyazısıyla yazmış olduğu yazı beni çok etkilemiştir. O’nu okurken insan kendisini bir çağlayanın kıyısındaymış gibi hisseder.

***

Dil Açısından

Zemahşerî, Kadı Beydavî, Ebu’s-Suûd güçlü birer edip. İbn-i Kesîr’in dili çok güzel. Seyyid Kutub üstün bir edip sayılır. Hamdi Yazır’ın dili ise şahanedir.

***

Ufuk turundan;

Fakat bizim de, Batı kaynaklı eserleri çevirirken karşılayamadığımız şeyler yok mu?

-Vakıa, biz bir lisan kahtı yaşadık ama. Dilimiz katledildi. Benim dilimiz deyip ele aldığım şey atalarımızdan kalan, bir yönüyle dinimizin dilimize ve kültürümüze kazandırdığı zenginliklerdir. Hele tasavvuftaki enginliği, engin bir beyanla ele aldığınızda, ciddi bir aşmışlık ifade ediyor durumumuz. Ve zannediyorum onlar gölgede kalıyorlar. Bu yönde başkalarının bize birşeyler vermesi mümkün değil. Biz bir doymuşluk içindeyiz. Dolayısıyla bize düşecek her damla, bardaktan taşacaktır... Fakat unutmamaları lazım, biz taşa taşa etrafımıza değişik şeyler taşıracağız. Bunu bir espri olarak alabilirsiniz ama ben bunun gerçek olduğuna inanıyorum. Bizimle aynı memeden süt emmeyenler, varsın bunu rüya ve hülya zannetsinler. Ben biliyorum ki eldeki mevcut dinamiklerle, Allah bu rüyayı gerçekleştirecektir. Bu açıdan benim Batı'ya karşı hiç bir endişem yok... Sorunuzun ikinci kısmında temas ettiğiniz mesele asıl çok önemlidir. Tespitiniz çok doğru. Bir millet olarak, hayatı bütün üniteleri ile gözden geçirmek zorundayız. Kendimiz diyebileceğimiz, hayati müesseeleri, ihya etmeliyiz ki, temsil edilen bu süreç, ikinci fasılda, sağlam adımlarla yol alsın ve bir başka fasla sıçrayabilsin.

Bu avantaj, o ülkelerin değişik şekillerde korunmasını da sağlamıyor mu?

İnsanımız, devlet planında olmasa bile, vakıflar, dernekler, şirketler yoluyla oraya girerek, elbette o ülkeleri ifsad edecek akımlara karşı da, "Seddi Zülkarneyn" gibi bir set teşkil ediyor. Dolayısıyla o ülkeler bakir kalıyor. Eğer yeni bir fikir aşılama meselesi olacaksa, onlara bize eskiden emanet ettikleri, az-buçuk değişmiş kendi düşünce sistemlerini götüreceğiz. Biz bunu sizden almış, öğrenmiştik. Medyuniyet hisleri altındaydık. Bu vefa borcunu ödemek için, bir dönem siz Anadolu yamaçlarında işgale uğradınız, biz bunu çimlendirdik, yeniden size...

Hocaefendinin ses tonu giderek değişiyor, gözleri tülleniyor ve birden hıçkırıklara boğuluyor...

...vefa borcunu ödemek için geri veriyoruz... Yaklaşımın esprisi bu... Zannediyorum onlar da gelip okul açmaları, Türk dilini, İstiklal Marşı'nı İstanbul aksanıyla öğrenmeleri, bağırlarına basıyor, 'Sizleri her şeyinizle kabul ediyoruz' diyorlar ve tepki göstermiyorlar. Dilerim değişik yerlerden ifsadat olmasın, bu vetire yaşansın, bu gelişmeler devam etsin. Asya ile bütünleşmek büyüme yoludur. Bu büyüme yolundaki seyr–i ruhaniyle maddesini devam ettirsin. O köprüyü geçsin, Uzakdoğu’ya, Pasifik’e sarksın. İnsanlığa vaadettiği şeyleri bihakkın yerine getirsin. Türk Müslümanlığı'nın şartlarımız içinde, cihana yeni bir ses ve soluk olacağı kanaatini taşıyorum. Arkadaşların iyi temsil etmesine vabeste inşaallah.

***

“Hay Allah afvedesi Nebî, doğrular sana belli olup, yalancıları bilmeden önce niçin onlara izin verdin?” (Tevbe, 9/43) meâliyle verdiğimiz âyetteki   cümlesi ki “Allah seni affetsin” şeklinde verilen bir karşılıkla bakıldığı zaman, işlenmiş bir günah hissini verebilir ki, bu meal oldukça kaba ve bir o kadar da dikkatsizcedir. Bu cümleyi kanaatimizce “Affolası”, “Affa mazhar olası” veya âyetin mealinde söylediğimiz gibi: “Hay Allah afvedesi” şeklinde Türkçe’ye çevirmek, Efendimiz’e karşı âyette dikkat olunan incelik ve nezâkete daha uygundur.

***

Sohbet’ten:                 Düşünce ve İfade Üzerine7-11-1995

Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yahya Kemal, eserlerini zevkle okuduğum kişilerdir. Bunlar, kendi devirleri itibariyle küçültülmüş, ufalanmış bir Türkiye'yi kat'iyen hazmedememişlerdir. Bu itibarla da hep teselli arayışı içinde geçmişe sığınmış, eserlerinde her zaman geçmişe olan özlemlerini dile getirmiş ve halihazırdaki kaoslar hayâl dünyalarında genişleterek rahatlamaya çalışmışlardır. "Beş Şehir" ve "Bursa'da Zaman"a bakıldığında, bu ruh haletinin hakim olduğu görülür.

İnsanlar, hiçbir zaman içinde bulundukları zamandan hoşnut olmamışlardır. Bazıları geçmişe, bazıları da geleceğe kaçmış ve böylece kendilerini ve hayal dünyalarını tatmin yollarını araştırmışlardır. Materyalist ve pozitivistler, geleceği düşünüp geleceğin pembe dünyalarının hayâliyle, hâli değerlerdirmeye çalışırken, biraz inancı olanlarda, hâli geçmişin sağlam temelleri üzerine  bina ederek ümitle azmin verdiği enerji ve kuvvetle geleceğin hülyalı maviliğine doğru koşmuşlardır. İşin en realistçesi ve dengeli olanı da bu olsa gerek. Zira biz, ne geçmişten, ne de gelecekten kopuk tek taraflı bir dünya kuramayız. Gelecek çok önemlidir ve onun bu öneme binaen, hâlin değerlendirilmesi de ayrı bir önem kazanır. Fakat geçmişi  olmayan milletler için bunların ikisinin de önemi kalmaz, hatta söner-gider.

Zamanın bereketsizleşmesi bir ma’nada duygu, düşünce ve ideallerde bereketin kapısını aralamaktadır. Çünkü insanlar, zamanın sıkıştırması ve darlığı nisbetinde, düşünce ızdırabı çekmekte ve kendilerini zorlamaktadırlar. Bu zorlama ve ideallerdeki  şeyleri gerçekleştirme adına çekilen bu ızdıraplar, yerinde bir ihtiyaç duası haline gelmekte ve bu zaruretin verdiği ruh haleti, değişik ifade şekillerine vesile olmaktadır. İfadelerdeki bu değişiklik ve renklilik ise edebiyatımız adına ciddi bir zenginliğe vesile olmaktadır. Bu zenginlikten sonra bir baygınlaşma dönemi başlamakta ve  insanlar yeniden kendilerini rehavete salmaktadırlar. Bu rehavet dönemi, kırk-elli sene hatta Osmanlı'da olduğu gibi daha  fazla sürebilmektedir. İnsanların, zamanın boşluklarına ve eriticiliğine karşı koyup, fikrî büzüşmeye maruz kalmamaları için; ruh, beyin ve kabiliyet güçlerinin tamamını o düşünce aralığında  sabit tutmaları ve kendilerini rehavete salmamaları hayatî önem arzetmektedir.

Bir diğer önemli husus da, insanın durup dururken düşünce insanı olamayacağıdır. Düşüncede belli bir seviyeye gelebilmek için, ülke ve milletin problemleri üzerinde sürekli düşünülmesi gerekir ki, bu da bir bakıma o işin fiilî duası demektir. Bundan sonra herkes, istidadının açık olması ölçüsünde, Cenab-ı Hakk ona, değişik problemleri çözme, insanların onun fikirlerinden istifadesi ve onun vesilesiyle, insanlara yol gösterme gibi lütuflarda bulunabilir. İnsanlar, değişik kaynaklardan istifade ederek, çok enfes ve enterasan düşünceler ortaya koysalar bile; düşünce üretmekten uzak tipler, kendilerinden daha çok, başkalarının  düşüncelerini naklederler. Herkesin ulaşamadığı, kendilerine orijinal gelen fikirlerin nakilciliğini yapan bu insanlar,  belki takma kanaat kullanarak belirli bir dönem uçabilirler. Ancak bir gün mutlaka külah düşer, kel de meydana çıkar. O bakımdan, okuma ciddi bir disiplin işidir ve herkes okurken kendi düşüncesini yakalamaya ve kendi düşünce yapısını kurmaya çalışmalıdır.

***

Dil Üzerine

Dil, Rahmet-i Sonsuz'un insanlara lütfettiği en büyük armağanlardan biridir. İnsan, onunla insanlığını şakır, onunla ilimlere doğru açılır ve onunla gelecek nesiller arasında yaşar... Bilmem ki, onu bozup kuş diline çevirenler, işledikleri hıyânetin büyüklüğünün farkında mıdırlar ?

***

Edebiyat

Edebiyat, bir milletin rûhî yapısı, düşünce dünyası ve irfan hayatının beliğ bir lisânıdır. Aynı rûhî yapı, aynı düşünce sistemi ve aynı irfan hayatını paylaşmayan fertler, aynı milletden olsalar dahi birbirlerini anlamaları mümkün olmayacaktır.

Söz, fikirlerin bir dimağdan diğer dimağa, bir rûhdan diğer rûha intikalin de en önemli vasıtalardandır. Bu vasıtayı başarı ile kullanabilenler, çok kısa zamanda rûhlara mayaladıkları düşüncelere yığın yığın temsilciler bulur ve fikirleriyle ölümsüzlüğe ererler. Bu imkâna sahib olamayanlar ise, bütün bir hayat boyu çektikleri fikir sancılarıyla beraber iz bırakmadan ölür giderler.

Her edebiyat türü, kullandığı malzemenin farklılığı ve maksadı edâ şeklindeki hususiyetleriyle, başlıbaşına bir anlatma yolu ve o nev’e mahsus bir dildir. Bu dilden herkes birşeyler anlasa bile, o dili hakîkî manasıyla kullanan ve onunla konuşan sadece şâir ve ediblerdir.

Altın ve gümüşü sarraflar anladıkları gibi, söz cevherini de ancak söz sarrafları anlar. Yere düşmüş bir çiçeği, hayvan ağzına alır çiğner, kadirnâşinaslar ona basar geçer, insan olan insanlar da koklar ve göğüslerine takarlar.

Yüksek düşünce ve yüksek mefhumlar mutlaka, zihinlere nüfûz edecek, gönüllerde heyecan uyaracak ve ruhlarda kabul görecek âlî bir üslûpla anlatılmalıdır. Yoksa bir kısım lâfızperestler, mananın sırtındaki yırtık ve perişan urbaya bakarak içindeki cevherlere talip olmayabilirler.

Edebiyat olmasaydı, ne hikmet o debdebeli yerini alabilir, ne felsefe gelip bu günlere ulaşabilir, ne de hitâbet kendinden bekleneni verebilirdi. Ne var ki, hikmet, felsefe, hitâbet de kendi sahalarıyla alâkalı zengin ma’-lûmatı, bitmeyen bir sermaye olarak edebiyatın önüne sermiş ve ona ölümsüzlük kazandırmışlardır.

Edibler ve şâirler, iç ve dış dünyalar “enfüs ve afâk” da görüp hissetikleri güzellikleri seslendiren birer neyzene benzerler. Duygular yoluyla gelip onların ruhlarını saran alevlerden habersiz kimselerin, ney’i de ney’den yükselen feryâdı da anlamalarına imkân yoktur.

Kaynağı duru ve sâfî olduktan sonra, her sanat dalı, her sanat eseri ayrı ayrı iklimlerin ayrı ayrı güzelliklerini ve o iklime ait çiçek ve meyveleri, onlardaki tad ve kokuları ifâde etmeleri bakımından hemen hepsi de güzel, sevimli ve yerindedirler.

Edebiyat vak’ası da tıpkı diğer sanat çeşitleri gibi, sezi-eşya ile bütünleşme, hedef-zaman üstü olma hâl, keyfiyet veya buudlarıyla ölümsüzlüğe ulaşır. Bunun için de, her sanatkârın, bütün görülüp sezilenleri aşarak gönlünü ötelerden gelen esintilere hazırlayıp açmasında zarûret vardır.

Maksatları ifâdede kullanılacak manzum ve mensûr her söz, düşünce pırlantasına mahfaza olmalı; onun yerine geçmemeli ve ona gölge etmemelidir. Bu mahfaza zebercedden de olsa, muhtevâ, maksat ve hedefi gölgelediği ölçüde söz, tesir ve ihsas gücünü kaybeder ve böyle bir sözün uzun ömürlü olmasına da imkân yoktur.

Lisân, bir düşünce ve bir anlayışı ifâde vasıtası olmanın yanında, san’-at, güzellik, edeb mevzûlarıyla da sımsıkı alâkalıdır ve herhalde edebiyat da onun bu yanının ifâdesidir.

Edebiyatda esas unsur manadır. Bu itibarla da söylenen sözlerin kısa, fakat zengin ve dolgun olmaları önemlidir. Bu hususu bazı kimseler, eskilerin beyân ve bedîi mevzûlarında ele aldıkları, teşbih, istiâre, kinâye, telmih, cinas, iade gibi söz ve mana sanatlarıyla anlatmak istemişseler de; bence, en derin söz, ilhâmla coşan heyecanlı ruhlarda, varlığı sarıp sarmalayıp gönlüne yerleştirmesini bilen engin hayâllerde, dünya ve ukbayı bir hakîkatın iki yüzü gibi birarada mütâlâa etmeye muvaffak olmuş, inançlı ve terkipci dimağlarda aranmalıdır.

Yeryüzünde ayrı ayrı medeniyet ve kültürlerin bulunması gibi, ayrı ayrı edebiyat türlerinin bulunması da tabiîdir. Ne var ki o, rûhundaki edeb, güzellik sevgisi, tabiat kitabına ait çizgi ve nağmelerle, çok yüzlülüğü içinde yine de bir vâhid ve âlemşumûldür.

Değişik bir kültür ve medeniyet meşcereliğinde gelişip olgunlaşan divan edebiyatı, bir kısım kimseler tarafından, ağır, ağdalı ve manasız görülüyorsa, böyle bir anlayışın sebeb-lerini başka yerlerde aramak gerektir. Rica ederim, Kitap ve Sünnet’in semâvî tayfları altında, ötelerden gelen bir nûru sonsuza kadar taşımaya azmetmiş kahramanların heyecanlı sînelerinde ve cihanları yeniden şekillendirme düşüncesiyle şahlanmış yük-sek ruhlarda mayalanan bir edebiyatı, ölü bir dönemin cansız cenazelerinin anlamasına imkân var mıdır..!

Her gerçek önce, insan rûhunda bir öz halinde belirir; sonra hissedilir; sonra da sözle, kalemle, çekiçle canlandırılır, kiristalleştirilir ve nokta nokta, çizgi çizgi sanat eserinin çehresinde ifâde edilmeye çalışılır. Böyle bir eserin, zaman ve mekân üstü buudlara ulaşması ise tamamen inanç ve aşkın dereceleriyle alâkalıdır.

Bazan aynı yöre ve aynı ülkenin insanları arasında dahi edebî boşalma ve edebî gerilim başka başka olabilir. Dış yüzle alâkalı bu farklılık, tamamen eşya ve hadiselere bakış açısı, inanç ve diğer değerleri kabul edip etmemeden kaynaklanmaktadır. Dağın doruğundakine göre derenin dibindekine aid nağmeler manasız birer mırıltı, derenin dibindekine göre de zirvedekine aid olanlar...

İyi bir sanat eseri, onu meydana getiren unsurların mükemmeliyetiyle, unsurların mükemmeliyeti de onları teşkil eden cüzî fertlerin mükemmeliyetiyle yakından alâkalıdır. Özün sağlam olmadığı bir yerde temiz bir duygu, temiz bir duygunun bulunmadığı bir yerde de hep canlı kalabilecek “kor” gibi eserlerin ve alevden ifâdelerin meydana getirilmesi imkânsızdır.

Her sanatkâr gibi edebiyatçı da, kâinat gerçeğindeki renk, şekil ve çizgilerde hep kendine ait birşeyler aramakdadır. O, aradığını bulup ifâde edebildiği gün kalemini kırar, fırçasını atar, hayret ve hayranlık içinde kendinden geçer. Bu itibarladır ki, en büyük Sanatkârlar, Hakk’ın âzâd kabul etmez, mütefekkir ve duyarak yaşayan kulları arasında aranmalıdır.

5 Kıtada 40 Bin Öğrenciye Türkçe Eğitim

Fethullah Gülen'in arkadaşları tarafından dünyanın dört bir köşesinde açılmış bulunan üniversite, kolej, lise ve çeşitli kurslarda okutulan Türkiye Türkçesi kitapları da Anavatan'da özel olarak hazırlanıp, yurtdışındaki okullara sevk ediliyor.

Gülen okullarında eğitim gören 40 bin öğrencinin kısa sürede çok güzel Türkiye Türkçesi konuşur hâle gelmesi aileleri de etkiliyor, onlar da çocukları gibi Türkçe'ye merak sarıyor. Eski Demirperde ülkelerinde bu amaçla yetişkinler için Türkçe kursları açılmış bulunuyor. Türk Cumhuriyetleri'nde görev yapan okulların genel müdürleri bu konuda şunları söylüyor:

Gülen, Türkçe'yi Dünya Dili Yapmak İstiyor

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin üç sacayağı  üstüne oturttuğu anlayışı, yaşamın "ekonomik, kültürel ve ruhsal" boyutunu kavrıyor. Din, ekonomi ve eğitim sacayağı yaşama bakışındaki diriliğin ana dinamikleri. Bilgi yaşama geçirilmedikçe değerli değil onun için. Para kazanmanın yolları öğrenilmedikçe ve kazanılan bu para ülke  yararına harcanmadıkça, para hırsın  ta kendisi. Hafıza hamallığına yarayan ezbercilik yerine metodoloji ve sistem olmadan, eğitimin yararına inanmıyor.

"Türkçe'yi gelecekte dünya dili haline getirmek zorundayız" diyor. İnsanları sorunlarını çözmeleri, plan program üretmeleri, kazanmaları, bilgilerini hayata geçirmeleri için hareketlendiriyor.

Eğitimin amacı sadece öğretim değil; aynı zamanda manevî ve her türlü değerlerine sahip sosyal varlık olarak insanın inşasını öneriyor. Nevval Sevindi

Bir Dünya Dili

Günümüzde, her zamankinden daha geniş imkanlara sahip bulunuyoruz. Bugün, Türkçe’ye hakim insanlar, konferans, seminer, panel ve sempozyumlarla meselenin önemini vurgulayabileceği gibi, gazete, TV, dergi gibi yazılı ve görsel medya, bu önemli neticeye ulaşmada vasıta olarak kullanılabilir. Milletimizin kendini Bütün dünyaya anlatabilmesi, yeniden ispat-i vücut edebilmesi, bir açıdan Türkçe’nin "dünya dili" haline getirilmesine bağlıdır.

Son olarak subjektif bir değerlendirmemi de arz etmek istiyorum: Benim eskiden beri Türkçe’ye karşı ayrı bir sevgim, hatta özlemim vardır. Mesela bana Arapça -ki Kur'an dilidir- ile Türkçe arasında, her iki dilde de ayni ölçüde yazı yazma kabiliyeti verilseydi, ben Türkçe’yi seçer ve Sultanu'ş- Şuara Baki'nin şairane ifadesini, Şeyh Galibin manadaki derinliğini, M. Akif'in samimiyetini satırlarım arasında cem etmek isterdim, ama heyhat!...

Hasılı, geleceğe emin adımlarla yürüyen Türkiye ve Orta Asya dünyası, Türkçe’yi mutlaka dünya dili haline getirme mecburiyetindedir.

Yeni Oluşumda Türkçe ve Onun Temsili

Türkiye’nin yeni bir Türk dünyası ile tanışıp kaynaşması; Avrupa, Amerika, Avustralya' da yetişen Türk nesillerinin mevcudiyeti, Türkçe’nin bir dünya dili haline geleceğinin emareleri sayılır. Ayrıca dilin, kültürle yakin münasebetlerinin olduğu, hatta onun bir buudunu teşkil ettiği düşünülecek olursa, Türkçe’nin dokuz asırdan beri bir arada yasamış bir topluluğun ortak dili olduğu avantajı da sözkonusu. Evet Türkçe, Selcuklulardan beri bu topraklar üzerindeki -her ne kadar o donemde devletin resmi dili olmasa da- halk tarafından konuşulagelen bir dildir. Bu bakımdan bizim, Orta Asya'daki milletlerle aramızdaki ortak değerlerin gün yüzüne çıkartılıp, beklenen o engin kültür zenginliğinin sağlanması ve 70 yıl suren kopuk ilişkilerin aşılarak Türkçe’nin geliştirilmesi geleceğimiz adına çok önemlidir.

Diğer taraftan, Bati ile entegrasyonun sağlanması, mesela teknolojinin gelişmesi ile elde edilen yeniliklerden haberdar olma, yani bilgi ve teknoloji transferi ile cagin Bütün varidatının benimsenmesi de yine Türkçe’nin ortak dil olmasına bağlıdır.

Türkçenin Dünya Dili Oluşunda Türk Devlet Adamları Şair Mutasavvıf ve Yabancı Bilim Adamlarının Düşünceleri Üzerine

Yahya Kemal‟ in, “Anamın ak sütü kadar saf ve temiz olan Türkçem2 dediği Türkçeyibaşlangıçtan günümüze değin Ses bayrağımız olarak yaşatan, onu, „Anadil- resmî dil-devlet dili-bilim dili‟ hâline getiren, onu kurumsallaştıran ve onu devlet güvencesi altına alan, herkesin Türkçe Öğrenmelerini, Türkçe konuşmalarını, Türkçe eser yazmalarını sağlayan ve bizzat kendileri de Türkçe eserler yazan büyük Devlet ricali ve onu oluşturan Türk millet ‟ dir.

Tarihi veriler içinde bizim ilk yazılı dil yâdigârımız olan Orhun âbideleri; VIII. asrın ilk yarısında Göktürkler‟ in devlet kurduğu Ortaasya‟nın doğusunda bir Bilim Merkezi‟ olmuştur. Bu Orhun âbideleri de, yalnızca Türk varlığını kanıtlayan ilk yazılı belgeler olmayıp, aynı zamanda Türkçenin3; tarihi, sosyal, politik, kültürel, felsefî, dinî-tasavvufi, edebî, millî ..vb özelliklerini ortaya koyan BİLİM DİLİ‟ nin de ilk yazılı âbidesi olmuştur.

Bilindiği gibi, sekizinci asırdan   günümüze değin Türkistan yöresinde Türkçe resmi dil

olur. Taşkent, Semerkand, Buhara, Hive, Herat, Fergana, Merv ve Beykent gibi BİLİM VE KÜLTÜR MERKEZLERİNDE; Tarih, dil, tasavvuf kültür, felsefe, edebiyât, tefsir,hadis, musiki, matematik, Astronomi, Tıp, hukuk, ekonomi dallarında en yüksek derecede dersler verilir, öğrenci yetiştirilir, Türk-İslam âlimleri yetiştirilir, eserler verilir ve bunların eserleri de Avrupa dillerine tercüme edilerek, Türk dünyası şöhret olurlar. Türkçe de Dünya dili Türkçe olarak kendini kabul ettirir. Özellikle bu dönem âlimlerinden İsmâil Cevheri;

Kanat yaparak uçma denemesi yapan ve yaralanarak ölen ilk Türk âlimidir.4

İlk yadigar eserlerimizden olan Kaşgarlı Maghmud‟un Divan-ı Lügati‟t-Türk‟ünde Türkün, Türk milleti‟nin ve Türk Dili‟nin yüceliği anlatılırken, bu milletin adını da Tanrı‟nın verdiği belirtilir ve Hz. Muhammed‟in Türkler ve Türkçe hakkındaki;

Türk dilini öğreniniz! Çünkü onların uzun sürecek bir hâkimiyetleri vardır‟5 Hadisi hatırlatılır.6

Dedem Korkut, Ahmed Yesevi, Süleyman Hakim Ata7Ali şir Nevâi, Mahdumkulu, Bahtiyar Vahabzâde gibi âlimler, mutasavvıflar; bu „Dünya Dili Ses Bayrağım Türkçenin güzelliğini, Türkçenin kolay öğrenilişini, Türkçenin başka dillerden üstünlüğünü, Türkçenin Cennet‟in uçsuz bucaksız gül bahçelerindeki gül kokusu olduğunu, Türkçenin o Cennet bahçelerinde bulunan en güzel hazineler kadar kıymetli olduğunu vurgulamaktadırlar.

26 Ağustos 1071‟de büyük Kumandan Alparslan‟ın zaferi ile, Anadolu‟nun asıl sahiplerine geçmesi sonucunda Anadolu‟da da; Türkçe Bilim-Kültür Merkezleri‟ kuruldu. Buralarda bir yandan Türkçenin öğretimi, diğer yandan yine Orta Asya‟da olduğu gibi; „Tarih, dil, tasavvuf kültür, felsefe, edebiyat, tefsir, hadis, musiki, matematik, Astronomi, Tıp, hukuk, ekonomi..‟ dallarında bilim adamı yetiştirip, eserler verilmeğe, diğer dillerden de tercümeler yapılmağa başlandı. Bu cümleden olarak 1220‟li yıllarda Kırşehir‟de Caca Bey Medresesi ve Rasathanesi kuruldu. Burada özellikle de Astronomi alanında verimli büyük çapta çalışmalar Avrupa‟ya da örnek oldu. Ayrıca Sosyal bilimler alanında da pek çok Türkçe eserler yazıldı. Böylece Anadolu‟da oluşan Oğuzcanın, edebî yazı dili durumuna gelebilmesinde, birbiri ardınca sürekli olarak doğudan gelen Türklerle, doğu Türkçesi geleneğinin buluşması, Anadolu‟da yetişen şairler ve yazarlarla da Anadolu Türkçesi Geleneği‟ daha güçlü bir şekilde oluştu.

Böylece XIII. Asırdan itibaren Anadolu sahasında da Türkçe‟yi koruyan ve Türkçeye hizmet eden Bilim ve Kültür Merkezleri‟ açan pek çok devlet adamlarımız, şâir ve yazarlarımız oluştu. Bunlardan Karamanlı şemseddin Mehmet Bey XIII. asırda Anadolu‟da bir “dil inkılâbı” başlatır. Bu öze dönüş ”le bizzat devlet, kendi ana ve resmi dili olan Türkçesine sahip çıktı ve onu olanca gücüyle de geliştirdi.

Türkçenin Resmi dil oluşunda tarihimizde üç büyük karar vardır. Bunlar da;

a. Birinci olarak Anadolu‟ya dalgalar hâlinde yeni gelen göçebe Türkmenler, Türkmen beyleri

ve bunlardan Karamanoğlu Mehmet Bey, 15 Mayıs 1277‟de Konya‟yı aldığı zaman; Türkçe ‟yi;

“Bu günden sonra, divan ü dergâh ü bârgâhda, meclisde ve meydanda Türkçe ‟den gayri   dil kullanılmayacaktır.. ” fermanını ile devlet dili-bilim dili haline ilk önce getiriverdi. 1

Ancak bazılarının iddia ettiği gibi Türkçene Selçuklu Devleti, ne de Osmanlı Devleti dönemlerinde hiçbir suretle Arapça ve Farscanın esiri olmamıştır. Kelime almış, fakat taviz vermemiştir. Halbuki bugün günümüzde ise; İlk-orta ve Yükseköğretim kurumlarımızın resmi ve özellerinde âdeta yarış halinde bir İngilizce eğitim-öğretim yapılarak yabancılaşma ve yabancılaştırma süreci başlamış ve yarış halinde devam ediyor. Yani günümüzde İngilizce bilirsen Profesör de olursun, her şey olursun. O halde geçmişimize büftan da bulunmayalım.

Beylikler döneminde özellikle „Fâtiha, Mülk, Tebâreke ve İhlâs..vb gibi surelerin çevirileri yapılmıştır. Pratik hayatla ilgili olarak yazılan tıbba ait eserler, hayvan sağlığı ve bakımı ile ilgili baytar-nameler, avcılıkla ilgili bâz-nâme, rüya tabirleri, kıymetli taşlarla ilgili eserler yazılmış ve çevrilmiştir. Bütün bu eserlerin dili Türkçe‟dir. Bu eserler Türkçe‟yi geliştirmiş ve zenginleştirmiştir.

b. İkinci olarak da Sultan Abdülhmâd‟ in Kanûn-i Esâsî” [23 Aralık 1876]nin 18.
Maddesinde:

“Teba-i Osmaniye ‟nin hidemâti devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmisi olan Türkçe‟yi bilmeleri şarttır”2kanuni zorunluluğu getirirken Osmanlı devleti ‟nde resmi dil‟in Türkçe olduğunu bildirir ve bir yandan da „ Latin harflerinin resmen kabulü‟3nü ister, fakat o dönemdeki 1878 Osmanlı-Rus ve1912 Balkan Savaşları bu kararları engeller.

c. Ücüncü olarak da, Mustafa Kemâl Atatürk‟in 1923 Anayasasındaki Türkiye Cumhuriyeti‟nin Resmi Dili Türkçe‟dir‟ hükmü ve 3 Kasım 1927‟deki „Yeni Harflerin kabulü hükümleri bu güzelliklerin ve gerçek devlet adamlarının şuurlarının simgeleridir.

Muhterem Bilim adamları,

Sizleri tekrar biraz tarihin içine ve gerilere doğru götürmek istiyorum. Zira oralarda da „Türkçe‟nin resmi dil oluşu, hemen hemen bütün devlet ricalinin Türkçe eserler yazdığını, kendilerine Türkçe eserler ithaf edildiğini ve bu zevatın her mekan ve zamanda Türkçe‟nin önemini vurguladıkları cümlelerden, mısralardan bir kaçını vermeye çalışacağım.

Bilindiği gibi bu tarihi şahsiyetlerden Germiyân Beylerinden Süleymân şâh ve oğlu II. Yâkub Bey zamanlarında; ilim adamları ve sanatkârlar korunmakta, Türkçe ilmî eserler yazılmakta, Türkçe‟ye tercümeler yapılmakta, şeyhoğlu Sadruddin Mustafa, Kenzü‟l-Küberâ‟sında;

İlim Türk‟dür dil‟üm Türk ‟dür didüm

Eğerçi Tat dil‟üm Türk‟dür didüm

derken mensubu bulunduğu milletinin Türk ve dili‟nin de Türkçe olduğunu;1 söylemektedir.

Yine Mısır Hükümdarı Sultan Bakuk, Erzurumlu Kadı Darîri ye Siyretü‟n-Nebî‟yi Türkçe olarak yazmasını emrederken, O‟nun da „Siyretü‟n-Nebi ‟ yi „Türkçe‟ olarak yazışı ve;

Söylemişdür Darir Türkî dilin

Sec ‟ini şi ‟rine şi ‟ar itmiş

Resul ‟ı sevdügi gayet de siresin anun

Buyurdı Gözsüz‟e kim Türkî dilce söyle sen

beyitlerinde ifade ettiği şekliyle Türkçe söylemesi, Türkçe yazması ile onun seciyesini ortaya koymaktadır.2

Mutasvvıflardan     Yunus‟ un Türkçe‟yi sanatkarane bir üslûpla en üstün bir şekilde kullanması ;

Kaygusuz Abdalın,

Ya Cibril git Âdem ‟e Türki dilince söyle

Duru gelsin Cennetin terkin ursun

derken Tanrı‟yı, Cebr‟ail‟i ve ilk insan Hz. Âdem‟i Türkçe konuşturması ve kendisinin de eserlerinde,

ben Türkiceden başka  dil bilmezem, biz dillerden Türk dilün bilirüz‟ demesi 3dünyanın hiçbir şairinde ve yazarında görülen bir olay değilken;

Yazıcızâde Mehmed Efendi‟nin

Eger Türkî dili‟nce varsa divân Hatipoğlu‟nun;

Türk dili‟nden ben bu sözi söyledümÂşıkpaşa‟nın

Türk dili‟ne kimsene bakmaz-ıdı

Türkler‟e hergiz gönül akmaz-ıdı .Gülşehrî‟nin:

Türk dilince dahı tâzıdan latif.6

beyitleri o dönemin Türkçeye verdiği önemi vurgulamaktadır.

Osmanlı Beyliğinde Orhan Gâzi‟nin mülk-nâme‟si, Fâtih   Sultan   Mehmed‟in   Avnî

mahlası ile yazdığı Divân'ı; Sultan Bâyezid‟in Adlî mahlası ile yazdığı Divân‟ı, Kanuni Sultan Süleyman‟ın; „kızılelma‟ya sahip olabilmek için gece gündüz durmadan seferler yaptığı dönemlerde bile bir yandan ilim meclisleri kurdurması, diğer yandan da ilim adamlarını bizzat koruması, kollaması ve sonunda da „Muhibbî‟ mahlası ile „aşk, heyecan, kahramanlık ve tefekkür‟ü işleyen bir Türkçe Divan yazması;

II. Murad Han‟ın, “Gönüller ancak açık Türkçe‟den haz zalır. ” ifadesiyle gerek tercüme ve gerekse telif yoluyla birçok Türkçe eser yazdırması;.7

Muiniddin Mustafanın, Türkçe yazdığı Mesnevi-i Muradiyye‟sini   II. Murad Han‟a ithaf ederken

Kavmine kendi lisaniyle nüzûl

Eyledi küllî nebî vü hem resûl

Biz de Türkî dil ile şerh eyledük

Kavmümüze dil ‟leriyle söyledük

beyitlerinde Muiniddinin Türkçenin şuuruna varmış bir şâir olduğu, Türkçenin hiçbir dile üstünlük tanınamayacağını, aslında bunların hepsinin Hakk‟ı anlatmada eşitlik fikrine yer verdiğini görmekteyiz.1

Sultan Abdülhmâd‟in Türkçeciliğinde bir yandan „Latin harflerinin resmen kabulü‟2 konusu, diğer yandan da Kanûn-i Esâsî” [23 Aralık 1876]nin 18. Maddesini bizzat koyması, O‟nun Türkçe‟ye verdiği değeri gerçekten ortaya koymaktadır.

Nitekim Mustafa Kemal Atatürk de, 12 Kasım 1924de „Türkiyât Enstitüsü‟nü, 1926da Konya‟da orta Muallim Mektebi‟nin Türkçe Bölümünü kurması, 1928‟de yeni harflere geçmesi, 1932‟de Türk Dil Kurumunu, 1934‟de de Türk Tarih Kurumu‟nu kurarak bunların yaşaması için de Türkiye İş Bankası‟ndan belirli bir hisseyi bağlaması onun „ Türkçe‟ye yasal olarak ne kadar önem verdiğinin de bir göstergesidir.

Yine o büyük Devlet adamı, Milli birlik ve beraberlik3 konusunda da;

“Türkiye Cumhuriyeti ‟ni kuran Türk halkı, Türk milletidir. Türk milleti demek; “Türk dili” demektir. Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakını, an‟anelerini, hatıralarını, menfeatlerini kısacası bugünkü kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir4 Türk dilidillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil, şuurla işlensin.

Türk dili, zengin ve geniş bir dil‟dir; her mefhumun ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız, onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lazımdır. Türk milleti‟ni ve Türk dili‟ni, medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz. ”5

Türk milletindenim diyen insan her kişi, her şeyden önce “Türkçe konuşmalı”dır. Türkçe konuşmayan bir insan; Türk kültürüne, Türk milletine bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz” Türk milleti‟nin en bariz vasıflarından biri de Türkçe-dil‟dir.

Türk milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır6” derken Atatürk, Türk dili nin diğer dünya diller arasındaki önemini, Türkçe konuşmayanın Türklüğe bağlı olamayacağını da ifade ediyordu. 7

Süleyman Demirel de;

„Türkçe, bir ulu çınar olan büyük Türk Milletinin dilidir. Anlayış ve bilgiye tercüman olan dil TÜRKÇEdir; insanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saadet bulur. Büyük Türk dünyasının gerçek atayurdu büyük Türk dilidir, Türkçe‟dir. Bu dilin hangi lehçeyle olursa olsun konuşulduğu her yerde bir Türk, kendini evinde hisseder, saadet bulur.

Türkçe,bilim dilidir, Türkçe, edebiyat dilidir, Türkçe, şiir dilidir. Türkçe, müzik gibidir. Her lehçesiyle güzeldir. Her lehçesinin ayrı güzelliği, ayrı rengi, ayrı şekli vardır. şairler, edipler, yazarlar, Türkçe denen bu sihirli dilin kullanılması suretiyle benim insanımı, doğamı, milletimi,

velhasıl her şeyimi bugünden yarına taşımışlardır.

Türk milleti ve Türk dili dünya üzerinde ebed-müdded varolacaktır.” demektedir.

Yabancı Türkologlardan; Jean Deny: “İnsan bu Türkçenin yüce bir bilim akademisinin dilindeki müzakerelerinden çıkmış olduğu zannına düşebilir. Halbuki Türkçe, Türkistan bozkırları ortasında, kendi başına kalmış insan zekasının sadece kendi yaradılışından ayrılmaz kanunlarla yaratıldığını, hiçbir bilginler kurulunun yaratmadığı düşünülemez. ”

Max  Müler: “Türkçe  insan aklının  üstün kudretini  ürünüdür.   Türkçe kadar kolay anlaşılan, insana her okuyuşunda zevk verici pek az dil vardır. ”

Moliere: “Türkçe, az söz ile çok anlam ifade eden, hayran olunacak mükemmel bir yapıya sahip dildir.”

Hocam Ord. Prof. Dr. Herbert W. Duda da1 “ Türkçe; bütün düşünce ve hisleri en mükemmel bir şekilde ifade eden, o kadar zengin bir söz varlığına sahiptir ki, herkes bu dile hayranlıkla bakmakta ve onu en şanslı bir bilim dili olarak kabul etmektedir. ”

Yine Hocam Herbert Jansky: “Türk dili  Söz varlığı‟ itibariyle son derece zengin ve kolay anlaşılan, kolay öğrenilebilen bir bilim dilidir. ”

Paul Roux: “Türkçe akıl ve düşünce dolu, matematiksel bir dildir”

Sözlerimi Türkçe‟yi, devletimin ve milletimin anasının ak sütü kadar berrak olarak kullanmaları ve yaşatmaları dileğimle, Oğuz Kağan‟ın;

„Tanrım!

„Türkçe konuşulan, Türklere yurtluk yapmış ve yapacak olan bütün coğrafyaları Kıyamete dek, Türkün hükmü altında bırak ve onları ebediyen dilleri, gelenekleri, bayrakları ve vatanları ile beraber koru, onlara yardımını esirgeme Rabbım!.‟ duasıyla tamamlar, hepinizi saygılarımla selamlarım.

1 “ Anadolu Türklerinin Türkçelerinde bulunan birçok kelimelerin Türk edebiyat ve yazı dilini zenginleştireceğine inananlardanım. Fakat bu tekâmül, Türkiye tarafından büyük bir gayretle yükseltilmesine çalışılan Anadolu halkının maddi ve manevi kültürel seviyesi sayesinde kendiliğinden meydana gelecektir…

Anadolu Türkleri, mâzi‟de ve hâlihazırda siyasi ve kültürel başarılarıyla dünyayı hayrete düşürmüştür. Çünkü bu millet, Atatürk‟ün izi üzerinde tekâmmül yolunda ilerlemektedir”1dediği Türkiye Cumhuriyeti ‟nim kurucusu Mustafa Kemal Atatürk; hayatının her döneminde Türk dil‟i ve edebiyatı ile yakından ilgilenmiş, Cumhuriyet‟in ilk yıllarında Çankaya ‟da haftalık ve aylık olmak üzere edebiyatçılarla ve diğer meslek grupları ile toplantılar yapmış , özellikle edebiyatı toplum yararına yöneltmek için direktifler vermiş ve öğretim programlarının da bu yolda düzenlenmesini emretmiştir.

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

Türkçenin Ruslara Ve Rus Dili Üzerinden Diğer Slavyan Halklarına Öğretilmesinin Bazı Lengüistik Ve Psikolojik Yönleri Üzerine

Bu makalenin amacı, dillerin globalleşme aşamalarını ele almak, bu açıdan Türkçenin yaygınlaşmasına dilbilim uzmanlarınca verile bilecek desteği araştırmak, aynı yönde Türkçenin Ruslara ve Rus dili aracılığıyla diğer halklara öğretilmesine ilişkin bazı lengüistik ve psikolojik gözlemleri, bilgi ve bulguları gündeme taşımaktır.

Rusların ve Rus dili üzerinden Türkçeyi öğrenen kişilerin zorluk çekeceği en önemli noktalar, fonetik açıdan bazı seslerinin söylenmesi, dudak ve damak ahenginin benimsenmesi alışkanlığı ve b., morfolojik açıdan ad ve fiil çekimi ile ilgili birkaç gramer kategori, sentaktik açıdan ad ve fiil merkezli söz bileşimleridir. Böyle doğal nedenlerle zor algılanma ihtimali yüksek olan konuların sonraki dersler içerisinde sürekli olarak tekrarlanması öğrenim sürecinin kalitesini direkt etkileyen faktörlerdendir.

Türkçenin Ruslara ve Rus dili üzerinden diğer Slavyan halklarından olan kişilere öğretilmesi yönünde fonetik ses ve kuralların 5, morfolojik kategorilerin 35, söz bileşimlerinin, tümce ve söylemlerin sentaktik yapı örneklerinin 20 ders saati içinde öğrencilere benimsetilmesi mümkündür kanaatindeyiz.

İlk dersten itibaren her dersin fonetik, morfolojik, sentaktik kuralları da içermek kaydıyla (her konuya ilişkin 5-7 ödev), kelime dağarcığının veya kadorusunun en aktif kesimlerinden oluşan konuşma metinlerine (60+55) dayalı olması ve her sonraki derste önceki derslerde geçen kelimelerin ve kuralların en az 3-5 defa tekrarlanmış olması kaydıyla, bu 60 saatlik ders zarfında öğrencilerin Türkçe okuma ve yazma, anlama ve konuşma alışkanlığı sağlanabilmektedir.

Bu makalenin amacı, küreselleşen dünyamızda dillerin globalleşme aşamalarını ele almak, bu açıdan Türkçenin yaygınlaşmasına dilbilim uzmanlarınca verile bilecek desteği araştırmak, aynı yönde Türkçenin Ruslara ve Rus dili aracılığıyla diğer halklara öğretilmesine ilişkin bazı lengüistik ve psikolojik gözlemleri, bilgi ve bulguları gündeme taşımaktır.

Bilindiği gibi, bir dili bilen kişinin ikinci dili öğrenmesinin ana amacı, ikinci dilde konuşan kişilerle iletişim kurmak ve o dildeki bilgi hazinesine ulaşabilmektir. Eğer dünyada 3-5 dil olsaydı, büyük zorluklar bahasına olsa dahi, bu dilleri öğrenmek ve bu yolla iletişim ve bilgi edinme problemini en ideal şekilde çözmek mümkün olabilirdi. Amma dünyada yüzlerle dil ve bir-birinden farklı lehçeler vardır. Onların hepsini öğrenmek, tabii ki, mümkün değildir.

Dünyada az veya çok derecede yaygın olan diller İngilizce, Arapça, Rusça, Türkçe, Fransızca, İspanyolca, Almanca ve başka dillerdir. Bu dillerde konuşan kişi sayısını göze almakla bu listeye Çinceyi ve daha birkaçını, diğer özelliklerini de göze almakla, daha birkaçını ekleyebiliriz.

Bir dili bilenin ikinci dili öğrenmesinin başlıca amacı iletişim kurmak ve o dildeki bilgi hazinesine ulaşmak olsa da, aynı zamanda bu faaliyet, öğrenilen dilin globalleşmesi, küreselleşmesi yolunda atılan ufacık bir adımdır.

Şunun da altını çizelim ki, "ana dilinden başka öğrenilen her yeni dil bütün derslere aynı sorumlulukla hazırlanan bir öğrencinin iş kapasitesinin 10% azaltmakta veya onun boş zamanının %15-17-sini onun elinden almaktadır. Yani okullarımızda kururla, överek vurgulanan 3-4 dil öğretilme olayı (bazı okullarda onların sayı 5-7 ve daha fazladır), aslında öğrencilerin iş imkânlarını %30-40 kısıtlamakta veya onların boş zamanlarının %45-68-ni onların elinden almaktadır. Sonuçta çocukların diğer derslerdeki, özellikle de matematik, fizik, kimya ve benzeri derslerdeki başarı oranı düşüyor. Çoğu kez onlarda yorgunluk, ruh düşkünlüyü ve asap gerginliyi görülüyor. Dilin globalleşmesi ile bu problem de çözülmüş olacaktır".

Dünyamızın globalleştiği bir dönemde dilin globalleşmemesi mümkün değil. Biz buna destek vermesek, hatta karşı gelsek dahi, tarihin tekerini geri döndürmek veya durdurmak mümkün olmadığı gibi, bu süreci de durdurmak mümkün değil. Ok yayından çıkmış bir kere. Amaca yönelik ve planlı müdahale olmasa dahi (aslında bu da vardır), dilin globalleşmesi süreci körü körüne olarak devam edecektir. Dillerden biri bu şekilde de globalleşecektir, ama bu halde dilin globalleşmesi uzun zaman gerektiren ve çok aşamalı bir süreç şeklinde gerçekleşecektir.

Körü körüne gerçekleşen süreç sonucu gelişmiş, mükemmel bir dil değil, ekonomik, politik ve askeri gücü daha çok olan bir halkın dili global dil konumuna gelebilir. Bu ifadeyi, şu an gülcü olan bir devletin, mesela, Amerika'nın resmi dili olan İngilizce olarak algılamak yanlış olardı. Amerika Birleşik Devletleri bu gün için ekonomik, politik ve askeri gücü nedeniyle bu konuma en uygun olanı devlet gözünde görülebilir. Ama şimdiki hızıyla devam ederse, Çinin de yakın gelecekte bu konuma gelme şansı var. Avrupa Birliği vahit dili olan bir devlete dönüşürse veya Bağımsız Devletler Birliği (eski Sovyetler) yeniden bir devlet olursa, bu konuma gelemez mi? Türk devletleri de kendi aralarında bir formül bularak, Türk Devletleri Birliği oluşturup bu konuma gelebilirler. Bu açıdan Türkiye Türkçesinin ilk aşamada Kafkasların, Yakın Doğu ve Orta Asyanın bölgesel veya Lokal dili, daha sonraki aşamada ise, global, küresel veya dünya dili olma şansı var. Bu konuma hangi devletin veya dilin gelmesine bakmaksızın, global dilin ana amaçlarından bazıları şunlar olsa gerek:

-  bu dil aracılığıyla dünya kültüründen faydalanmak,

-  dünyanın istenilen yerinde kendi vatanındaymış gibi iletişim kurabilmek,

-  bilim ve teknik gelişmenin en son başarılarından ilk andan itibaren yararlanabilmek,

-  dünya değerlerini, yani dünya bilim ve kültür potansiyelini oluşturmak,

-  milli dillerdeki değerleri, dünya değerlerine dönüştürmek ve b.

Bilindiği gibi, dil açısından globalleşmenin aynı anda iki yönde gerçekleştirilmesi gerekmektedir: "İlk önce yakın diller arasından Lokal global dilin belirlenmesi, yaygınlaştırılması ve bu yolla Tam global dil düzeyine getirilmesi gerekmektedir... Şöyle ki, aşamalarla gerçekleştirilen globalleşme sırasında dilin kusurları, yani algılanmayı, benimsenmeyi engelleyen zor tarafları reforma yolu ile düzeltile bilir... Sonuçta fonetik, morfolojik yapısı, leksik terkibi ve sentaktik kuruluşu açısından hiç bir problemi olmayan, tüm dünya halklarının kolaylıkla benimseyebileceği, asan derk olunarak öğrenilen bir dil Tam Global dil konumuna geçecektir... Öteki yandan, aşamalarla gerçekleştirilen reformlar sonucu Lokal Global dil konumunu kazanmış ve aynı etnik kökten veya aynı bölgeden olan insanlar arasında kullanmakla tecrübe edinmiş bir dil bu konuma gelecektir".

Global dil konumuna gelecek dilin Esperanto gibi yapay, sahte bir dil olmasını önerenler de var, ama bu öneri "neden benim dilim olmasın" egoizminin ve bencilliğinin önlenmesi yolunda atılmış cesaretsiz bir adımdan başka bir şey değildir. Şunun altını çizelim ki, Global dil konumuna gelecek bir dil Esperanto gibi yapay, sahte, soysuz, esassız bir dil olamaz. Böyle diller, bir mevsimlik elbise misali moda peşinde koşanların bir dönem yaşatıp öteki mevsimde unutacağı cinstendir. Böyle dillerin modası geçtikten sonra, onların değil yaygınlaşması, sadece yaşaması için dahi, hiç kimse büyük fedakârlıkları göze almaz veya alamaz. Her hangi bir dilin globalleşmesi, dünya dili konumuna gelmesi ise, büyük fedakârlıklar, fedailer ister.

Dilin globalleşmesi, genelde bilengüizim (iki dillik) veya polilengüizim (çok dillilikten) aşamalarından geçer. Bu açıdan ana dilinden sonra öğrenilen ikinci ve sonraki dillerin benimsenmesinde rastlanan bazı psikolojik ve lengüistik problemleri göze almak gerekiyor.

Fonetik düzeyde

a. Ana dilinde de olan bir harfin öğrenilen dilde başka ses ifade etmesi,

b.  Bir harfin iki ses karşılığının olması,

  1. Müstakil ses karşılığı da olan seslerin birleşerek bir ses ifade etmesi,

d.  Söylenmesi zor olan monoftong ve diftongların var oluşu,

  1. Sabit ve değişen söz vurgusu ve b.

Morfolojik düzeyde

a.  Ana dilinde gramer usulle oluşan anlamın öğrenilen dilde sentaktik yolla ifadesi,

b.  Ana dilinde sentaktik usulle oluşan anlamın öğrenilen dilde gramer yolla ifadesi,

  1. Ana dilde olan gramer anlamın öğrenilen dilde olmayışı,

d.  Ana dilinde olmayan gramer anlamın öğrenilen dilde varoluşu ve b.

Leksik düzeyde

a.  Kelime yapımı sürecinde benzer yöntem veya analoji prensibinin bozulması,

b.  Ana dilinde kelime yapımı kuralının düşünce tarzı açısından öğrenilen dildekinden farkı,

  1. Ana dilinde ve öğrenilen dilde filden ad ve addan fil üretme kurallarının farklılığı ve b.

Sentaktik düzeyde

a.  Ana dilinde ve öğrenilen dilde söz bileşimlerinin üretilme prensiplerindeki farklılıklar,

b.  Ana dilinde ve öğrenilen dilde cümle türleri ve onların kullanım olanağı farkları,

  1. Ana dilinde ve öğrenilen dilde söz bileşimi ve cümlelerde söz sırası farkı,

d.  Ana dilinde ve öğrenilen dilde sözler ve cümleler arasındaki sentaktik alaka farkı ve b.

Bu problemler, ana dilinden farklı sistem yapısına sahip olan her dilin öğrenilmesinde rastlanan problemlerin en başta gelenleridir. Yanı bunların çoğunluğu, Türkçeyi öğrenen her İngiliz, Alman, Fransız, Rus veya Slavyanın rastlayacağı problemler türündendir.

Bunların yanı sıra, Rusların ve Rus dili üzerinden Türkçeyi öğrenen kişilerin zorluk çektiği en önemli diğer noktalar ise, fonetik açıdan ö, ü, ğ, h, l, k seslerinin söylenmesi, dudak ve damak ahenginin benimsenmesi alışkanlığıdır. Türkçede olan 1, 2 ve 4 yazılım şekline sahip kelime yapım ve kelime çekim ekleri türlerinin (örneğin, yor1, lar2, im4) ilk başlangıçta, yani fonetik bölümünün öğretilmesi aşamasında açıklanması çok büyük önem taşımaktadır. Bu durumda öğrencilerde kelimeleri oluşturan hecelerin bölünme ve birleşme alışkanlığı da sağlanmış olacaktır. Sonu ünlü ile biten sözlere ünlü ile başlayan eklerin eklenmesi sırasında kullanılan kaynaştırıcı ünsüzlerin (s, y, n) de ilk başlangıçta tanıtılması gerekmektedir kanaatindeyiz. Türk dillerindeki sesli ve sessiz ünsüzler bölümünü anlatırken, söz sunundaki sessiz ünsüzlerden sonra ünlülerle başlayan eklerin eklenmesi halinde, sessiz ünsüzlerin kendi karşılığı olan sesli ünsüzlere geçmesi kuralının anlatılması da çok büyük önem taşımaktadır.

Morfolojik açıdan başlıca zorluklar ad ve fiil çekimi ile ilgili gramer kategoride görülmektedir. Bunlardan başta gelenleri, adlardaki ismi haberlik kategorisi, onun olumlu ve olumsuz şekilleri, soru şekilleridir (örneğin, öğrenciyim, öğrenci değilim, öğrenci miyim, öğrenci değil miyim). Ad çekiminde Ruslarca zor algılanan daha bir nokta hal kategorisinde, etki hali (örenci+yi) ve iyelik halidir (örenci+nin). İsim hallerini, özellikle de ismin etki halini fillerin yönetme kapasitesine dayalı anlatmak (örenciyi görmek, aramak, sormak), daha faydalı olacaktır kanaatindeyiz. Yeni öğretilen fillerin yönettiği isim hallerini de benimsetmekte fayda vardır.

Benzer problemlere fiil çekiminde de rastlanmaktadır. Fiil şekillerinin ve kiplerinin (etken, ettirgen, gereklilik, şart, istek, dönüşlülük, emir ve b.) gramer kategori gibi Ruslar tarafından algılanmasının zor tarafı, birincisi, bu anlama sahip sözlerin Rusçada kelime üretimi kapsamına girmesi ve ikincisi, aynı bir ekin tüm fiil köklerine eklenememesidir. Yani burada lengüistik problemin yanı sıra, psikolojik sorunun da var oluşu meselenin sadece lengüistik yönden değil, aynı zamanda psikolojik yönden de ele almak gerektiğini göstermektedir.

Sentaktik açıdan Türkiye Türkçesinde ters cümlelerin (Sizinle konuşmaya geldik yerine Gedik ki, sizinle konuşalım) olmayışı, onun gramerini diğer Türkçelerin (Azeri, Özbek, Türkmen, Kazak ve b.) gramerinden daha kolay yapmaktadır. Böyle diyoruz, ama kendi dilindeki cümlelerin yüzde seksene kadarı ters cümleler olan Ruslar ve diğer Slavyanlar için, bu, çözülmesi çok zor olan ve psikolojik problem ağırlıklı bir sorundur. Bu sorunun çözümü, ad ve fiil merkezli söz bileşimlerini öğretirken, onların cümle tutumuna sahip sentaktik yapılar olduğunu özellikle vurgulamaktan geçeceği gibi, bu söz bileşimi türlerini de detaylarına kadar anlatmaktan geçecektir kanaatindeyiz.

Mümkün ola bilecek eklerin eklenmesi yolu ile oluşturduğu kelime veya söz seklini örnek getiren N.K.Dmitrev şöyle diyordu ki, bu kocaman cümleleri gören hiç bir Rus veya Slavyan, bunların bir   kelime   veya   söz   seklinin   tercümesi   olduğuna   hayatta   inanamaz.   Gerçekten de:

Kentlileştirdiklerimizdensiniz mi? kelime cümlenin, değil Rusçada, hatta Türkçenin kendisinde dahi iki kocaman cümle kadar tutuma sahip olmasını bir yabancıya anlatmak o kadar da kolay olmasa gerek. Yani kent-li-leş-tir-dik-ler-imiz-den-siniz mi kelimesinin anlamı aşağıdaki cümlelerin anlamları toplamına eşittir: Biz birilerinin kentli olmasına vesile olduk. Acaba siz de onlardan biri olamayasınız?

Türkçelerin bu harikulade özelliğini bilimsel gramer yönden açıklamanın yanı sıra, yabancılara psikolojik açıklamanın da yapılması gerekmektedir kanaatindeyiz. Başka bir deyişle Türkçenin Ruslara ve Rus dili üzerinden diğer kişilere öğretilmesi sürecini, sadece lengüistik bir mesele gözünde görmek ve sadece bu yönden anlatmağa gayret etmek, ta başlangıçtan itibaren başarısızlığı kapı açmaktır. Öğretim ve öğrenim sürecini hem lengüistik, hem psikolojik, başka bir deyişle lengvopsikolojik bir süreç gözünde göremeyen derslik yazarı veya öğretim elemanı, bir dil, gramer veya eğitim uzmanı, bu konuların doktoru, doçenti, profesörü değil, ilk günden dili yaratanın ta kendisi olsa dahi, onun çabaları ve verdiği emekler peşinen başarısızlığa mahkûmdur.

Harf ve ses farkı, söyleyiş tarzı farkı, kelime vurgusu farkı ve vurgu değişmeleri, söz sırası farkı, iyelik zamirlerinin kullanımın çoğu kez gereksizliği, eklerin oluşturduğu sözcüğün, anlam itibariyle kocaman cümle kapsamı taşıması, ters cümlelerin olmayışı Ruslara Türkçenin öğretilmesi problemlerinin en yüzeyde ve görünürde olanlarıdır.

Türkçenin Ruslara ve Rus dili üzerinden diğer Slavyan halklarına öğretilmesi çalışmalarına yönelik bilimsel faaliyetler ve pratik dersliklerin hazırlanmasına, bize belli olan kaynaklara dayanarak, P.Golderman (P.Golderman, 1777) tarafından başlandığını diyebiliriz.

  1. yüzyılda bu konuda İ.Qiqanovun (İ.Qiqanov, 1801), A.Troyanskinin (A.Troyanski, 1860), N.İlminskinin (N.İlminski, 1861), P.Melioranskinin (P.Melioranski, 1896) çalışmaları dikkat çekmektedir. Çoğunlukla askeri mütercemler için hazırlanan ve askeri tercüman yetiştirmeği amaçlayan bu eserler, askerlik ağırlıklı farklı pratik konularda metinler içeren dersliklerdi. Belli konularda konuşma ve anlama alışkanlığı oluşturmayı amaçlayan bu eserler "olmazsa olmaz" önemi taşıyan konular dışında gramer meseleleri içermemektedir.
  2. yüzyılda önceki yüzyılın uzmanlarının bu konuda boş bıraktıkları bilimsel konuları doldurmak amacıyla yapılan araştırmalardan bazı örnekler olarak V.A.Gordlevskinin (V.A.Gordlevski, 1928), A.N.Kononovun (A.N.Kononov, 1956), N.K.Dmitrevin (N.K.Dmitrev, 1960), S.N.İvanovun (S.N.İvanov, 1975, 1977), V.Q.Quzevin (V.Q.Quzev, 1987, 1990), E.A Resulov ve R.E Rüstemovun (E.A Resulov ve R.E Rüstemov, 1991) eserlerini ele alabiliriz. Nerdeyse hepsi Üniversite öğrencileri için, özellikle de doğu bilimleri fakültelerinin Türk dili bölümlerinde ana gramer kitapları olarak yazılan bu bilimsel araştırma yönlü eserler, artık tercümanların değil dil uzmanı olacak araştırmacıların yetiştirilmesini amaç almaktadır. Bu nedenle de bu kitaplarda gramer konuların yüksek düzeyde bilimsel yönden açıklanmasına önem verilmiştir.
  3. yüzyılda, önceki, XX yüzyılın gelenekleri devam ettirilmekte, leksik ve gramer konular bilimsel yönden araştırılmakta, tüm meseleler en inceliklerine kadar daha detaylı şekilde öğrenilmektedir. Bazen farklı adlarla aynı meseleler defalarca doktora tezleri konusuna kadar yükseltilmekte, aynı konuya her bir Türk topluluğunda, bunların yanı sıra Rusya'da, Ukrayna'da, Beyaz Rusya'da, Gürcistan'da, Moldaviya'da ve diğer ülkelerde defalarca başvurulmaktadır. Çoğu kez bilimsel araştırma yapan kişinin kendisi dahi, yaptığı bu araştırmanın ona doktor unvanı kazandırmanın dışında ne işe yarayacağının farkında olmadan, bir şeyler yapılmaktadır.

Bize belli olan kaynaklara dayanarak şu kadarını diyebiliriz ki, "daha önceler bilim ve saray dili Arapça ve Farsça olması nedeniyle Osmanlı Türkiye'sinde Türkçesi üzerine derslikler XV-XVI yüzyıllarda yazılmağa başladı... Osmanlı Türkçesinin ilk grameri 1530-da Bergamlı Kadri tarafından yazılmış, el yazısı olarak bu günlere kadar ulaşan bu kitap, 1946 yılında basılarak yayınlanmıştır. Türkçenin grameri üzerine ikinci kitap Abdülrahman Fevzi tarafından 1845-de yazılmıştır... XIX yüzyılın ortalarında, Türk dilinde mükemmel sözlükler yazılmış (Kamus-i Türki, Kamus-i A-lam), Türkçenin eğitim ve öğretimine ise bu yüzyılın sonlarına doğru Rüştiye mekteplerinde başlanmıştır".

XX yüzyılın 30-lu yıllarından başlayarak Dil devrimi ve TDK-nın kurulması (Rahmeti Arat, Besim Atalay, Akop Dilaçar, Agah Sırrı Levent), İstanbul Üniversitesi (Tahsin Baguoğlu, Abdulkadir Karahan, Muharrem Ergin, Osman Sertkaya ve b.), Ankara Üniversitesi (Zeynep Korkmaz, Vacihe Hatiboğlu, Hasan Eren ve b.) önderliğinde Hacettepe, Boğaziçi, Erzurum, Adana ve başka üniversitelerde, günümüz Türkiye'sinde ise, her ilde ve büyük şehirde kurulan farklı üniversitelerde, bilimsel araştırma merkezlerinde ve fakültelerde Türk dilinin eğitimi ve öğretimi çok büyük önem kazanmıştır. Türkçenin yabancılara öğretilmesi işinde TÖMER-in rol ve fonksiyonunu özel olarak vurgulamak gerekiyor.

Türkçenin farklı dil sistemine mensup yabancılara ve o sıradan da Ruslara ve Rus dili üzerinden diğer halkalardan olan insanlara öğretilmesi sırasında kullanılan derslikler, çoğu kez Türk öğrenciler için yazılmış dersliklerin ya tam aynısıdır, ya da aynısı özelliğini taşımaktadır. Tabii ki, sadece Türkçe uzmanı olan kişilerce yazılmış dersliklerden bundan fazlasını beklemek, aslında kendini kandırma dışında bir şey değildir.

Şöyle ki, sadece Türkçesinin uzmanı olan kişiler, Türkçeyi öğrenme yöntemi olarak ilkokula yeni gelmiş Türk öğrencilerini baz almaktalar. Bu nedenle de Türkçe derslikleri yazdıklarında, onlar milli farkı göz önünde bulundurmadan, sadece herkes için zor olan bölümlere yoğunlaşmakla çalışmalarını sürdürmekteler. Çünkü onlar farklı dil sistemine mensup yabancıların Türkçeyi öğrenme yolunda rastladıkları zorluklardan düpedüz habersizler. Onların fikrince gramerin ve diğer dil kurallarının benimsenmesi açısından, ilkokul öğrencisiyle, dili hiç bilmeyen, yeni öğrenmeğe başlayan yetkin yaşlı yabancılar arasında fark yok. Bu nedenle de onların yazmış olduğu dersliklerde, çoğu kez "örnekteki gibi yapınız" şartlı ödevler sık sık yer almaktadır.

Oysaki Türkiye Türklerinden, diğer Türk topluluklarından ve Türk olmayan diğer halklardan olan öğrenciler için yazılmış dersliklerin tamamen farklı noktalara odaklanmış olması söz konusudur. Yani her hangi bir söze (örneğin, kitap sözüne) bir ekin (örneğin, -çı4 ekinin) eklenmesi gerektiği durumlarda: Türkiye Türklerinden, diğer Türk topluluklarından olan öğrenciler bunu çok kolaylıkla yapabildiği halde, diğer halklardan olan öğrenciler için bunu yapmak, çok da kolay olmayacaktır. Bunu yapa bilmeleri için yabancıların Türk dilinin fonetiği bölümünden "Saitlerin ahengi" veya "Ünlülerin uyumu" dersini benimsemiş olmaları gerekmektedir. Her Türkün doğuştan, günlük yaşamından bildiği ve nerdeyse, hiç bir zaman hata etmediği bu kuralı, bir Rus'un veya diğer Slavyanın öğrenerek benimsemesi söz konusudur.

Bu açıdan ana dilini öğrenen ve ana dili olmayan diğer dili öğrenen öğrenciler için yazılan dersliklerin, en az bu iki türden olan yönlerinin farklı olması gerekiyor. Yani her Türkün doğuştan, günlük yaşamından bildiği kuralların yabancılar için detaylı olarak anlatılması gerekmektedir. Böyle konularla ilgili "örnekteki gibi yapınız" deyip geçilemez.

L.V.Şcrba doğma olmayan dillerin öğrenilmesinin temiz ve karışık öğrenme gibi iki yolunun olduğunu göstermektedir. L^^Aa'ya göre, karışık öğrenme doğma dile esaslanmakla yabancı dilin öğrenilmesidir. L^^Aa'nın kanaatine göre, bu zaman doğma dilin etkisi ile öğrenilen dilin sisteminde belli değişkenlikler olabiliyor. LAf^Aa'ya göre, temiz öğrenme, öğrenilen dilin tabii ortamında, doğma dilin hiç bir katkısı olmadan gerçekleşen öğrenmedir. Onun fikrince, dili tam öğrenmenin tek ve düzgün yolu budur.

Sayın akademisyene sonsuz saygılarımıza bakmaksızın, şunu demek zorundayız ki, bu yöntem de aynen "yeni doğmüş çocukla, dili hiç bilmeyen, yeni öğrenmeğe başlayan yetkin yaşlı yabancılar arasında fark yok" fikrinin bir değişik şeklidir.

Gerçekten de böyle olsaydı, dilin bu yol ve yöntemlerle öğrenilmesinin 10-15 sene (yani çocukların normal büyüme süresi kadar) zaman alması gerekiyordu. Ama en zor yabancı dillerin öğrenilme süresi dahi, normalda 3-5 seneden fazla değil. Hizlandınlmış ve amaca yönelik eğitimler yolu ile bu sürenin bir seneye ve daha kısa sürelere düşürülmesi dahi mümkündür.

İster fonetik, ister morfolojik, isterse de sentaktik kuralları, dil sistemlerinin farklı olması gibi doğal nedenlerle zor algılanan meselelerin detaylı şekilde anlatılmasının yanı sıra ve onun ardından, sonraki dersler içerisinde sürekli olarak tekrarlanması, öğrenim sürecinin kalitesini direkt etkileyen faktörlerdendir.

Kimi zaman eğitimle ilgili anlatıların dahi öğrenilen dilde yapılması, örneğin, Türkçeyi, İngilizceyi, Rusçayı öğrenen kişilere gramer kuralların da Türkçe, İngilizce, Rusça anlatılması, dil pratiği açısından çok faydalıdır düşüncesinden ilerleyen uzmanların sayısı son dönemlerde hızla artmaktadır. Belli bir mesafe alındıktan, yani dilin fonetik bölümü tam olarak, morfolojik bölümünün en az %80-i, sentaktik bölümünün %60-ı benimsendikten sonra bu gerçekten de faydalıdır. Amma bu aşamaya gelmeden veya tam başlangıçtan eğitimle ilgili açıklamaların da öğrenilen dilde verilmesi, eğitimi en az olumsuz yönde etkilemekte veya tam olarak tıkamakta, verimsiz hale getirmektedir.

Bu söylenenler ışığında ve Türkiye Türkçesinin öğretilmesi amacıyla yazılmış bazı kitapların analizi böyle kanaatlere varmağa olanak sağlamaktadır:

1.    Türkçe öğrenen yabancıların ana dillerinde açıklamaların yer almadığı dersliklerin kullanımıyla verilen eğitimler, öğrencilerin kendi dillerinin kuralları ile mantıksal bağlantı kurmalarına olanak sağlayamıyor.

  1. Pratik oku kitabı gibi çok faydalı olan bu derslikler, kurallarının kolaylıkla ve net şekilde anlatılması mümkün olan konuları yabancılar için tam açıklayamıyor.
  2. Mantıksal bağlantıların kurulamaması peşinde psikolengüistik sorunları de getirmekle, öğrenci tarafından dilin derinden algılanmasını önlüyor ve ona sadece "örnekteki gibi yap" olanağı sunuyor.
  3. Ders sırasındaki görevi derslik uyarınca konulara yardımcı olmak olan öğretim elemanı veya hoca, kitabın da eksiklerini tamamlamak zorunda kalıyor (tabii ki, yeteri kadar tecrübesi, bilgisi ve isteği var ise) ve bu da genelde sonuçları olumsuz yönde etkiliyor.

Türkçenin Ruslara ve Rus dili üzerinden diğer Slavyan halklarından olan kişilere öğretilmesi fonetik ses ve kuralların 5, morfolojik kategorilerin 35, söz bileşimlerinin, tümce ve söylemlerin sentaktik yapı kural ve örneklerinin 20 ders saati içinde öğrencilere benimsetilmesi mümkündür kanaatindeyiz.

İlkinden itibaren her dersin başarılı olabilmesi için fonetik, morfolojik, sentaktik kuralları da içermek kaydıyla (her konuya ilişkin 5-7 ödev), kelime dağarcığının veya kadorusunun en aktif kesimlerinden oluşan konuşma metinlerine (60+55) dayalı olmak zorundadır. Her sonraki derste önceki derslerde geçen kelimelerin ve kuralların en az 3-5 defa tekrarlanmış olması kaydıyla, bu 60 saatlik ders zarfında Rus dilli öğrencilerin Türkçe okuma ve yazma, anlama ve konuşma alışkanlığı sağlanabilmektedir.

Dr. Mayıl B. ASKEROV

Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi

Kaynaklar

  1. Гиганов И. Грамматика татарского языка.Санкт Петербург 1801
  2. Гольдерман П. Турецкая грамматика. Москва 1777.
  3. Гордлевский В.А. Грамматика турецкого языка. Москва, 1928.
  4. Гузев В.Г. Очерки по теории тюркского словоизменения: Имя (на материале староанатолийского языка). Ленинград, 1987.
  5. Гузев В.Г. Очерки по теории тюркского словоизменения: Глагол (на материале староанатолийского языка). Ленинград, 1990.

6.  Дмитрев Н.К. Турецкий язык. Москва, 1960.

7.  Кононов А.Н. Грамматика современного турецкого литературного языка. Москва-Ленинград, 1956.

8.  Иванов С.Н. Курс турецкой грамматики. Ч.1. Ленинград, 1975, 100 с.; Иванов С.Н. Курс турецкой грамматики. Ч.2. Ленинград, 1977.

9.  Ильминский Н.И. Вступление в курс турецко-татарского языка. Казань, 1861.

10.  Мелиоранский П.М. Краткая грамматика казакско-киргизского языка. СПб. 1896.

11.  Троянский А. Краткая татарская грамматика. Казань, 1860.

12.  Щерба Л.В. Языковая система и речевая деятельность. Ленинград. Наука, 1974.

13.  Farhad Zeynalov. Türkologiyanın asasları. "Maarif naştiyyatı, Bakı, 1981.

14.9sgarov M.B. Dilin Globallaşması. «Tadqiqİ3r». AMEA Dilçilik İnstitutu. Bakı, «Elm», 2003, № 2, s. 19-23.

15.  Gsgarov M.B. Lingvopsixologiya (Dilin psixologiyası). Bakı, "Nurlan", 2010.

16.  Rasulov R.A., Rüstamov R.9. Türk dili. Bakı, 1991

Türklerin En Büyük İcadı Ya Da Türk Dili

Geçen haftanın dikkatimi çeken iki haberinden birisi “Türk çocuklarının Alman akranlarından yüzde şu kadar daha ahmak oldukları”na ilişkin “bilimsel” saptama; ikincisi, yine aynı Türk çocuklarının anadil öğrenimini iki-üç yaş gibi olmadık bir sürede tamamlıyor olmalarının çeşitli telmihleri.

Birinci iddianın sahiplerini, ikinci iddianın sahipleriyle bir araya getirip dinlemek lâzım, lâzım olmasına da, Batılılaştırmacı aydınlarımızın ilgisini “Türk dili” gibi milliyetçi ses veren bir konuya çekmenin mümkünmüş gibi durmadığı da muhakkak. Perdeyi biraz aralamaya çalışalım: Psiko-dilbilim, “psikolojinin dilbilimi” anlamında bir akademik uğraş olup, insanoğlunun dil edinme, kullanma ve anlama sürecini oluşturan psikolojik ve nörobiyolojik unsurları araştırır.

PSİKO-DİLBİLİM VE ÇOCUKLAR...

Psikolojiyi kabaca bireyin davranışlarını, zihnini ve düşüncelerini; nörobiyolojiyi beynin biyolojik yapısını irdeleyen çalışmalar olarak tanımlayabiliriz. “Psiko-bilim” denilen akademik uğraş (ki, beynin nasıl işlediğine ilişkin verilerin olmadığı dönemlerde felsefecilerin işiydi) günümüzde psikoloji, biyoloji, nöroloji, iletişim teorisi gibi birden fazla araştırma dalını bütünleştirir; “kelimeleri” ve “gramer kurallarını” bir araya getirerek “anlamlı bir cümle” yapmamızı mümkün kılan “algılama süreçleri”ni araştırır. Bu bağlamda, konuşmaları, yazılı metinleri nasıl anlamlandırabildiğimizi çözümlemeye çalışır. Psiko-dilbilimin başlıca denekleri, çocuklardır. Doğumlarından itibaren dil öğrenmeye başlayan çocukların bu beceriyi nasıl elde ettikleri araştırılır.

Bu araştırmaların bir yan-ürünü de “konuşulan dil”e ilişkin bilgilerdir. Araştırmalar, çocukların dil öğrenme becerilerini etkileyen önde gelen unsurlardan birisinin anadillerinin yapısı olduğunu ortaya koymaktadır ki, bu da bizi ‘Türklerin en büyük icadıdır’ dediğim Türk diline getirir. Bu alanda Türkiye’de yapılan ilk kapsamlı araştırmalardan birisi, Prof. Dan I. Slobin yönetiminde gerçekleşmiştir. 1939 doğumlu Prof. Slobin, psikoloji lisansını University of Michigan’da; doktorasını 1964’te Harvard’da yaptı. Türkçe de dahil olmak üzere dokuz civarında dil bilen Slobin, halen UCLA’de hoca. ‘70’li yılların ortalarında Slav dillerine örnek olmak üzere eski Yugoslavya’da, Latin dillerine örnek olmak üzere Roma’da, Anglo-Sakson dillerine örnek olmak üzere ABD’de ve “Türkik dillerine” örnek olmak üzere İstanbul’da eşzamanlı çalışma yürütmüştür.

Hemen ifade etmeliyim: “Türkik dilleri”ni tırnağa alma nedenim, Türkçenin dünya dilbilim klasmanındaki “siyasi” konumlamasına dikkat çekmek. Şöyle ki, Türkiye Türkçesine “Türki” şeklinde giren “Türkik” kelimesinin mucidi, Çarlık Rusya’sı. Çarlık Rusya’sının Orta Asya halklarına ve dolayısıyla dillerine isim takmak ve siyasi gelişmelere göre bu isimleri değiştirmek gibi bir politikası vardı. Örneğin, “Kara Tatar” olarak bilinen Altay dilini “Oyrot” olarak değiştirmişlerdi ki Oyrot, Moğol oymaklarının birinin adıdır. Oyrot, bir süre sonra “Altay” olarak tekrar değiştirilmiş, “Uygur” yine bir süre için “Tarançi” olmuş, sonra tekrar “Modern Uygur” diye anılmış, Kazak’a “Kırgız” denmiş, vb. vb... Sonra zaman içinde, “Türk” kelimesi Osmanlılarla, “Türkçe” konuşanlar da İmparatorluğun Türk unsurları ile sınırlanıyor. Türkçe, “Türki” dillerin birisi konumuna indirgeniyor; “Altay dil ailesi” grubunun bir alt-başlığı telakki ediliyor. Dan I. Slobin başkanlığında yapılan o yıllardaki araştırmada 48 çocuk, 2 yaş 8 aydan başlanıp, 4 yaş 2 aylık oluncaya kadar üç ay arayla, her biri asgari altı saat süren incelemeye konu olmuşlardı. Çeşitli oyuncaklar kullanılarak, hangi komutu, ne kadar ve nasıl anladıkları saptanıyor, ayrıca sürekli açık olan kayıt cihazlarıyla kelime dağarcıkları, kendi kendilerine konuşmaları, gramer kurallarını uygulama biçim ve zamanlamaları kaydediliyor; dil öğrenme sürecinin basitten karmaşığa giden dönüm noktaları tesbit ediliyordu. Bu bağlamda, anlaşılması en zor komutlardan birisinin, örneğin, “kediyi besleyen bebeğin saçını okşa” şeklinde bir üçleme olduğunun söylendiğini hatırlıyorum. Profesör Slobin, Türk çocuklarının bu komutu araştırmanın yapıldığı diğer merkezdeki akranlarından çok önce öğrendiklerinin tesbit edildiğini söylemişti.

TÜRKÇENİN ÜSTÜN NİTELİKLERİ

Nitekim, yabancı dillerle karşı karşıya gelen, yani bozulan Türkçede ilk düşen düzenleme de bu olur, “o bebek ki kediyi besledi, sen okşa saçını” gibi şekiller alırmış. Sonuç olarak, üç-dört yıl kadar süren değerlendirmeler bir araya getirildiğinde Türkçe konuşan çocukların dil becerisi edinme sürecini 3 yıl 8 aylıkken tamamladıkları, buna karşın, aynı koşullarda incelenen Slav çocuklarının öğrenme süreçlerinin yedi, İtalyan çocuklarının beş-buçuğu bulabildiğinin görüldüğü söylenmişti. Hiçbir araştırma sonucunun nihai ve mutlak olmadığı, benzer araştırmaların tekrarlanagelmesinin tasdikindedir. Buna karşın, süregelen araştırmalarda benzer sonuçlara varıldığı da geçen haftaki haberde de görülen bir gerçek. Türk çocuklarının üstün dil becerisine sahip olmalarının nedenlerine gelince, toplumsal ve dilbilimsel olmak üzere iki unsurdan bahsediliyordu. Toplumsal unsur, Türk çocuklarının büyük ailelerde ve büyüklerle birlikte büyüyor olmaları, kendi başlarına pek bırakılmamaları, hatta, uykusuz kalmaları pahasına da olsa, aile toplantılarının dışına itilmemeleri. Dilbilimsel unsur ise Türkçenin bizzat kendisi. Şöyle ki, Türkçenin her şeyden önce “logo” benzeri yapı taşlarından oluşan bir yapılanması var, yani, hecelerin yan yana getirilmesiyle oluşturulan “eklemlemeli” bir dil. Bu niteliği ile kelime türetmeye de fevkalâde müsait. Örneğin, “halı” kelimesini hatırlayamayan bir çocuk, “basmak” fiilinden yola çıkarak “bası” diye bir kelime türetebilir ve anlaşılabilir. Ya da, “diken” gibi bir bitkiden yola çıkarak, “dikenlenmek” gibi bir ruh halini ifade edebilir. Türkçenin bu özelliğinin bir telmihi sebep-sonuç ilişkisini tek bir kelimede ifade edebilmek, diğer telmihi de matematik dili olmasıdır. Burada, yıllardır bilgisayar dili ile Türkçe arasındaki ilişkiyi anlatmaya çalışan Oktay Sinanoğlu’nu saygıyla anmadan geçemeyeceğim. Türkçenin eklemlemeli bir dil olması kadar önemli bir diğer üstün niteliği de “ses uyumu”dur. Araştırmalar, kelime üretmede olduğu kadar, doğru cümle kuruluşlarında da ses uyumunun olağanüstü bir kolaylaştırıcı olduğunu göstermektedirler. Nitekim, Slobin’in araştırmasında kayıtlar dinlendiğinde Türk çocuklarının ses uyumunda hata yaptıklarına hemen hiç rastlanmamıştı; örneğin, dolaba, ‘dolep’ ya da saksıya ‘saksi’ diyen çocuk görülmediydi. “Türkik diller”e gelince; günümüzde “kabul gören” sınıflandırmalardan birisi de şöyle: (1) Güneybatı Türkik diller üçe ayrılırlar (a) Türkçe, Azerice, Türkmencenin oluşturduğu Oğuz grubu, (b) Kırım ve Kaşkay Türkçesinin oluşturduğu Gagavuz grubu, (c) Selçuk, Horasan grubu. (2) Kuzeybatı ya da Kıpçak grubu denilen Türkik diller dörde ayrılırlar (a) Kazak, Kırgız Türkçesinin oluşturduğu Arola Hazar grubu, (b) Karakalpak, Nogay grubu, (c) Karaçay-Balkar, Kamuk, Karayim Kırım Tatar grubu; sonra Tatar, Başkir Altay, Tuvin, Yakut... Sonra... Dilbilim uzmanlarını daha fazla (ve haklı olarak!) öfkelendirmeden burada bırakmalıyım!



30.07.2005

www.zaman.com.tr

Uluslararası İşaret Dili "Gestuno"

Uluslararası İşaret Dili "Gestuno"

Uluslararası İşaret Dili ("International Sign Language") olarak da bilinen "Gestuno" 1951'de ilk defa "Dünya İşitme Engelliler Federasyonu"nun ("World Federation of the Deaf") dünya çapındaki kongresi çerçevesinde ele alınan yapay bir işaret dilidir. "Gestuno" ismi İtalyancadan gelmektedir. "Gestuno", "işaretlerden birisi" anlamını taşımaktadır.

1973'te bir komisyon uluslararası bir yapay işaret dili üzerine çalışmalar yapmıştır ve bu yapay işaret dilini standartlaştırmaya çalışmıştır. Birçok ülkede işitme engelliler tarafından anlaşılan işaretler bu komisyonda bir araya getirilmiştir. Ayrıca bu komisyon yaklaşık 1500 işaretten oluşan bir kitap yayınlamıştır. Ancak Gestuno'nun gerçek bir dil gibi somut dilbilgisel kuralları yoktur.

"Gestuno" sayesinde, farklı ülkelerden işitme engelliler bir araya geldiğinde ve kendilerine özgü işaret dilleriyle anlaşamadıklarında kullanılan uluslararası bir işaret dili gelişmiştir. "Gestuno" bugün hâlâ uluslararası işaret dili için bir referans olarak kullanılmaktadır. Birçok işitme engelli insan dört yılda bir düzenlenen duyma engellileri olimpiyatlarında ve "Dünya İşitme Engelliler Federasyonu" (World Federation of the Deaf) gibi birçok uluslararası konferanslarda uluslararası işaret dilini kullanmaktadır.

Sesli Dile Yönelik Bağımsızlık ve Tutum

İşaret dilleri bilimsel anlamda kendine özgü ve doğal diller olarak kabul görürler. İşaret dillerini aynı ülkedeki sesli dillerden temelde ayıran kendilerine özgü dil bilgisi yapıları vardır. Bu nedenle işaret dilleri sesli dile kelime kelime aktarılamaz. Sesli dile yönelik göze çarpan bir fark ise; sesli dil birbirini takip eden bilgileri zorunlu bir şekilde ard arda işlerken, işaret dilleri her hareketle birkaç bilgiyi aynı anda iletebilir. Sık sık "inkorporasyon" (kabul etme) olarak adlandırılan bu kavram yeni araştırma birimlerinde bükümden sayılmaktadır ve işaret dilin önemli bir malzemesidir. İşaret dilleri ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Almanca dil alanından Almanca İşaret Dili (DGS) varken Avusturya'da Avusturya İşaret Dili (ÖGS) vardır.

Farklı sesli dillerde olduğu gibi işaret dilleri de kendi aralarında benzerlik gösterir. Uluslararası işaret dili uluslararası organizasyonlarda yavaş yavaş yürürlüğe girmektedir. Oluşum aşamasındaki işaret dili nesnel açılara göre ülkelere özgü farklı el kol hareketlerinin kabul edilen anlaşma sayesinde gelişimini sürdürmektedir.

İşaret dillerini yasal olarak güvence altına alma çabaları geçmişte de vardı ve hâlâ da devam etmektedir. İngilizce ve Māori (Maori, Yeni Zelanda yerlileri ve onların diline verilen isimdir) dilinin yanı sıra Yeni Zelanda işaret dili (NZSL) 2006'dan bu yana Yeni Zelanda'nın resmî dilidir. İsviçre'nin Kanton eyaleti, işaret dilini 27 Şubat 2005'ten beri anayasal olarak kabul etmektedir. Avusturya parlamentosu Federal Anayasa'da işaret dilini tanınmış azınlık dili olarak kabul etmiştir (Madde 8. fıkra 3).

Ağız Hareketi

Ağız hareketleri işitme engellilerin ve ağır işitenlerin eğitimi alanlarında söz konusudur. Ağız hareketleri konuşma dilindeki sözcük üretiminde yüzün alt kısmının ve dudakların gerçekleştirdiği görsel olarak algılanabilen davranışlardır. İnsanların sözcük üretimi sırasında konuşma araçlarının yanı sıra ağzın dış alanının ve dudakların da her sözcükte belirli bir biçimde görevi söz konusudur. Bu durum küçük kişisel farklılıklarla da olsa birçok insanda daha az veya daha çok benzerlik göstermektedir. Dudak hareketinin bu fark edilebilir örneği prensip olarak konuşma dilinde dudak okumayı mümkün kılmaktadır. Görsel olarak görülebilen ağız hareketi dilin en küçük birimi olan "fonem"e benzetilerek İngilizcede "viseme" olarak tanımlanmaktadır.

Ağız hareketlerinin gerçekleştirilmesi ve durumu öncelikle işitme engellilerin ve ağır işitenlerin eğitimi alanlarında belirli bir dereceye kadar sistematik bir biçimde bilinçlidir. Bu durum anlaşılabilir şekilde canlandırılabilmektedir. Bu alanda dudak okumanın tipik ağız durumlarının ve ağız hareketinin sonuçlarının uygulamalı olarak gösterilmesiyle alıştırma yapılmakta ve dudak okuma eğitilmektedir.

Ağız hareketleri çoğu kez bir sözcüğün bütün şeklini tam olarak yansıtmayabilir, aksine sadece bir kısmını yansıtabilmektedir. Hatta ağız hareketleri özellikle sözcüğün bir kısmını konuşma esnasında tamamıyla kolay anlaşılabilir biçimde ve tipik ağız biçimlerinde yansıtabilmektedir. Özellikle önce gırtlağın konuşma aracı olan veya dilin pozisyonu sayesinde meydana çıkarılan sesler daha az anlaşılabilir olabilir veya hiç okunmayabilir. Bu durumda örneğin "baba" ve "mama" sözcüklerinde ağzın hareketi aynı görünmektedir.

Bunun yanı sıra bir sesin ağız hareketi kendisinden sonra söylenecek olan veya kendisinden önce söylenen (eşsöyleyiş) ses yüzünden değişmektedir. İşitme engelliler için eğitim veren okullarda öğretmenler zor sözcüklerin okunmasını kolaylaştırmak için bilinçli olarak ağız hareketini değiştirmektedirler. Bu durum şu şekilde örneklendirebilir: "L" sözcüğünün daha iyi fark edilebilmesi için dil kesici dişin iç kısmına değil de görülebilen biçimde kesici dişin alt kenarına dokundurulmaktadır. Bu davranış sesi görsel olarak sembolize etmek için gerçekleştirilmektedir. Ağız hareketleri işaret diline destek olarak da kullanılmaktadır.

İşaret Dili Kursları

Bir işaret dilini, duyabilen insanların da öğrenmesi mümkündür. Örneğin halk eğitim merkezlerinde ya da işaret dili kurslarında ve uygulama ve kapsam açısından bir yabancı dil öğrenmeyle kıyaslanabilir.

İşaret Dili Çevirmenleri

İşaret dili çevirmenleri el kol hareketi çevirmenleri değildirler. İşaret dili çevirmenleri duymayan ve duyan kimseler için her iki yönde de çeviri yaparlar. Örneğin bu, bir duymayanlar konferansında işaret dilini bilenler ve işaret diline hâkim olmayan duyan kişiler için yapılan çeviri olarak ortaya çıkar. Bir işaret dilinden diğerine ya da sesli bir dilden yerel bir işaret diline (örneğin Fransızcadan Almanya veya İsviçre İşaret diline) çeviri yapan çevirmenler vardır. İki işaret dili arasında çeviri yapan çevirmenlerin kendisi çoğunlukla duymayan kişilerdir. [2]

Birçok girişim olmasına karşın işaret dili bugüne kadar günlük kullanım için güvenilir olarak yazıya dökülememiştir. Bilimsel araştırmalar için "not alma sistemleri", örneğin "HamNoSys" (Hamburg Not Alma Sistemi) mevcuttur. Örnek olarak bu sistemler; elin biçimindeki, el duruşundaki, vücut kısmındaki, hareketi yürütmedeki gibi el kol hareketlerinin çözümlenmesiyle ve bunlara uygun düşen temsillerle çalışır. İşaret dili yazısı Osnabrück'teki "Duyma Engellileri İçin Eyalet Eğitim Merkezi"nde uygulanmıştır. Başarılı bir şekilde birinci sınıftan itibaren yürürlüğe konulmuştur. (İşaret dili yazısı: İngilizce; "SignWriting", ilk olarak "Valeri Sutton" tarafından ve "Sutton-Movement Writing-Sistemlerinin" bir kısmı olarak geliştirilmiştir)

KAYNAKÇA

Prof. Dr. Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, Bayrak Basım, İstanbul, 2008, s. 3 Konuşma Dili, Yazı Dili

Dilin Bilimsel Tanımı [1]

Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Atatürk Döneminde Türkçe ve Türk Dil Kurumu Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi

Yazı Dili

Yazı dili, resmî olarak tespit edilmemiş bir işaretler sistemini belirtir. Ancak yazı dili özel kurallara uyar ve yazı dilinin bir yazı sistemi mevcuttur.

Yazı dili metinlerde kendini gösterir. Yazı dilinde en başta daima sözcük, düşünce ve kesinlikle ulaşılabilir bir fikir yer alır. Oysa yazı dilinde fiziksel durumda; yazı araştırmalarının belgeleri, evrakları vb. hizmete sunulur.

Halk diline özgü yazı kültüründe 13. yüzyıldan bu yana şehir kültürünün gelişmesiyle belirgin bir canlanma yaşanmıştır. Bu canlanma sadece soylular ve din adamlarına değil, aynı zamanda da diğer toplumsal sınıfların da yazı diline geçişlerini mümkün kılmaya yardımcı olmuştur. 14. ve 15. yüzyıllarda kavramsal olarak sözlü konuşmanın işaretleri giderek ortadan kaybolmuştur. Sözlü dil, kavramsal yazı dilinin ortaya çıkmasıyla ortadan kaybolmuştur. Günümüzde yazı yazanların yazı biçiminde yeniden düzenlenmesinin zamanı için hangi kültürel, sosyolojik ve geçici koşullara bağlı arka plana sahip olduğu çoğunlukla pek önemsenmemektedir. Arka plan bilgisi yazarın niyetini anlayabilmek için çok büyük bir öneme sahiptir. Ayrıca yazım tarzı, yazma aracı gibi "yazının göstergeleri" az dikkat çeker. Daktilove bilgisayar gibi aletler konuşma dilinin kayıt altına alınmasını önemli ölçüde kolaylaştırmıştır. Çünkü bunlarla konuşma dili, sözlü ve yazılı olarak kayıt altına alınabilmektedir.

KAYNAKÇA

Prof. Dr. Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, Bayrak Basım, İstanbul, 2008, s. 3 Konuşma Dili, Yazı Dili

Dilin Bilimsel Tanımı [1]

Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Atatürk Döneminde Türkçe ve Türk Dil Kurumu Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin bir dünya dili olması dileğiyle...