türk

Dil Nedir ? -11- İslâmlıktan Önceki Türk Dili

İSLÂMLIKTAN ÖNCEKİ TÜRK DİLİ VE EDEBİYATINDA NELER VAR?

İslâmlık öncesi Türk dilinden, en eski sözlü Türkçe’nin ardından gelen yazılı Türkçe’yi Göktürk dilini ve özellikle Uygur Türkçe sini kastediyoruz.

İslâmlıktan önce Türkler Şaman, Buda, Mani Brahma dinlerine girmişler ve Çin, Sanskrit ve Tibet dillerinin etkisinde kalmışlardır.

Bununla birlikte Türklerin bilinen ilk yazılarında (Orkun Yazıtları) pırıl pırıl katıksız bir Türkçe ve güzel bir dilin bütün özelliklerin vardır.

Ancak, İslâmlık öncesi Türk dil ve edebiyatın deyince akla Uygurca gelmektedir.

Uygur Türkçe’si ve edebiyatı Türk dilinin gelişmesinde çok önemli bir aşamadır.

Çünkü Uygurca bugünkü Türk lehçelerinin kaynağıdır. Türkçe’nin gelişmesi şive farklılıklarını Uygurca’dan sonra kazanmıştır. Uygurca sağlam bir Türk dili olarak sağlam esaslar üzerinde gelişmiş ve yabancı tesirlerine mukavemet etmiştir. Uygur Türkçe’si şiir hazinesi bakımından Türk edebiyatının çok güzel eserleri ile doludur.

İslâmlığa Geçiş Döneminde Türk Dili ve Edebiyatı Nasıldı?

X. ve XII. yüzyıllarda Türklerin İslâmlığı kabulünden sonra meydana gelen ilk Türk-İslâm eserleri geçiş devrenin damgasını taşır.

Türklerin İslâmlığı kabul ettikten sonra kurdukları ilk Türk-İslâm devletlerinde Samanoğulları, Gazneliler ve özellikle Karahanlılarda Uygur yazı dili devam etmiş, bilinçli bir Türk dili hareketi görülmüştür.

Bu çağın en önemli eserleri arasında bulunan Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacib) ve Divan-ı Lügat-it Türk (Kaşgarlı Mahmut) Uygurca ve Arapça nüshaları olan değerli dil ve düşünce ürünleridir. Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgiler) bir siyasetname ve felsefe kitabı niteliğindedir. Divan-ı Lügat-it Türk ise, Türk dili lehçelerini toplayan ciddi bir araştırmadır.

İslâmlık Etkisindeki Türk Dili ve Edebiyatı Hangi Aşamalardan Geçmiştir?

XIII. yüzyıldan başlayarak Türklerin, dünya coğrafyasındaki yayılışları Türk dilinin üç kol üzerinde gelişmesine sebep olmuştur:

1- Orta Asya Dil ve Edebiyatı (Cengiz’den Sonra Çağatay Edebiyatı Adını Aldı)

2- İdil-Ural Bölgesi Kıpçak Dil ve Edebiyatı

3- Anadolu (Oğuz) Türkçe’si ve Edebiyatı

Bu üç kolda gelişen Türk dili ve edebiyatı, Türklerin İslâmlığı kuvvetle benimsemesi İslâm’ın kutsal kitabının Arapça olması, Türklerin önce İslâmlığı benimsemiş olup, Türklerle yasın ilişkiler kuran Farsların işlenmiş güzel bir edebiyata sahip bulunması yüzünden Arap ve Fars dillerinin etkisi altında kalmıştır.

Orta Asya ve Anadolu Türkçe’sinin, Fars ve Arap dilleriyle karışmasından bilhassa Anadolu’da Osmanlı İmparatorluğu döneminde (Osmanlıca) diye anılan bir karma dil meydana geldi.

Türk aydınlarının ve yönetici kadronun Fars ve Arap dillerini bilim, kültür ve politika dili olarak benimsemesi, bu dillerin Anadolu Selçuklu Devletinin saray ve okul dili haline gelmesine sebep olmuştur.

1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey’in bir ferman ile Fars, Moğol dillerine karşı savaş açılmış ve Türkçe devlet dili olarak ilân edilmiş diğer diller yasaklanmıştır.

Osmanlıların ilk dönemde sarayda kullandıkları, (eski Osmanlıca) eski Türk yazı dilinden pek fazla uzaklaşmamış saf bir Türkçe’dir. Fakat sonradan yine ağırlaşarak bastıran Arapça’nın etkisi Osmanlı Sarayında, politika, kültür ve edebiyat kadrolarında İstanbul aydınları arasında ağdalı bir (Osmanlıca)nın konuşulup yazılmasında rol oynamıştır.

Bu Osmanlıca’ya benzeyen bir tür aydın dilinin Orta Asya Türkçe’sini de bozmaya başladığı bir gerçektir.

Ancak her iki Türk dünyasında da halk yığınları olarak milyonlarca Türk, pırıl pırıl Türkçe’yi konuşmaya, Türk dilini en saf biçimde geliştirmeye devam etmiştir. Gittikçe halktan kopuk hale gelen Osmanlı aydınlarının dili Osmanlıca, (Divan Edebiyatı) adını alan özel bir edebiyat akımını doğurmuştur.

Türk edebiyatında orijinal akımları incelerken üzerinde duracağımız Divan Edebiyatı, (bir başka dil) niteliğiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal örgütünün yozlaşmasını hazırlayan nedenler arasında rol oynamıştır.

Bu durumu fark eden milliyetçi aydınlar XIX. yüzyıldan başlayarak “Osmanlıca”nın sadeleşmesin hareketine giriştiler. O tarihlerde Orta Asya ve Kırım Türklüğünde de aynı paralelde çalışmalar başladı.

Bunları, dilde sadeleşme ve dil devrimi konularını incelerken yeniden ve ayrıntılı olarak ele alacağız.

Batı Etkisi Türk Dil ve Edebiyatında Ne Rol Oynayacaktır?

1839 Tanzimat hareketleri ile başlayan ilk batılılaşma çabaları dilde sadeleşme, Türkçe’ye dönüş, halk dilini ve İstanbul ağzını amaç edinen bir milli edebiyat hareketini temsil gibi sonuçlar meydana getirmiştir. Batı düşüncesinin ve bilimsel yöntemlerin ilginç karşılandığı bu dönemde batının milliyetçilik hareketleri dikkat çekici olmuş, Türkiye Türklerinden ve dış Türklerden “dil ve kültür birliği” hedefine dönük bir dil milliyetçiliği ideali benimsenmiştir.

Bağımsız Türk Dili ve Edebiyatı Dönemi İle Anlatılmak İstenen Nedir?

Bu, dil devriminin son aşamasıdır. Modern Türk edebiyatının ileri hamleleri, bu son aşamada başarılı bir düzeye kavuşmak ümidini ortaya çıkarmış ise de dilde bağımsızlık hareketini saptırmak, ya da yozlaştırmak isteyen ve de karşı koyan davranışlar yüzünden, halen içinde bulunduğumuz problemli bir “dil bunalımı” durumuna düşülmüştür.

Bundan sonra ele alacağımız “Türk Edebiyatında Akımlar” konusunun ileride inceleyeceğimiz dil devrimi ile dilimizin ve edebiyatımızın sorunları bahsi için de bir hazırlık olacağını zannediyoruz.

Türk Edebiyatında Akımları incelerken Türk dilinin sadeleştirilmesi çalışmalarını da genel olarak izlemiş olacağız.

"Abi sen Türk olamazsın!"

Aslında başlı başına ayrı yazı konusu olan teğmenlikten firari bir arkadaşım anlatmıştı. (İki cümle ile özetlersem, babasının vasiyeti üzerine denizci olmuş ama rütbesini taktığı gün, 'Vasiyetini yerine getirdim' deyip atandığı gemiden firar etmiş bir arkadaş.)

Moğolistan'da dolaşırken başkentte bir Türk restoranı görür. Yemekti, çaydı derken üzerine sigarasını yakar. Restoranın çekik gözlü garsonu gelip 'Abi sen Türkçe'yi nereden biliyorsun?' diye sorar. Bizimki, 'Ben Türküm' der. Moğol genç biraz duraksadıktan sonra 'Abi Türkler sigara içer mi?' deyince şoke olur.

Garson Türk kolejlerinde öğrenciymiş ve o güne kadar sigara içen bir Türk görmemiş. Aslında gördüğü tüm Türkler de kolejdekilermiş. Bu anekdotu aktardım çünkü önümüzdeki bir hafta gündem Türkçe Olimpiyatları ve yurtdışındaki Türk Okulları olacak. Tabii ki Ankara'nın kısır siyasi çekişmeleri, CHP'deki muhalefet harekâtı, MHP'nin sessiz kaynaması ve Suriye gündemimizde olacak. Ama Türkçe Olimpiyatları bütün bu rutin içerisinde adeta bizi başka dünyalara alıp götürüyor. Artık haziran ayı Türkçe Olimpiyatları ile anılır oldu. Lafın gelişi değil gerçekten dünyanın dört bir yanındaki Türk Okulları'ndan gelen bin öğrenci Türkçe maharetlerini sergiliyorlar.

Bu yıl 130 ülkeden tam bin öğrenci Türkiye'de. Hafta sonu Ankara Altınpark'ta kültür şöleni vardı. Her ülke kendi standında hem ülkesini tanıttı hem de sahne şovlarıyla gelenleri mest ettiler. Cuma akşamı yapılan açılış, hafta sonu yapılan aktiviteler yüz binlerce insanı hayretler içinde bıraktı. Bu hafta boyunca Türkiye'nin muhtelif kentlerine gidecekler. Orada Türkçe şarkılar, şiirler okuyacaklar. Türk insanının evlerine konuk olacaklar. Öğretmenlerinin aileleriyle tanışacaklar. Ülkelerine döndüklerinde ise zihinlerinde güzel şeyler olacak. Nereden mi biliyorum? Yurtdışı seyahatlerimde mutlaka bir Türk kolejine uğramaya çalışırım. Orada önceki yıllarda olimpiyatlara gelmiş öğrencilere rastlıyorum. Bir dönem 'Amerikan Rüyası' varsa şimdi onlar için 'Türkiye Rüyası' var. Birçoğu okuduğu okuldan sonra üniversiteyi Türkiye'de okumayı düşünüyor. Mezun olduktan sonra dönüp kendi okulunda görev alanlar da var.

Türkçe Olimpiyatları üzerine sayfalar dolusu yazı yazsanız yeridir. Çünkü bunu fazlasıyla hak ediyor. Yıllardır dünyalarını bir valize sığdırıp insanlığa hizmet düşüncesiyle gurbette olan öğretmenler, onların yaşadıkları inanılmaz hikâyeler, okulların kendi hikâyeleri ve oradan mezun olarak çocukların maceraları yazılmayı hak ediyor. Ama bütün bunları bir kenara bırakın. Sadece Ankara Altınpark'ta Melih Gökçek'in ev sahipliğinde yapılan iki günlük şöleni bile izleseniz Türkiye'nin geleceği için umutlu hatta emin olmanız işten bile değil. Çünkü gördüğünüz manzara hayal bile edilmesi zor bir başarı. Renkleri, dilleri, dinleri, kültürleri ve kısacası her şeyi farklı olan yüzlerce çocuk kendi aralarında Türkçe konuşuyorlar.

Aslında sadece Türkçe konuşmakla kalmıyorlar, Türk kültürünü, adetlerini, atasözlerini bile öğreniyorlar. Öğretmenlerini sevdikleri için onların tavırlarını da benimsiyorlar. Onlar gibi davranıyor onlar gibi yaşamaya çalışıyorlar. Sonuçta başta anlattığım anekdot gerçekleşiyor. Kesin olan bir şey var. Yurtdışındaki Türk okulları asrın projesi dersek abartı olmaz. Çünkü şu anda 12-18 yaş arası tam 140 bin yabancı öğrenci Türkçe öğreniyor. Bu sayının her yıl katlanarak arttığını düşünün.

Tabii ki hepsi İstanbul Türkçesi ile konuşamayacak. Ama Türkiye'yi bilen, Türkiye'yi seven ve kültürümüze aşina yeni bir dünya nesli yetişiyor.

Böyle bir hizmete ancak şapka çıkartılır.

Olimpiyatlar bu yıl 'Gelin tanış olalım' temasıyla yapılıyor.

Evet. Uzaklardan geldiler. Tanış olduk...

Emeği olanlardan duacı olduk...

Afrika’ya Daha Fazla Türk Okulu İstiyoruz

Ekvator Ginesi Dışişleri Bakanı Esono: “Avrupa, elçiliklerini kapatırken Türkiye, Afrika’ya okul açtı. Halkımıza nasıl balık tutulacağını öğretti. Bizim şu an bu okullara olan ihtiyacımız daha çok arttı. Bir ülkede Türk okulu olması artık bizi mutlu etmiyor; o ülkenin her şehrinde açılmasını istiyoruz.”

54 ülkenin üye olduğu Afrika Birliği’nin Dönem Başkanı Ekvator Ginesi’nin Dışişleri Bakanı Eustaquio Nseng Esono, Afrika’nın, içinde bulunduğu sorunlardan eğitimle kurtulacağına dikkat çekti. Kıtanın birçok ülkesinde eğitim veren Türk okullarının sayısının artmasını isteyen Esono, sebebini şöyle açıkladı: “Avrupa, elçiliklerini kapatırken Türkiye, Afrika’ya okul açtı. Halkımıza nasıl balık tutulacağını öğretti. Bizim şu an bu okullara olan ihtiyacımız daha çok arttı. Bir ülkede olması artık bizi mutlu etmiyor. O ülkenin her şehrinde okul açılmasını istiyoruz.”

Eustaquio Nseng Esono, Türk okullarının Afrika’nın birçok ülkesinde faaliyet göstermesinden duyduğu memnuniyeti dile getirerek bu okulların sayısının az olmasından dolayı üzüntü duyduğunu söyledi. Geçirdikleri sıkıntılı dönemlerde AB’nin elçiliklerini kapatıp Afrika’yı kaderine mahkûm ettiğini hatırlatan Gineli bakan, zor günlerinde Türk okullarının gayretli çalışmalarının ise Türklerin, ne kadar samimi insanlar olduğunu gösterdiğini ifade etti.

TÜRKİYE İLE ORTAKLIĞIMIZ BAKİ

Türk halkının, kuraklık ve açlığın pençesindeki Somali konusunda ortaya koyduğu hassasiyeti hiç unutmayacaklarını anlatan Gineli bakan, “Yapılan yardımlara sadece bir teşekkür ile cevap vermek yeterli değil bizim için. Ayrıca sadece alan taraf değil, veren taraf da olmak istiyoruz.” diye konuştu. Türkiye ile ortaklıklarının baki olacağını söyleyen Esono, bölgenin ilk defa gerçekten bir ülkeye güven duyduğunu anlattı. Avrupalıların daha çok ekonomik çıkarlarla Afrika kıtasına ilgi gösterdiğini anlatan bakan şöyle konuştu: “Fransızlar, İngilizler, İspanyol ve Almanlar tarafından yıllarca sömürüldük. Batılılar bizden hep aldı ve sonra Afrika halkını kaderine mahkûm etti.  Afrika çok zengin bir kıta ancak kaynaklarını kendisi için kullanmasına fırsat verilmedi.”

Afrika Birliği dönem başkanı, bölgedeki sömürgecilik faaliyetlerine en erken başlayan Fransa’nın da, en çok sömürge payına sahip olan İngiltere’nin de kıtanın içine düştüğü durumdan çıkmasına yardımcı olmadığını aktardı. Bölge halkının artık bu ülkelerle ortaklık yapmak istemediğini kaydeden Esono, Batı’nın bölgedeki iç çatışmaların da kaynağı olduğu görüşünde. Gineli bakan, “Batı ile yaptığımız ortaklıklar çok kötü sonuçlar doğurdu. 50 yıl sonra geriye dönüp baktığımızda Afrika’nın giderek yok olduğunu gördük. Biz Batı’ya artık güvenmiyoruz.” dedi. Türkiye ile gerçekleştirdikleri ortaklığın aradan kısa bir süre geçmesine rağmen çok olumlu sonuçlar verdiğini aktaran Gineli bakan, 2012’de tarım, ticaret ve bankacılık alanındaki çalışmalara ağırlık vereceklerini kaydetti.

Türkiye’nin AB sürecini değerlendiren bakan, “Türkiye; Avrupa, Asya, Ortadoğu ve şimdi de Afrika’da önemli bir aktör oldu. AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var. AB, yakın bir gelecekte Türkiye’nin kapısını kendisi çalacak.” yorumunu yaptı.

Komorlar Cumhurbaşkanı Sambi: Türk okulları beyazlara bakışı değiştirdi

Afrika liderleri, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Kara Kıta’da da eğitimle gönülleri fetheden Türk okullarını övdü. Ülkesinde Türk okulu bulunmayan Komorlar Cumhurbaşkanı Abdallah Mohamed Sambi, “Türk okulları Afrikalıların beyazlara karşı duyduğu önyargıyı değiştirdi. Benim ülkemde de sabırsızlıkla açılmasını bekliyorum.” dedi. Ülkelerindeki en büyük sorunlarından birinin eğitim olduğunu dile getiren eski Komorlar Cumhurbaşkanı Abdallah Mohamed Sambi,  “Onlar İslam’ı eğitimle beraber güzel bir şekilde temsil ediyor.” dedi. Sambi, “Ancak kendi ülkemde hâlâ açılmadı ve sabırsızlıkla açılmasını bekliyoruz. Bunun için girişimlerde bulundum.” ifadelerini kullandı. Nijerya Bornu Sultanı Abu Bakar İbn Umar Garbai el-Kanemi de Türkiye’nin Afrika’daki eğitim hizmetlerinin gelecekte hayırla anılacağını vurgulayarak, “Afrika halkı, yardımlarınızı asla unutmayacak. Eğitim kurumları, geleceğimiz için umut verici.” şeklinde konuştu.

Afgan liderler: mezun olanlar kardeşlik tohumu ekiyor
Afganistan Sivil Toplum Geliştirme Derneği Başkanı Dr. M. Saeed Niazi, halkın artık savaş ve mezhep çatışmalarından bıktığını anlatırken, huzuru tesis etmek için Türk okullarının sayısının artması gerektiğini belirtti. Türk okullarından mezun olan öğrencilerin Afganistan’ın yarınlarını kurtaracağını ifade eden Niazi, bu okulların ülkede kardeşlik tohumları ektiğini şu sözlerle anlattı: “Okullar açıldığından bu yana bir araya gelmeyen aşiretlerin çocukları aynı sofraya oturuyor, yemek yiyor ve aynı safta namaz kılıyor. Bunların ailelerini bir araya getirmek mümkün değilken Türk okulları vesilesi ile bu çocuklar kardeşçe büyüyor. Sayısı artarsa Afgan halkının barış içinde yaşaması için temeller atılmış olur.” Afgan Barış Birim Program Koordinatörü Amanullah Ludin de okul sayısının az olmasından yakındı. Herkesin çocuklarını Türk okullarına göndermek istediğini anlatan Ludin, “Okullar birçoğumuza umut kapısı oldu. Ama ne yazık ki herkes oraya çocuklarını gönderemiyor. Şunun farkındayız ki okullar açıldığından bu yana Afganistan’ın rengi değişti. Yetkililerin bizi dikkate almasını ve okulların sayısının artırılmasını bekliyoruz.” dedi. Ülkede, eğitim gönüllülerinin biri kız lisesi olmak üzere toplam 8 Türk okulu bulunuyor.

ABD Başkanı Barack Obama’nın danışmanı Rachad Hussain, İslam ülkeleri ile işbirliğini geliştirmek istediklerini söyledi. Rachad Hussain, Fethullah Gülen ve çevresindeki insanların Türkiye’nin ilerleyişinde büyük rolü olduğunu belirtti. Hussain,  “Kendisi çok değerli bir din alimi. Türkiye’de başlattığı eğitim faaliyetleri ile Türkiye’nin ufkunu açtı. O, dünyada insanların birbirini anlaması ve tanımasının önemini ortaya koydu.” şeklinde konuştu.

Kaynak: http://www.gezgindergi.com/2012/05/24/afrikaya-daha-fazla-turk-okulu-istiyoruz/

Almanya’da Türk Dilinin Geleceği: Koşullar ve Olanaklar

    2000 yılı Ocak ayında yürürlüğe giren Alman Vatandaşlık Kanununa göre Almanya’da doğmuş tüm çocuklara Alman vatandaşlığı verilmektedir. Bu şekilde, 2006 yılından itibaren Almanya’da okula başlayacak olan Türk asıllı çocukların eğitim sorumluluğunu tümüyle Alman hükümeti üstlenecektir. Ana dilleri Türkçe olan ve aile durumlarına göre genellikle evde Türkçe konuşmaya devam edecek olan bu çocuklar, kişisel ortamlarının dışında toplum dili olarak Almanca’yla, yani ikincil bir dille karşılaşmaktadır. Türk çocuklarının ana dillerinin Almanca olmamasından doğan zorlukları buranın yetkilileri imkânları çerçevesinde gidermeye çalışmaktadır. Almanya’da kalacak çocukların ve gençlerin Alman diline ve kültürüne ulaşmalarının sağlanması, kuşkusuz olumlu bir çabadır. Günümüzde bu Türk gençliğinin Almancası kuşaktan kuşağa düzgünleşmekte ve zenginleşmektedir. Ancak acaba Almanya’da – ve Batı Avrupa’nın tümünde – Türk dili yaşamını ne şekilde sürdürecektir?

Almanya’da en büyük azınlığı Türkler oluşturur; Almanca’dan sonra bu ülkede en çok konuşulan dil de Türkçe’dir. Avrupa Birliği yöntemlerine göre azınlık dillerinin korunması gerekmektedir. Buna rağmen Alman hükümetinin Türkçe’nin bu ülkede korunması için aldığı tedbirler son derece sınırlı ve yetersizdir ve günden güne daha yetersiz kılınmaktadır. Bu durumun nedenlerini ikiye ayırabiliriz. Bir yandan  Almanya’nın, azınlıkların Alman kültürünü ve yaşayış tarzını tümüyle benimsemelerini beklediğini görüyoruz. Bu beklenti özellikle adetleri Almanlardan en değişik gibi görünen Türkler için dile getirilmektedir. Hollanda hükümeti daha 1981 yılında Hollanda’yı ‘çok kültürlü bir toplum’ olarak tanımlarken aynı yıl Alman hükümeti “Almanya’nın iltica memleketi olmadığı” beyanında bulunur. Son 20 yılda Alman politikasında gerçekleşen devrimlere rağmen Alman yetkililerinin ve Alman kamu oyunun bu konudaki tutumlarında olumlu bir değişim olmadığı gözlenmiştir. Nitekim Türk dilinin eğitim sisteminde aldığı yer konusunda Almanya’yla Hollanda’yı karşılaştıracak olursak hem kanun bakımından, hem de uygulanan tedbirler bakımından Hollanda’nın çok daha ileri olduğunu görürüz. Ana dili (yani Türkçe) derslerinin ve ana dili öğretmenlerinin, örneğin, Hessen eyaletinde, şimdiki durumuna bakacak olursak derslerin kanuni değişiklik yapılmadan önceki haliyle, yani velilerin dilekçesi gerekmeden verilmeye devam ettiğini görürüz. Ancak, Alman Kültür Bakanlığı, bizce Yabancılar Meclisi, çeşitli dernekler ve başka yabancı kurum ve kuruluşların sert tepkisinden korktuğu içindir ki ana dili derslerinin okul programından silinip velilerin başvurusuna bağlı olarak yürütülmesine daha geçmemiştir; bilgilerimize göre, Bakanlık bu durumun 10 yıla kadar tamamen değişmesini öngörmektedir. Ana dili derslerinin yakın gelecekte uygulamadan kalkacağı veya çok az ölçüde verileceği Alman yetkililer tarafından açıkça söylenmekte, genç olan Türkçe öğretmenlerinin kendilerini başka branşlarda yetiştirmeleri maddi olarak teşvik edilmekte, üniversitede yeniden eğitim yapmaları için imkân sağlanmaktadır. 11 Eylül faciasıyla başlayan sürecin bir yönü olarak Almanya’daki Müslümanların, ve bu arada Türklerin, kendi kimliklerini koruma çabalarını savunmak daha da güç olmuştur.

Bu durumda Almanya’yı yeni vatanları yapmış olan Türklerin dillerini bir veya iki kuşak içinde tümüyle yitirmemeleri, yarım yamalak kültürlü değil, çift kültürlü genç­lerin yetişmesi amacını gerçekleştirmek bizce ancak Türkiye’nin desteğiyle sağlanabilecektir. Bu alanda örneğin Almanya’da oturan Yunanlıların yoğun girişimler sayesinde çok daha olumlu sonuçlara vardıklarını, kendi kültürlerini Almanya’da da koruyabildiklerini görüyoruz. Türkiye, Almanya’daki Türk çocuklarının Türkçe eğitimini Türkiye’den öğretmen göndermek yoluyla desteklemeye çalışmıştır. Bu yolla olumlu sonuçlara varıldığı söylenemez. Türkiye’den gelen ve Almanya’da önceden yaşamamış öğretmenler buradaki yaşam koşullarını genellikle bilemediklerinden bu ortama alışıncaya ve öğrencilerinin yaşamını anlayıncaya kadar uzunca bir müddet geçmiş, bu müddet boyunca okullardaki Alman öğretmenlerle de gerekli irtibatı kurmakta zorluk çekmişlerdir. Bu da Türkçe eğitiminin verimliliğini azaltmıştır. Eğer Almanya Türklerinin maksadı Türkiye’ye dönmek olsaydı, çocuklarının dönüşünü Türk okullarındaki eğitim yöntemlerini uygulayan öğretmenler kolaylaştırabilirdi; durum öyle olmayınca, bizce en uygunu, Türkçe eğitimini sadece Alman Türklerinin arasından yetişmiş öğretmenlerin gerçekleştirmesi olacaktır.

Alman Türk çocuklarına Türkçe’yi öğretecek kişilerin üniversite mezunu olmaları bizce şarttır. Almanya’nın eğitim fakültelerinde‚ Lehramt 1, 2 ve 3 adları altında gerçekleştirilen öğretmen yetiştirme programı, genel üniversite bitirme yöntemi olan‚ Magister’den ayrılmaktadır. Almanya’daki bütün Türkoloji bölümleri Magister programına girdiği ve tezle bitirildiği için Türkoloji bölümlerinde Türkçe öğretmeni yetiştirilmemektedir. Kanaatimce Türkçe öğretmenlerinin Alman üniversitelerinin Türkoloji bölümleri dahilinde yetiştirilmesi bir zorunluluktur. Çünkü Türkoloji bölümlerinde öğrencilerin Türkçe dil bilimi, Türk edebiyatı ve tarihi açılarından eğitim görmeleri sağlanmaktadır. Yüzeysel bir Türkçe öğretimi öğretmenlik için yeterli değildir. Alman üniversitelerinden mezun olmak için bugüne dek altı yıl okunuyorsa da‚ Magister (yüksek lisans) yanında bazı durumlarda başka devletlerin yüksek eğitim sistemine uyacak şekilde‚ Bachelor (lisans) derecesi kurulması da düşünülmekte­dir. Almanya’da Türkçe öğretmeni halen sadece Nordrhein-Westfalen eyaletinde, Essen şehrinde yetiştirilmektedir. Bizce Almanya’nın başka yörelerinde, örneğin Hessen eyaletinde de bu tür akademik girişimler gereklidir. Türk dili öğretmeni eğitimi‚ Magister yani‚ Master değil de‚ Bachelor derecesini amaç edinip dil bilimsel Türkoloji ve pratik eğitim derslerini en ayrıntılı bir şekilde ele almalıdır.

Benim burada özellikle üzerinde durmak istediğim konu, Türk-Alman iki dilliliğinin dil bilimsel araştırılması gereğidir; zira yetenekli öğretmen yetiştirmeden önce öğretmen adaylarına sunulacak sağlam temeli kurmak, öğretilecek malzemeyi belirlemek gerekir. Almanya’da Türkçe’nin kullanımını konu edinen araştırmalar yeterli olmaktan çok uzak ve yine Hollanda’ya oranla çok kıttır. Hayatın bütün alanlarında, örneğin tıpta veya mühendislikte olduğu gibi dil konusunda da uygulama evresine geçmeden önce araştırma ve çözümleme evresi gelir. Araştırılması gereken konuların bazıları şunlardır: Türk ailelerinin fertleri arasında ne şekilde konuşulmaktadır; kuşaklar arasındaki farklar nedir? Türkçe günün hangi faaliyetlerinde kullanılmaktadır? Türk ailelerinin beraberce oturma ve yaşama yoğunlukları dili nasıl etkilemektedir? Verilen Türkçe dersleri ne derece etkili olmuştur? Almanya’da konuşulan Türkçe’nin dil bilim, sözcük varlığı ve ağız özellikleri nedir? Kimler ne biçim bir Türkçe konuşmaktadır? Çoğunluğun Türkiye’nin kırsal bölgelerinden gelmiş olmasının Almanya Türkçesi üzerine ne gibi etkisi olmuştur? Çocuklarda ve ebeveynlerde ana dili öğrenme bilinci ne derecededir? Çocukların ve gençlerin Türkçe konuşmaları konusunda ailelerinin tutumları nedir? Bu konu Alman komşular, eğitimciler, politikacılar, aydınlar tarafından nasıl karşılanmakta ve Türklerce ne derece önemsenmektedir? Türk çocuklarının anaokulundan önce, anaokulu ve ilkokul boyunca Türkçeleri ve Almancaları nasıl gelişmektedir, yani gramerin ve sözcük varlığının hangi alanları önce, hangileri sonra öğrenilmekte ve hangileri büsbütün eksiktir? İki dil ne derece, ne şekilde ve hangi durumlarda karıştırılmaktadır? Almanca Almanya Türkçesini nasıl ve hangi alanlarda etkilemektedir? Türkiye, Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkeleri arasında Türk çocuklarının dil gelişmeleri bakımından farklar nedir? Batı Avrupa ülke­lerindeki okullarda Türkçe’ye değişik şekil­de ağırlık veren programlar uygulanmıştır; bu programların sonuçları ne olmuştur? Bir dilin göç sonucu oluşmuş bir azınlık tarafından konuşulması bütün dünyada yaygın ve gittikçe de daha fazla görülen bir olaydır; bu bakımdan Türk dilinin Batı Avrupa’daki durumuyla karşılaştırılabilecek olgular çoktur. Bu tür çift dillilik üzerine dünya çapında dil bilim araştırmaları sürdürülmekte ve tartışılmaktadır. Almanya Türkçesi üzerine de bazı araştırmalar yapılmış ve çeşitli fikirler yürütülmüşse de bu fikirler sağlam temellere dayanmaktan ve diğer azınlık dillerinin bağlamını göz önünde bulundurmaktan uzaktır.

Bu tür araştırmaları geliştirmek ve plânlamak ve Almanya’da çocuklar ve gençlerce konuşulan Türk dilinin gelişimini ve uygulanan programların etkinliğini birkaç yıl boyunca izlemek gerekecektir. Bir müddet sürecek ve birkaç araştırmacıyı kapsayacak böyle bir girişim için Türkiye’nin de maddi desteğiyle bir Alman üniversitesinde, örneğin Frankfurt’ta bir araştırma merkezi kurulması uygun olur. Alman üniversite sistemi günümüzde çok ciddi bir maddi sıkıntı içindedir; Türkiye’nin bu araştırma alanını kısmen de olsa desteklemesi, Alman fonlarını da katılmaya teşvik edecektir.

Batı Avrupa dilleri arasında canlı bir Türkçe’nin de yer almasını sağlamak, Almanya’nın amacı olmasa da Türkiye’nin muhakkak amacı olmalıdır. Bu amaç bizce durumun bir an önce bilimsel bir şekilde araştırılmasını ve alınacak tedbirlerin bu kapsamlı araştırmalar çerçevesinde gerçekleştirilmesini gerektirir.


Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi - Prof. Dr. Marsel ERDAL

Amerika Birleşik Devletleri'nde Türk Varlığı Ve Türkçe Öğretimi

      Millî kimlik ve kültürün teşekkülünde olduğu gibi onun yaşatılmasında da önemi göz ardı edilemeyecek olan dil, sahip olunan maddi ve manevi bütün değerlerin sonraki nesillere aktarılması bakımından vazgeçilemez ve yeri doldurulamaz bir araçtır. Bu sebeple Türk kültürünün taşıyıcısı olan Türkçenin sadece yurt içinde değil aynı zamanda yurt dışındaki Türk çocuklarına ve Türkçeyi öğrenmek isteyen yabancılara öğretimi büyük önem taşımaktadır.

     Yapılan araştırmada, yaklaşık 500 bin Türk'ün yaşadığı ABD'de toplam44 üniversite ve kolejde Türkçenin seçmeli yabancı dil olarak öğretiminin yapıldığı, temel eğitim ve lise seviyesindeki okullarda Türkçe öğretiminin yapılamadığı; Türkçe ve Türk kültürü öğretimi ile ilgili faaliyetlerin ABD'de bulunan öğretim görevlileri ve öğretmenler tarafından gerçekleştirildiği tespit edilmiştir.

     Dil, insanları ortak amaç ve değerler etrafında toplayarak onları güçlü bir bütün hâline getiren, çağlar boyu önemi hiç değişmeyen ve azalmayan bir iletişim aracıdır. Her devlet; dilini ve dil ile sıkı bir bağı bulunan millî ve evrensel değerlerini korumak, sonraki nesillere aktarmak amacıyla eğitim öğretim programlarını düzenler; programların uygulanmasına yönelik olarak gerekli çalışmaları yapar. Gerek dilin yaşatılması ve zenginliğinin öğretilmesi gerek millî ve evrensel değerlerin aktarılması bakımından ana dili eğitimi büyük öneme sahiptir (Y ıldızvd., 2008: 14).

İnsanları diğer canlı türlerinden ayıran en önemli niteliklerin başında, onların sahip olduğu dil becerisi gelir. Dil, duygu ve düşünceyi insanlara aktaran bir vasıta olduğu için insan topluluklarını "bir yığın veya kitle" olmaktan kurtararak aralarında duygu ve düşünce birliği olan bir "millet" hâline getirir (Kaplan, 2000: 39). İnsanoğlunun dili kullanabilmesi sayesindedir ki nice büyük devletler kurulmuş, medeniyetler vücuda getirilmiş, bilim ilerlemiş, muazzam eserler ortaya konulmuştur. Böylece her çağda insanlığın adeta bir tuğla koyarak yükselttiği medeniyet binasının asıl yapı taşını ve temelini dil oluşturmuştur.

         Tarihî çok eskilere dayanan Türk milletinin yine kendisi kadar eski bir göç geleneği vardır. Zira Türkler, "Orta Asya" olarak adlandırılan Türkistan coğrafyasından çıkarak dünyanın hemen hemen her tarafına yayılmış; kimi yerlerde çok güçlü devletler kurarak büyük medeniyetler vücuda getirmiş, kimi yerlerde ise kalıcı olamamış, bir süre sonra ya güçlü oldukları topraklara geri çekilmiş ya da farklı devletlerin egemenliği altında yaşamaya başlamıştır.

Günümüzde de göç hareketleri geçmişe kıyasla farklı sebep ve boyutlarda devam etmektedir. Gerek ülkemizdeki gerekse diğer devletlerdeki göçler ilk zamanlarda çoğunlukla ekonomik sebeplerden kaynaklanırken sonraki göçlerin daha iyi eğitim alma, kendini yetiştirme, daha iyi şartlarda yaşama veya çalışma gibi farklı sebeplerle ortaya çıktığı görülür. Türkiye'de meydana gelen göç hareketlerinde de bu durum gözlenmektedir.

Sürekli farklı bir dil ve kültürün hâkim olduğu bir ülkede kendi toplumundan birileriyle bağ kurmadan yaşayan bireyin millî kimliğini, dilini ve değerlerini yaşatması mümkün değildir. Uzun yıllar yurt dışında yaşayan ve bu gerçeği idrak eden vatandaşlarımız da gittikleri yerlerde çeşitli dernekler kurarak ve bu dernekler vasıtasıyla çeşitli etkinlikler düzenleyerek yabancı ülkelerde millî kimliklerine yabancı kalmamanın mücadelesini vermektedirler. Bu ülkelerden biri de dünyanın gelişmiş ülkelerinden biri olan Amerika Birleşik Devletleri'dir.

Bu çalışmada, Amerika Birleşik Devletleri'nde Türkçe öğretim faaliyetleri ile ilgili yapılan çalışmaların yanı sıra ABD ile ilgili genel bilgiler, Türklerin ABD'ye göçleri, ABD'nin eğitim yapısı hakkında da bilgi verilmiştir.

Devamını okumak için tıklayınız...

Arnavutluk'ta Türk Dizilerinin Türkçe Öğretimine İlköğretim, Lise Ve Üniversite Düzeyinde Etkisi

Günümüzde kitle iletişim araçlarının ve özellikle televizyonların insanlar üzerinde çeşitli etkileri bulunmaktadır. Bunlardan biri de yabancı dil öğrenimine olan etkisidir. Özellikle yabancı dilde ve alt yazılı filmlerde bu etki daha da ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda Arnavutluk'ta yayınlanmakta olan birçok yabancı dizi vardır. Bu diziler arasında Türk dizileri de yerini almaktadır. Türk dizilerine ilginin artması daha önce yayınlanan İtalyan ve Latin dizilerini geri planda bırakmış ve Türk dizileri halkın çok konuştuğu konuların başında gelmeye başlamıştır. Türk dizilerinde rol alan oyuncuların Arnavutluk'ta ün sahibi olması ve gençlerin dizi müziklerini cep telefonlarında kullanılmaya başlaması ise dizilerin etkisini farklı bir açıdan göstermektedir.

Buna paralel olarak Türk dizilerinin Arnavutluk'ta yayınlanmaya başlaması Türkçeye olan ilgiyi de arttırmıştır. 20. yüzyılın ortalarına kadar aile büyüklerinin kullandıkları Türkçe kelimeleri dizilerde duyan genç izleyiciler Arnavutça-Türkçe ortak kelimeleri yeniden kullanmaya ve öğrenmeye başlamışlardır. Türk dizileri, Arnavutluk'ta faaliyet gösteren Türk okullarında, dil kurslarında ve Türk kültür merkezlerinde verilen Türkçe derslerine olan ilgiyi arttırmıştır. Bu diziler sayesinde öğrencilere Türkçeyi ve Türk kültürünü öğretmek daha da kolaylaşmıştır.

Bu çalışmanın amacı Arnavutluk'ta gösterimde olan Türk dizilerinin Arnavut öğrenciler için Türkçe öğrenimine olan etkisini belirlemektir. Bu çalışmayı yaparken anket tekniği kullanılmıştır. Türkçenin ders olarak verildiği eğitim kurumlarındaki öğrencilere anket çalışması uygulanarak elde edilen veriler analiz edilip değerlendirilmiştir.

GİRİŞ

İnsanların bilgileri öğrenme şekillerinde farklılıklar vardır. Bu farklılıklar, insanların bilgiyi öğrenirken uyguladığı etkinliklerde açık bir biçimde görülür. Bu etkinliklerden okuma, dinleme, duyma ve dokunmaları sayabiliriz.

Texas Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre zaman faktörü sabit tutulduğunda hatırlama oranları şu şekildedir; insanlar okuduklarının %10' unu, işittiklerinin %20'sini, gördüklerinin %30'unu, görüp işittiklerinin %50' sini, söylediklerinin %70' ini, yapıp söylediklerinin %90'ını hatırlamaktadırlar. Bu verilere göre, öğrenmede aktif olan duyu organlarının sayısı arttıkça öğrenmenin kalıcılığı da aynı oranda yükselmektedir. Bu durumda öğrenmede en etkili yöntem öğrenme sırasında aktif halde bulunma; yani yaparak ve yaşayarak öğrenmedir. Yabancılara Türkçe öğretiminde öğrencilerin motivasyonunu artırmak ve derslerden beklenen başarıyı sağlamak için bu duruma yönelik aktiviteler yapılmalıdır.

Geleneksel yabancı dil öğretim yöntemleri, dil öğretiminde beklenilen başarıyı sağlayamamaktadır. Öğretmen merkezli olan geleneksel sistemlerde öğrenciler genellikle ikinci plandadır. Mustafa Arslan ve Adem Ergin bu konuda şöyle demektedir.: "Öğretmenin, öğrencilerin farklı duyularına yönelik etkinlikler kullanarak ders anlatmaması öğrencilerin yabancı dil derslerine karşı olan ilgisini azaltmaktadır. Öğretmenin ders kitabını ve yazı tahtasını kullanarak gerçekleştirdiği bu öğretim yönteminde öğrenciler belli bir süre sonra motivasyon eksikliği yaşamaktadırlar. Yabancı dil olarak Türkçe öğretiminin kalitesini arttırmak ve öğrencileri isteklendirmek için onların mümkün olan tüm uyarıcılarını harekete geçirmek gerekmektedir. Bundan dolayı yabancı dil olarak Türkçe öğretiminde kullanılacak görsel ve işitsel araçlar öğrencilerin görme ve işitme duyularını uyararak öğretimin daha etkili olmasını sağlayacaktır."

Görsel ve işitsel araçların yabancı dil eğitimdeki etkilerinden dolayı Türk dizileri de yabancı dil olarak Türkçe'yi öğrenmeye çalışanlara büyük fayda sağlamaktadır. Ayrıca Türkçe'yi öğrenmekle kalmayıp kültürel değerlerin de öğrenilmesini ve yaşanılmasını sağlamaktadır.

Türk Dizilerinin Yayınlandığı Ülkelerde Türk Kültürüne Ve Türkçeye Etkisine Genel Bir Bakış

Diziler, seyircilerin televizyon karşısında tükettiği zamanın büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Böylece günlük hayatın birer parçası haline gelmiştir. Bunun yanında insanları hayat tarzlarında, kültürlerinde ve kullandıkları dillerde dizilerin etkileri görülmektedir. Özellikle dizilerin yabancı kaynaklı olup dublajlı veya altyazılı biçiminde ilgili ülkelerde yayınlanması ise üzerinde durulup konuşulması gereken bir hassasiyeti vardır.

Türk dizi ihracatı 2001 yılında "Deli Yürek"in Kazakistan'a satışı ile başlamıştır. Kazakistan'dan sonra Türk dizilerinin diğer Türk devletlerinde de yayınlanmaya başlamasıyla birlikte balkanlarda da Türk dizileri seyredilmeye başlanmıştır. Türk dizilerinin yayınladığı coğrafyaya ve o coğrafyanın kültürüne göre toplum üzerinde değişik etkileri söz konusudur.

Aşağıda bu etkilerin görüldüğü ülkelerle ilgili bazı bilgiliri paylaşmak istiyorum:Sırbistan:"Türkiye ve Sırbistan arasında son yıllarda yoğunlaşan diplomatik ve ekonomik ilişkiler, Sırbistan halkının Türkiye algısını oldukça olumlu etkiledi ve iki ülke halkı arasındaki kültürel benzerlikleri öne çıkardı. Son on yılda iki ülke arasındaki diplomasi trafiğine, yatırım ve ticari anlaşmalara bakılırsa, Türkiye ile Sırbistan arasındaki ilişkilerin nasıl geliştiğine şahit olunabilir. Yoğun ilişkilerden Sırbistan toplumu da nasibini aldı ve Türkiye,şimdilerde Sırbistan halkının en çok ilgisini çeken ülkeler arasında. Geçen hafta Sırbistan'ın çeşitli gazete ve televizyon kuruluşlarından Türkiye'yi ziyarete gelen bir grup Sırp gazeteci, Türkiye ile Sırbistan arasındaki özellikle kültürel alanda yaşanan yakınlaşma üzerine düşüncelerini aktardı. Gruba Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da kurulan Beyza Eğitim Merkezi Müdürü Murat Koç eşlik etti. Beyza Eğitim Merkezi, 2006'dan beri Belgrad'da, çeşitli Avrupa dillerinin yanı sıra ağırlıklı olarak Türkçe öğreten özel bir dil okulu.

Kültürel düzeyde gelişen ilişkiler konusunda en çok bahsedilen mesele Türk dizileri. Türk dizileri yüksek izlenme oranlarıyla uzun zamandır Sırbistan'da popüler. Sırp televizyon kanalı Kopernikus'ta sabah programı sunucusu ve sabah programı editör yardımcısı Tamara Çiroviç, Sırbistan'da 8 farklı kanalda yayınlanmakta olan Türk dizilerinin son zamanlarda, ülkede çok tutulan Brezilya ve Amerikan dizilerini geride bıraktığını ifade ediyor. Sırbistan'da en çok izlenen Türk dizilerinin başında, Türkiye'de de izlenme rekorları kıran "Binbir Gece", "Yaprak Dökümü" ve "Hanımın Çiftliği" geliyor.

Tamara Çiroviç, ülkesinde Türkçe öğreten dil kurslarına yoğun bir ilginin olduğundan bahsediyor ve Türk dizilerinin bu ilginin tetikleyicisi olduğunun altını çiziyor. Çiroviç ayrıca Belgrad Üniversitesi Filoloji Fakültesi'nde en çok ilgi çeken bölümün Türkoloji bölümü olduğunu ekliyor. Murat Koç, müdürlüğünü yaptığı dil okulunda Türkçenin gördüğü yoğun ilginin Sırbistan'ı yansıttığını iddia etmekle Çiroviç'i destekliyor.

Sırp gazeteciler, Türkiye Kültür ve Turizm Müşavirliği'nin Sırbistan'da Türkiye'yi tanıtmak amaçlı yaptığı kültürel faaliyetler hakkında memnuniyetlerini belirterek, bu tarz aktivitelerin daha fazla yapılması çağrısında bulundular.

Sırbistan Bağımsız Gazeteciler Birliği Başkanı Vukosin Obradovic, Türkiye'ye karşı ülkesinde oluşan dostluk hislerinde dizilerin rolünün abartıldığını düşünüyor. Bir zamanlar Sırbistan'da Amerikan dizilerinin reytinglerde ilk sırada yer aldığını fakat bunun Amerika ve Sırbistan kültürleri arasında herhangi bir yakınlığa yol açmadığını belirten Obradovic, dizilerin rolünün yalnızca, zaten var olan kültürel yakınlıkları sergilemekten ibaret olduğunu düşünüyor. 'Dizi diplomasisi'nin yanında daha kalıcı ve eğitici başka kanallar bulunabileceğini dile getiriyor.''

Sırbistan'daki Belgrad Üniversitesi Türkoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mirjana Teodosijeviç de Sırpçada 10 bine yakın Türkçe kelime bulunduğunu belirtti.

Türk atasözlerinin Sırpçada halen çok kullanıldığını, Türkçe sözlüklerde bile bulunmayan kelimelerin kendi dillerinde yaşamaya devam ettiğini ifade eden Teodosijeviç, son zamanlarda Sırbistan'da büyük beğeniyle izlenen "Binbir Gece" dizisinde geçen ve Sırpçada da kullanan kelimeleri duyan insanların çok şaşırdığını kaydetti.

Teodosijviç, "Birçok insan, kullandığı kelimenin Türkçe olduğunun farkında bile değil. Ancak bunu dizide duyduğu an önce çok şaşırıyor, sonra Türkçeyle ilgilenmeye başlıyor. Aslında halkımız Türklerle dilin yanı sıra kültürel olarak da çok benzediğini bu diziler sayesinde gördü. Bu nedenle de Sırbistan'da Türkiye'ye ve Türkçeye ilgi arttı" dedi.

Sırbistan'da daha önceleri Türkler için söylenenlerin gerçek olmadığını yıllarca kendilerinin üniversitede öğrencilerine anlattıklarını ve onlara Türkiye'yi sevdirdiklerini ifade eden Teodosijviç, "Şimdi ise bu diziler sayesinde halkın büyük kısmı, Türkiye'yi yakından tanıma fırsatı buluyor. Kafasındaki ön yargılar bu şekilde yok oluyor" diye konuştu.

Bosna Hersek: "Türk dizilerinin bölge ülkelerinde yayımlanmaya başlaması, en fazla Türkçeye olan ilgiyi artırdı. Daha önce aile büyüklerinin kullandıkları Türkçe kelimeleri dizilerde duyan genç izleyiciler, unutulmaya yüz tutan kelimeleri yeniden hatırlamaya ve kullanmaya başladı.

Türk dizilerinin Türkçeye etkisi, bölge ülkelerinde eski Yugoslavya döneminden bu yana varlığını sürdüren Türkoloji bölümlerindeki öğretim üyelerini de mutlu etti. Yıllardır güç şartlarda öğrencilerine Türkçe ve Türk kültürünü öğretmeye çalışan Türkoloji öğretim üyeleri, Türk dizileri sayesinde işlerinin daha da kolaylaştığını kaydetti.

Devamını okumak için tıklayınız.

Asya Türk Cumhuriyetlerinden Gelen Öğrencilere Türkiye Türkçesinin Öğretimi

Asya Türk Cumhuriyetlerinden gelen öğrencileri iki gruba ayırabiliriz:

a) Büyük şehirlerden gelmiş, eğitimini Rusça sürdürmüş ve ana dilini az
bilen veya hiç bilmeyenler.

b)  Daha küçük yerleşim birimlerinden gelmiş, eğitimini ana dilinde
sürdürmüş olup Rusçayı da bilenler.

Bu İki grubu ayrı ayrı ele almak gerekir. İlk gruptakiler ana dillerini iyi bilmemeleri, Türkiye Türkçesini bir yabancı dil gibi öğrenme zorluğuyla karşı karşıya kalmaları sonucunu doğururken ikinci gruptakilerin ise, lehçelerimiz arasındaki benzerlikler yanında farklılıkların da bulunmasından dolayı güçlükler yaşadıkları görülmektedir.

Türkçenin ana dili olarak öğretilmesi konusu, hem Türkiye'deki Türk çocuklarına, hem de yurt dışındaki Türk işçi çocuklarına dilimizin iyi öğretilmesi amacına yönelik olarak ele alınmalıdır. Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi konusu ise, ana dili Türkçe olanların dışında kalan her türlü gruba dilimizin öğretilmesi amacını taşır ve yöntem, teknik ve programları Türkçenin ana dili olarak öğretiminden çok farklıdır. Asya Türk Cumhuriyetlerinden gelen öğrencilerden ana dilini bilmeyip yalnız Rusça bilenlerin durumları da, yabancı dil olarak Türkçenin öğretimi alanının konusudur. Fakat, ana dilini az veya çok bilen öğrencilerin durumu ise, Türkçenin ne ana dili olarak ne de yabancı dil olarak öğretimi konusunun içindedir. Bu, apayrı bir uzmanlık alanıdır. Yöntem, teknikler ve programlarının iyi belirlenmesi gerekir.

Yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığımız bu farklı alandaki öğretim stratejilerinin iyi belirlenebilmesi, bu alanda uzmanlaşmış öğretim elemanlarının, Türk dilinin lehçelerinin günümüzdeki durumlarını ortaya koyan çalışmaları ve Asya Türk Cumhuriyetlerinden gelen öğrencilerin karşılaştıkları dl problemlerinin sebeplerinin ortaya konmasıyla gerçekleştirilebilir. Ancak, ne yazık ki bu alandaki sıkıntılar ne Türkologlar tarafından ne de dil bilimciler tarafından tam olarak anlaşılabilmiştir. Bu yüzden de, Asya Türk Cumhuriyetlerinden gelen öğrencilere Türkiye Türkçesinin öğretimine yönelik, bilimsel veriler göz önüne alınarak hazırlanmış eserler bulunmamaktadır. Ahmet Yesevî Vakfı tarafından yayımlananTürkiye Türkçesi adlı eserler de, Ahmet Yesevî Üniversitesi için hazırlanmış olup Türkiye'de okutulmaktadır. Ayrıca, bu eserlerde birtakım ses denkliklerinin (Örn. Kazak Türkçesinde "s"ler, Türkiye Türkçesinde "ş"dir, "j"ler "y"dir. vb.) dışında lehçelerimiz arasındaki benzerlikler ve farklılıklar üzerinde durulmadığı gibi, alfabeden, fonotikten, morfoloji'den, sentakstan ve anlam kaymalarından dolayı ortaya çıkan dil öğrenim güçlüklerinden söz edilmektedir. Yöntem ve teknikler konusu da ayrıca ele alınmalıdır.

Buna karşılık, Asya Türk Cumhuriyetlerinden gelen öğrencilerin (Azerî, Kazak, Kırgız, Özbek ve Türkmen) dil problemleriyle ilgili birtakım makaleler yayımlanmıştır. (Ercilasun, 1992 Vandewalte, 1992/Aydın, 1994/Mahmudov, 1994/Usmanova, 1997/Özyürek, 1997 gibi.)

Bu makalelerin her biri, konunun Önemini belirtmesi açısından son derece Önemlidir. Ancak, bu makalelerde birtakım problemlerden ve aksaklıklardan veya öğrenimde karşılaşılan güçlüklerden söz edilmişse de, çözüm yollan ya da Türkiye Türkçesinin söz konusu hedef kitleye nasıl Öğretilmesi gerektiği konusu tam olarak ortaya konmamıştır.

Yukarıda kısaca belirtmeye çalıştığımız gibi, ana dilini bilmeyenlerin Türkiye Türkçesini bir yabancı gibi öğrenmesi kaçınılmazdır. Çünkü, kendi kültür unsurlarını da (Kazak kültürü, Özbek kültürü vb.) tam olarak bilmemelerinden dolayı ana dilini bilenlerin yanında kavrama zorlukları çekmeleri sınıf ortamında farklılıklar yaratmaktadır. Bu yüzden, başlangıçta bu durumdaki öğrenciler belirlenmeli ve gruplandırmalar buna göre yapılmalıdır.

Ana dilini iyi bilenlerin de, cümle yapısı ve gramerlerdeki benzerliklerle birlikte aynı olan birçok fiil ve ismi kolayca Öğrenmelerinin yanında, kullanım farklılıkları ve anlam kaymalarının etkisiyle Türkiye Türkçesine göre yanlış olan kullanımlarda ısrar etmeleri, olumsuz aktarımlara yol açmaktadır.

Anlam kaymalarından dolayı yapılan yanlışlara birkaç örnek:

"Türkmenistan'ın Başbakanı gençlerin Türkmenistan'ı çalışıp dolandırmasını istiyor." (B. Akmeredov)

"dolandır-" fiili, "yönet-, idare et-" anlamındadır.

"Mecbur kaldırmış." (Z. Durmatov) "kaldır-" fiili, "bırak-" anlamındadır.

"Bir buçuk bine kolay insan var" (V. Niyazlıyev) "kolay" kelimesi, "yakın" anlamındadır.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür: “öt-”(geç-) ,  “tap-”(bul-) , “acayip”   (çok güzel ), “pul” (para), “para” (rüşvet) vb.

Örneklerden de anlaşılacağı gibi, öğrenci ana dilinden kopamamakta ve olumsuz aktarımlara sıkça rastlanmaktadır.  Bu durumun önceden bilinmesi ve Türkiye Türkçesinin öğretiminin ilk basamağından itibaren öğretim elemanı tarafından  bu konunun üzerinde durulması gerekmektedir.  Çünkü, bu problemin alfabeden kaynaklanan yönleri (Örn.: Küçük “t” harfi, Kiril alfabesinde “m”, “d”harfi “g” , “N” harfi “H”, “R” harfi “P” biçimindedir vb.) vardır. Anlam kaymalarından kaynaklanan yönleri (Örn.: “temir” ()demir , “ konuk” (konuk ) vb. ) vardır. Anlam kaymalarından kaynaklanan yönleri (Örn.: “öttü” (geçti) “camiler yaptı” ( camilere kapattı) vb.   ) vardır. Sentaksta önemli bir zorluk bulunmamaktadır.

Kısaca değinmeye çalıştığımız bu zorlukları aşabilmek için, öğrencilere temel seviyeden itibaren bu farklılıkların gösterilmesinin yanında, Türkiye  Türkçesinin kelime kadrosunun da (isim, fiil, sıfat, zarf vb.) her seviye için ayrı ayrı belirlenmesi gerekmektedir. Bu çalışma yapılırken ortak kelimelerimiz belirlenmeli, kelimelerdeki ses farklılıkları verilmeli ve zaman zaman Eski Türkçeden örnekler verilerek aynı dili kullandığımız öğrenciye hissettirilmelidir.

Bütün bunlar yapılırken ortak kültür değerlerimiz ön plana çıkarılmalı ve öğrenciler istekli kılınarak aktif hale getirilmelidir. Türkiye Türkçesiyle “Abay”ı anlatan Kazak öğrenciler, “ Manas”ı anlatan Kırgız öğrenciler, “Ali Şir Nevâyi”i anlatan Özbek öğrenciler,  “ Mahdumkulu”nu anlatan Türkmen öğrenciler, “Fuzuli”yi anlatan Azeri öğrenciler, hem kendi kültürlerini anlatmanın heyecanıyla derse canlılık katacaklar, hem de ortak kültürümüzün ve dolayısıyla ortak dilimizin farkına varacaklardır. Böylelikle, öğrenme isteği üst seviyeye çıkacak, bu da hem Türkiye Türkçesini iyi öğrenmelerine yardımcı olacak, hem de Türkiye’ye ve Türk insanına uyum sağlamalarını kolaylaştıracaktır. Tabii ki, bu dersi verecek olan öğretim elemanının Türkolog olması ve Eski Türkçe ile bugünkü Türk lehçelerini iyi incelemiş olması gerekmektedir.

Yukarıda belirttiğimiz alfabe, fonetik , morfoloji, sentaks ve anlam kaymaları konularının her birinin ayrı ayrı ele alınarak öğretim stratejilerinin belirlenmesi ve uygulamalarda bunlara önem verilmesi, Asya Türk Cumhuriyetlerinden gelen öğrencilere Türkiye Türkçesinin iyi öğretilmesi için en temel şarttır.

Kaynakça

Özgür AYDIN, Azeri, Kazak, Özbek ve Türkmen Öğrencilerde Türkçe Öğrenim Sorunları-I,A.Ü.TÖMER Dil Dergisi, 1994, S.18, s.16-23.

------------ Azerî, Kazak, Özbek ve Türkmen Öğrencilerde Türkçe Öğrenim

Sorunları-II, A.Ü.TÖMER Dil Dergisi, S.20, s.32-43.

A.Bican ERCİLASUN, Türk Lehçelerinin Anlaşılmasında Dikkat Edilecek Noktalar, A.Ü.TÖMER Dil Dergisi, 1992, S.5, s.28-42.

Nizameddin MAHMUDOV, Ortak Kelimeler Ortak Anlamlar mı Demektir?, A.Ü.TÖMER Dil Dergisi, 1994, S.17, s.15-19.

Rasim ÖZYÜREK, Azerbaycanlı Öğrencilerin Türkiye Türkçesi Öğreniminde Karşılaştıkları Sorunlar,Türk Dili, Mayıs 1997, s.476-478.

Zuhal K. ÖLMEZ, Türkçenin Diğer Türk Dil ve Lehçeleriyle Olan İlişkilerine Kısa Bir Göz Atış, Uygulamalı Dilbilim Açısından Türkçenin Görünümü, Di! Derneği, 1994, s.28-41.

Talât TEKİN, Türkçe ile Kazakça Arasında Karşılıklı Anlaşabilirlik, Genel Dilbilim Dergisi, 1978, S.1, s.33-42.

------------ Orta Asya Türk Dilleri, A.Ü.TÖMER Dil Dergisi, 1992, S.5, s.48-54.

Şaire USMANOVA, Özbekçe ve Türkçe Deyimlerin Karşılaştırmalı Tahlilinden Birkaç Örnek, Türk Dili, Temmuz 1997, s.36-41.

Johan VANDEWALLE, Orta Asya Türkçesiyle Türkiye Türkçesinin Arasındaki Farklar Üzerine,A.Ü.TÖMER Dil Dergisi, 1992, S.5, s.15-20.

Yayımlandığı Yer: Prof. Dr. SADIK TURAL Armağanı, Ank., s.77-80.

Avustralya'da Türkçe Ve Türk Edebiyatı Üzerine Bazı Tespitler

Türkçe'nin ve Türk Edebiyatı'nın tarihte ulaştığı son kıta Avustralya'dır.Ülkemizden 17.000 kilometre uzaklıktaki bu kıtaya(ülkeye) ilk kez 20.yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu döneminde bireysel göçler olmuştur.1960 yıllardan sonra ise Türkler bu ülkeye kitlesel olarak göç etmişler ve kalıcı hale gelmişlerdir.Kıbrıs (daha sonra KKTC) ,Türkiye,Bulgaristan,Irak,Kosova,Azerbaycan,Çm (Doğu Türkistan) vd. bölgelerden Avusralya'ya göç eden Türkler çoğunlukla Sidney ve Melbourne'a yerleşmişlerdir.Bugünkü sayıları 100.000 dir.

Bildirimizde son 40 yılda Avustralya'da Türkçe'nin ve Türk Edebiyatı'nın durumuna genel bir bakış, edebiyat adına yapılanlar-yapılamayanlar,Türkçe basın-yayın,bilimsel girişimler,bu ülkedeki İngilizce-Türkçe mücadelesi ve edebiyatla ilgili diğer yan sorunlar ele alınacak,somut örnekler verilecek tir.Bildiri bitiminde konu ile ilgili kaynakça sunulacaktır.

Türkçe'nin bir dünya dili kimliğini kazanmasına vesile olabilecek göstergelerden birisi de hiç kuşkusuz dünya üzerinde yaygın olarak kullanılmakta olan bir dil olması gerçeğidir. Bu çerçevede Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika'dan sonra Türkçe'nin ulaştığı 5. kıtanın Avustralya olduğunu rahatlıkla belirtebiliriz. Esasında bu uzak kıtaya Türklerin ilk ulaşması Osmanlı İmparatorluğu döneminde söz konusu olmuştur. Bu konuda ilginç ayrıntılardan birisi de ''Molla Abdullah'' ve ''Gül Mehmet'' adlarındaki bu ülkede yaşayan iki Türk'ün Avustralya'ya savaş ilan etmesi olayıdır. Bu olay Avustralya resmî tarihinde yer etmiş ilginç bir ayrıntıdır.(1) Daha yakın tarihte ise 1948 yılı üzerinde durmak gerekir. Bu tarihte Avustralya'ya ilk Türk göçü başlamıştır. Zamanla Kıbrıs, Türkiye, Orta Asya, Balkanlar vb. bölgelerden Avustralya'ya Türk göçleri olmuştur. Bilindiği gibi 1974 öncesi, Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde Kıbrıs Türkleri İngiliz Milletler Topluluğu üyesi Avustralya'ya rahatlıkla göç edebiliyorlardı. Bu nedenle Avustralya'ya göç eden Türk toplulukları arasında Kıbrıs Türkleri'nin ciddi bir ağırlığı, potansiyeli söz konusu olmuştur. Kıbrıs Türkleri bu ülkeye/ kıtaya göç olayında başı çekmişler, öncü olmuşlar ve Türkiye dâhil, değişik ülkelerden göç eden bütün Türk gruplarına yardımcı olmuşlardır. 1967 yılında Türkiye ve Avustralya arasında işçi anlaşması yapılmış ve akabinde 14 Ekim 1968 tarihinde 169 kişilik ilk işçi kafilesi Sidney'e ulaşmıştır. Bugün Avustralya da Türkiye Türkleri dışında Kıbrıs Türkleri de vardır. Doğu Türkistan'da Uygur Türkleri de. Azerbaycan, Bulgaristan, Irak, Yunanistan (Batı Trakya) vb. Türk topluluklarının bu ülkede 100.000 kişilik Türk kitlesini oluşturmaktadırlar. Ayrıca Türk/Osmanlı kültürüne bağlı Türkçe'ye aşina, bu ülkede Türklerle beraber hareket eden Boşnak, Arnavut vb. grupları da unutmamak gerekir. Sidney Melbourne şehrinde yoğunlaşan Türkler ''geçici işçi'' olarak bu ülkeye gitmişler ama zamanla ''kalıcı Avustralya vatandaşları'' haline gelmişlerdir. 40 yılı aşan bu süre içinde Türkçe'yi daima yaşatarak iletişim, eğiştim, yayın ve edebiyat dili haline getirmişlerdir.

Genel bir yaklaşımla Avustralya'da Türkçe'nin ve Türk Edebiyatı'nın konumu, özelikleri, problemleri üzerinde ayrıntılara şöyle göz atılabilir:

Dil Açısından: Çok farklı ülke ve coğrafyalardan Avustralya'ya göç eden Türkler elbette ki "Türkiye Türkçesi'ni" ortak bir iletişim, yayın ve eğitim dili olarak kabul etmişlerdir. Azerbaycan, Kıbrıs vb. kökenli Türk şairlerinin yazdıkları ve yayınladıkları kimi metinlerde ağız- şive etkisinde bazı söyleyişler görülmekle birlikte edebî dil büyük ölçüde Türkiye Türkçesi'dir. Elbetteki özel hayatta aile içinde ağız-şive etkisinde konuşma durumu söz konusudur.

Avustralya'da Türkçe'nin kullanımı ile ilgili sorunların ele alındığı, çözüm yollarının arandığı iki önemli bilimsel toplantı Melbourne'da yapılmıştır. Bunlar 8-9 Haziran 1996 tarihinde yapılan I.Avustralya Türk Dili Kongresi'dir. İkincisi 22 Ağustos 2004 tarihinde yapılan "Avustralya'da Türkçe Eğitimi, Sorunları ve Çözüm Önerileri" adlı sempozyumdur.

Avustralya'da Türkçe açısından en önemli sorun bu ülkede ve kıtada resmi yaşam dili olarak İngilizce'nin Türkçe üzerindeki doğrudan ve dolaylı etkileridir. Ki bu etkilenme konuşma dili sınırlarında kalmayıp edebî metinlere kadar yansımış haldedir. Bu konuyla ilgili Avustralya'da yayımlanan dergi ve gazetelerde çok sayıda uyarıcı yazı ve şiir yayınlanmış; ailelerin -gençlerin dikkati çekilmeye çalışılmıştır. Sidney'de yaşayan Alev Yılmazocak'ın "Üçüncü Dil" başlıklı yazısı bu tür metinler açısından bir örnektir.(2)

 Basın-Yayın Açısından: Avustralya'da 40 yılı aşkın bir süredir kesintisiz bir Türkçe basın-yayın geleneğinden bahsedebiliriz. Çok farklı Türk gruplarınca, değişik amaçla Türkçe dergiler -gazeteler yayınlanmıştır. İlk zamanlar ilkel -basit tekniklerle yayınlanan bu dergi ve gazeteler zamanla modern teknoloji ile kaliteli bir hale ulaşmışlardır. Günümüzde internet ortamı da bu alanda önemli bir gelişme sağlamıştır. Avustralya'da Türkçe basın -yayın geleneği Bilal Şimşir tarafından kitaplaştırılmıştır. Bu önemli kitapta sunulan ( ve kitabın yayınlandığı 1997 yılında sonra yayınlanan dergi ve gazetelerle) bu ülkede ve kıtada Türkçe'nin basın - yayın dili olduğunu net bir şekilde söylemek mümkündür.(3)

Avustralya'da yaşayan Türk edebiyatçıların bu ülkede 40 yıldır yayınladıkları edebî metinlere bir bütün olarak baktığımızda ağırlıklı olarak şiir,hikaye,anı türlerinde eserler verildiği görülmektedir. Ayrıca az sayıda halkbilim araştırma kitapları da yayınlanmıştır.Son yıllarda Avustralya Şiir Gönüllüleri grubunca yayınlanmış " Okyanus Ötesi" gibi şiir cd.lerini de bu noktada unutmamak gerekir. Bu şairler arasında çok ilginç görüşler ortaya koyanlar da vardır.Bulgaristan Türkleri'nden şair Mehmet Bahar, "Abdülhamid'in istibdad devrinden bıkan, Avustralya veya Yeni Zelanda'ya bir çiftliğe yerleşmek isteyen Tevfik Fikret ve arkadaşlarının bir türlü gerçekleştiremedikleri hayallerini onlar adına kendisinin gerçekleştirdiğini" ifade etmektedir.

Avustralya'da şiir türündeki yayınlanan ürünleri kendi içerisinde şöyle gruplamak da mümkündür:

  1. Anonim şiirler
  2. Halk şiiri etkisindeki ürünler
  3. Divan şiiri etkisinde ürünler
  4. Serbest şiirler

Bu gruplarla ilgili ürünler bildirimizin sonunda sunulacaktır.

Avustralya'daki Türkçe ve Türk Edebiyatıyla ilgili gündeme getirmek istediğimiz diğer ayrıntılar ise şöyledir:

1) Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinin ilgili bölümleri Avustralya'daki akademik çevrelerle de ilişkiye-işbirliğine girerek bu ülke ve kıtadaki Türkçe Edebiyatı ele alan çalışmalar yapmalıdır. (Doktora-Yüksek Lisans çalışmaları gibi) Bireysel bir girişim olarak 2003 yılında bu konu tarafımızdan ders konusu olarak üniversitede bir süre okutulmuştur. (4)

2) Yine aynı akademik çevrelerce Avustralya'daki Türkçe Edebî yayınların sağlıklı bir envanterinin hazırlanması gereklidir.

3) 1997 yılında bu alanda yayınlanan Avustralya Türk Edebiyatı Antolojisi'nin mevcut haliyle yeterli olmamasından hareketle gözden geçirilerek, yeniden yayınlanması gereklidir.(5)

4) Avustralya'da yaşayan Türk topluluklarının küçük hacimli antolojileri de vardır. (Sihem İmam Hüseyin'in 1998 yılında Melbourne'de yayınladığı "Avustralya Batı Trakya Türklerinden Hikâye ve Şiirler gibi ) bu antolojilerin güncelleştirilmesi uygun olacaktır.

5) Avrupa'da zaman zaman görüldüğü gibi Avustralya'da yaşayan Türk şair ve yazarları arasında marjinal çizgilere kayanlar olmuştur.

6) Avustralya'daki Türk şair ve yazarlarını bir platformda buluşturacak Türk Yazarlar Birliği gibi bir kuruluş hâlâ yoktur.

7) Ortak bir edebiyat dergisi, bülteni, web sitesi hâlâ yoktur. (6)

Sonuç olarak altyapıyla ilgili çok ciddi sorunlar ve eksikliklere rağmen Avustralya'da bir "Türkçe ve Türkçe Edebiyat" gerçeği vardır. Bu ülke ve kıtada Türkçe halen iletişim-eğitim ve edebiyat dili olarak kullanılmaktadır. Bu durumu bir başarı olarak görmek gerekir. Şayet altyapıyla ilgili sorunlar azalırsa, Avustralya'da Türkçe ve Türk Edebiyatı hiç kuşkusuz ki daha nitelikli bir konuma gelecektir.

Örnek Metinler:

"Karanfilim sarkarım                                                                            "Minarede ezan var

Açılmağa Korkarım                                                                               Kız köşkünde gezen var

Yar geliyor deseler                                                                               Şu Kıbrıs'ın içinde

Hasta olsam kalkarım"                                                                          Yüreciğimi ezen var"

(Batı Trakya'dan) (Kıbrıs'tan)

(Avustralya'da Elele, S:6,1995, Melbourne)

 "Üç kış birden yaşadım                                                                         "Avustralya bir ada

İki ülke boşadım                                                                                     Şarkısı hoş bir seda

Kıbrıs'tan Avustralya'ya                                                                            Döner bir çarkın içinde

Denizden yol döşedim"                                                                            Bizler küçük bir vida"

(Türkay Ilıcak , Avustralyadan Maniler , Melbourne)

Rubai

"Sevenleriz, sevmeyi yaşamak bilenleriz, Yaşarken de her gün bin defa ölenleriz, Bizim can pazarında ölümden korkumuz yok Biz kiminin gittiği yerden çoktan dönenleriz."

(Mehmet Bahar, Melbourne)

Gazel

Bu dünya böyledir dostum,cahiller erken ölmezler, Bilimi dinde zanneden bilenler,bil ki, bilmezler, Nedendir bu duyarsızlık, yobazlardaki arsızlık Cahilden türlü hırsızlık,ilimden nebze çalmazlar. Çamurdan yaptı kulları,ki hep bir madde pulları, Acep insanoğulları bu halden ders mi almazlar? Solun mahvı, sağın kahrı, O ki halketti bu dehri Nasıl pergelledi şehri, garipler melce bulmazlar. Cavit, deyince kastların hem üstlerin hem astların O en vefalı dostların yanında zerre kalmazlar.

( Cavit Avni, Sidney )

Öğr. Gör. Feyyaz SAĞLAM

Dokuz Eylül Üniversitesi

Kaynaklar : 

  1. ILICAK M.Türkay, İki Türk'ün Avustralya'ya Savaş İlanı, Venüs Yayıncılık,2001,Melbourne, Avustralya
  2. SAĞLAM Feyyaz, Dünyada Türkçe ve Türk Edebiyatları, KIBATEK Yayınları, No:7, 2003, İzmir, ( Avustralya'da Türk Göçmen Edebiyatı Bölümü, S:250-256 )
  3. SAĞLAM Feyyaz, Avustralya Türkleri Edebiyat Üzerine Bazı Düşünceler, Bilge, S:16, Bahar, 1998, Ankara.
  4. SAĞLAM Feyyaz, ''Avustralya Türkleri Edebiyatı'nda Gelişmeler: Türkçem Okyanusların Dili, Türk Dünyası Edebiyatı İncelemeleri'' Cilt 2, KIBATEK Yayınları No:10, 2006, İzmir
  5. ŞİMŞİR Bilal N., Avustralya Türk Basını, 1997, Ankara
  6. YILMAZ Ok Alev, Üçüncü Dil, Yeni Vatan, 16.01.1987, S:326, Sidney, Avustralya

Aydınların 'Türk okulları'na kadirşinaslığı

Oysa daha kısa bir süre önce bu okulların üzerinde fırtınalar koparılıyordu. Artık, bu suni fırtınalar geride kalmıştı. Yaşanan süreç tüm Türkiye'ye gösterdi ki, her şeyden önce bu okullar, Türkiye'nin yurtdışına açılan gönüllü elçileri ve lobileriydi. Sadece bu özelliğiyle bile desteklenmesi ve teşvik edilmesi gerekliydi. Anadolu'nun bağrından çıkmış bir avuç gönüllünün başlattığı "eğitim hamlesi", umulmadık bir hüsnü kabulle dünyanın gündemine oturuverdi!

İçinde yaşadığımız dünya her geçen gün gerginleşiyor. Savaşların biri bitiyor, diğeri başlıyor. Gittiği her yerde huzur adacıkları oluşturan Türk okulları, dünya barışına önemli bir teselli sunuyor. Cemil Meriç, Bu Ülke'de, Tanzimat'tan bu yana Türk aydınının genel durumunu iki kelime ile özetler; aldanmak ve aldatmak. Dünden bugüne Osmanlı-Türk aydınının ortak nitelikleri sayılırken, zihinlerde hep olumsuz bir imaj belirmiştir. Ancak, Türk aydınında iki asırdır süregelen bu genel temayül Türk okulları meselesinde değişmiş gözükmektedir. Başladığı günden bugüne bazı kesimler, bu okullara direnç göstermiş olsa da, aydınımızın sahiplenici ve başından beri takdir edici tavrını göz ardı etmek mümkün değildir. Bu konuda pek çok isim saymak mümkün. Türk okullarını, yeni kültür grupları yetiştiren kurumlar olarak gören İlber Ortaylı, Barış Köprüleri'nin bir açılım olduğunu ifade etti hep. "Bu okulların ne olduğunu bilmek zorundayız." dedi. Verdiği konferans ve derslerde özellikle Rusya coğrafyasında açılan bu okulların hem yerel yönetimler hem de veliler tarafından kabul edilmesinin nedenleri üzerinde düşünmeye ve düşündürmeye çalıştı. Bu ülkenin yetiştirdiği önemli bilim insanlarından olan Kemal Karpat, Türk okullarını Türkiye'yi en iyi tanıtan kurumlar olarak gördüğünü belirten aydınlardan bir diğeriydi. Okullar sayesinde Türklerin bir "mucize"ye vesile olduklarını söyleyen Karpat Hoca, Gürcistan'da bulunan okulları ziyaretinde, "Geçen hafta Romanya'daydım, bu hafta Gürcistan'dayım. Fakat hâlâ Türkiye'deyim. Yurtdışına çıkıp yurtiçinde kalmak bu okullar sayesinde olmuştur." demişti. Bir şükran duygusu taşıyordu: "Fethullah Gülen başka hiçbir şey yapmamış olsaydı dahi bu okulların kurulmasına öncülük etmekle ismini ebedileştirmiştir. Ne mutlu ona!"

Büyük usta Halit Refiğ'in yurtdışında bir okul ziyareti sırasında "Cumhuriyet tarihimizin en önemli olayı ile karşı karşıyayız." demesi hâlâ hatıralarımızda. Moskova'daki bir okulda Timofey isimli son sınıf bir öğrencinin güzel Türkçe konuşması karşısında şaşkınlığını ve hayranlığını gizleyemeyen bir başkası, takdir dolu hislerle kendi cemaati tarafından dışlanmayı göze alarak, okulların önemini her yerde anlatacağını söylemişti. Türk aydınının münzevi yıldızlarından Nevzat Kösoğlu, okullarla yaşanan süreci Anadolu insanının "yeniden diriliş"i olarak tanımlıyordu. Tarih boyunca nice büyük badireler atlatmış yorgun bir halk, bir kez daha "bismillah" diyerek ayağa kalkıyordu, ona göre.

Yine Nilüfer Göle, yoğun çalışmaları nedeniyle okulları bir türlü gezip görememesine içerliyordu. Uluslararası bir toplantı vesilesiyle gittiği Bakü'de okulları görme ve inceleme imkânı bulmuştu. Zaten o çok daha önceleri, Boğaziçi Üniversitesi'nde, öğrencileriyle birlikte bir atölye çalışması yapmış ve İslam'ın Kamusal Yüzleri'nde bu okullara dikkat çekmişti. Başka bir defasında Şerif Mardin'i evinde ziyaret etmiş, uzun uzun okulları konuşmuştuk. Şerif Hoca, özellikle bu okullardaki öğretmenlerin dünyanın farklı ve uzak coğrafyalara gitmelerini sağlayan müşevvik unsuru ve iyi üniversitelerden mezun olup cüzi maaşlarla oralarda çalışmayı kabul etmelerinin her türlü takdirin ötesinde olduğunu ifade ettiğini hatırlıyorum. Türk aydınının okullar karşısındaki tutum ve duruşunu anlatan en güzel örnek hiç şüphe yok ki merhum Bülent Ecevit'tir. Bu okullara verdiği destek konusunda çok eleştiri aldı. 28 Şubat gibi fırtınalı bir sürece rağmen duruşunda milim sapma olmadı. Çünkü solun lideri olarak uzun yıllar kitleleri peşinden sürüklemiş, aynı zamanda bir şair ve düşünür olarak entelektüel yönüyle de temayüz etmiş olan Ecevit'in aydın kimliği politikacı kimliğinin önündeydi hep. İrfan hayatımızda yeni bir başlangıcın miladı kabul edilecek şu manşetleri gelecek nesiller hiç unutmayacaktır: "Ecevit Kalkan Gibi" (Posta), "Kızacaklar Ama Tebrik Ederim" (Hürriyet), "Kızacaklar Ama Bravo" (Akşam).

YENİ BİR MEDENİYET İNŞA EDİLİYOR

Bu okulların bir başka özelliği de, Türkiye'de her kesimden aydın, münevver ve akademisyeni sosyal, kültürel ve siyasi meselelerde birbirinden farklı düşünse de müşterek bir noktada buluşturmuş olmasıdır. Bu ülkenin akil adamları olduğunda hiç şüphe olmayan, Hayrettin Karaman'ın Türk okulları hakkında yazdıkları ile "Türkiye'de Sol Akımlar" kitabıyla Cumhuriyet kuşaklarını derinden etkilemiş Mete Tunçay'ın yazdıkları ve yine Türk irfan hayatına hem şair hem filozof olarak kalıcı izler bırakmış Hilmi Yavuz'un yazdıkları da ortak bir noktada buluşuyor...

Hayrettin Karaman, bu okulları yeni bir medeniyet inşasının habercileri olarak görüyor. "Medeniyet Elçileri: Türk Okulları" başlıklı yazısını Kur'ân-ı Kerim'de yer alan Hucûrat Sûresi ile temellendiriyor. "Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır." ayetini tefsir sadedinde bu okullardaki başarıyı ve bunun dinî ve sosyal temellerini anlatırken okulların evrenselliği ve yeni bir medeniyet inşası üzerine kurgulanan yazı dikkat çekici noktalara temas ediyor. Mete Tunçay ise dünyanın dört bir yanında kurulan bu okulların Türkiye'ye uzun vadede ne tür faydalar sağlayacağının altını çiziyor. Bu okulları malî yönden destekleyen Anadolu sermayesi başta olmak üzere fedakâr işadamlarının şükranla anılmaya değer olduğunu özellikle belirtiyor. Bu okullardaki öğretmenler için yazdıklarını kendi ifadelerinden aktaralım: "Çoğu, ülkemizin Boğaziçi ve ODTÜ gibi iyi üniversitelerini bitirmiş olan bu gençler, Türkiye'de ya da bir dış ülkede kazanabilecekleri paranın dörtte-beşte biri kadar bir ücretle yurtdışındaki Türk okullarında hizmet veriyorlar. Bir görev duygusuyla hareket ettikleri kuşkusuz olmakla birlikte, 'misyoner' değiller. Hiçbir gayrimüslim öğrenciyi 'ihtida' ettirmeye ya da zaten (itibarî) Müslüman olanları daha sofu bir Müslümanlığa çekmeye çalışmıyorlar. Belki öğrencilerine dolaylı olarak belli bir ahlâk anlayışını telkin ediyorlardır; ama asıl yaptıkları iş, çalıştıkları ülkelerin çocukları arasında, bir yandan onlara kaliteli bir eğitim verirken, bir yandan da Türkiye için bir 'telif-i kulûb' (gönül kazanma) duygusu yaratmak." Hilmi Yavuz ise bir hayalinin gerçekleşme şansının ilk kez bu kadar sahici olduğundan bahsediyor. Şöyle ki; "Düşünebiliyor musunuz? Türkiye'de bir şiir kitabı basılıyor ve bu şiir kitabı bundan 20 ya da 30 yıl sonra ya da daha uzun bir süre, bütün bir dünya coğrafyasında binlerce basılarak okunuyor. Artık belki bir süre sonra bu okullarda Türkçe öğrenilmeye bu vüsatle ve bu çapta devam edilirse bana öyle geliyor ki, yüzyıl sonra belki de artık Türkçenin başka herhangi bir dile tercüme edilmesi gerekmeyecek." diyor.

Sayıları her geçen gün artan bu okullar ve buradan mezun olan gençler, muhtemeldir ki Türk aydınının gösterdiği bu soylu ve asil duruşu kıyamete kadar vefa duygularıyla ve hayırla yâd edecektir. Onların isimlerini sonraki asırlara taşımak suretiyle ebedileştirecektir. Çünkü bu okulların fikir mimarı, Fethullah Gülen Hocaefendi, bu okulları, kurulduğu günden beri hep "sulh adacıkları", "sevgi okulları", "barış köprüleri" gibi buram buram sevgi kokan, yüreklere serinlik katan bu sıcak ifadelerle tanımladı. Bu okullarda görev yapan öğretmenleri ise "sevgi kahramanları", "muhabbet fedaileri", "ışık süvarileri" ve "barış elçileri" diye övdü. Onların temel vasfının vefa olduğu üzerinde ısrarla durdu. Hiç şüphe yok ki bu adlandırmalar meselenin ruhuna çok uygundu. Kısaca adına ne dersek diyelim, bu okullar karşısında Türk aydınının duruşu çok dik ve takdire şâyân olmuştur. Aydınımız başarılı bir sınav vermiştir. Bu okullardan mezun olanlar gelecekte Türk aydınının bu duruşunu unutmayacaktır.

*"Barış Elçileri: Dünyaya Açılan Türk Okulları" kitabının editörü, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı

Balkanlarda Türk Dili Öğretimi, Yunanistan Örneği

        Yunanistan’da bugüne kadar Türkçe öğretilen bir yüksek okul ya da üniversite bulunmuyordu. Bunun belli başlı nedeni olarak pek sıcak ve dostane olmayan Türk-Yunan ilişkileri gösterilebilir. Öte yandan bu durumun son yıllarda değiştiği söylenebilir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme ihtimali arttıkça Türk dilini iyi bilen uzmanlara ve diplomatlara olan ihtiyaç da artıyor.

Bu boşluğu doldurmak için şu ana kadar çok fazla şey yapılmadıysa da, gösterilen çabaları da takdir etmek gerekir. Bugün Selanik, Komotini ve Girit’te Yunanlı öğrencilere Türkçe öğretilmektedir. Makedonya Üniversitesi ve Girit Üniversitesi gibi büyük üniversiteler müfredatlarına sistematik olarak Türk dilini dahil etmektedirler.

Türk dilini öğrenmek iki alanda çalışanlara büyük yardımı dokunacak bir olaydır: Siyaset ve Tarih. Komşu ülkenin vatandaşlarının, özellikle tarihçilerinin, bilim adamlarının ve diplomatlarının iki dili de bilmeleri bir ihtiyaçtır.

Ancak şayet iki ülke arasında olumlu bir siyasi hava yaratmak istiyorsak, aynı uygulamanın Türkiye’de de hayata geçirilmesi hayati önem taşımaktadır. Aynı şekilde Yunan dili de Türk üniversitelerinde öğretilmelidir. Bu şekilde her iki ülkenin bilim adamları birbirleriyle iletişim kurabilecek, fikir alışverişinde bulunabilecek, hatta neden olmasın, iki ülke arasında her alanda işbirliğinin artırılmasına yönelik sorunların çözümünde bir adım atılmış olacaktır.

Yukarıda da söz edildiği gibi kimi Yunan üniversiteleri ve bilim merkezleri, Türk dili öğretimine başlamışlardır, ancak hala çözülmesi gereken çok önemli sorunlar vardır. Bunların en başında Yunanlı öğrencilerin kullanabilecekleri ders kitaplarının olmayışı geliyor. Öğretmenler Türkiye’de basılan kitapları kullanmak zorunda kalıyorlar ki, bunlar da genelde Yunanlı öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamıyor.

Bugüne kadar Yunanlı öğrencinin ihtiyacına yönelik bir Türkçe gramer kitabı basılmamıştır. Öğretmenler ve öğrenciler başka dillerde yazılmış Türkçe gramer kitaplarına başvurmak zorunda kalıyorlar. Bir yabancı dili, üçüncü başka bir dilde yazılmış bir kitaptan öğretmenin ve öğrenmenin güçlükleri meydandadır. Yunan dilindeki özel yapılar, deyimler ve kelimeler göz önüne alındığında bu güçlüklere başkaları ekleniyor. Türkçe’nin gramatik ve yapısal özelliklerinin Yunan diliyle kolayca ilişkilendirilemediği gerçeği de düşünüldüğünde bu güçlükler biraz daha artıyor. Diğer Avrupa dilleriyle karşılaştırıldığında, gramer ve yapı açısından Türkçe Yunanlı öğrencilere genelde farklı geliyor.

Bir Yunanca-Türkçe, bir Türkçe-Yunanca iki adet sözlüğün yayınlanmasının hem Türk dili  öğretmenleri,  hem de öğrencilerine büyük yardımı olmuştur.

Öte yandan Türkçe öğrenmek isteyen Yunanlı öğrencilerin büyük bir avantajı da var. İki dilde ortak olan pek çok kelime var. Yunanlı öğrencinin karşısına Türkçe öğrenirken pek çok aşina kelime çıkıyor, bunlar Yunanca’da kullanageldiği, Türkçe’de de olduğunu bilmediği kelimelerdir. Bu elbette iki ülkenin uzun yıllar bir arada ve komşu olarak yaşamalarından kaynaklanıyor.

İki ülkenin komşu olması gerçeği iki dilin iki tarafta da bilinmesini zorunlu kılıyor. Bu, kültürel anlayışa da yol açacak bir bilgidir. Zira dil, her anlamda bir ülkenin kültürünü ve medeniyetini anlamak için bir araçtır.

Yunanistan ile Türkiye yüzyıllardır ortak bir tarihi paylaşmışlar ve paralel bir yol izlemeye de devam edeceklerdir. Dolayısıyla birinin ötekini bilmesi, her iki ülke için de hem gerekli hem faydalıdır.

Öte yandan daha yapılacak çok şey vardır. Bunda da karşılıklı ilgi ve çaba gerekmektedir.


Makedonya Üniversitesi -Kleopatra PAPUTSI

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...