Etiketler

Gönül Dili, Hâl Şivesi

Gönül Dili, Hâl Şivesi 

 

 Yağmur Dergisi  / Sayı: 29 Ekim - Kasım - Aralık 2005

Gönül erleri her zaman söze gerçek değerini kazandırma peşindedirler. Onlar ağlarını gerer, sürekli iç ihsaslarını ve gönüllerden fışkıran mazmunları avlamaya çalışır...

Beyân bir anahtarsa, o anahtarla açılan ışıktan dünyanın adı gönüldür. Her sözün kıymeti onun gönül ile irtibatı ölçüsündedir. Bence dil ve dudakla ifade edilen şeyler sadece gönül beyanının bir gölgesinden ibarettir. Ne var ki, Hak kelâmının bir izdüşümü sayılan gönül dilini de ancak ona açık duranlar ve ondan yükselen nefesleri duyanlar anlarlar. Mantık, muhâkeme, üslup, meânî kurallarına riayet söz cevherinin önemli unsurlarıdır... Evet, beyânın birer rengi, deseni, şivesi kabul edilen hakikat, mecaz, teşbih, istiâre, kinaye… gibi esaslar söze derinlik katan mühim hususlardandır. Her biri ayrı bir süsleme ve sözü sevdirme sanatı sayılan “muhassinât-ı lâfzıye”den cinas, seci’, iktibas… gibi hususların ve “muhassinât-ı mâneviye”den tevriye, tıbak, mukabele, hüsn-i ta‘lîl… türünden unsurların ifadeleri renklendirip bediî bir derinliğe ulaştırdığı da muhakkak. Ne var ki, temelde beyânı beyân yapan, onun gönül diliyle irtibatı ve iç ihsasların sesi-soluğu olmasıdır.

Lâfızlar mânâların kalıpları olmaları itibarıyla, bir yere kadar meânî, beyân, bedîî–şimdilerde bu tabirlere biraz yabancı olabiliriz– kural, kaide ve disiplinlerinin de önemli oldukları söylenebilir; ancak, beyânda aranan gerçek zenginlik ve enginliğin kalp ve ruhun derinliklerinden fışkırıp ortaya çıkmasıyla “mebsuten mütenasip” olduğu da bir gerçektir. İmandan kaynaklanan bir heyecanla mızrap yemiş bamteli gibi inleyen gönüllerdir ki, dinleyenler üzerinde mütemâdî tesir icra eder ve bir aşk u alâkaya vesile olurlar.

Aksine, vicdan mekanizmasına mâl edilememiş, gönül diliyle seslendirilememiş ve hal şivesiyle renklendirilememiş bütün söz ve beyânlar ne kadar yaldızlı olsalar da yine de ruhlar üzerinde mütemâdî tesir icra edemezler. İnsanın iç dünyası her zaman mamur, mâbedler gibi pırıl pırıl, arş-ı rahmete açık ve hep O’nunla münasebet heyecanı içinde bulunmalıdır ki, onun dillendirdiği mânâ ve mazmunların çevredeki akisleri de derin ve mütemâdî olsun; gönül gözleri kapalı, ruhu bedenî ve cismanî ihtirasların baskısı altında bulunan birinin başkasına edip eyleyeceği fazla bir şey de yoktur. Hayatlarının her faslında O’nu görüyor gibi davranan, O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla oturup kalkan, Kur’ân ifadesiyle, nerede bulunursa bulunsun, O’nun hâzır ve nâzır olduğunu soluklayan ve görüldüğünde Allah’ı hatırlatan dırahşan çehrelerdir ki, her zaman inandıkları kadar inandırıcı olmuş; hakikatleri ve “Hakikatü’l-Hakaik”ı hissettikleri kadar çevrelerine de duyurabilmiş ve hep sinelerde yankılanan bir ses ve soluk olagelmişlerdir.

Kendi özünden habersiz, mahiyetindeki derinliklere karşı bîgâne, Hak’la münasebetlerinde gerilerin gerisinde birisi oturup kalkıp bülbüller gibi şakısa, dil döküp çevresine destanvârî şeyler sunsa da katiyen hiçbir gönle giremez, hiçbir kimse üzerinde müessir olamaz; çok güzel konuşabilir, konuşmalarıyla teveccüh ve iltifat da toplayabilir, ama muhatapları üzerinde kalıcı bir tesir uyaramaz ve katiyen onları Hakk’a yönlendiremez; Allah, kendisine yönlendirmenin şifreli anahtarını gönül diline ve hâl şivesine armağan etmiştir. Bugüne kadar ruh ve gönülden yükselmeyen ve insan ledünniyatına ulaşamayan kuru bilgiler, söz ebelikleri, heva ve hevesleri şahlandıran dil ve akıl oyunlarıyla bir şeyler yaptıklarını sananlar kendilerini avutmuş, başkalarını da aldatmışlardır ama katiyen sinelerde sürekli yankılanan bir ses ve soluk olma bahtiyarlığına erememişlerdir. Ses-soluk, dil-dudak, kalem ve parmak iç ihsasların emrinde olmalıdır ki, söz gerçek değerine ulaşabilsin.

Gönül erleri her zaman söze gerçek değerini kazandırma peşindedirler. Onlar ağlarını gerer, sürekli iç ihsaslarını ve gönüllerinden fışkıran mazmun-ları avlamaya çalışır, vicdan mekanizmasından vize almayan mülâhazalara kapalı durur, kalblerinden nebeân etmeyen sesler-sözler bülbül nağmeleri gibi dahi olsa onları içlerinin farklı bir derinliğinde unutulmaya terk eder ve o kabîl mülâhazalar karşısında sürekli sessizlik murakabesi yaşarlar. Gönüllerinden fışkırdığına emin bulundukları ve Hak mülâhazasına bağlı dillendirdikleri mefhumlar aklın zahirî nazarında zehir bile olsa, onları gönül dilinden yükselmeyen, hal şivesiyle renklenmeyen kevserlere tercih ederler; tercih ederler, zira onlar nefsanî ve cismanî huzur peşinde değillerdir; mülâhaza dünyalarına bağlı yürüdükleri yolda bin türlü mahrumiyet ve mağduriyet söz konusu olsa da, onlar hep gönül ibrelerinin gösterdiği istikamete müteveccihtirler ve gerektiğinde bütün bütün kendilerini unutmaya, hatta “ömür billâh” yâd edilmemeye hazırdırlar. Ne nâm u nişan ne şöhret ü şân ne de servet ü sâmân peşindedirler. Edip eylediklerine karşı sürekli vefasızlık görseler veya hep mahrumiyetlere maruz bırakılsalar da ne alınır, ne gönül koyar ne de kimseyi vefasızlıkla suçlarlar. Böyle davranmayı inançlarının gereği, yürüdükleri yolun da hususiyeti sayar; karşılaştıkları olumsuzluklara bir “eyvallah” çeker ve yol almaya bakarlar bu peygamberler şehrahında.

Tarih boyu bütün Kur’ân talebeleri hep böyle düşünmüş ve bu güzergâhta yürümüşlerdir. Dün ve bugün o nurânî şehrahın yolcuları o yolun Sonsuz Rehber’inin takipçileri olmaya and içmiş, hep sevgi soluklamış, başkalarına karşı aşk u alâka mırıldanmış, herkesi kardeşlik hisleriyle kucaklamış, Bediüzzaman ifadesiyle, kâinata “mehd-i uhuvvet” nazarıyla bakmış, konuşurken gönül dilleriyle konuşmuş, konuştuklarını hal şivesiyle renklendirmiş ve fânileri Bâkî’den ayıran noktaya ulaşmış, his ve heyecanlarıyla hep bir farklılık resmi çizmişlerdir.

Bunlardır ki, çevrelerindeki en küçük işaretlerde bütün varlığın ruh ve mânâsını duyar; duyduklarını çehrelerindeki imalarla, gözlerindeki mânâlarla şekillendirir; var olmadaki derin sırları ledünnî bir sezişle sezer ve kalbin tepelerine sağanak sağanak boşalan mânâları birer “mâide-i semâviye” gibi karşılaştıkları herkese tattırmaya çalışırlar... dolaşırlar vadi vadi, inançlarında filizlenen güzellikleri sunacak sineler ararlar... Ve buldukları her müstaid ruhla âdeta bir bayram yaşarlar. Duygularında gayet masum, en büyük başarılar karşısında bile iddiasız, her türlü beklentiye karşı kapalı; ama pürneşe ve püriştiyaktırlar.

Gece-gündüz hep bir sır peşindedirler... Sırlarını paylaşma onların en büyük emelidir. Gönüllerinde duyduklarıyla gönüllerde heyecan uyarmaya çalışırlar.. âşina sinelere duygudan-düşünceden, sesten-sözden matbaa mürekkebi görmemiş güftesiz besteler sunarlar. Soluk soluğadırlar yaptıkları işin heyecanıyla; ne yeis ne de keder, ne tereddüt ne de inkisar; yudumlarlar amel ve aksiyonlarının zevkini ve lezzetini edip eyledikleri işin içinde ve aramazlar başka bir ücret aradıkları gibi ruh bilmez ve gönül bilmezlerin. Sunarlar gönüllerinde mayaladıkları ruhu, mânâyı ve o zevkine doyulmaz mârifet ve muhabbeti. Ön yargılı değilse, kimse kurtulamaz bu büyülü seslerin birer inşirah çağlayanı gibi gönül yamaçlarında çağlamasının tesirinden; kimse kurtulamaz sinelere çarpıp insan benliğinde yankılanan bu ledünnîliğin cazibesinden…

Gökler ötesi ifadelerin akisleri sayılan bu tesirli gönül beyânlarına karşı hiç kimse alâkasız kalamaz. Biz hemen tesirini görmesek de gönülden fışkıran, hâlle farklı bir şiveye ulaşan bu beyân âbideleri bugün olmasa da yarın mutlaka ona açık kalbler üzerinde tesirlerini gösterecek, vicdan sistemlerini bütün derinlikleriyle tesir altına alacak... Ve bir gün şuuraltı müktesebât hâline gelmiş bu vâridât, çok küçük bir tedâîyle de olsa ortaya çıkarak en alâkasız ruhlara bile kendi boyasını çalacaktır.

Evet, bugün ne gönül diliyle söylenen sözler ne de hâl şivesiyle seslendirilen beyânlar katiyen zayi olmamaktadır. Şimdilik zihinler onları birer disket gibi kaydediyor, şuur değerlendiriyor, mantık ve muhâkeme besleyip büyütüyor ve yeni kalıplara, yeni şekillere ifrağ ediyor, sonra da onları bir “vakt-i merhûn”a emanet ediyor. Mevsimi gelince belki de kalbin o sihirli beyânları, hâlin ruhlar üzerindeki o silinmez izleri ne duyulmadık şeyler ne görülmedik güzellikler ifade edeceklerdir..!

Yabancıların Türkçeyi Öğrenmeleri Esnasında Yaptıkları İsim Hal Ekleri Yanlışları Ve Bu Konunun Değerlendirilmesi

 Dilimizin, yabancı dil olarak öğretiminde istenilen hedeflere ulaşabilmek için, Türkçenin özellikleri ve modern dil öğretim metodlarınm ışığı altında hazırlanmış, dilimizin yapısına uygun yöntemlere, tekniklere, araştırmalara ve kitaplara ihtiyaç vardır. Değişik dillerle veya dil gruplarıyla Türkçenin ses, yapı, söz dizimi ve anlam bakımından karşılaştırmalı çalışmalarına da önem verilmelidir. Ancak, tüm bu çalışmaların sağlam temellere oturtulması için öncelikle Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenenlerin, en çok zorlandıkları konular, yanlış çözümleme çalışmalarıyla gün ışığına çıkarılmalıdır.

Dilimizin yapısından dolayı, Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenenlerin en çok ekleri öğrenmekte zorluk çektiğini gördük. Bu eklerin içinden isim hâl ekleri üzerinde çalışmayı tercih ettik. Çalışmalarımızın amaçlarım kısaca belirtmek gerekirse;

1)İsim hâl eklerinde yanlış yapılıp yapılmadığım tesbit etmek,

2)İsim hâl eklerini, yanlış yapma (zorluk çekme) oranlarına göre sıralamak,

3)İsim hâl eklerini kullanırken ne tür yanlışlar yapıldığını tesbit etmek,

4)Bu bulguların, Türkçenin özelliklerinin, dil öğretiminde kullanılan modern yöntem ve tekniklerin ışığı altında, konunun öğretimiyle ilgili bazı görüşler belirtmek.

 Bu çalışmayı yaparken mensubu bulunduğumuz A.Ü. TÖMER'deki kur sistemini temel alarak, T.T-1, T.T-2, O.T-1, O.T-2, Y.T-1, Y.T-2 kurlarından yazılı anlatım kağıtları seçtik. Ancak, çalışmamızı derinleştirebilmek için milliyetlere (dillere) göre bir sınıflama yapmadık. En fazla örnek üzerinde çalıştığımız kur, O.T-1 oldu. İsim hâl eklerinin T.T-1 ve T.T-2 kurlarında öğretildiğini, ancak konunun O.T-1 kurunda yerleşmiş olabileceğini düşündük. Yazılı anlatım örneklerinde yapılan isim hâl yanlışlarının her kura ve yanlış türlerine göre dökümünü verdik. Daha sonra bunların oranlarım tablolarla istatistiksel olarak verdik.

Yine aynı ölçülere dikkat ederek, tüm kurlara, değişik hâl eklerinin kullanılmasını gerektiren bazı anketler uyguladık. Anketlerden çıkardığımız sonuçları da aynı şekilde belirttik. Ancak anket çalışmamızda çok derinlemesine olmasa da milliyetlere göre gruplandırma yapmaya çalıştık.

 Öğrencilerin kişisel özellikleri, başarı durumları, seçilen milletler, uygulamanın yapıldığı yer ve zaman, öğretmen gibi bir çok faktörün bu araştırmamn sonuçlarını az çok etkilemiş olabileceğini belirtmek isteriz.

1.1 DİL NEDİR?

                 Dil üzerine yapılan birçok tanım vardır. Bunlardan birkaçım burada belirtmek istiyoruz.

 "Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta, kendine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî bir müessesedir (Ergin, 1990:234).

 "Dil, bir ulusun bireylerinin anlaşmasında, o ulusu ulus yapan özelliklerin oluşmasında önemli görevler üstlenmiş, yapıcı ve yaratıcı bir canlı varlıktır" (Dilçin, 1980:23).

 "Dil milleti tarif ederken kullanılan önemli ünitelerden biridir. Ayrıca milleti meydana getiren fertlerin en önemli ortak tarafım ifade eder. Böyle olduğu içindir ki, her milletin dil adı, kendi milliyet adıyla anılır. İngilizler İngilizce, Fransızlar Fransızca, Almanlar Almanca ile konuşurlar" (Alperen, 1989:1).

 "Dil kavramımn felsefe, sosyoloji veya bir dilbilim terimi olarak değişik görüş açılarından tanıtımları yapılmıştır. Biz dile insanların ve toplumların yarattıkları bir anlaşma aracıdır diyebiliriz. Yalnız dili insanoğlundaki akıl, düşünce ve duygudan sıyrılmış olarak düşünemeyiz. Bundan dolayı dil organik bir varlık olan insanların düşüncelerini ve duygularım bildirmek üzere koydukları bir işaretler sistemidir" (Korkmaz, 1976:67).

 "Dil, insanların meramlarım anlatmak için kullandıkları bir sesli işaretler sistemidir" (Banguoğlu, 1986:9).

 Rauchek'e göre "Dil, insanlar arasındaki iletişim aracıdır" (Demirel, 1990:3)

Langeacker'e göre ise, "Dil, anlamlar ve ses dizileri arasında ilişki kuran bir ilkeler takımıdır" (Demirel, 1990:3).

 "Dil, düşünce, duygu ve isteklerin bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan öğeler ve kurallardan yararlanarak başkalarına aktarılmasını sağlayan çok yönlü gelişmiş bir dizgedir" (Aksan, 1979:98).

 Yerli ve yabancı bilim adamları tarafından yapılan değişik dil tanımları vardır. Ancak, bütün tammlar değişik şekilde dile getirilmiş olsa da, hepsinin birleştiği ortak noktalar vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

  1. 1.1.Dil bir sistemdir.
  2. 2.2.Dil, seslerden oluşur.
  3. 3.3.Dil, bir iletişim aracıdır.
  4. 4.4.Dil, bir düşünce aracıdır.
  5. 5.5.Dil, insanların oluşturduğu toplumlarda konuşulur; insana aittir 1.
  6. 6.6.Dil, bir milletin birliğini sağlayan en önemli unsurdur.
    1. 1.7.Dil, konuşulduğu toplumun kültürü ile sıkı ilişkiler içindedir. Onun yaşayışını ve düşünme şeklini yansıtır.

 Dil, yalmz bir konuşma, anlaşma aracı değildir. Her dil, kendi kuruluş düzeni, işleme biçimi, yapı ve dizim özelliği ile bir düşünüş, anlayış ve anlatış yoludur. Her toplumda bir konuşma dili bir de yazı dili kullanılmaktadır. Konuşma dili, bir milletin dil birliğinin, dilinin yazıyla ilişkili olmayan ve çeşitli söyleyiş özellikleri taşıyan yönü; yazı dili de, konuşma dilinin yazıya geçirilmiş şekli olarak tanımlanabilir. Konuşma dili günlük hayatta kullanılan tabii dildir. Konuşma dili, bir dil sahası içinde farklı şekiller gösterir. Bir dilin lehçeleri, şiveleri ve ağızları bulunabilir. Lehçe, dilin bilinen ve takip edilen tarihinden önce, karanlık bir devrinde kendisinden ayrılmış olup büyük ayrılıklar gösteren kollarıdır. Lehçe'de ses, şekil ve kelime ayrılıkları söz konusudur. Çuvaşça ve Yakutça Türkçe'nin lehçelerine örnek olarak verilebilir. Şive, bir dilin bilinen tarihi seyri içinde ayrılmış olup bazı şekil ve ses ayrılıkları gösteren kollarıdır. Bugün Türki cumhuriyetlerde konuşulan Kırgızca, Özbekçe, Azerice, Kazakça Türkçe'nin şiveleridir. Ağız ise şive içinde söyleyiş farklılıklarına dayanan küçük kollardır. Karadeniz, Konya, İstanbul Türkçeleri gibi.

           Yazı dili ise eserlerde, kitaplarda kısacası yazıda kullanılan dildir. Bir ülkede konuşulan çeşitli şive ve ağızlar olmasına rağmen kullanılan tek bir yazı dili vardır. Bu ortak yazı dili, bir bölgede konuşulan konuşma diline yakındır (Yazı dilimizin İstanbul Türkçesine yakınlığı gibi). Fakat bu yakınlık hiçbir zaman % 100 değildir. Çünkü, yazı diline sadece bağlı olduğu konuşma dili değil diğer bölgelerdeki dillerin ve yabancı dillerni çeşitli unsurlarının da etkisi vardır. Bu nedenle, konuşma dili sadece bir bölgeyi içine alırken; yazı dili bölgeler üstü bir yapıya kavuşur ve tüm ülkeyi içine alır.

 Konuşma dili ile yazı dili arasındaki diğer bir fark ise konuşma dilinin günlük hayatta konuşulan canlı bir dil, yazı dilinin ise yeniliklere nisbeten kapalı statik bir dil olmasıdır. Konuşmada seslerin yanında mimik, vurgu, tonlama, çeşitli jest ve vücut hareketleri kullanılırken yazı dilinde bunların yerini "yazı" alır. Konuşma ortamında; geriye dönüşler, anlatılmak istenilen konunun başka şekillerde açıklanması mümkünken bu şans yazı dilinde yoktur. Onun için yazıda, okuyucunun konuyu tam anlamıyla kavraması için düşüncelerin dilin kurallarına uygun, özenle yazıya aktarımı gereklidir. Gerçekte, yazı dili düşünce gibi dilin mantığına ve kurallarına uygun olduğu için konuşma diline oranla daha tabidir.

 Bunlara ek olarak; yazı dilini, yüzyıllardır oluşturulan eserler aracılığıyla araştırabilir, dilin tarihi gelişmesini, dilin şu ana kadar uzanan yapısını görebiliriz. Fertlere, nesillere bağlı olan konuşma dilinde ise bu durum yok denecek kadar azdır. Teknolojik gelişme doğrultusunda ve yapılan birkaç araştırmanın ışığında bu konuda dilin içinde bulunduğu gelişme yeni yeni gün ışığına çıkmakta ve bundan sonrası için kaynak oluşturmaktadır.

 Sonuç olarak aralarındaki tüm farklılıklara karşın bir ülkenin kültürünü belirlemede hem yazı hem de konuşma dili bize en değerli kaynağı oluşturmaktadır.

1.2. TARİH BOYUNCA DEVLET DİLİ OLARAK TÜRKÇE

 Bir dilin milletler arasındaki yeri belirtilirken, dünya çapında yaygın dil (langue mondiale),diploması dili(langue diplomatique),uygarlık dili(langue de civilisation),geçer bölge dili (lingua Franca), resmî dil(langue officielle) veya devlet dili(langue d'état),ulusal dil(langue nationale),yazı dili(langue littéraire) v.b. gibi ölçütlere başvurulur. Ulusal dili olmayan, başka bir yabancı dili resmî dil olarak kullanan, ulusal dilini değil de, başka bir dili, resmî dil olarak kullanan veya ulusal dilini, uygarlık dili sınıfına yükseltememiş birçok topluluklar vardır.

           Yeryüzünde konuşulmuş ve konuşulmakta olan birçok dilden, bugün ancak bir kısmı devlet dilidir. Ancak bunların hepsini uygarlık dili olarak kabul edemeyiz. Ancak işlenmemiş bir devlet dili bile zamanla bir yazı dili ve nihayet bir kültür dili durumuna gelir. İngilizce, Almanca gibi diller de bugün kültür dili olma niteliklerini yüzyıllar boyunca devlet dili olarak kullanılmalarına borçludurlar. Kültür (uygarlık) dili terimini yüksek kültüre erişmiş toplumlar tarafından kullanılan, çağımn özelliklerini taşıyan, komşu diller üzerinde etki yapabilecek kadar kuvvetli ve geniş alanlara yayılmış, ulusal sınırları aşmış dil olarak açıklayabiliriz. Eskiden Yakın Doğu'da Akkadca, Eski Farsça, Aramca, Yunanca, Latince, günümüzde ise Asya'da Türkçe, Arapça, Hintçe, Çince ve Japonca birer büyük kültür dilidir. Bilindiği gibi, dilimizin gün ışığına çıkmış en eski yazılı belgeleri M.S. VIII. yüzyıla ait Orhun Abideleridir. Ancak bu demek değildir ki, dilimizin tarihi (hatta yazı dili olarak tarihi) daha eskilere uzanmaz. Bunu, Orhun Abidelerinin kimi özelliklerinden rahatlıkla ortaya çıkarabiliyoruz. Yani Orhun Abideleri, bize dilimizin yazı dili olarak daha eskilere, tarihin derinliklerine uzandığını ve yazıldığı devirde kültür dili olma niteliklerine sahip olduğunu gösterir.

            Göktürk metinleri, dilimizin başlangıç dönemine değil, daha ileri bir dönemine aittir. Türk yazı dili, "Göktürk Yazıtlarının ortaya çıkış tarihinden çok daha eskilere, belki 1000 hatta, 2000 yıl önceye gitmektedir^. Bir dilin eskiliğini, kültür dili olduğunu belirleyebilmek için bazı bilimsel ölçütlere ihtiyaç vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

 İleri öğeler: Göktürk yazıtları destansı, oldukça gelişmiş edebî bir dille yazılmıştır. Ayrıca metafor, yani deyim aktarımı (Örneğin, O ne keçidir) ifade eden unsurlar gelişmiştir. Soyut bir kavramı somut bir fiille veya isimle ifade etmek de metafordur. Bir dilin bu duruma gelmesi kuşkusuz uzun bir geçmiş ve işlenmişlik gerektirir. Böyle öğelere Göktürk Yazıtlarında sık sık rastlarız. Örneğin, Menin sabimin sımadı(Benim sözümü kırmadı) cümlesindeki sımadı çok açık bir deyim, somutlaştırma örneğidir. Eğer, Göktürk metinlerinde bazı ileri öğeler varsa, bunların temel şeklinin de bulunması gerekir. Bu da bize yazı dilinin daha eskilere gittiğini gösterir. Yine bir örnek verelim; tüketi (bütünüyle, sonuna kadar, iyice) kelimesi varsa bizi mutlaka daha temel bir şekle, bir köke götürür. İleri öğeler diye nitelenebilecek durumlar şunlardır:

Devamını okumak için tıklayınız...

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin bir dünya dili olması dileğiyle...