nasıl

Türkçe Olimpiyatları Türkiye'nin demokratikleşmesine nasıl etki ediyor?

Onuncusu yapılan Türkçe Olimpiyatları, çok geniş bir sosyal takdirin yanında önemli entelektüel tartışmaları da beraberinde getirdi. Toplumun önünde olup biten her olayın olumlu ve olumsuz tartışmaları beraberinde getirmesi doğaldır.

Ancak Türkçe Olimpiyatları üzerinden yapılan entelektüel tartışmaların bazılarında çok ciddi tutarsızlıklar bulunmaktadır. Üstelik bu tutarsızlıklar, entelektüel dilin zahiri estetik üslubu içinde şöyle yahut böyle ilgi çekmektedir. Bu eleştirilere göre Türkçe Olimpiyatları, "aşırı milliyetçi, şoven, Türkiye merkezli" hatta kimilerine göre "yeni bir kolonyal" bakışı yansıtmaktadır.

Hâlbuki kimi entelektüellerin öne sürdüğü bu argümanların tam tersine Türkçe Olimpiyatları, Türkiye'nin demokratikleşmesine, sivilleşmesine katkıda bulunan aşırı milliyetçilik bir kenara Türkiye insanı ile diğer toplumlar arasında yakın ilişkiler meydana getirerek aşırı milliyetçilik gibi hastalıkları tedavi eden ve Türkiye'yi daha 'dünyalı' yapan bir organizasyondur.

Türkçe Olimpiyatları meyvesini veren Türkçenin öğretilmesi misyonu, Türkiye'yi dünya kamuoyunda daha transparan, yani görülür kılmaktadır. Türkiye, dünyada daha çok insanın Türkçe öğrenmesi ile ayıplarını kendi ulusal sınırları içinde örtemeyen bir ülke olmaktadır. Bir bakıma ne kadar fazla insan Türkçe öğrenirse, Türkiye daha göz önünde bir ülke haline gelmektedir. Böylece Türkiye bir parça daha kimsenin içini görmediği ve tabiri caizse bir 'varoş ülke' olarak içinde her türlü entrikanın, faili meçhulün işlendiği karanlık bir ülke olmaktan çıkmaktadır. Eski Türkiye adeta ufuksuzluğun var ettiği bir 'varoş ülke' olarak her türlü darbenin, ayak oyunlarının, yolsuzluğun icra edildiği bir yerdi. Şimdi dünyanın değişik yerlerinde Türkçe öğrenen yeni nesil aydınlar, mühendisler, gazeteciler, kamu yöneticileri marifetiyle Türkiye daha sıkı küresel bir takip altındadır. Bunun Türkiye'nin demokratikleşmesi bağlamında öneminin ne kadar büyük olduğunu hatırlamak gerekmektedir. Türkçenin yaygınlaşması ile ortaya çıkan bu küresel kontrol, Türkiye'nin uzun vadeli demokratikleşmesi için hayati önemde bir sosyal kapitaldir.

Eski Türkiye'nin aktörleri ülkeyi uzaktan görülmeyen karanlık bir alana çevirerek içinde her türlü şeameti yapmak lüksüne sahip olmuşlardı. 1990'lardan sonra AB üyeliği kontrol sürecinin, Türkiye'de eski devir hukuksuzluğu alışkanlık haline getiren aktörleri ne kadar zor durumda bıraktığını hatırlamak gerekiyor. Türkiye gibi demokratikleşen ülkelerin dünyayla irtibatı çok önemli bir gerekliliktir. Şimdi Türkçe Olimpiyatları ile sembolize edilen misyon, Türkiye'yi daha sosyolojik, daha geniş ve daha derinden bir ilişkiler ağıyla dünya ile birbirine bağlıyor. Üstelik bu ilişkiler ağı salt Türkçe ile sınırlı değil, ekonomi gibi pek çok başka alanda farklı toplumlar arasında güçlü karşılıklı bağımlılık mekanizmaları oluşturuyor. Böylece Türkiye'de uzun vadeli olarak çok işine yarayacak küresel bir çıpa oluşuyor. Bu çıpanın Türkiye'nin demokratikleşmesi konusunda önemini hiçbir zaman ihmal etmemek gerekmektedir. Benzer küresel çıpaların etkisi arttıkça Türkiye, 'kendine özgü' demokrasi, 'kendine özgü sivilleşme' ile yetinemez hale gelecektir.

Açık biçimde ifade etmek gerekirse Türkiye'de özellikle geniş bir seküler entelektüel grubunda 'gönüllü bir kolonyal' kimlik bulunuyor. Türkiye hiçbir zaman doğrudan sömürge ülkesi olmadıysa da Kemalist modernleşme nedeniyle sanki bir sömürge dönemi yaşanmış gibi düşünen ve inanan bir seküler aydın grubu oluşmuştur. Bu grubun bir özelliği aşırı Batılılaşma ise diğer bir özelliği ise Türkiye'ye kapalılıktır. Nitekim Kemalizm'in ulusal sınırlar içinde otoriter bir ideoloji olarak kemikleşmesi (hiçbir Kemalist İtalyan yahut Kemalist Japon yoktur) bu açıdan önemlidir. Bunun bir sonucu olarak Türk solu yahut Türk seküler düşüncesi hiçbir başka ülkede evrensel bir akıma katkıda bulunmamıştır. Mesela Türkiye'de epey bir Maocu aydın çıkmışken, Türk solunun hiçbir ismi Çin'de (yahut başka bir ülkede) sükse yapmamıştır! Kötü bir tercüme hareketi olarak görülebilecek olan Türk solu, Türkiye'de Batı'nın yahut Marx'ın yahut Mao'nun tercümanlığını yapmayı meşru bulurken Türkçenin Nijerya'da yaygınlaşmasını yanlış olarak görür! Buna göre bir solcu aydının Türkiye'de Stalin'i yayması meşru, ancak bir Yozgatlının Mali'de bir okul açması emperyal bir eylemdir! Yahut bir sanatçının Türkiye'de Mozart'ı çalması ilericilik iken, bir Ganalının Fethullah Gülen'in şiirlerini besteleyip söylemesi aşırı milliyetçiliktir. Doğrusu bunları düşününce Türkçe Olimpiyatları'na seküler ve soldan gelen eleştirilerin tutarsızlığı kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor.

Ancak daha dramatik olan yanlış eleştirinin bir kısmını sahiplenen çeşitli muhafazakâr entelektüellerin tutumudur. Burada içerik olarak (yani günlük yaşam, ahlak vb. konularda) İslam'a referans veren ancak yapı (yani entelektüel pozisyon belirleme konusunda) olarak bilerek yahut bilmeyerek seküler ve temel kurucu metinlere uymayan bir tavır ile karşı karşıyayız. Arap olmayan bir Müslüman'ın doğru bulduğunu başka birine anlatması için sahip olduğu yegâne araç kendi dilidir. Bu aracın kullanılmasını sorgulamak insanı mutlak eylemsizliğe itebilir. Yahut bütün Arap olmayanlardan Arapça öğrenip ancak o zaman başka güzellikleri diğer uluslardan insanlarla paylaşmasını istemek gibi tuhaf bir sonuç ortaya çıkar. Önemli olan inşaların verdiğin mesajın doğruluğudur. Bu doğruluk konusunda sorun olmadığı sürece Mevlana'nın Farsça şiirlerinin, Yusuf İslam'ın İngilizce şarkılarının başka uluslardan insanlar tarafından ezberlenmesinde mahzur olmasa gerekiyor.

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/

Beyin Nasıl Dil Öğrenir?

Araştırmalara göre daha doğmadan bir bebek kendi ana dilinin gramer yapısını diğer dillerden ayırabiliyor. Nasıl mı?

Yaklaşık 8-9 yaşına kadar öğrenilen diller de bu bölgeye kaydediliyor. Ancak bu yaşlardan sonra öğrenilen dil artık farklı bir bölgeye yerleştiriliyor ve işte bu nedenledir ki yaş ilerledikçe bir dil öğrenmek zorlaşıyor.

Çocuklar yaklaşık iki yaşına kadar sınırlı sayıda sözel ifade kullanırlar ancak her şeyi kaydederler. O nedenle dil öğreniminde en önemli kural ailenin çocuğun konuşma çabalarını pekiştirmesi ve desteklemesidir. Çocuk çevresinde konuşulan ana dili ve genel gramer kurallarını kendi yaşam etkinliği içinde yaklaşık 4-5 yaşına kadar öğrenerek kullanma becerisi kazanır.

Eğer çocukta gelişimsel süreçler açısından herhangi bir sağlık sorunu yoksa kendi ana dillerini son derece sağlıklı bir yapı içerisinde öğrenecektir. Yapılan araştırmaların ortaya koyduğu şaşırtıcı sonuçlar var. Sonuçlar 2 yaşındaki bir çocuğun aynı anda 4 ayrı dili öğrenebileceğini gösteriyor. Hep bilinen görüşlerin aksine son araştırmalar çocukların hiç zorlanmadan ve her bir dili kendi gramer yapısı içinde kendi akustiğiyle öğrenebildiğini ve dilleri asla birbirine karıştırmadıklarını gösteriyor. Ancak küçük yaşlardaki çocuklarda yabancı dil öğretimi sırasında hem kendi ana dilinde hem de öğrendiği ikinci dilde bazı gecikmeler yaşanması sık görülüyor. Bunun sebebi de aynı kelimenin farklı dillerdeki karşılıklarını hemen hemen aynı zamanda öğrenmekten kaynaklanıyor. Aynı şekilde yabancı dil öğrenen çocuk diğer çocuklara oranla çok fazla kelime öğrenmek durumunda olduğundan öğrendiklerini pekiştirme ve kullanma süreçlerinde bazı gecikmeler olması da son derece normal karşılanmalıdır.

Çocuklara yabancı bir dili öğretmenin kesin bir kuralı ve yaşı yoktur. Ama genel kabul çocuğun kendi dilini konuşabileceği 2-3 yaşlarına gelmeden başka bir dili öğretmemek yönünde gibi duruyorsa da son araştırmalar bu düşüncenin çok geçerli olmadığını da göstermiş durumda. Eğer bu görüş doğru olsaydı o zaman farklı ülkelerden farklı dilleri konuşan insanların çocuklarının da sorun yaşamaları beklenirdi. Oysa böyle bir problem olmadığını biliyoruz. Üstelik çocuk hangi ebeveyniyle hangi dili konuşacağını bilerek konuşuyor ve asla dilleri birbirine karıştırmıyor.

Eğer ailede yabancı dil bilen kişiler yoksa ve çocuğa yabancı dil öğretilmek isteniyorsa bazı kurallara dikkat etmek gerekir. Öncelikle çocuğun yaşı çok önemlidir. Küçük yaşlarda dil öğretimi çok yararlıdır ancak kendi dilinin de gramer yapısını doğru öğrenmesini sağlamak gerekir. Bu nedenle:

• Çocuğa yaşına uygun dil öğretimine başlamak.

• Bunun için öğretilecek dili iyi bilen bir kişiyle çalışmak.

• Önce oyunlarla dil öğretimine geçmek.

• Asla zorlayıcı olmamak.

• Konuyu bir ders çalışma gibi görmemek çok önemlidir.

Pek çok aile çocuğunun en az bir yabancı dili iyi düzeyde bilmesini ister. Dil öğrenmenin zekâ ve hafıza gelişimi açısından ciddi yararları olduğu da bir gerçek. Ancak yabancı bir dil öğrenmek diğer pek çok öğrenme biçimlerinden farklı bazı süreçler içermektedir. O nedenle gerek kendi ana dilini öğrenirken gerekse başka bir dili öğrenirken ailenin tutumu son derece önemlidir. Çocuklar eğer doğuştan getirdikleri bazı özürler taşımıyorlarsa her şeyi kolaylıkla öğrenebilirler. Tek ihtiyaçları sadece biraz desteklenmek olabilir. Bu nedenle çocuk gelişiminde hep üzerinde durduğumuz gibi en temel kural olan doğru ve olumlu her davranışı pekiştirmek kuralı burada da geçerlidir.
Bu bakımdan ebeveynlere bazı küçük önerilerimiz olabilir:

• Bir dil öğrenmeye çalışan çocuğa o dili bilmiyorsanız asla müdahale etmeyin.

• Olayı bir ders gibi görmeyin ve asla ders gibi çalıştırmayın.

• Bir dil konuşularak öğrenilir. Konuşurken yanlışlar yapılacağını da unutmayın.

• Küçük öykü kitaplarıyla dil gelişimine destek verin.

• Dil hâkimiyetine güvendiğiniz bir eğitmenle çalışın.

• Tüm gün dil öğrenmek zorundaymış gibi davranmayın.

• Günlük kısa programlarla başlayın. Daha başında yabancı dilden soğumasına sebep olmayın.

• Dil yavaş yavaş öğrenilir ve önce uzun süre alıcı dil belleğine kaydedilir. Bir anda öğrendiklerinin size geri dönmesini beklemeyin.

 

Kaynak: http://www.e-psikiyatri.com

Bir Çocuk Kolayca Nasıl Yabancı Dil Öğrenir?

Harvard Üniversitesi’nin dünyaca kabul görmüş araştırmacısı Howard Gardner, Unschooled Mind isimli kitabında çok ilginç bir bilgi veriyor: Çocukların sıfır ile yedi yaş arasındaki toplam öğrendikleri, yedi ile on sekiz yaş arasında öğrendiklerinden daha fazla.

Buradan değişik sonuçlar çıkarabiliriz. Birincisi, sıfır ile yedi yaş arasında insan tam bir öğrenme canavarı... Bebekler, küçük çocuklar ne bulursa öğreniyorlar. Elbette hiçbir şey sunulmayan çocuklar da hiçbir şey öğrenmiyorlar. Gelişimini izleme imkanı bulduğum üç dil öğretilmeye çalışılan bir bebek oldu. Söz konusu bebek, yedi yaşına kadar Türkçe, İngilizce ve Almanca öğrendi. Nasıl mı?

 

Anadili İngilizce olan bir dadı tutuldu. Anne baba anadilleri gibi Almanca biliyordu, bebekliğinden itibaren evde Almanca ve Türkçe konuşuluyordu, yazları da çocuk Almanya’da uluslararası bir anaokuluna götürülüyordu. Burada Alman çocuklarının yanı sıra Amerikalı çocuklar başta olmak üzere başka milletlerden de çocuklar vardı. Böylece çocuk hem Almanca hem de İngilizce’yi günlük yaşamında kullanmak, Almanca ve İngilizce duyduklarıyla oyunlara katılmak zorunda kaldı. Türkiye’ye geldiğinde de Türk arkadaşları ve ailenin dil bilmeyen büyükleriyle ve tabii anne babasıyla da Türkçe iletişim kuruyordu. Şimdi on yaşlarında üç dili de gayet düzgün şekilde konuşabiliyor, okuyup yazabiliyor.

 

Türkiye’de yabancı dil geleneksel olarak Türkiye’de on iki yaşından sonra öğretiliyor. Hatta şimdiki ilköğretim sistemi ile liselerin hazırlık sınıfları on dört on beş yaşına çekilmiş oldu. Çocukların bu yaş evresi, bebeklikteki bağlam öğrenmesiyle kıyaslayınca yeni bir dili öğrenmekte çok daha zorluk çektikleri bir dönem. Çocuğa dil öğretmeye çok önce başlamak gerek. Bahçelievler’deki Ufuklar Eğitim Kurumları, çocukları üç yaşındayken okula başlatıyor ve çocuklara üç yaşından itibaren İngilizce öğretmeye başlıyor. Elbette okuma yazma bilmeyen çocuklara dil öğretme tekniği, okuma yazma bilen öğrencilerden tamamen farklı. Ufuklar Eğitim Kurumu’nda özel hazırlanmış bir öğrenme programıyla çocukların ilkokula başlayıncaya kadar konuşacak seviyede İngilizce öğrenmeleri amaçlanıyor. Okulun amaçlarından biri, henüz hayata geçirmedilerse çocuklara Çince ya da Japonca da öğretmek.

 

İnsanın kişilik gelişimini beş–altı yaşına kadar tamamladığına ilişkin görüşler var. Anne babalarsa bu dönemde, çocuklarının kişilik gelişimine yardımcı olabilecek mükemmel davranışlar içindeler. “Dur, yapma, hayır, olmaz, sen otur bakayım şuraya, yapamazsın dedim sana, ben yaparım, sen yapma…”:–))) Bir çocuk ABD’de yapılan bir araştırmaya göre 148 bin “hayır” sözüne karşılık, üç bin kez “evet” sözcüğünü duyuyormuş.

 

Çocukların kafalarını yapamayacakları şeylerle doldurmak yerine, kişilik gelişimlerine yardımcı olmak için neler yapabiliriz? Birkaç pratik öneri: Seçim yaptırın; sabah giyinirken, “ne giymek istiyorsun” diye sorabilirsiniz. “Kahvaltıda ne içmek istersin, meyve suyu, çay, süt?” “Dışarı giderken hangi oyuncağını almak istersin?”

 

Programlı bir yaşam sürmelerine yardımcı olun. Örneğin, her gün kahvaltıdan sonra on beş dakika resim yapabilirsiniz. Öğle yemeğinden sonra düzenli olarak dışarıda bir yere gidebilirsiniz. Akşam yemeğinden sonra birlikte on beş dakika kitap okuyabilirsiniz. Çocuğunuzun okuma yazma bilmesi o kadar önemli değil. Resimli kitapların sayfalarını çevirebilir ya da siz okuyabilirsiniz. Gazete de okunabilir. Ayrıca masal kitaplarının dışında kitapları da okuyun. Resimsiz kitapları da okuyabilirsiniz. Mümkünse bu işi çocuğunuz yanınızda ya da kucağınızdayken yapabilirsiniz.

 

Mümkünse bir program yapıp bir gün müze, bir gün itfaiyeye gitme, bir gün (varsa) vapura ya da otobüse binmek daha önce görülmedik yerlere gitmek, denenmemiş şeyleri yapmak çocuğun kavramsal dünyasını zenginleştirecektir.

 

Çocuğunuzla ne yapabileceğinizi bilmiyorsanız, Rota Yayınları’ndan yeni çıkmış çok güzel bir kitap var: 365 Televizyondan Uzak Etkinlik. Öyle güzel bir kitap ki, içinde önerilen bazı etkinlikleri yetişkinler kendi aralarında da oynayabilirler. Sevgiler.

 

Dil Nedir? -2- “ Dil” İ Nasıl Sınıflandırıyoruz?

DOĞAL BAKIMDAN “ DİL” İ NASIL SINIFLANDIRIYORUZ?

 Cansız tabiatın ve canlıların hem birbirleriyle, hem de kendi aralarında, devamlı ve çok yönlü ilişkisi vardır. Bu ilişkilerin süregeldiği alana bildirişim düzeyi diyoruz. Bu alanda bir anlatım aracı olan dili, doğal bakımdan üç sınıfta inceliyoruz:

1) Doğa dili; doğanın, evrenin ve eşyanın, insan zekası tarafın­dan algılanmasına, anlaşılıp hissedilmesine araç olan doğal bildirişim­lerdir. (Göklerin dili, ağaçların dili, denizlerin, toprağın dilleri, v.b. )

2) Hayvan dili; hayvanlar arasındaki bildirişimlerle ilgili işaret sistemleridir. (Zoosemiyotik)

3) İnsan dili; bir gramer sistemine bağlı olarak insanın düşünce ve duygularını ifade etmesine yarayan hareketli, sesli, sözlü, yazılı işaretler sistemidir.

 TEKNİK YÖNDEN DİL KAÇA AYRILIR?

 Dil dediğimiz, bildirişim ve anlatım aracını, işaretlerin yapısı, biçimlendirilmesi, kısaca ifade tekniği bakımından üç bölümde kontrol edebiliriz: -

 1) Hareket dili; insanın, genellikle, başkalarına bir şey anlatmayan doğal hareketlerinin dışında kalan, işarete (— anlamlı ifade) ye yönelmiş, bilinçli ve sınırlı hareketleridir. Bunda harfler, sözcükler, ya da bunların bilinçli çağrışımları; kopyaları yoktur: Hareket dili adeta klişe cümlelerle örgütlenmiştir. Bu bakımdan hareket dilini, sağır dil­sizlerin “parmak işaretleriyle konuşmak” biçiminde, bilinçli olarak harf harf, kelime kelime düzenlenmiş, öteki hareket dilleri ile karıştırmamalıyız. Çünkü bu ikinciler, aslında varolan bit dilin, sesli ve yazılı dilin şifrelerinin biçim değiştirerek kopya ve taklit edilmesinden oluşmuşlardır. Gerçek hareket dilinin kendine özgü bir yapısı ve derin psişik ve sosyal, zihinsel ve sosyo-kültürel, gizli birikimleri vardır.

Hareket dili, öyle anlaşılıyor ki ilk insanların uğultulu, homurtulu, inlemeli, haykırışlar, ya da sükun ifade eden “ sesleniş”lerine arkadaşlık eden ilk ve en ilkel dili idi.

2) Konuşma dili: Konuşma, insanın, düşündüklerini, sesli, sözlü belirtilere bağlama yetisini, dil aracılığı ile belirli, bilinçli bildirişim biçimleri ve dinamik bir mekanizma içinde kullanmasıdır. Şu anlamdaki “konuşma”, sesli bir “düşünme”dir. Konuşma dili, düşüncedeki içerik­leri, sistemli, uyumlu ses kalıpları halinde düzenleyip, bildirişime, anlatıma araç olur.

3) Yazı dili; yazı, düşünülenlerin dil aracılığı ile anlatım ve bildirişiminde yararlanılan resimsel çizgiler, sistemli ve uyumlu yapma işaretlerdir. Yazı dili, konuşmanın maddesel kalıplara dökülmüş biçimidir.

Bilinen en eski yazısı olan en eski diller Sümer (MÖ. 3500 )., Akad (MÖ. 4000), Mısır (MÖ. 4000 Y ve Çin (MÖ. 2000), dilleridir.

Yazının bulunup kullanılmaya başlamasından sonradır ki,. dil, işlenmiş ve oluşmuştur. Bir bakıma yazı, dilin gözler önüne serilmesine, somutlaşmasına, ele avuca. alınmasına sebep olmuştur: Yazı dili, konuş­ma diline oranla daha nesnel, daha maddeseldir. Bu niteliği dolayısıyla yazı dili, edebiyatın, şiir, hatta resim sanatının başlangıcı sayılmalıdır.

COĞRAFYA, DİLDE NASIL BİR AYRIMA SEBEP OLUYOR?

Coğrafya, dilde milli dil, yabancı dil ve azınlık dili ayrıcalıklarını sınırlayan etkendir. Buna göre:

1) Belli bir toplumun, belirli bir coğrafyaya yerleşmesi, orayı bir ülke, yurt, vatan haline getirir. Ve bu ülke üzerinde yaşayan topluluk kendisine özgü, özel gramer kurallarına bağlı özel işaretler sistemi olan kendi milli dilini konuşur.

2) Ülke coğrafyasının sınırları dışında kalan toplulukların konuştuğu diller ise genellikle, yabancı dillerdir.

3) Her iki biçimde de dutuma ters düşen grupların konuştuğu dillere azınlık dili demek gerekmektedir.

 DİLLERİN SINIFLANDIRILMASINDA TARİHİN OYNADIĞI ROL NEDİR?

 Tarih, dilin doğuşunda, gelişmesinde ve oluşumunda son de­rece etken rol oynamaktadır.

Sosyo-ekonomik ve siyasal, kültürel sebepleri içinde saklayan tarih, bu nedenlerle gelişen, ya da yıkılan toplumları sıralamaktadır. Bili­nen tarih yazı ile başladı. Belgesel tarih yazı dilinin eseridir. İşte bu tarih bize bazı toplulukların dilleri ile birlikte göçüp gittiklerini anlatmaktadır. Bazan da topluluklar dil değiştiriyorlar.

Bütün bu olgulara dayanarak tarih içinde dilleri zaman bakımın­dan bir ayrışıma tabi tutabiliyoruz.

Bazı istatistikler. 2500 3500 kadar dil saymışlardır. Bunlardan 20-25’i önemsenmektedir.

Bilinen diller arasında tarih bize şu sınıflandırmayı yapmak olanağını veriyor:

1) Ölü diller: Bunlardan sınırlı olarak belgesel yarar sağlanabildiği halde bugün artık konuşulmaz olmuşlardır. (Latince gibi).

2) Canlı (yaşayan) diller: Bu sınıfa, günümüzde kullanılan bütün diller girmektedir.

3) Uygarlık dilleri: Geçmişte ve günümüzde belli bir toplumun dilinin, kendi ülkesinin sınırlarını aşarak bilim, sanat, teknik ve tüm kültür alanında önemli etkiler yapması halinde o dilin bir uygarlık dili niteliğini kazandığını görüyoruz. Tarih bize bir dilin çok geniş ve yabancı alanları etkileyebilmesi için sadece askeri kudretin yetmediğini, o dil aracılığı ile yüksek uygarlık değerlerinin de yayılması gerektiğini göstermektedir. Günümüzde bilim, teknoloji, sanat, kültür ve uygarlık yayan diller kitle haberleşme araçlarıyla daha etkili roller oynamaktadır.

Dil Nedir? -3- Anlatım Düzeyi Bakımından Diller Nasıl Ayrılır?

 

ANLATIM DÜZEYİ BAKIMINDAN DİLLER NASIL AYRILIR?

Anlatım ve bildirişim, kısaca haberleşme (komünikasyon) düzeyleri toplum içinde farklılıklar gösterir. Grupların, mesleklerin, zümrelerin, sınıfların ve kitlelerin kendilerine özgü, ortak düşünce dil ve sembolleri vardır.

1 Günlük haberleşme ihtiyaçlarını karşılayan, genellikle geniş bir alanda ortak kalıplarla işleyen günlük konuşma dili,

2 Toplumun çok büyük çoğunluğunu, hatta tamamını içeren halk dili,

3 Yüksek kültüre, bilime ve sanata dayalı seçkinler dili (bilim dili, edebiyat dili, şiir dili vb.)

ANLATIM BİÇİMLERİNİN ÖZELLİKLERİ, DİL SINIFLANDIRMALARINA NASIL BİR PLAN GETİRİR?

Anlatım biçimlerindeki, yani bildirişim (haberleşme) modellerindeki ayrıcalıklar, özel komünikasyon alanları, dilin kullanılışında şöyle bir şemayı meydana çıkarmaktadır.

1 Bilim dili:

Her bilimin kendi disiplini içinde kullanılan kavramlar, terimler, kalıplarla örgütlenmiş işaretler ve semboller sistemi.

2 Sanat dili

Güzel sanatların her dalında konu ile ilgili ortak bildirişim ve anlatım aracı. Kuralları, ritimleri, ilkeleri, teknikleri, sembolleri kapsayan, örgütlenmiş haberleşme.

3 Teknik dili:

Gün geçtikçe gelişen teknolojinin bilimden ve uygulamadan, aldığı, durmadan zenginleşen mesleki ifade ve ortak iş aracı.

4 Kitlesel haberleşme dili:

Kile haberleşme araçları dediğimiz basın, radyo, televizyon, sinema, v.b. bir kaynaktan geniş alıcı kitlelere yayılan mesajları gönderirken kendilerine özgü, teknik dil kullanırlar. Daha doğrusu konuşma, yazı ve hareket dillerinden çoğu zaman birlikte yararlanırlar ve bunlara kendi teknik olanaklarıyla özel katkılarda bulunurlar:

1- Basında gazete, dergi ve afiş vb. yazı dilini haber, yorum, düşünce kanallarından geçirirken, tespit edilmiş hareket dili olan fotoğraftan da yararlanarak, konuya ve yapmak istediği etkiye göre değişik harf ve yazı biçimleriyle özel bir görüntü tekniği içinde (mizanpaj) sunarlar. Böylece çok ve çeşitli konuların, önem sıralarına göre değerlendirilip, ölçülüp biçilerek, haber, görüş ve yorumları en etkili biçimde yığınlara ulaştıracak yazı biçimleri, harf büyüklükleri, etkili başlıklar, flâş cümleler, özet kalıplar, sloganlar, resim, fotoğraf ve karikatürlerle bir gazete sayfası, ya da bir dergi kapağı adeta sentetik bir dil meydana getirirler. Bir gazete sayfasının tüm öğelerinin birlikte ve bütün olarak konuştukları ayrı dil vardır.

Bildirişim modellerini incelerken göreceğiz; basında verici uç (kaynak), alıcı yığınlara doğru, açabildiği kadar mesaj kanalı açarak bunları kodlar, şifreler (yazı, yazı tekniği harf biçimleri, sayfa ve başlık yapısı, mizanpaj, renk). Alıcı yığınlar bu kodları çözerek kullanılan dil aracılığı ile verilmek isteneni almış olurlar, Burada basın dilinin (verici) ile (alıcı) arasındaki ortak kalıplar, ortak izafet çerçeveleri, ortak kelimeler, sınırlı bir bildirişim düzeyi ve anlaşılır, anlamlı haberleşme biçimleri bakımından ne derece önemli ve dikkat isteyen bir dil olduğunu hatırlamak gerekir.

2- Radyo, televizyon ve sinema, dilin tüm olanaklarından modem biçimlerle yararlanırlar. Konuşma ve yazı diline hareket, müzik, ses görüntü, olay, belge katmak suretiyle sinema ve televizyon sentetik bir dil oluşturmaktadır. Radyo ise konuşma dilini, konuşma biçimi, akustik, ses kanalları, imaj yaratıcı tekniklerle ve yardımcı öğelerle (müzik, olay, vs.)destekleyerek dilin psikolojik ve sosyal, kültürel özelliklerinden yararlanarak ayrı bir dil biçimine doğru geliştirir.

5 Edebiyat, şiir dili:

Dil, her şeyden önce, bir düşünme, konuşma ve yazma aracıdır. Dili, “anlatıma, bildirişime yarayan yapma işaretler sistemidir” diye tanımlamıştık. Dil bu hali ile tam bir araçtır. Bir eylemdir.

Dilin bir eylem, bir araç olmaktan çıkıp bir sonuç, bir amaç haline getirilmesine edebiyat diyoruz. Edebiyatta ve tüm edebiyat sanatlarında (düz yazı, şiir, tiyatro, roman) dil, bir aracı, bir kanal değildir artık. Edebiyatta dil, nesnel bir değer kazanır. Biçim alır, maddeleşir, resim, heykel, müzik, mimari gibi somut bir eser haline gelir.

Bu, artık sanatın ritim ve yasalarına tabi olan ayrı bir dildir.

Edebiyat nedir? konusunu incelediğimiz zaman daha ayrıntılı olanak kaydedeceğimiz özellikler vardır. Şimdilik Jean Cocteau’nun bir sözü ile yetinelim: “Şiir dili öyle ayrı bir dildir ki, başka hiç bir dile çevrilemez, hatta yazıldığı dile bile... “

6 Müzik dili:

Müzik dili derken, özel işaretlerle (nota) ses haline, dönüştürülen bir bildirişim anlatılmaktadır. Burada ses, ya da nota, duyguların (ya da çok soyut düşüncelerin) iletişiminde sistemli, yapma işaretler niteliğindedir. Bu anlamdaki müzik dilini, sözlü müzikteki yazı dili ile karıştırmamak gerekir. Şüphesiz bu ikincisinin de düz yazıdan, hatta şiirden farklı bir yanı vardır. (Edebiyat cümlesinin, müzik cümlesine ritim, anlam ve gramer bakımından uyum sağlaması) gibi. Müzik cümlesi deyimi ile seslerin sağlam ve müzik kurallarına bağlı özel bir sıra içinde birleştirilmesi kastedilmektedir.

7 Mekanik dil (kompüter dili)

Kompüter, elektronik bir araç olarak, (bilgi işlem) programları bakımından mekanik harf ve sembolleri kullanmak suretiyle yeni bir (teknik dil) geliştirmektedir. Makineye verilen emirleri düzenleme (bireşimli dil, çıkış dili, gerçekleştirme dili, işlem dili, kaynak dil, sembollü dil) gibi terimlerle çalışma sonuçlarına ulaşır. Beslenen mekanik hafıza istenen sonuçları hesap ve şema teknikleri halinde aktarır.

Dil Nedir? -4- Dil Bilim Bakımından Dilleri Nasıl Ayırabiliriz?

DİL BİLİM BAKIMINDAN DİLLERİ NASIL AYIRABİLİRİZ?

Dillerin yapı özellikleri, tipoloji açısından yapılan sınıflandırmalarda rol oynamıştır. Genel dilbilgisine ışık tutan mantık prensiplerinin esas teşkil ettiği bu sınıflandırmada özellikle iki ayrım yapılabilir:

1- Benzer Diller

Sözlerin ve fikirlerin doğal sıralanışına göre benzerlik gösteren dillerdir. Fransızca ile İspanyolca’nın benzerliği gibi.

2- Devrik Diller

Bunlarda söz ve fikir akışı paralelliği bulunmaz.

Bu açıdan özel unsurlar katkısıyla gelişen Analitik dil ve iç değişikliklerin gramatikal ilişkilerini belirleyen sentetik dil ayrımı da yapılmıştır.

Bunlardan başka tarihsel kökler bakımından da bazı ayrımlar yapılmaktadır.

DİL NASIL DOĞDU VE NASIL GELİŞTİ?

İlkel insan, başlangıçta herhalde hayvanlar arasındaki bildirişim biçimlerine uygun bir dil kullanıyordu.

Bu sebeple insan dilinin farklılıklarını, özelliklerini iyi anlayabilmek için hayvanlar arası bildirişim sistemini kavramakta yarar vardır.

Hayvan psikofizyolojistleri bütün sosyal hayvanların kendi aralarında düzenli işaretler yardımı ile bilgi alışverişi yaptıklarını, heyecanlarını hareketler, tavırlar, mimikler, sesler vb. ile belirttiklerini ve bir bildirişim sistemi geliştirdiklerini saptamışlardır.

Önce basit bir bildirişim modellinin hayvanlarda nasıl belirdiğini açıklayalım:

Bildirişim, ortak kalıplara sahip iki birey arasında (kaynak) ve (alıcı), aktarılan işaretler (mesaj ), aracılığı ile kurulan ikili ilişkileri (etki-tepki) kapsar.

Bu işaretler, vericiden çıkan dış uyarıcı unsurun alıcıda yol açtığı davranışlarla belirlenen duygusal, çok yakın geçmişe ait hatıralar ya da yakın geleceğe ait uyarılardır.

Hayvanlarda bildirişim işaretleri, çok değişik nitelikler gösteren optik, akustik, elektrik, vb. fiziksel ve kimyasal karakter gösterirler. Çoğunlukla, bu işaretler, ortak kalıplar halinde kalıtımla devam ederler ve doğuşta mevcutturlar.

Hayati ilişkilerin tüm görevlerini kapsayan bu işaretler beyin merkezlerinin kontrolü altındadırlar. Yemeğe çağrı, tehlike işareti, ana-baba ve aile ilişkilerini tanzim gibi görevlere dayalı bu bildirişim sistemi objektif kalıplar ve bölgesel nüanslar (lehçe farkları) göstererek işlemektedir.

Bazı üstün hayvan türlerinde, ses bildirişim sistemi bakımından insanlarınki ile ortak mekanizmalar bulunmuştur. Hele arılanın ve yunus balıklarının bildirişim sistemleri adeta gerçekten bir dil denilebilecek kadar ilginç modeller vermektedir.

Arıların kimsayal bildirimler ve sesli işaretler eşliğinde danslardan meydana gelen bildirişim sistemi oldukça karmaşık, anlamlı mesajlar örgütü halindedir.

Yunus balıklarının çok çeşitli sesler ve ıslıklarla haberleştikleri, gruplara kumanda ettikleri, belli vaziyet alışlara hakim oldukları, arılar gibi, onların da, eğitim ve öğrenim temellerinin insanınkine yakın olduğu bugün bilinen gerçekler arasındadır.

İlkel insanda da hayvanlarla ortak, doğuştan mevcut, kalıtım yolu ile kuşaktan kuşağa geçen. hareket, ses ve öteki işaretlerle başlayıp gelişen ilkel bir bildirişim sistemi vardı. Fakat taklit, öğrenim ve tasvir ile çok gelişen ve orijini kalıtıma dayanmayan çok çeşitli, zengin anlamlı, değişken, uzak geçmişi hatırlatan, yaratıcı bildirişim modelleri insanı hayvandan ayıran en önemli özellik halinde ortaya çıkmıştır.

Gittikçe karmaşık biçimlere girerek, insanın sembolik faaliyetini ifade eden dil, sesler, jestler, davranışlar, tavırlar ve işaretler aracılığı ile düşünceleri, olayları ve somut gerçekleri belirtme yeteneğine dayanmaktadır.

İnsan dili, bildirişim kalıpları, sembolleri, tüm işaretleri ve değişebilirlikleri yönünden de değişmez işaretlerle örgütlenmiş hayvan bildirişimlerinden ayrılır. İnsan dili, iradi alarak gelişen, değişen, çok karmaşık bir örgütlenmeyle oluşmaktadır.

Doğa gürültülerini, hayvan haberleşmelerini, jestleri, mimikleri, sesleri, taklit ile başlayan insan dili, kalıtım ötesi katkılarla ve bizzat insan eseri olan yapma işaretler sistemi ile gelişmiş ve çok zengin anlamlı ortak kalıplar mekanizması aracılığı ile insan ilişkilerinin en önemli bağı olmuştur.

DİLİN EN ÖNEMLİ GÖREVLERİ NELERDİR?

Dil, eşyayı, doğayı, düşünceleri isimlendirmek, onları özellikleri bakımından ayırarak, aynı toplumu meydana getiren bireyler arasında ortak değerlendirmelerle sosyal niteliklere kavuşturmak gibi bir görev yapar. İsimlendirmek de değerlendirip ayırmak yani yüklemlemek de dilin, düzenleyici sosyal görevini belirleyen iki ayrı görünümüdür.

Dil, böylece tek parça halinde görülen çevreyi çok sayıda, âdeta sınırsız olarak (küçük şey) lere böler, isimlendirir ve anlam yükler. Bu faaliyet sosyal yaşamın şartıdır. Onun içindir ki dil, insanla yaşıt bir sosyal örgütlenmenin de ta kendisidir. Çevreyi, şeyler halinde parçalayarak, sosyal, ortak kalıplar içinde isimlendiren ve yüklemleyen insan, bu faaliyet sayesinde alet yapabilmek ve onları kullanabilmek olanağına, yeteneğine ulaşmıştır. Teknik, daima dille paralel olarak gelmiştir. Bilim ve sanat da öyle. Nitekim çok yetenekli hayvanlara dil öğretilemediği için meslek öğretilememiştir. Onlarda güdü, insandaki dil yerine bir sosyal yaşam sağlamaktadır. İnsanın yaratacağı dil sayesinde mümkün olabilmiştir. Aslında sosyal bir bildirişim örgütü olan dil bu yönü ile sosyal hayatı düzenleyici rol oynamaktadır.

DİLİN SOSYOLOJİ VE PSİKOLOJİ AÇILARINDAN GÖRÜNÜMÜ NASILDIR?

Bildirişim sistemi içinde dil, (kaynak) ve (alıcı) olarak yani (uyarın) ve (uyarılan) sujeler arasında bir sosyal olgu, bir sosyal olay niteliği taşıdığı kadar (kaynak) ve (alıcı)nın psişik durumları bakımından da psikolojik bir olay karakteristiği ifade etmektedir.

Dilin bireyden çıkışı, ikinci birey tarafından (alınışı) ruhsal durumlarla, zihinsel mekanizma ile ilgili, algılama sonucu veren bireysel psikoloji olaylarıdır.

Bireysel psikoloji dilin psişik işleyişini, dil ve düşünce, dil ve hareket arasındaki ilişkileri, dile dönük vaziyet alışları, dilin bireyde nasıl başlayıp, nasıl geliştiğini, (dil) ile (öğrenme)nin bağıntılarını vb. araştırır, inceler.

Keza dil bozukluklarının psikopatolojideki yeri çok önemlidir. Aynı biçimde komünikasyondaki dil probleminin sosyal rahatsızlıklardaki önemi açıktır.

Kısaca dil bir yandan psikolojinin, öte yandan sosyolojinin konusu olarak iki ayrı görünüme sahiptir.

Dil Nedir? -7- Dünya Dilleri Nasıl Sınıflandırılmıştır?

DÜNYA DİLLERİ NASIL  SINIFLANDIRILMIŞTIR?

Dilbilim uzmanlarınca yapılan sınıflandırmalar, “dil atlasları”nda toplanmıştır. Aşağıdaki şemalar, çoğunlukla kabul edilmiş ve son bilimsel ayrımlardır. Bu şemalar dillerin kökenlerini ve evrimlerini de tespit etmektedirler. (Şemalar sadeleştirilmiştir.)

HİNT-AVRUPA DİLLERİ

Hitit-Hint-İran

Ermenice

Trakça

Helen

Arnavutça

İtalik

Germen dili

Baltık-İslav dili

İran dili

   

İonia

 

Gaelce

Almanca

Rusça

Farsça

   

Yunanca

 

İrlanda dili

İngilizce

Sırpça

Afganca

       

İskoçya dili

Norveç dili

Bulgarca

Sanskritçe

       

Latince

İsveç dili

 

Hintçe

       

Roman

   
         

İspanyolca

   
         

İtalyanca

   
         

Fransızca

   

HAMİ-SAMİ GRUBU

Arapça

Kenan dili

Mısır dili

Habeş dilleri

İbranice

 

ZENCİ AFRİKA GRUBU

Sudan dilleri

Bantu dilleri

Şehra dilleri

Nil-Kongo dilleri

Boşiman

___________ *____________

ÇİNCE

____________ * ____________

TAY DİLLERİ

Laosca

Vietnam dili

Siyam dili

TİBET-BİRMAN DİLLERİ

Tibetçe

Himalaya dilleri

AMERİKA DİLLERİ

Aztek

Meksika

Maya

KAFKASYA DİLLERİ

Kuzey Çeçence

Güney Gürcüce

Avarca

Lazca

Çerkesçe

 

Türk Dili Hangi Gruptandır Ve Hangi

Köklerden Doğarak Gelişmiştir?

Türkçe Ural-Altay dilleri grubuna bağlıdır. Bu dillerin Altay kolundan doğup oluşmuştur. Aşağıdaki şema Türk dilinin bağlı bulunduğu grubu göstermektedir.

URAL-ALTAY DİLLERİ

Uralca

Fin dili

Macarca

ALTAY DİLİ

TÜRKÇE

Moğolca

Tunguz dilleri

Avrupa Türkçesi

 

Mançurya

Asya Türkçesi

   

Çuvaş Lehçesi

   

Yakut Lehçesi

   

Özbek Lehçesi

   

Kırgız Lehçesi

   

Kazak Lehçesi

   

Azeri Dili

   

Dilimizi Nasıl Öğreniyoruz?

Keşfedilmeyi Bekleyen İnsan

İnsanoğlu bilimsel araştırmalarla kainattaki sırları çözmeye çalışırken, keşfettiği ve öğrendiği en önemli şeylerden birisi de kendisi olur. Aslında insan pek çok gizli kalmış hazinenin anahtarıdır ve bu anahtar sayesinde birçok muamma çözülebilir. Ancak bu anahtarın nasıl kullanılacağını bulmak da sanıldığı kadar kolay değildir, hattâ diyebiliriz ki anahtarın kendisi de başlı başına bir muammadır.

Maddî ve metafizik hakikatleri anlamada pek çok yönden ele alınabilecek olan insanın en önemli özelliklerinden birisi öğrenme kabiliyetidir. Daha anne karnındayken ve ondan sonra da doğumdan itibaren başlayan öğrenme süreci çok yoğun bir şekilde ömür boyu sürer. Bu öğrenme faaliyeti kimi zaman farkında olarak yaptığımız bilinçli bir faaliyet iken, kimi zaman da farkına bile varmadan gerçekleşen bir olaydır. Mesela belli bir meslek edinirken genelde birinci kategorideki öğrenmeyi gerçekleştirmeye çalışırız. Buna karşılık yolda yürürken gözümüze ilişen pek çok şeyi de farkında olmadan zihnimize kazırız ki bununla da ikinci kategorideki öğrenmeyi gerçekleştirmiş oluruz.

Bebeklikten itibaren farkına varılmadan ve varılarak gerçekleşen öğrenme faaliyetleri içinde en ilgi çekici olanlardan birisi ise dil öğrenmedir. İnsanın dili nasıl öğrendiği konusu hep merakımızı celbetmiş ve onlarca bilim adamını bu konuda düşünmeye ve yorumlar yapmaya sevk etmiştir. Ancak insanla ilgili birçok konuda olduğu gibi, bu alan da henüz tam olarak aydınlatılamamıştır.

Çocuklar dillerini büyük bir kolaylıkla öğrenirler, ancak bu olağanüstü olayın nasıl gerçekleştiğini biz aynı kolaylıkla anlayamayız. Bilgisayar dünyasındaki araştırmalarda yerini alan bu konuyla ilgili “doğal dil işleme” denilen “sunî olmayan bir dilin yapısının çözümlenerek anlaşılması veya yeniden üretilmesi”, “bilgi çıkarımı” adı verilen “önceden belirlenmiş bir formata uygun bilgilerin büyük metin dosyaları arasından bulunup çıkartılması” ve “metin özetleme” olarak ifade edilen “metnin anlamına katkıda bulunmayan kelimelerin atılması” ve benzeri pek çok araştırma alanlarının ortaya çıktığı teknoloji devrinde bile, üç-dört yaşlarındaki bir çocuğun kullandığı dilin inceliklerini kavramak ve bunları çağımızın süper aletleri olarak gördüğümüz bilgisayarlarda tam olarak kullanmak mümkün olamamıştır.

Bu konuyla ilgili olarak bilim çevrelerinde yapılan tartışmalar bir insanın tamamen yeni olan bir şeyi nasıl öğrendiği, dili istediği gibi kullanmaya nasıl başladığı ve dil öğrenmek için ihtiyaç duyulan yeterli ve gerekli ortam ve metodun ne olduğu üzerinde odaklanmaktadır.

Dil Öğrenme Hakkında Farklı Görüşler

Augustine’e göre dil öğrenen çocuk, bir başka dil bilen fakat yabancı bir memlekette oradaki insanların konuşmalarını anlayamayan biri gibidir. Wittgenstein ise, bu yaklaşımın ilk kez bir dil öğrenen kişi için kullanılabilecek bir malzeme olmadığını, çünkü burada söz konusu olan yabancı kişinin zaten bir dil bildiğini ve yeni dilin yapısını önceki bilgilerine göre anlayabileceğini, dolayısıyla da olayın karakteristiğinin değiştiğini savunmaktadır. Chomsky ve Fodor gibi Agustine’den çok sonra gelen filozoflar ise aynı soruya yeni bir cevap vermeye çalışmışlar ve problemi, dili anlama ve öğrenmeye bir giriş noktası teşkil edebilecek evrensel bir gramer veya dil edinme aracı ile çözmeye çalışmışlardır. Wittgenstein son çalışmalarında dil, mana, düşünce vb. konularda pek çok metodolojik teklifler sunmuştur. Önceki çalışmalarında ise dil öğreniminin ilk basamaklarıyla ilgili pek çok yaklaşımlar yer almaktadır. Mesela, dil öğreniminin ilk ve en basit aşamasında, öğreticinin herhangi bir açıklamada bulunmadığı ve çocuğun da anlamadan gerçekleştirdiği taklidî bir öğrenme söz konusudur. Ancak çocukta daha sonraki safhalarda ortak yargıların oluşmasından sonra dil, şartlı davranışlardaki tepkilerin yerini almaya başlar. Bundan sonra çocuğun dili ne kadar bilerek kullandığı hakkında fikir sahibi olabilmek için onun dili sadece taklit edip etmediğine, tersine anlayarak kullanıp kullanmadığına bakılır ve onun dili kullandığı sırada gösterdiği inceliklere göre dilin kurallarını öğrendiği söylenebilir.

Bruner, Wittgenstein gibi sözcük ve gramer öğreten dil oyunlarının çocuğun dili öğrenmesinde önemli rolü olduğuna işaret eder. Bunun yanısıra çocuğun dil öğrenme kabiliyetini geliştirmek için doğuştan gelen zihnî melekeler ve uygun sosyal çevre ile beraber bir takım iletişim biçimlerininin de çok önemli ve gerekli olduğunu vurgular. Wittgenstein’ın aksine, Bruner çocukların eğitilmesine gerek olmadığını, çünkü onların zaten dil edinme için gerekli bir yapıyla desteklenmiş, devamlı dikkatli, bağlantı kurma ve anlama eğiliminde olduklarını savunur. Çocukların, kendilerine anlatılan her şeyi anlıyor kabul edildiğine dikkat çeker. Bruner bir yandan bunları ileri sürerken diğer yandan Wittgenstein’ın fikirlerine ve özellikle çocukların kendilerine doğuştan verilen birtakım yetilere sahip olduğu düşüncesine de önem vermektedir.

Wittgenstein’a göre dil olmadan iletişim kurmak mümkündür, ancak birbirimizi istediğimiz şekilde etkilememiz, istediğimiz şeyleri yapmamız tam olarak mümkün değildir. Çünkü ortak olarak bir şeylerin yapılabilmesi için bir dil cemiyetinin tüm fertlerinin tam anlamıyla kabul ettiği ortak bir dile ihtiyaç vardır. Dil, düşünceler için bir vasıtadır ve eğer ortak bir dil ve dil anlayışımız olmazsa aynı anlamdan bahsedip bahsetmediğimizi, aynı beklentilere sahip olup olmadığımızı vb. anlamamız mümkün değildir. Bu sebeple dil duygu ve düşüncelerimizi başkalarına aktarmak için kullanabileceğimiz en önemli vasıtadır.

Wittgenstein, çocukların insanlığın ortak değerler dünyasına girmek üzere yaşadığı toplumun dilini öğrenmesi hakkında şöyle düşünmektedir: Dil öğreniminin ilk safhası isimler ve nesneler arasındaki ilişkilerin öğrenilmesidir ki bu daha sonra kelimelerin kullanımına ilk adımı teşkil edecektir. Çocuk, dili öğretenin ardından birtakım kelimeleri tekrar ederek işe devam edecek ve bu kelimeleri onlara herhangi bir mana vermeden öğrenecektir. “Burada”, “beş” gibi daha karmaşık kavramlar sonraki aşamalarda çocuğun temel birtakım bilgileri alması ile gelişecektir. İsimleri öğrenmek, satrançta bir taşı satranç tahtasının üzerine koymaktan farksızdır ama satranç oynamayı öğrenmek demek değildir. Ancak satranç oynamaya başlamak için taşların diziliş sırasını ve hareket şekillerini bilmek gerekir, dil öğrenmede kelimelerin yerli yerinde kullanılması da buna benzemektedir. Öğretim gerekli bir etkendir fakat yalnızca davranışlarla tek başına yeterli olamaz, yani dili öğrenip anlamayı netice verecek yeterliliğe sahip değildir. Wittgenstein, Bruner’in sosyal ortam faktörüne bu sebeple ihtiyaç duymaktadır. Çocuklar, dildeki belirli bir yapıyı önce olduğu gibi alıp bu yapının mahiyetini bilmeye ihtiyaç duymadan kullanırlar ve böylece dildeki yapıları herhangi bir eleştiriye tabi tutmadan büyüklerin söylediklerine tam olarak güvenerek öğrenirler. Eleştirel yaklaşımları ise ancak ileri safhalarda dil öğretimine belirli bir şekilde cevap verdikleri ve öğretilen kuralları uygulamaya çalıştıklarında mümkün olur. Wittgenstein’a göre çocuğun dil üzerinde kendi yorumlarını yapabilmesi ancak kelimelerin manalarını tam olarak öğrenmesiyle mümkündür ki bu onun kelimeler, cümleler, gramer vb. hakkında artık birtakım anlayışlara sahip olduğunu gösterir.

Madde, İnsanı Açıklamaya Yeterli midir?

Yukarıda bahsedilen tartışmalardan da anlaşılacağı üzere, insanı ve insana bağlı fonksiyonları açıklamada sadece maddî bir kısım kriterleri kullanmak bilim çevrelerinde her ne kadar bir metot olarak belirlenmiş ve objektif olarak nitelendirilmişse de bu yaklaşım çoğunlukla eldeki problemin çözümünde yetersiz kalmaktadır. İnsanla alakalı konuları sadece maddî olarak ele alıp metafizik boyutu tamamen devre dışı bırakmak bilimin her zaman yanlış veya eksik sonuçlara ulaşmasına sebep olmuş ve olacaktır.

İnsanın ana dilini ve diğer dilleri öğrenmesi konusunu sadece öğretmenlere, çevreye veya sosyal ortama dayandırmak çok yetersizdir. Her insanın kendini ifade etmesi ve kendisine ifade edilenleri anlayabilmesi için gerekli olan bir kısım donanımlarla dünyaya geldiğini kabul etmek gerekir. İnsan kendisine bahşedilen bu altyapı sayesinde herhangi bir dili öğrenmeye yetecek potansiyele sahiptir, ancak yetiştiği ortama göre daha sonra bu donanımlar gerekli şekilde kullanılmaya başlanır. Hatta kişi bebeklik ve çocukluk devresinde bu donanımlar o kadar canlı ve güçlüdür ki aynı anda birden fazla dil öğrenmesi de mümkündür. Sahip olunan bu potansiyelin aktif hâle gelebilmesi için öncelikle bir alışma dönemi yaşanır. Bebekler bir-bir buçuk yıl kadar bir dinleme dönemi geçirerek bu alışma devresini yaşar ve bu zaman zarfında dil kabiliyetleri gelişmeye başlar. Daha sonra da birkaç yıl içerisinde bu potansiyel çok hızlı bir şekilde gelişir ve çocuk dilin inceliklerini kavrayacak seviyeye gelir. Bundan sonraki yıllarda da bu gelişim devam eder. Ancak çocukluk dönemindeki kadar hızlı değildir.

İnsanı bir bilgisayara benzetecek olursak, her insan doğduğu anda henüz fabrikadan yeni çıkmış bir makine gibidir. Sonra fonksiyonlarını icra etmeye başlaması için bir kurulum aşamasından geçer ve ona gerekli programlar yüklenir, o da çalışmaya başlar. Zaman içerisinde ihtiyaçlarına göre yeni program ve donanımlar ilâve edilir.

Sonuç

Dilin nasıl öğrenildiğinin araştırılması için bebekler ve çocuklar çok değerli kaynaklardır. Bu kaynaklar gereği gibi incelenir, olayın maddî ve manevî boyutu birlikte ele alınır ve dil öğrenmenin sırları çözülebilirse insanların kendi ana dilleri dışındaki dilleri öğrenmeleri veya özürlü insanlara dil eğitimi verilmesi çok daha kolaylaşabilir.

Türkçe Nasıl Dünya Dili Olur?

Çocukluğumun yaz mevsimlerinde köyümüzün gurbetçileri bir aylığına tatile gelirlerdi. Bu dönüşlerde konu komşuya dağıttıkları hediyelerin yanında ilgimi çeken başka bir şey daha olurdu: konuşmalarındaki ses ve şekil değişiklikleri. Hele çocuklarının birbirlerine seslenmeleri yok muydu!  

Hey Faatma! Buleent gelmiyo musun? 

Bazen de iyelik eklerinden arındırılmış ve soru anlamı vurguya yüklenmiş ucube ifadeler:


Büyükbaba da bizimle geliyo?

Elimdeki gazeteyi incelerken düşündüm bunları. Gazetesinde kendisine ayrılmış köşeden, öğrencilere “ders çalışma teknikleri” hakkında bilgi veren bir “uzman yazar”ımızın bazı ifadeleriydi beni yıllar öncesine götüren: 

“Bir süre sonra, ders çalışmayı severek yapmaya başlayacaksınız.” 

Bu yazarımız acaba “Bir süre sonra severek ders çalışacaksınız.” dese hem kelimelerden tasarruf hem de doğru bir söz etmiş olmaz mıydı?

Yazarımızın diğer ifadeleri de kayda değer: 

“Bunun nedeni bazı soruları çözmek için temel matematiksel işlemleri bilmek gerekir.” 

“bilmek gerekir” yerine “bilme mecburiyetidir” denilse idi, bu cümledeki anlatım kusuru da ortadan kalkacak idi.

Aşağıdaki cümleler de yine aynı yazarımıza ait:

“Işığın önce okuyacağınız kitaba sonra gözünüze yansıyacak şekilde oturun.” “ışığın” kelimesi yerine acaba sadece “ışık” mı denmeliydi?

“Stresi oluşturan birinci koşul daha çok bireyin yaşadığı olaylardır.” Ah bu “koşul” kelimesi... bana hep tarlada karasabanla çift sürdüğümüz günleri hatırlatır. Ama bu cümlede koşul yerine “şart” desek de anlam düzelmiyor. Cümlede şarttan değil sebepten bahsediliyor; dolayısıyla “koşul” yerine “sebep” denmeliydi.

“Bunun sonucunda karşımıza üç farklı durum ortaya çıkar.” Buradaki anlam kusurunu da “karşımıza” ya da “ortaya” kelimelerinden birini atarak giderebiliriz.

Aşağıdaki cümleler de herhangi bir yorum gerektirmeyecek derecede “örnek” teşkil ediyor. 

“Hiçbir şeyde aşırıya kaçılmamalıdır. Her şeyde orta yol gözetlenmelidir.”

“Bu sırada asıl suçluyu bırakmış, kavgayı ayırt etmeye dalmışlardı.”

“Mühim olan boş zamanları değerlendirmek çok önemli.”

“Oldu bitti kitaplara düşkündü.”

“Bazı anne ve babalar ise çocuklarının giyimine, kuşamına, beslenmesine çok önem gösterirler.” ( bu cümlede epey düşündüm: Acaba önem verirler mi; yoksa özen gösterirler mi denecekti? 

Ana dilimizi bu derece özensiz ve savruk kullanmamızın önemli sebepleri olduğu muhakkak. Konunun bu yönünün sosyologların görev sahasına girdiğini düşünüyor ve meselenin bir başka yönüne dikkat çekmek istiyorum.


Medyada Türkçe’nin Kullanımı 

Siz hiç karartılmış bir televizyon ekranında şu yazıyı okudunuz mu? “Şu tarihli ve şu saatte yayımlanan bir programda sunucu-spiker Türkçe’yi yanlış kullanmıştır. Bundan dolayı ilgili kanala geçici olarak yayın durdurma cezası verilmiştir.” 

Biz bugüne dek böyle bir gerekçeyle herhangi bir kanala yayın durdurma cezası verildiğine şahit olmadık. Oysa kanun koyucu “3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun” un 4. maddesinin t bendinde, radyo ve televizyon yayınlarının “Türkçe’yi aşırılığa kaçmadan, özellikleri ve kuralları bozulmadan konuşma dili olarak kullanmak; millî birlik ve bütünlüğün temel unsurlarından biri olarak çağdaş eğitim ve bilim dili hâlinde gelişmesini ve zenginleşmesini sağlamak esasına” uygun olarak yapılmasını emretmiştir. Kanunun bu maddesini yürütmekle görevli kurum da Radyo Televizyon Üst Kurulu’dur.

Bugüne dek bu kanunun gereğine uygun bir işlem yapılmadığına göre iki sonuç ortaya çıkıyor; ya bu kanun maddesinin uygulanılmasında “esnek” davranılıyor, ya da Türkçe’miz medyada kusursuz kullanılıyor. Acaba öyle mi? İşte örnekler:

“müdail avukat”. HBB, Haber, 05.06.1999, 18.41.

doğrusu: müdahil

“Çadırkentte sünet”. Kanal 6, Haber, 05.10.1999, 12.15.

doğrusu: sünnet

“İpeklenmiş tüğlerine, yanaktaki benlerine”. TRT 4, Radyo Sanatçıları Konseri, 15.10.1999, 23.03.

doğrusu: tüylerine

“Mücize kurtuluş”. Kanal 6, Haber, 01. 07. 1999, 18.53.

doğrusu: Mucize

“ihracaat”. KENT, Güncel, 07.06.1999, 19.31.

doğrusu: ihracat

“Hasankehf Barajı...” TV 9, Aktüel Haber, 08.06.1999, 21.48.

doğrusu: Hasankeyf

“...1100 dolarlık meyva ve tropikal bitki yiyorlar.” TGRT, Haber, 05.10.1999, 20.12.

doğrusu: meyve

“... müsade et”. SHOW, Show Haber, 10.10.1999, 19.47.

doğrusu: müsaade et

Bir de, deyim ve atasözlerimiz bazen öyle kılıklara sokuluyor ki tanıyabilene aşk olsun. İşte onlara da birkaç örnek:

“Beş aşağı beş yukarı”. Kanal 7, Haber Saati, 12.05.1999, 21.00.

doğrusu: Üç aşağı

“davullu zurna ile karşılamak”. Kanal 7, Başkent Kulisi, 02.05.1999, 11.50.

doğrusu: davul zurna ile

“Hesabı olan, kitabı olan şeyler”. FLASH, Ekonomik Panorama, 10.07.1999, 20.30.

doğrusu: Hesabı kitabı olan

“Biliyorsunuz, milyonlar onu gönlüne gömdü”. FLASH, Kurdela, 13.07.1999, 15.45.

doğrusu: kalbine gömdü

“...bildik bilmedik bir karalama kampanyasına kalkışacaksınız”. FLASH, Haber, 12.07.1999, 19.30.

doğrusu: bilir bilmez

“Önüne gelen geçen şarkı söylüyor”. FLASH, Kâmuran Akkor Şov, 15.07.1999, 20.40.

doğrusu: Önüne gelen şarkı söylüyor.

“Kendimin döndüğünce...”. Star, Çat Kapı, 22.05.1999, 09.01.

doğrusu: dilimin döndüğünce

Örnekler uzayıp gidiyor; fakat tüm örneklerin işaret ettiği hakikat şu: Eğer Türkçe bir gün dünya dili olacaksa, onu Türk Milleti olarak önce biz doğru kullanmalıyız.

                                                                                           

Yağmur Dergisi - Sayı: 17 Ekim - Kasım - Aralık 2002

Türkçeyi Nasıl Öğretiyorlar?

Aksiyon Dergisi / Sayı: 806

Yaklaşık 20 yıldır dünyanın farklı coğrafyalarında hizmet veren Türk okulları, Türkçeye samimiyet, saygı, vefa ve sevgi gibi anlamlar yüklenmesini sağladı. Peki, hâlihazırda devam eden süreç bu noktaya nasıl ulaştı?

"Türkçeyi nasıl öğretiyorlar?”

Yurt dışındaki Türk okullarıyla alakalı şimdiye kadar ortaya atılan binlerce sualden sadece biri. Üstelik cevabı çok çetrefilli değil. İşini sevme, bulunduğu ülkenin hassasiyetlerini gözetme, öğrencilerle diyaloğu yüksek tutma ve tabii çok çalışma… Fakat zikredilenler, izahta ne kadar başarılı?

Bugün dünya genelinde eğitimcilerin çoğu, ‘Dil öğrenmek mi yoksa öğretmek mi daha zor?’ ikileminden çıkamadı. Meseleyi netleştirme adına yeni sorular üretelim: Türkiye’de mi yoksa İngiltere’de mi İngilizce öğrenmek daha kolay? Pratik ihtimali yönüyle İngiltere daha cazip. Ya öğretme? Eğitimci hangisinde daha rahat çalışır? Birinci şık burada da ön plana çıkıyor. Demek ki farklı bir coğrafyada dil öğretilirken zorlanılıyor. İngilizcenin yaygınlığına rağmen durum böyleyken diğerleri için sürecin karışıklığını fark etmek hiç de zor değil.

İrdelemeyi Türkçeyle sürdürürsek… 1990’ların başı hatta 2000’e kadar uluslararası düzeydeki etkinliği neydi? Oysa Soğuk Savaş döneminde “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” söylemiyle gücünün genişliğine atıf yapılırdı. Yüz milyonlarca insanın konuştuğu canlı bir Türkçeden bahsedilirdi. Sovyetler’in yıkılması temenni edilir, Orta Asya’daki “dini, ırkı ve dili bir” kardeşlerle buluşulacak günlerin hayali kurulurdu. Fakat Sovyetler’in dağılması pembe hülyaları gerçeğe dönüştürmediği gibi acı bir hakikati de yüzlere çarptı. Kendi aralarında dahi Rusça haricinde anlaşmaları güç bir Türkî Cumhuriyetler vardı, karşıda. İçtenlik ve samimiyet yüksekti ama insanlar birbirini anla(ya)mıyordu. Kısacası Türkiye Türkçesi, anavatanında “yabancı dil” pozisyonundaydı. Sıkıntıyı ilk fark eden ve yaşayanlar, arkasında gönül ehli müteşebbislerin desteği okul açma gayesiyle Orta Asya’ya gelen öğretmenlerdi.

Binalar tutuluyor, onarılıyor, sınıflar hazırlanıyor, öğrenciler bulunuyor, öğretmen derse giriyor ancak talebelerle hoca anlaşamıyordu. Materyal de eksik kaldığından devreye jest ve mimikler giriyor, çat pat diyaloglar kuruluyordu. Tabii selefler, haleflerinin de aynı sıkıntılara girmemesi için not defterlerine buldukları çözümleri yazıyor ve yeni gelenlerin eline “Bunlara dikkat et!” uyarısıyla veriyordu. Böylece Mehmet Müjde gibi acemiler de yeni problemlerle karşılaşmadan sisteme giriyordu: “90’ların ikinci yarısında Başkurdistan’a gitmiştim. Benden önce birilerinin gelmesinin nimetlerinden faydalandım tabii. Yine de nasıl anlatacağım heyecanı vardı. Sonra Türkçe bilen bir öğrenciyi yanıma alıp girdim sınıfa. O an öyle rahatlamıştım ki istediklerimi söyleyebildim ve heyecanım azaldı.” Önceleri basit kelime, cümle ve gündelik dil egzersizleri yapılıyordu. Yetmiyor, yatılı eğitim fırsata dönüştürülüp her an öğrencilerle geçiriliyor, böylece dil eğitimi sınıf dışına taşıyordu.

Sabah Pirinç, Öğle Pirinç, Akşam Pirinç

Tabii bir yandan da okul sayısı artıyordu. Bu yükselen tempo ve sistemli hareket demekti. Öğretmen açığı pek yaşanmıyordu ama materyal sıkıntısı kendini hissettiriyordu. Artık sağa sola alınan notlardan ziyade düzenli hazırlanmış kaynaklar gerekiyordu. İhtiyaç, yabancılara Türkçe öğretim setleri hazırlayan bugünkü Dilset Yayınları’nın ilk şeklini doğurdu. Öğretmeler Türkiye’ye geliyor, bulundukları ülkelerin kültürünü, sosyal yapısını, ekonomik durumunu, insan ilişkilerini anlatıyor, eserlerde söz konusu inceliklere dikkat ediliyordu. Yoksa Kasım Aksoy’un Madagaskar’da yaşadıkları gibi mahcubiyete kapı aralayan durumlarla karşılaşılabilirdi: “Bir gün kahvaltıyı anlatıyorum sınıfta. Kültürümüze göre zeytin, reçel, bal sıralıyorum. Öğrencilerden biri gülerek ‘Öğretmenim bu kadar şeyi kahvaltıda mı yiyorsunuz?’ sorusunu yöneltti. Evet, deyince ‘Bizde sabah pirinç, öğle pirinç, akşam pirinç…’ demesin mi? O an çok utanmıştım.”

Tam işler rayına oturuyor derken ilk günler cılız kalan ancak okul sayısı arttıkça yayılan ve zihinleri karıştırmaya açık yeni problemler belirdi. Meselenin samimiyetine inananların yanında “Amaçları neydi?”, “Matematik, fen bilimleri, İngilizce tamam; Türkçe ne alaka?” “Türkçülük için mi geldiler?” veya “Müslümanlık propagandası mı yapmaya çalışıyorsunuz?” minvalinde korkuya kapılan  –ki söz konusu hislerin oluşmasında Türkiye’den kimi mihrakların mesnetsiz karalama kampanyalarının da etkisi büyüktü– kişiler beliriyordu. İngilizce, matematik, fen ve sosyal bilimler hususunda gerekli izahatlar yüreklere su serpiyordu ama Türkçe dersi ve öğretmenleri daha çetin imtihanlara maruz kalıyordu.

Nihayet “dilciler” engelleri aşmayı “dili” kullanmada buldu. Başta Türkçe öğretmenleri tüm eğitimciler, artık mevzuyu öğrencilerin gönlünden velilerin ve toplumun gönlüne yaymaya niyetlendi. Öğrencilerle klasik hoca-öğrenci diyaloğunun ötesinde bir iletişim kanalı kuruluyordu. Fikriyat bu yönde evrildikçe sınıflarda Türkçe öğretme ve öğrenme süreci kolaylaşıyordu. Artık öğrenciler “Bir dil bir insan!” mantığıyla Türkçenin gelecekte kendilerine açacağı kapıları hayal ediyordu. Çocuklar anne babalarıyla öğretmenleri arasında tercümanlık yapabilecek seviyeye geldikçe ebeveynlerin memnuniyeti artıyordu.

Zamanla başta matematik olmak üzere diğer derslerde alınan ulusal ve uluslararası başarılar okulların prestijini artırdı. Artık üst düzey devlet yöneticileri dahi çocuklarını veya yakınlarını buralarda okutmayı arzuluyordu. Talepler artıyor, sınırlı kontenjan yüzünden sınavlar açılıyor, önce yüzlerce ardından binlerce aday kazanabilmek için ter döküyordu. Yer yer torpil teklifleri bile alınıyordu. Gelişmeler, aleyhte propagandaları boşa çıkarıyordu.

İlerleyen dönemlerde farklı yarışmalarla kaynaşmalar artıyordu. Ulusal düzeydeki Türkçe yarışmaları da bunlardan biriydi. Başta Orta Asya olmak üzere imkânı el veren coğrafyalarda okullar kendi aralarında dil öğretimi temelinde yarışıyor, birinciler onore ediliyordu. Benimsendikçe yaygınlığı artan Türkçe maratonlarının uluslararası düzeye taşınması gündeme gelince de değişik bir coşku başlıyordu. Tahmin edilenden büyük rağbet görünce de heyecan artıyor, yeni yarışma dalları oluşturuluyordu.

Nihayet Türkçe Olimpiyatları ismini alan organizasyon dile dönük ilgiyi artırıyor, bu da Türkçe öğretmenlerinin işini kolaylaştırıyordu. Öğrenciler önlerindeki Türkiye’ye gitme ve madalya ile dönme ihtimalini değerlendirebilmek gayesiyle Türkçeye ayırdıkları vakti artırıyordu. M. Azad Boztaş gibi öğretmenler de talebelerini ikna için olimpiyat kozunu iyi kullanıyordu: “Tanzanya gibi beyaz adamın kötü olduğunu düşünen bir ülkedesiniz ve    beyazsınız. O insanlar size güvenip çocuklarını emanet ediyor ve Türkiye’ye gönderiyor. Evvela bu değinilmesi gereken bir husus. Sonra öğrencilerde yer yer çekinceler var, bunu aşmanız lazım. Ancak katıldığımız bir olimpiyattan sonra ülkeye gümüş madalya getirmemiz işimizi kolaylaştırdı. Ödül alan Hashim Hilal Bhoki isimli öğrencimiz diğerlerine örnek teşkil etti. Artık diğerleri de olimpiyat gayesiyle Türkçeye daha fazla ilgi gösteriyor.”

Gelinen aşamada Türkçe önündeki engeller azaldı denilebilir. İlk anda Orta Asya’da Rusça, Afrika’da İngilizce karşısındaki eziklik zamanla değişiyor. Hatta yarış yer yer atbaşı gidiyor. Tabii Avrupa ve Amerika için diğerlerine nazaran aşılması gereken hususlar var. Çünkü her yeni ulaşılan memlekette daha öncekilerde karşılaşılan problem süreci neredeyse aynı suale kilitleniyor: “Niye Türkçe öğreneceğim?” Lakin şu rahatlıkla söylenebilir ki şimdiye kadar elde edilen tecrübe engelleri daha kısa sürede aşmada büyük getiri sağlıyor.

Aslında süreci daha iyi anlayabilmek için Türkçe öğretmenlerinin tecrübeleri iyi misaller veriyor. Her şeyden önce bu insanların sevdiklerinden ayrılıp vatanlarından uzak bir coğrafyaya gitmesi ve bunu yaparken de şahsi anlamda büyük idealler hülyasıyla yola çıkması ne kadar çok dillendirilse de tekrar tekrar dikkatle incelenmeli. Çünkü onlar sadece “Yapılması gereken bir iş için bana ihtiyaç var!” düşüncesiyle yola çıktı. Yoksa 2000’den bu yana Arnavutluk’ta bulunan Adem Çalışkan, ebeveyninden iki yıllık izin alıp yola çıkmasına rağmen 5 senedir Bangladeş’te hizmet veren Ahmet Makan, Kamboçya derken Avustralya gibi Türkiye’ye binlerce kilometre uzakta alın teri döken Serap Şahin, yeni dünya Amerika’da koşturan Oğuzhan Aras ve ismini Japonya’nın başkenti Tokyo ile karıştırdığı Togo’dan sonra Nijer’de karar kılan Hakan Yanar, büyük planlamalarla hareket etmiş değil. Ama hepsinin dinlenilesi hikâyesi var. Türkçeye dair de anlatacakları…

Evvela ortak noktalardan gidersek hepsi gramer ağırlıklı bir dil öğretiminden ziyade, konuşmaya dayalı bir sistemi benimsemiş. Böylece daha kısa sürede verim almış. Aras Oğuzhan bu yolla öğrencilerin ilgisini canlı tutmaya çalışanlardan: “Türkçe, Avrupa dillerinden birini konuşan bir öğrenci için orta derecede zor bir dil. Çok kolay değil. İlk derslerimde özellikle İngilizce ile Türkçe arasındaki farklara işaretle ilgilerini çekmeye gayret ettim. Kelimelerin yazıldığı gibi okunması onlara orijinal geliyor. Çoğunlukla gramerde, kelimelerin sonuna ek gelmesinde zorlanıyorlar. Konuşma ise daha kolay geliyor. Tersi de var tabii… Grameri anlayan konuşmada zorlanabiliyor. Ama pratiğe, okul dışı aktivitelerimizde Türkçe konuşmaya bilhassa ağırlık verdik.”

2005’ten bu yana Amerika’da bulunan Oğuzhan, öğretmen-öğrenci diyaloğunun Türkiye’ye nazaran daha soğuk yaşandığı bir ülkede samimiyet havasını ders dışı faaliyetlerde yakalamış. Çay sohbetleri, yakındaki Türk aileleri ziyaret ve oralarda Türk mutfağı tanıtımı Türkçe derslerine ilgiyi artırmış. “Ne işime yarayacak?” ön yargısını kırmak için de kendince görsel malzemeler eşliğindeki sunumlarla yol almaya uğraşmış. Yine yaşadıkları ortamla Türk kültürü arasındaki farklılıklara değinmek de Aras Hoca’nın başvurduğu metotlardan. Şimdiye kadar 300 civarında ortaokul ve lise çağı öğrenciye ders veren Oğuzhan’a göre söz konusu Türkçe ise öğretmenler vitrin gibi algılanıyor, bu sebeple attıkları her adımın olumlu veya olumsuz getirisini hesaplamaları gerekiyor.

Avustralya’da ise Serap Şahin, Türkçeyi öğrencilerine sevdirmeye çalışıyor. Ancak onun için ilk göz ağrısı Kamboçya’nın yeri farklı. Belki de bu yüzden Avustralya’dan ziyade Khmer ülkesindeki tecrübelerini anlatıyor. Bir defa görev yaptığı yıllarda ülkenin konjonktürü gereği Türkçeye pek rağbet yoktur. Her ne kadar Serap Hoca istemese de anlaşma için yer yer İngilizce kullanmak zorunda kalırlar. Khmer öğrenciler bilhassa telaffuzda zorlanır: “Sınav kâğıtlarını okumak ayrı bir eğlenceydi. Şimdi yabancı bir ülkede Türkçe öğrenen kızımın aynı hataları yatığını görüyorum ve tebessüm ediyorum.”

Çoğu ülkedeki gibi Şahin’in de öğrencileri Türkçeye tam manasıyla ısınamadığından ve işlerine yaramayacağı inancıyla derse ilgi göstermez. Ama öğretmenleri 10 maddelik “Niçin?” çizelgesi çıkartınca bazı değişimler yaşanır. Kamboçya’da farklı alfabe ve gramer sebebiyle Türkçenin zorluğu sürekli dillendirilse de zamanla Türkçe Olimpiyatları’na katılabilecek düzeye gelirler. Ancak Serap Hoca o günleri göremeden kendini Avustralya’da bulur. Hâlâ Khmer öğrencileriyle görüşüyor. Mesela gözbebeğim dediği Chim Chan Daro hâlihazırda ODTÜ’de okuyor. Şimdiye kadar Kamboçya ve Avustralya’da 500’den fazla talebeye ders veren Serap Şahin, iki ülke görmenin avantajıyla derslerine devam ediyor.

Artık Bangladeşli sayılabilecek Ahmet Makan ise öğrencilerin konuşmasından ve Türkçeye yatkınlığından memnun: “İlk önce, dilimizin zor olmadığını hissettirmemiz ve sabırlı olmamız gerekiyordu. Gelinen noktada iyiyiz. Tabii hâlâ kimi talebelerimiz ‘muz’ yerine ‘muc’ demeye devam etse de…” Bangladeş’te çekilen sıkıntılar diğer ülkelerdekiyle aynı. Fakat Türkçe Olimpiyatları’nın artıları kadar iki ülke arasında son yıllarda artan ilişkiler de Ahmet Hoca ve meslektaşlarına kolaylık sağlıyor.

Bangladeş’ten batıya, Balkanlar’daki Arnavutluk’a uzandığımızda, nispeten daha rahat öğretmenlik süreci karşılıyor bizi. Adem Çalışkan, “İki ülke arasındaki kültürel bağ işimizi kolaylaştırdı diyebilirim. Bir de beden dilini çok kullanırım derslerde. Öğreteceğim kelimeye dair üzerimde resim taşırım ve sınıfa öyle girerim. Öğrencilerin hoşuna gidiyor bu. Sözlük kullanırım yer yer. Ama esas azim ve sabır önemli.” diyor.

Arnavutluk’ta öğrencilerin zamanla fark ettiği nokta, öğretmenlerinin ısrarla “Bir gün bu dil işinize yarayacak.” tavsiyelerinin gerçeğe dönüşmesi. İki ülke arasındaki ticari ilişkiler geliştikçe, Türk şirketleri burada yatırım yaptıkça, Türkçe bilen insan ihtiyacı ortaya çıkıyor ve devreye Türk okulu mezunları giriyor. Üstelik 4 bine yakın ortak kelime, süreci zorluktan kolaylığa çeviriyor. Bugün Arnavutluk’ta Türk okullarından mezun olup Türkçe dersi veren öğretmenler var. Hocalarıyla yan yana sınıflarda derse girip Türkçe öğretiyorlar.

Aynı durum Kırgızistan için de geçerli. Başkurdistan’dan sonra geldiği bu ülkede görevine devam eden Mehmet Müjde, şimdiye kadar bahsettiğimiz öğretmenler arasında Türkçe hususunda en az zorlanan isim denilse yeridir. Çünkü bulunduğu memlekette Türk okulları 20 yıla yakın zamandır hizmet veriyor ve artık bırakın okulları toplumun herhangi bir kesiminde çat pat düzeyle sınırlı kalsa da Türkçe bilmeyen yok gibi.

Tabii Madagaskar’da Kasım Aksoy ve Tanzanya’dan Mısır’a geçen M. Azad Boztaş da Müjde gibi Türkçe adına rahat bir ortamın tesisi için hayaller kuruyor. Bu uğurda yüzlerce ülkedeki binlerce meslektaşı gibi aynı aşk ve heyecanla derslere girip talebelerine “Merhaba!” demeyi sürdürüyor…

Dilset Yayınları Yayın Yönetmeni Tuncay Öztürk: Devletin Türkçe öğretimi ile ilgili politikası bir an önce netleşmeli

Türkçe öğretimi için atılması gereken başka adımlar var mı? Bu sorunun cevabını Dilset Yayın Yönetmeni Tuncay Öztürk veriyor: “Üniversitelerimizde, yabancılara Türkçe öğretimi için lisans düzeyinde öğretmen yetiştiren bölüm yok. Tabiatıyla öğretmen yelpazesi genişliyor. Sınıf öğretmenliği, Türk dili ve edebiyatı, Türkçe öğretmenliği ve hatta İngilizce mezunları ders vermek zorunda kalıyor. Kendi alanları olmadığından yoğunlaşmaları zor oluyor, müdahale edilmezse yer yer birikim ve eğitim eksikliğinden yanlış metotlarla ders vermeye kalkıyor. Oysa Avrupa’da çoğu ülke yabancılara dil öğretimiyle ilgili öğretmen yetiştiren yüzlerce üniversiteye sahip. Bizdeyse yurt dışındaki Türk çocukları için müfredat mevcut ama yabancılar adına yok.

Sonra yüksek lisans ve doktora öğrencilerine yol gösterecek öğretim görevlisi sayısı yetersiz. İngilizce, Almanca ve Fransızca gibi başka lisanlardan gelenler var.

Yine bazı temel kaynak eserlere ihtiyaç var. Konuşma Dilinin Sıklık Sözlüğü, Yabancılara Dil Bilgisi Öğretimi ve Yabancılar İçin Türkçe Sözlük gibi. Bırakın bunları Türkiye’de yabancılara Türkçe öğreten eğitmenlerin kendilerini geliştirecekleri, yeni dil öğretim metotlarını öğrenecekleri ya da karşılaştıkları zorlukları anlatacakları devlet destekli hizmet içi eğitim kurumları bulunmuyor. Kulaktan dolma bilgilerle ya da kendi geliştirdikleri metotlarla Türkçe öğretmeye çalışıyorlar.

Kısacası, devletin Türkçe öğretimi ile ilgili politikası bir an önce netleşmeli. Mesela, Japonya gibi bazı ülkeler, başka milletlerin kendi dillerini ve kültürlerini öğrenmeleri için özendirici burslar ve başka imkânlar sunuyor. Amerikalılar İngilizce TOEFL sınavındaki başarıya göre üniversitelerde burs ve barınma imkânı sağlıyor. Bunlar dikkate alınmalı.”


 

Dilset Yayınları'nın kitapları, 120 ülkede okutuluyor.

Türk okulları, Türkçe dersi için materyal ihtiyacını da beraberinde getirdi. Bu amaçla bazı komisyonlar oluşturuldu. Bugün Dilset Yayınları diye bilinen kuruluş, o dönemki komisyonların sistemleşmiş hâli. 2000 yılı itibariyle tüm boyutlarıyla yabancılara Türkçe yayınlar hazırlayan bir yayınevi hâline gelen Dilset’in eserleri şimdilerde 120 ülkede okutuluyor. Üstelik yayınlar sadece ders kitabıyla sınırlı değil. Çalışma, öğretmen, dil bilgisi kitabı, anahtar ve okuma kitaplarıyla posterler, VCD’ler, etkileşimli CD’ler ve web sitesi destekli Türkçe öğretimi takip ediliyor. Yine hazırlanan setler 5 yılda bir ihtiyaçlar çerçevesinde revize ediliyor veya hükmünü doldurduğundan basımı sonlandırılıyor.

Yayınevinin hazırladığı setler ise şöyle:

Türkçe Öğretim Seti Haftalık Ders Saati Yaş Aralığı Kurum
Gökkuşağı Türkçe Öğretim Seti Ortalam 8 saat 13-18 Orta Öğretim
Ebru  Türkçe Öğretim Seti Ortalam 3 saat 13-18 Orta Öğretim
Açılım Türkçe Öğretim Seti Ortalam 5 saat 13-18 Orta Öğretim
Samanyolu Türkçe Öğretim Seti Ortalam 3 saat 09-13 İlköğretim
Sevgi Dili Türkçe Öğretim Seti Ortalam 3 saat 09-13 İlköğretim
Ana Dilim Türkçe Öğretim Seti Ortalam 3 saat 13-18 Orta Öğretim

Bu kaynakları hazırlayan ekip, fiilen yabancılara Türkçe öğreten eğitmenlerden müteşekkil. Sıkıntıları bildiklerinden öğretmenlerin işini kolaylaştırıcı etkilerde bulunabilmekteler. Mesela, Ebru Seti, Afrika’daki öğretmenlerin talebi üzerine hazırlanmış. Nihai düzeltmeleri de Türkiye’deki editörler gerçekleştirmekte. Dilset, hâlihazırda farklı ülkelerden 30 civarında yazarla çalışarak hazırladığı setleri 100 parçada toplamayı başarmış durumda.

Ekipmanlar arasında öğretmenlere dönük kaynaklar da var. Pratik Türkçe Öğretim Teknikleri, Türkçe Öğretiminde Çoklu Zekâ Uygulamaları, 7-9 Yaş Grubu İlköğretim Öğrencilerine Türkçe Öğretimi gibi metot kitapları eğitmenlere yol gösteren kaynaklar. Tabii belirli dönemlerde verilen seminerleri de unutmamak gerekiyor. Kitaplarda Türk kültürünü yansıtan öğeler de kullanılıyor ki dilin taşıyıcı etkisi artırılabilsin. Büyük maliyetler gerektiren çalışmalar için herhangi bir resmî kuruluştan fon da alınmıyor. Tabii bütün bu gayretlerin olumlu neticesi her yıl Türkçe Olimpiyatları’nda yaşanan renkli görüntülerle daha iyi anlaşılıyor.

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...