yazarların

Türkçe Öğretimi Üzerine Yabancı Yazarların Hazırladığı Ders Kitaplarında Söz Dağarcığı Ve Kültürel Unsurlar

       Türkçenin anadili olarak Türklere öğretiminin Türkiye ayağıyla birlikte yurt dışındaki Türk çocuklarına ve Türk soylulara öğretiminin yanında yabancı dil olarak öğretimi konusunda da çok sık değişen programın yarattığı sorunlarla birlikte, öğretim elemanı yetiştirilmesi sorunu, dil öğretiminde kullanılan yöntem ve yaklaşımları takip konusunda yetersizliğe, ders araç ve gereçleri özellikle kitaplar konusunda eksikliğimiz de ilave edildiğinde dünyanın en çok konuşanına sahip yedinci dil olmasına rağmen ikinci bir dil olarak günümüzde pek tercih edilmediğini görmekteyiz.

        Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminin yaygınlaşamamasının temelinde yukarıda sıralanan sorunların yanında ekonomik, siyasi ve kültürel etkenlerin de önemli bir rolü olduğunu söyleyebiliriz. Günümüzün aksine geçmişte Türkçe öğrenmek oldukça rağbettedir. Özellikle ekonomik ve siyasi sebeplerden dolayı Osmanlı İmparatorluğu'nun zirvede olduğu 16., 17. yüzyıllarda Türkçeye yoğun ilgi gösterdiklerini, o döneme ait Türk yazarlarla batılı yazarların kaleme aldığı Türkçe öğretim kitaplarının sayısından ve dil öğretim merkezlerinin varlığıyla ispatlayabiliriz.

         Venedik Cumhuriyeti kendi uyruğundan olan doğu dilleri ve özellikle de Türkçe bilen tercümanlarını yetiştirmek amacıyla 1551 yılında İstanbul'daki elçiliğinin bünyesinde ilk dil oğlanları (giovani della lingua) okulunu kurmuştur. Venedik Cumhuriyeti İstanbul'daki dil oğlanları okulu örneğini, 1669 yılında Fransa, 1754 yılında Avusturya, 1766 yılında Polonya ve son olarak 1814 yılında İngiltere izlemiştir. Papalık siyasî ve askerî nedenlerle 1627'de kurulan Collegiumde Propaganda Fide'nin programına Türkçe öğretimini dâhil etmiştir. Yine Paris'te Louis-le-Grand kolejinde Türkçe ve diğer doğu dillerini öğrenen kişilerin eğitimlerini "Doğu dilleri konusundaki bilgilerini arttırmak ve tercümanlık görevlerinde kullanılmak üzere İstanbul"da Fransız Elçiliği binası içerisinde bulunan Kapüsen Koleji'nde eğitim öğretimlerine devam ettiklerini biliyoruz.

   Türk yazarlar tarafından XI. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar (XX. yüzyıl dâhil) XI. yüzyılda 1 kitap, XIX. yüzyılda 6 kitap, XX. yüzyılda 149 kitap olmak üzere toplam 156 kitap; yabancı yazarlar tarafından ise XVII. yüzyılda 11 kitap, XVIII. yüzyılda 11 kitap, XIX. yüzyılda 34 kitap, XX. yüzyılda 172 kitap olmak üzere toplam 228 kitap yazılmış olması (Hengirmen 1993:7) Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminin uzun yıllar yabancıların tekelinde kaldığının göstergesidir.

         Hem bu okullar hem de adı, sayıları verilen kitaplarla ilgili bazı çalışmalar mevcutsa da yeterli değildir. Bu bildiride yabancılar tarafından yazılmış ders kitaplarından üç örneklem seçilmiştir "A Practıcal Grammar of the Turkish Language", "Turkish Literary Reader" ve "Gramatika Turetskogo Yazıka" adlı kitapların Türkçe öğretiminde hangi yöntem ve yaklaşımları kullanıldığı tespit edilmeye çalışılacaktır. Geçmişte ve hâlihazırda yazılan kitaplarda kullanılan söz dağarcığının tespiti ve hangi kültürel değerlerimizin aktarıldığı konusunda yardımcı olacağı gibi, "Türk" algısının batıda nasıl oluşturulduğu konusunda da bize ışık tutacak veriler kazandıracaktır.

              Batılıların Türklere Bakış Açısı:

             Modern dünyanın olmazsa olmazı imaj ciddi bir iletişim dilidir. Dışarıda Türkiye'ye nasıl bakılıyor? Türkiye ve Türk          denince akıllara nasıl bir tip veya tipler geliyor? Önyargılar nelerden kaynaklanıyor? gibi sorulara cevap aramaya çalışan birçok araştırma, makale ve kitabın varlığından haberdarız.

            Bu çalışmalardan hayatında bir kez olsun Türk görmemiş insanların bile, Türklerle ilgili bir kısım önyargılarının olduğunu öğreniyoruz. Türkiye hakkındaki olumsuz imajın oluşumunda, karşı tarafın bilgisizliği, yanlış anlaması ve gerçekleri çarpıtması gibi bir kısım etkenlerin rolünün yanında, Türkiye ve Türkler aleyhine batılı devletlerin bilinçli politikalarını ve bizden kaynaklanan nedenleri de göz ardı etmemek gerekir.

           Türk tarihi, edebiyatı, kültürü ve genel olarak Türkiye, dolayısıyla Türkler hakkındaki olumsuz önyargılarda kitapların bunlar arasında özellikle tarih dersine ait kitapların, seyahatnamelerin, gezi yazılarının, şiir, roman, tiyatro türünde yazılmış edebi eserlerin önemli bir rolü olduğunu biliyoruz.

      Türkiye hakkındaki olumsuz imajın oluşumunda bizden kaynaklanan nedenleri başka bir çalışmaya bırakarak; batılı devletlerin tarihteki korkuları, dini bağnazlıkları ve siyasi, ekonomik çıkarları kaynaklı oluşmuş yargılar üzerinde kısaca durmakta yarar vardır.

       Türk kimliği, Avrupa'nın kendi kimliğini tanımlayabilmesi, birlik ve bütünlüğüne zemin teşkil edebilmesi için tehdit olarak gördüğü bir "öteki" olarak algılanmıştır. Yüzyıllar öncesine dayanan Doğu - Batı ayrımının ne zaman oluştuğu ve bu ayrımın kime göre tanımlandığı oldukça önemlidir. Doğu, Antikçağdan beri, gönül maceralarının, egzotik varlıkların, akıldan çıkmayan anılarla görünümlerin, olağanüstü deneyimlerin mekânı olarak Avrupalılar tarafından yaratılmıştır. Ortaçağ'la birlikte Batı kendini, Universitas Christiana (Hıristiyan âlemi) ya da Christianitas (Hıristiyan evreni), İslamiyet'i ise "öteki" çerçevesinde tanımlamıştır. Bu da Doğu'yu Avrupa'nın kültürel rakibi ve karşıtı durumuna sokmuştur (Kılıçbay 1998: 47-53). 18. yüzyılın ortasından itibaren ise Doğu — Batı ilişkilerinin iki temel özelliği olduğu görülmektedir. Bunlardan ilki, Avrupa'nın Doğu üzerinde sistematik, gelişen bir bilgiye sahip olmasıdır. İkinci özelliği de Avrupa'nın üstünlük iddiasında bulunmasa dahi güç dengesini daima kendi tarafında tutuşudur. Politik, kültürel ve hatta dini alanda dahi Doğu - Batı ilişkileri temelde daima zayıf ve güçlü ortaklar arasında olduğu şekli ile kalmıştır. Bununla birlikte Doğulu her zaman düşüncesiz, hain, entrika ve kurnazlığa yatkın, Avrupalı ise buna karşılık, erdemli ve olgun olarak nitelendirilmiş (Uzel 1998: 65).

 Selçuklu Türklerinin yükselişiyle birlikte Türkler diğer İslami unsurların gözünde, "İslam' ın Kılıcı" konumuna erişmişlerdir. Bu dönemde Türkleri ötekileştirici niteliğe sahip belge niteliği taşıyan mektuplar Türk imajının oluşmasında önemli bir rol üstlenmiştir. 14. ve 15. yüzyıllarla birlikte Batı Avrupa'daki Türk imgesini her şeyden önce, Osmanlıların Balkanlarda egemenlik kurmaları ve 1453'te İstanbul'u fethetmeleriyle sonuçlanan savaşlar belirlemiştir. İstanbul'un Türklerin eline geçmesiyle birlikte, Türklerin Batı'ya akınlar düzenleyecekleri ve Hıristiyanlığı yok edecekleri korku ve endişesi belirmeye başlamıştır[1]. Dolayısıyla 15. ve 16. yüzyıllarda süregelen savaşlar Türklerin Avrupa'daki imajını  belirleyen temel unsurlardan biri olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nda uzun zaman kaldıktan sonra görüp yaşadıklarınıanlatan seyyahlar da "Türk tehlikesi" imajını pekiştirmişlerdir[1]. Bu yüzyıl içerisinde Türklere karşı Birleşik Avrupa projeleri oluşturulmaya çalışıldığı görülür.

 Devamını okumak için tıklayınız...

Yazarların Gariplikleri

Yazarların Gariplikleri

Dickens romanlarını büyük, görkemli çalışma odasında kaleme alırmış. Düzgün bir el yazısı ile mavi renkli kağıtlar üzerine, kağıdın rengine yakın tonda mürekkeple yazarmış...

*****

Edgar Wallce ise, çalışmaya başlamadan önce bir işçi tulumunu giyer, sonra da kendini hava akımından korumak için çevresini cam paravanlarla çevirttiği büyük bir masanın başına geçermiş. Bir yandan durmadan şekerli çay içer, öte yandan da bir ''dictaphon''a konuşurmuş. Böylelikle dakikada 60 sözcük yazabilirmiş. Ünlü dedektif romanları yazarı, genellikle gündüzleri uyur, geceleri çalışırmış.

*****

Mark Twain da yatakta yazanlardan... Yatağa uzanıyor, kağıtları dizinin üstüne yerleştirip başlıyor kalem oynatmaya... Yazdıklarını yatağın üstüne ya da yere atıyor. Yanındaki komodinden piposunu doldurup boşaltırken yararlanıyor. ''Bana güzel bir yatak verin, size ölmez başyapıtlar vereyim.'' sözü onunmuş.

*****

Walter Scott, erkencilerden. Sabahleyin çok erken kalkar, kahvaltı yapmadan yazı masasına otururmuş. ''Ivanhoe'' adlı ünlü romanını ise hemen hemen çalışmasına hiç ara vermeden, gece gündüz bir çırpıda yazıp bitirmiş.

*****

James Joyce'un yatağında, yüz aşağı yatarken yazdığı söylenir. Eski tip siyah mürekkepli kalemle ilk müsveddelerini çiziktiren Joyce, daha sonra kırmızı kalemle düzeltmeler yaparmış.

*****

Alexandre Dumas, en yeni, en süslü giysilerini kuşanıp yakasına da bir çiçek yerleştirdikten sonra otururmuş yazı masasının başına. O da hiç ara vermeden çalışırmış. Hatta, söylentiye göre, romanını bitirmeden evden çıkmamak için ayakkabılarını ve çalışma odasının anahtarını hizmetçisine verirmiş.

*****

Balzac, başucunda yanan bir mum olmadan hiçbir şey yazamazmış. Kahve tiryakiliğiyle de tanınan Balzac'ın bir başka özelliği ise, çoğu zaman yazı yazarken başına bir yün atkı sarıp ayaklarını da suya sokması... Öyle ki, onun bu adetini abartıp roman yazarken keşiş cübbesi giydiğini bile söyleyenler var!

*****

Balzac'ın bir alışkanlığı da, her gün mutlaka belirli miktarda yazı yazması... Sözgelimi günde 50 sayfa yazmaya karar verdiyse, dişini sıkıp 50 sayfayı dolduruyor. Belirli bir yerde, diyelim 30. sayfada takıldıysa, formunu kaybetmemek için kopya ederek dolduruyor...

*****

Wordsworth, hiçbir yapıtını evinde, çalışma odasında yazmamış. Bu ünlü İngiliz şairin hizmetçisi gelen ziyaretçinin bir şey sormasına fırsat bırakmadan şöyle dermiş: ''Burası efendimin kitaplığıdır. Kendisi şimdi çalışma yerinde; kırlarda bayırlarda dolaşıyor.''

*****

Bernard Shaw, evinin bahçesine bir kulübe yaptırtmış ve tüm yazılarını burada kaleme almış. Shaw, kendine göre geliştirdiği bir steno yazısı kullanırmış. Daha sonra daktilo ile yazmaya başlamış. Ancak, silik şeritlerden nefret edermiş. Şerit silikleşince, makineyi kaptığı gibi tamirciye götürür, şeridini değiştirtirmiş.

*****

Schiller'in yazı masası üzerinde ekşi ya da çürük elma bulundurmaktan hoşlandığı söylenir. Yazar elmayı sık sık koklarmış. Bu koku ona yağmurdan sonra ormanda, otlar, yapraklar arasındaymış izlenimi verirmiş. Böylece bir düş evrenine girermiş. Bazen banyoda su içinde yazdığı olurmuş.

*****

H.G.Wells'in yapıtlarını en okunaksız el yazısı ile yazdığı söylenir. Özel sekreteri olmasaymış, Wells'in romanları kolay kolay basılma olanağı bulamayacakmış. Ayrıca, gençliğinde ayaklarını suya sokmadan yazamazmış.

*****

Henry James ayakta yazanlardanmış. Çalışma odasının çeşitli yerlerine yüksek sehpalar yerleştirir; bunların üzerine kağıtlarını dağıtırmış. Ve düşüne düşüne dolaşır, aklına gelen cümleyi en yakınında ki kağıda yazarmış. Böyle dolaşa dolaşa çeşitli kağıtlara yazdığı cümleleri sonradan birbirine monte edermiş.

*****

Charles Dickens, çok güç uyuyan birisiydi. Uyuyabilmek için yatağının başını kuzeye çevirir, sonra da tam ortasına yatardı. Tam ortada olduğunu anlayabilmek için iki kolunu uzatarak ölçü alırdı.

*****

Alexandre Dumas, doktorunun tavsiyesi üzerine uykusuzluğu yenebilmek için her sabah yedide Arc de Triomphe önünde bir elma yerdi.

*****

Richard Wagner, Porsifol Operası üstünde çalışırken (1882) banyodan çıkmadı. Suyun sürekli olarak sıcak tutulmasını ve içine egzotik kokular katılmasını istedi.

*****

Edmond Rostand da Cyrano de Bergerac'ı banyoda yazmıştı. Çalışırken kimsenin kendisini tedirgin etmesini istemezdi; arkadaşlarını kapıdan çevirmeye yüzü tutmazdı. Bu yüzden, çareyi banyosuna sığınmakta bulmuştu.

*****

Dante, belirli bir şeye ilgisini yöneltme yönünden, benzerine az rastlanır bir insandı. Bir gün bir sokakta oturup üç saat süreyle elindeki kitabı okudu; kitap bitince oradan uzaklaştı. O sokakta o sırada bir şenlik yapıldığını söyledikleri zaman buna inanmak istemedi.

*****

De Quincey, okumak üzere aldığı kitapları geri vermezdi. Üstelik bunların canına okurdu. Elindeki kitap ne denli ender, ne denli değerli olursa olsun, işine yarayacak bölümleri kopya etmek zahmetine katlanmaz, beğendiği sayfaları koparıp alırdı.

*****

Ondokuzuncu yüzyıl başlarında yaşamış İngiliz şair Percy Byuhe Shelley bir okuma tutkunuydu. Günde on altı saat okuduğu olurdu. Hem de oturarak veya yatarak değil; ayakta durarak okumayı severdi.

Yazarların Gariplikleri

Yazarların Gariplikleri

Dickens romanlarını büyük, görkemli çalışma odasında kaleme alırmış. Düzgün bir el yazısı ile mavi renkli kağıtlar üzerine, kağıdın rengine yakın tonda mürekkeple yazarmış...

*****

Edgar Wallce ise, çalışmaya başlamadan önce bir işçi tulumunu giyer, sonra da kendini hava akımından korumak için çevresini cam paravanlarla çevirttiği büyük bir masanın başına geçermiş. Bir yandan durmadan şekerli çay içer, öte yandan da bir ''dictaphon''a konuşurmuş. Böylelikle dakikada 60 sözcük yazabilirmiş. Ünlü dedektif romanları yazarı, genellikle gündüzleri uyur, geceleri çalışırmış.

*****

Mark Twain da yatakta yazanlardan... Yatağa uzanıyor, kağıtları dizinin üstüne yerleştirip başlıyor kalem oynatmaya... Yazdıklarını yatağın üstüne ya da yere atıyor. Yanındaki komodinden piposunu doldurup boşaltırken yararlanıyor. ''Bana güzel bir yatak verin, size ölmez başyapıtlar vereyim.'' sözü onunmuş.

*****

Walter Scott, erkencilerden. Sabahleyin çok erken kalkar, kahvaltı yapmadan yazı masasına otururmuş. ''Ivanhoe'' adlı ünlü romanını ise hemen hemen çalışmasına hiç ara vermeden, gece gündüz bir çırpıda yazıp bitirmiş.

*****

James Joyce'un yatağında, yüz aşağı yatarken yazdığı söylenir. Eski tip siyah mürekkepli kalemle ilk müsveddelerini çiziktiren Joyce, daha sonra kırmızı kalemle düzeltmeler yaparmış.

*****

Alexandre Dumas, en yeni, en süslü giysilerini kuşanıp yakasına da bir çiçek yerleştirdikten sonra otururmuş yazı masasının başına. O da hiç ara vermeden çalışırmış. Hatta, söylentiye göre, romanını bitirmeden evden çıkmamak için ayakkabılarını ve çalışma odasının anahtarını hizmetçisine verirmiş.

*****

Balzac, başucunda yanan bir mum olmadan hiçbir şey yazamazmış. Kahve tiryakiliğiyle de tanınan Balzac'ın bir başka özelliği ise, çoğu zaman yazı yazarken başına bir yün atkı sarıp ayaklarını da suya sokması... Öyle ki, onun bu adetini abartıp roman yazarken keşiş cübbesi giydiğini bile söyleyenler var!

*****

Balzac'ın bir alışkanlığı da, her gün mutlaka belirli miktarda yazı yazması... Sözgelimi günde 50 sayfa yazmaya karar verdiyse, dişini sıkıp 50 sayfayı dolduruyor. Belirli bir yerde, diyelim 30. sayfada takıldıysa, formunu kaybetmemek için kopya ederek dolduruyor...

*****

Wordsworth, hiçbir yapıtını evinde, çalışma odasında yazmamış. Bu ünlü İngiliz şairin hizmetçisi gelen ziyaretçinin bir şey sormasına fırsat bırakmadan şöyle dermiş: ''Burası efendimin kitaplığıdır. Kendisi şimdi çalışma yerinde; kırlarda bayırlarda dolaşıyor.''

*****

Bernard Shaw, evinin bahçesine bir kulübe yaptırtmış ve tüm yazılarını burada kaleme almış. Shaw, kendine göre geliştirdiği bir steno yazısı kullanırmış. Daha sonra daktilo ile yazmaya başlamış. Ancak, silik şeritlerden nefret edermiş. Şerit silikleşince, makineyi kaptığı gibi tamirciye götürür, şeridini değiştirtirmiş.

*****

Schiller'in yazı masası üzerinde ekşi ya da çürük elma bulundurmaktan hoşlandığı söylenir. Yazar elmayı sık sık koklarmış. Bu koku ona yağmurdan sonra ormanda, otlar, yapraklar arasındaymış izlenimi verirmiş. Böylece bir düş evrenine girermiş. Bazen banyoda su içinde yazdığı olurmuş.

*****

H.G.Wells'in yapıtlarını en okunaksız el yazısı ile yazdığı söylenir. Özel sekreteri olmasaymış, Wells'in romanları kolay kolay basılma olanağı bulamayacakmış. Ayrıca, gençliğinde ayaklarını suya sokmadan yazamazmış.

*****

Henry James ayakta yazanlardanmış. Çalışma odasının çeşitli yerlerine yüksek sehpalar yerleştirir; bunların üzerine kağıtlarını dağıtırmış. Ve düşüne düşüne dolaşır, aklına gelen cümleyi en yakınında ki kağıda yazarmış. Böyle dolaşa dolaşa çeşitli kağıtlara yazdığı cümleleri sonradan birbirine monte edermiş.

*****

Charles Dickens, çok güç uyuyan birisiydi. Uyuyabilmek için yatağının başını kuzeye çevirir, sonra da tam ortasına yatardı. Tam ortada olduğunu anlayabilmek için iki kolunu uzatarak ölçü alırdı.

*****

Alexandre Dumas, doktorunun tavsiyesi üzerine uykusuzluğu yenebilmek için her sabah yedide Arc de Triomphe önünde bir elma yerdi.

*****

Richard Wagner, Porsifol Operası üstünde çalışırken (1882) banyodan çıkmadı. Suyun sürekli olarak sıcak tutulmasını ve içine egzotik kokular katılmasını istedi.

*****

Edmond Rostand da Cyrano de Bergerac'ı banyoda yazmıştı. Çalışırken kimsenin kendisini tedirgin etmesini istemezdi; arkadaşlarını kapıdan çevirmeye yüzü tutmazdı. Bu yüzden, çareyi banyosuna sığınmakta bulmuştu.

*****

Dante, belirli bir şeye ilgisini yöneltme yönünden, benzerine az rastlanır bir insandı. Bir gün bir sokakta oturup üç saat süreyle elindeki kitabı okudu; kitap bitince oradan uzaklaştı. O sokakta o sırada bir şenlik yapıldığını söyledikleri zaman buna inanmak istemedi.

*****

De Quincey, okumak üzere aldığı kitapları geri vermezdi. Üstelik bunların canına okurdu. Elindeki kitap ne denli ender, ne denli değerli olursa olsun, işine yarayacak bölümleri kopya etmek zahmetine katlanmaz, beğendiği sayfaları koparıp alırdı.

*****

Ondokuzuncu yüzyıl başlarında yaşamış İngiliz şair Percy Byuhe Shelley bir okuma tutkunuydu. Günde on altı saat okuduğu olurdu. Hem de oturarak veya yatarak değil; ayakta durarak okumayı severdi.

Yazarların Odaları

SCHİLLER;
Onun yazı masası üzerinde ekşi ya da çürük elma bulunurmuş. Yazar, elmayı sık sık koklamaktan hep hoşlanırmış. Bu koku ona, yağmurdan sonra bir ormanda; otlar, yapraklar arasındaymış duygusunu veririmiş. Böylece içinde bulunduğu ortamın havasından uzaklaşıp bir düş evresine girermiş. Bu tutkusu nedeniyle banyoda su içinde yazdığı da olurmuş. 

DİCKENS;
Romanlarını büyük, görkemli bir çalışma odasında kaleme alırmış. Düzgün bir el yazısıyla mavi renkli kağıtlar üzerine, kağıdın rengine yakın tonda bir mürekkep kullanırmış. 

ALEKSANDRE DUMAS;
En süsülü giysilerini kuşanıp yakasına da bir çiçek yerleştirdikten sonra otururmuş yazı masasının başına ve hiç ara vermeden çalışırmış. Hatta romanını bitirmeden evden çıkmamak için ayakkabılarını ve çalışma odasının anahtarını hizmetçisine verirmiş. 

BALZAC;
Başucunda yanan bir mum olmadan hiçbir şey yazamazmış. Mumunu gündüzleri bile yakarmış. Kahve tiryakiliği ile de tanınan Balzac'ın bir başka özelliği ise; çoğu zaman yazı yazarken başına bir yün atkı sarıp ayaklarını da suya sokması . 

BERNARD SHAW;
Evinin bahçesine bir kulube yaptırmış.
Tüm yazılarını burada kaleme almış. Shaw, kendine göre düzenleyip geliştirdiği bir steno yazısı kullanırmış. Sonradan daktilo ile yazmaya başlamış. Ancak silik şeritlerden nefret edermiş. Şerit silikleşince makineyi kaptığı gibi tamirciye götürüp şeritini değiştirirmiş. smiling.gif
bir mürekkeple yazarmış. 

EDGAR WALLECE;
Çalışmaya başlamadan önce bir işçi tulumu giyer sonra da kendini hava akımından korumak için çevresini cam paravanalarla çevirttiği büyük masasının başına geçermiş. Bir yandan çok şekerli çay içer bir yandan da mikrofona konuşurmuş. Genellikle gündüzleri uyur geceleri çalışırmış. 

HENRY JAMES;
Ayakta yazanlardanmış. Çalışma odasının çeşitli yerlerine yüksek sehpalar yerleştirir;bunların üzerine kağıtlarını dağıtırmış. Düşüne düşüne dolaşır aklına gelen tümceyi en yakınındaki kağıda geçirirmiş. Bu tümceleri de sonradan birbirine monte edermiş. 

MARK TWAİN;
O da yatakta yazanlardanmış. Yatağa uzanır, kağıtlearı dizinin üzerine yerleştirip başlarmış kalem oynatmaya. Yazdıklarını da genellikle yatağın üstüne ya da yere atarmış.

 

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...