ilişkisi

Dil Nedir? -6- Dil Ve Bilim Arasındaki İlişkiler Nelerdir?

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

DİL VE BİLİM ARASINDAKİ İLİŞKİLER NELERDİR?

Dilin düşünce ile olan yakın ilişkisini, hatta iç içeliğini görmüştük. Dilsiz düşünce, düşüncesiz dil olmaz. Düşünürken de dil ile yani kelimeler ve imajlarla düşünürüz.

Bilim, doğa ile aklın ortak ürünüdür. Bilim, düşüncesinin, doğaya, olaylara ve insanlara eğilmesiyle bunlardan deneyler sonucu yasalar çıkarmasıyla gerçekleşir.

Başka bir deyişle bilim, aklın, doğaya yönelttiği sorularla aldığı cevaplar üzerine kurulur. Kısaca, insan ve doğa arasında başlayıp, ayrıntılar üzerinde fikir üretimiyle süre gelen bir diyalogdur bilim. Akıl ve zekâ ile doğa arasındaki araç, o halde gene bir (dil)dir. Düşüncenin biçim kazanması, matematiksel şekiller ve kalıplar alması, doğanın, evrenin ve insanın belli yasalarla anlaşılması demek olan bilim, disiplin kurarken, onsuz yapamadığı ve yapamayacağı araç, dilden başka bir şey değildir.

BİLİM DİLİ  VAR MIDIR?

Evet bir bilim dilinden bahsedilir. Bilim dili, yukarda söylediğimiz (bilimin oluşumu) hakkındaki dinamik şemanın bilim adamları arasındaki dolaşımıdır. Her bilim dalının kendisine özgü işaretler sistemi, kavramları, yasaları, sembolleri, anlatım biçimleri, kısaltmaları, özel terimleri, isimleri ve yüklemler sözlüğü vardır. Örneğin bir (fizik dili), bir (matematik dili), bir (hukuk dili) mevcuttur.

DİL NE ZAMAN GÜZEL SANAT HALİNE GELİR?

Dil, anlatım aracı olmaktan yani, anlatıma yarayan işaretler sistemi olmaktan çıkıp da güzel şekiller haline gelince, sanat olur. Bu halde dil iki taraf arasında saydam, uçan, soyut bir iletken değildir artık. Aksine somut ve nesnel bir durum olmuştur. Bir (şey) gibidir. Aramızda değil, hepimizin karşısındadır. Müzik gibi, resim gibi, heykel gibi karşımızdadır. Üçüncü bir şeydir artık.

Normal konuşma ve yazı dilinde dil (araç-dil) durumundadır. Konuştuktan sonra konuşulan sözcükler lüzumsuz hale gelir, dökülür, kaybolur gider. Oysa sanat haline gelen dil, (şiir, edebiyat, tiyatro, roman vb) eskimez. Kullanılıp, bitmez. Devamlı olarak lüzumlu bir nesne gibi kalır. Sanatta dil, araçdil de olduğundan farklı bir sözcükler hazinesi olmuştur. Konuşanın işine yaradığı gibi yararlı olmaktadır. Şair, tiyatro yazarı, edebiyatçı, bir meram anlatmaz. Başkalarına bir düşünceyi aktarmak için yazmaz. O, tıpkı ressam, ya da heykeltıraş gibi bir (şey) yapar, sözcüklerle biçimler kurar.

Dil, genel anlamıyla bir doğruyu araştırma ve anlatma aracıdır. Dil sanatlarının ise böyle bir görevi yoktur. Dil sanatçısı, dünyayı isimlendirmez. Ayrı bir dünya kurar.

DİL VE KONUŞMA SANATLARI NELERDİR?

Dilin sanat haline gelişi olayını, yukarda görmüştük. Dil sanatlarına (edebiyat sanatları) ya da (edebi sanatlar) diyoruz.

Bunları, dilin en geniş anlamından başlayarak hareket dili (jest), yüz işaretleri (mimik), ses dili (ünlem), konuşma dili ve yazı dili aşamalarında sıralayarak (pantomim, retorik, düz yazı, tiyatro, roman şiir) özetleyelim:

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

1) Pantomim: Özel bir eğitimden geçen sanatçıların yüz ve gövde anlatımına yarayan işaretlerle düşünceleri, duyguları sözsüz olarak -genellikle koro ya da müzik eşliğinde, dansla karışık olarak-  yansıtmaya çalıştıkları bir oyun türüdür.

2) Retorik: Söylenecek, anlatılacak olanı, düzgün, etkili, canlı ve sanatlı olarak düzenleme tekniğidir. Bu düzenlemede amaç, dinleyiciyi harekete geçirmektir.

“Güzel konuşma sanatı” diye çevirebileceğimiz retorik kelimesi, bir bakıma hitabet, nutuk modellerini ve konumuz olan bütün konuşma dillerini kapsamaktadır.

Eski Türk Edebiyatında konuşma sanatı (belâgat), maâni, beyan ve bedi olarak sınıflandırılırdı.

3) Edebiyat (yazı dili sanatları): Edebiyat sanatları, sözleri, kelimeleri, kendi anlamları dışında başka anlamlar için kullanılması yolunda yapılan dil sanatlarıdır.

İnsanları, olayları, doğayı özel anlatım biçimleri ve özel kişisel kurgular içinde nesnelleştiren roman, hikâye, çeşitli sanat kolları (edebiyat, müzik, dans, resim, mimarlık) oyuculuk sanatı ile birleşip, belirli kişiler arasında geçen bir olayı sahneye koyan, ışık, müzik ve çeşitli efektleri ile düzenleyerek sahne kurallarına göre kullanan ve oyun kişilerinden ayrı, doğal, rahat, yoğun ve gerilimli bir dile sahip olan tiyatro ve benzer metinleri orkestra ve insan sesi eşliğinde sahneye konan müzikal oyunlar (opera, operet), kelimelerle derin ve güzel şekiller kurma sanatı diye tanımlanan şiir bütün bunlar, yazının icadı ile birlikte başlayıp günümüze kadar gelen edebi sanatlardır.

DİL BİLGİSİ NEDİR? NELERİ İNCELER?

Dillerin bütününü ve bu bütünlük içinde bir dili inceleyen bilim dalına dilbilgisi diyoruz. Kullandığı yöntemlere göre dilbilgisi (genel karşılaştırmalı, tarihsel, tasviri) isimler alır.

Bir dilbilgisi, fonetik, morfoloji ve cümle yapısı (söz dizimi) bölümlerini kapsar.

En eski dilbilgisi kitapları Hindistan’da yazıldı. Batıda ilk dilbilimciler Trakyalılardır.

İlk Türk gramerini XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut yazdı. (Kitabı Cevahir-ün Nahv fi lûgat-it Türk)

Kadri Efendinin 1530’da yazdığı Müyessiret-ül Ulûm (Bilimleri Kolaylaştıran) isimli kitabı Batı Türkçe sinin ilk dilbilgisi kitabıdır.

Dilbilgisini (dilbilim) ile karıştırmamak gerekir. Dilbilim, dillerin gelişimini, belli bir dönemdeki durumunu, dillerin yapısal niteliklerini, dilin sosyal, felsefi, psikolojik özelliklerini araştırır, sınıflandırmalar yapar.

Dil ve Kültür İlişkisi: Bosna’da Türk Dili Öğretimindeki Yeri

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Kültür ve dil kavramlarının birbirleriyle sıkı sıkıya ilişkili olduğu bilinmektedir. Kültür ile dil arasındaki ilişkiler, iki ayrı açıdan düşünülmüştür. Bir görüşe göre bir milletin dili, kültür tarafından tayin edilir. Diğer bir görüşe göre ise, dil kültürü tayin eder veya ona şekil verir. İki farklı açıdan ortaya konan bu görüşleri  aslında, şu şekilde birleştirmek mümkün: Bir yandan dil, kültürün içinde yaşayıp gelişiyor, öte yandan kültür, ifadesini dilde buluyor. Her kültürün bir dili olduğu gibi her dilin de bir kültürü vardır.

Dil ile kültür arasındaki ilişki, anlam bilimi düzeyinde, diğer deyişle o dilin söz varlığında en belirgin biçimde kendini göstermektedir. Bir dilin söz varlığı, o dili konuşan halkın gelenekleri, inanışları, yaşama bakışı hakkında bilgileri de içermektedir. Dolayısıyla bir halkın yaşayış tarzında ortaya çıkan değişmeler, o halkın konuştuğu dili - onun söz varlığını - doğrudan etkiler.

Bu hususun ışığında geçmiş yüzyıllarda Türklerle Balkan halkları arasında yaşanmış olan doğrudan teması ve bu çerçevede Türk kültürüyle Balkan kültürlerinin temasını yerli diller açısından şu şekilde değerlendirmek mümkün: Türklerin Balkanlara gelmesiyle gelişen yaşam koşulları, Türk dilinin yerli diller üzerinde güçlü bir etkisine yol açmıştır. Öte yandan, bundan sonraki dönemlerde yeni yaşam tarzı, yerli dillerdeki bu Türkçe unsurlara farklı bir değer kazandırmıştır.

Bilindiği gibi, geçmiş yüzyıllarda Türklerin beraberinde getirdikleri kültür – kavramın geniş anlamında – Balkanların Bosna bölgesinde yaşayan halkın önemli bir kısmı tarafından benimsenmiştir. Bununla birlikte Türk dili, bir “lingua franca” niteliğini kazanmamıştır; yerli halk, ana dilini korumaya ve gündelik yaşayışta kullanmaya devam etmiştir. Böylece Türklerle aynı gelenekleri ve önemli bir ölçüde aynı yaşayış tarzını paylaşan yerli halk için Türkçe yabancı dil, ya da en azından ikinci dil durumunda bulunuyordu.

Aynı zamanda Türkçe’nin etkisi, hayatın her kesiminde hissediliyordu. Nitekim yeni kültürün getirdiği yeni kavramları karşılayacak sözcük birimlerinin yerli dilde bulunmaması Türkçe’den kelime ödünç alınmasına yol açmıştır. Öte yandan yeni  kültürün yoğun bir şekilde halk arasında yaşanması, bilinen bir kavram için sözcük biriminin ödünç alınmasına, onun ana dilde var olan Slav kökenli kelimeyle birlikte yaşamaya devam etmesine sebep olmuştur. Bu gelişmelerin neticesinde Türkçe kelimelerin büyük bir bölümü Bosna dillerine geçmiştir.

Zaman içerisinde Türk kültürünün, dolayısıyla Türk dilinin, Bosna bölgesindeki doğrudan etkisi ortadan kalkmıştır. Bu gelişmelerin ardından geri kalan kültür unsurları ise, Boşnaklar başta olmak üzere halk arasında az ya da çok yaşamaya devam etmiştir. Boşnaklarla bir arada yaşayan öteki halklar ise, bu unsurları kendi yaşam tarzlarında doğrudan benimsemedikleri hâlde en azından onlara yabancı kalmamışlardır. Belki de Türklerden miras kalan kültür unsurlarından Bosna’da yaşayan halklar arasında en çok ortakça paylaşılanı, Türkçe’den ödünç alınmış kelimelerdir.

Bugün Bosna ve Hersek’te konuşulan dillerin söz varlığında Türkçe’den ödünç alınmış kelimeler - yerel deyişle “turcizmi” - önemli bir tabakayı oluşturmaktadır. Boşnakça’da, Hırvatça’da, Sırpça’da zaman içerisinde gelişen dağılmanın sonucu, bütün bu kelimeler günümüz dilinde aynı değerlere sahip değiller. Bu bakımdan, onları en az dört gruba ayırmak mümkündür.

Bunlardan birinci grupta, Slav kökenli karşılıkları bulunmayan, dolayısıyla Bosna ve Hersek’te konuşulan standart dillerin ayrılmaz bir parçasını oluşturan Türkçe kelimeler yer almaktadır. Bunlar, Boşnakça, Hırvatça, Sırpça’da kökenleri açısından sahip oldukları belirtililiği (marked) kaybederek bu dillerin içinde öteki leksik ögeler gibi yaşamaktadır; bunlar ana dili Boşnakça, Hırvatça veya Sırpça olan vatandaşlar tarafından bilinip gündelik yaşayışta yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu grubu temsil eden birkaç örnek verelim: badem, čarapa (>çorap), čekić, čizme, ćup (>küp), fenjer, katran, kesten (>kestane), kreč (>kireç), sapun (>sabun), top, tepsija (>tepsi), turpija(>törpü). (>fener)

İkinci grupta Slav kökenli karşılığı var olan Türkçe kelimeler yer almaktadır. Konuşan kişinin, eş anlamlı iki kelimeden Slav kökenli ya da Türkçe kökenli olanı seçmesi, onun geldiği dil topluluğuna bağlıdır. Bu gruptaki Türkçe kelimeler Boşnaklar arasında hâlen yaygın olarak kullanılmaktadır. Birkaç örnek verelim: bakšiš (>bahşiş), bašta (>bahçe), čaršaf, čoban, durbin (>dürbün), džigerica (ciğer), ekser, kajsija (>kayısı), kašika (>kaşık), kat, makaze (>makas), mušterija, pamuk, peškir (>peşkir), sanduk (>sandık), sirće (>sirke), šećer (>şeker). (>müşteri)

Üçüncü gruba, değişen hayat koşulları sebebiyle kullanım sıklığı düşük olan kelimeler alınabilir. Bu grup kelimelerle ilgili olarak iki durumun ileri sürülmesi gerekir. Birincisi, bunların Slav kökenli karşılıkları bulunmamakta. İkincisi, bunlar standart dillere dahil edilmişlerdir. Örnek olarak bugünkü hayat koşulları sebebiyle Boşnakça’da olduğu gibi Türkçe’de de nadir rastlanan ya da sadece belli durumlarda kullanılan đerđef (>gergef) veya mangala (>mangal) kelimelerini gösterebiliriz. Bu örneklerin yanı sıra Türkiye Türkçe'sinde yaygın olarak kullanılan čakšire (>çakşır), đugum (>güğüm), ibrik, saz gibi kelimeler, Bosna halklarının dillerinde anlam daralmasına uğrayıp bugün kullanımda bunlara nadir rastlanmaktadır. Bu gruba alınan kelimeler, standart dillere dahil edildikleri halde konuşanın bilincinde bulunmayabilirler. Diğer deyişle, konuşan gösterileni bilmediği durumda göstereni de bilemeyecektir.

Dördüncü gruba, kullanımdan çıkıp dilin arkaik ögeleri olarak bilinen Türkçe kelimeleri toplamak mümkün. Bunların Slav kökenli karşılıkları standart dilde yer almaktalar, Türkçe kökenli eş anlamları ise supstandard olarak nitelendirilmektedir. Meselâ: avlija (>avlu), baksuzluk (>bahtsızlık), bećar (>bekâr), bošča (>bohça), ćeif (>keyif), dembel (>tembel), dert, dušmanin (>düşman), fukara, hasta, hevta (>hafta), kapija (>kapı), kavga, mahala (>mahalle), mejhana, pazar (>pazar yeri anlamında), raf, sokak. Yalnız, belli sosyal ve kültür özelliklerine işaret eden bu tür kelimeler, üslûp açısından belirtili (marked) olarak nitelendirilir. Bunlar, düz anlamlarının yanı sıra yan anlamlarını da taşıyorlar; böylece farklı bir üslûp kalitesi sağlayarak dilin niteliğine olumlu katkıda bulunmaktalar. Bu sebeple onların yazı dilinde önemli bir rolü vardır.

Bu makalede biz, Balkanların Bosna ve Hersek bölgesinde konuşulan dillerde yer bulan sözcük birimlerinin, günümüzde sürdürülen Türkçe öğretimiyle nasıl bir ilişkisi olabilir konusuna değinmek istiyoruz.Aslında çok genel yazdığımız bu makalede konu ile ilgili birtakım şahsi görüşlerimizi ileri sürmek istiyoruz. Umarız ki ilgilenen kişiler kendi görüşlerini de bunlara katacaklardır.

Türkçe derslerinde geçen Türkiye Türkçesi kelimeleri arasında, doğal olarak, Bosna’da konuşulan dillerin söz varlığında yer alan Türkçe kelimelere de rastlanmaktadır. Fakat bu tür kelimelerle karşılaştığı zaman öğrenci, genel olarak, bunların iki dilin ortak öğeleri olduğunu düşünmüyor. Bunun başlıca sebebi şu ki herkes, öğrenmekte olduğu  yabancı dile “dışarıdan” bakıyor ve yeni karşılaştığı her bir dil unsurunu “yabancı unsur” olarak kabul ediyor. Öte yandan kendi ana diline “içeriden” bakıyor ve ana dilinin unsurlarını - kökenlerini düşünmeden - “yerel” olarak algılıyor. Nitekim, öğrenmekte olduğu Türkçe’yi öğrenci, yabancı dil olarak görüyor, hatta uzak geçmişte kalan Türkçe’nin ana diline olan etkisinin bilincinde olmayabiliyor. Böylece, ana dilinde öteki Slav kökenli kelimelerle aynı değere sahip olan mesela, badem, cep, çekiç gibi Türkçe kökenli kelimeler, öğrencinin bilincinde “yabancı unsurlar” kavramıyla bağdaşmıyorlar.

İkinci bir sebep ise, Boşnakça’da, Hırvatça’da, Sırpça’da bulunan Türkçe’den alıntı kelimelerin çoğu, Türkiye Türkçesindeki biçimlerine göre birtakım fonetik farkları göstermektedir. Tabiî ki buna anlam farklarını da eklemek gerekir. Nitekim, Slav dillerine yüzyıllar önce giren Türkçe kelimeler, o zamanki biçimleri ve anlamlarıyla ödünç alınmıştır. Bunların bir kısmı o dönemin yazı dili yoluyla girdiği halde büyük bir kısmı konuşma dilinden, dolayısıyla Balkanlar bölgesinde konuşulan Türk ağızlarından alınmıştır. Türkoloji çalışmalarında bu duruma daha önce dikkat çekilmiştir.[8] Ödünçlenen kelimeler, geldiği dilin (Türkçe’nin) bünyesinde gelişen değişmelerin etkisi dışında kaldılar, girdiği dilin (Boşnakça’nın, Hırvatça’nın, Sırpça’nın) bünyesinde yeni hayata başladılar. Böylece Slav dillerinde varlığını sürdüren Türkçe kelimelerin, Türkiye Türkçesinde kullanılanlardan biçim, hatta anlam bakımından farklı olmaları, dil gelişmelerinin doğal neticesidir. Buna örnek olan birçok kelime var, burada bir tanesini göstermekle yetinilmiştir. Öğrenci, bir Türkçe metinde düğme kelimesiyle karşılaştığı zaman onunla ana dilindeki dugme biçimi arasında bağlantı kurmayı düşünemiyor. Bu sebeple, Türkçe ile Bosna dilleri arasındaki bağlantıyı öğrencinin yararına anlatmak gerektiği kanaatindeyim. Bunun çerçevesinde etkileşimin ne şekilde gerçekleştirildiği, alıntı kelimelerin özellikleri hakkında kendisine bilgi vermek gerekir. Bunun başlıca amacı ise, Türkoloji öğrencisinin, kendi dilinin ve kendi kültürünün bilinçli değerlendirilmesine ileride katkıda bulunabilmesi olmalı.

Nihayet, yaşayış koşullarının değişmesi sebebiyle kullanımdan düşmüş  ya da standart dilde nadir rastlanan Türkçe kelimeleri öğrencinin bilmesinde yarar var diye düşünmekteyim, şu açıdan: Geçmişte bütün bu kelimeler, o dönemde yaşayan dilin – yani onun söz varlığının – birimleriydi. Bu dil, o zamanki biçimiyle bugün yaşamadığı halde (zaman içerisinde özellikle söz varlığını önemli derecede etkileyen değişmelere uğradığından dolayı) Bosna’nın sosyo-kültür ortamında o, bir kültür dili olarak halen yaşamaktadır.Bunu belirgin bir şekilde sözlü edebî ürünler göstermektedir. Bugün konuştuğumuz dil, geçmişte konuşulan dilden gelişmiştir. Dolayısıyla geçmişin dili, bugün vazgeçilmez bir kültür mirası niteliğini taşımaktadır (Peti, 1995 : 124).

Bir deneme yapmak amacıyla Boşnakların sözlü edebiyatı antolojisinden aldığım bir destan ve günümüzün Boşnak yazarlarından İrfan Horozoviç’in üç kısa öyküsünü son sınıf öğrencilerine verip Türkçe kökenli kelimeleri tespit etmelerini istedim. Seçilen metinlerin biri çağdaş yazı dilini, ötekisi nispeten arkaik konuşma dilini yansıtırken her ikisi, öğrencinin  içinde yaşadığı kültürün birer parçasıdır.  Bu sefer öğrenci “içeriden” gördüğü ana dilinden hareket ederek onun kültüründe yer bulan Türkçe kökenli leksik unsurlarını tanımaya ve anlamaya çalışıyordu.

Kolay tanınanlar arasında Türkiye Türkçesinde ve öğrencinin ana dilinde  aynı fonetik özelliklerini gösteren ve aynı anlamları taşıyan kelimeler oldu. Meselâ: akşam, at, bayrak, cep, demir, haber, hayr, hayvan, hizmet, ibrik, kadifa, kahva, kavga, konak, mavi, padişah, pencer, rezil, sabah, sanduk (>sandık), saray, selâm, sokak, sultan, yaziya (>yazı), zurna.

Kolayca tanınıp tespit edilen kelimeler arasında, birtakım ses değişmelerini gösteren kelimeler de vardı. Bunlar, Bosna’da “supstandart”ta yer aldıkları halde bu bölgede bugün bile nispeten sıkça duyulur, meselâ: avliya (>avlu), bakšiš (>bahşiş), čador (>çadır), daidza (>dayı), dova (>dua), dušek (>döşek), dušmanin (>düşman), gazija (>gazi), kandžija (>kancı), kapija (>kapı), lakrdija (>lakırdı), merdevine (>merdiven), mejdan (>meydan), odaja (>oda), šeher (>şehir).

Göz ardı edilmemesi gereken husus şu ki sayılan bu kelimeler Türkiye Türkçesinde yaygın olarak kullanılır, yani dördüncü sınıf öğrencisinin Türkçe derslerinde öğrenebildiği kelimelerdir.

Bunların yanı sıra alaybeg, asker, bayraktar, beg, çauş, dabulhana, ferman, haznadar, mekterhanapaşa, spahiya, telal, timar-tefterdar, topuz, vezir, yamak gibi aynı ses ve anlam özelliklerini koruyan tarihî terimleri öğrenciler kolayca tespit edebildiler. (>sıpahi)

Öte yandan Türkiye Türkçesinde yeni anlamlara bürünen fakat Boşnakların sözlü edebiyatında eski anlamlarını taşıyan kelimelerin algılanmasında öğrenci zorluk çekiyor. Böylece çelenk, ocak, surudzija, tatar, yedek gibi kelimelerin etimolojik açıdan Türkçe olduklarını bilen öğrenci, bunların metnin içindeki anlamlarını tespit etmekte zorlanıyor. Kendisi, sürücü kelimesinin “motorlu taşıt süren kimse, şoför” anlamını biliyor, ancak bunun aynı zamanda “hayvan, at arabasını süren kimse” anlamına da geldiğini düşünemiyor. Benzer bir durum yedek kelimesinde görülmüştür. Yedek anahtar, yedek parça gibi sıfat tamlamalarından yedek kelimesinin anlamı ve kullanımını öğrenen öğrenci, bunun aynı zamanda  “hayvanı yedeğe alan ip, yular” anlamına geldiğini bilmiyor. Bu durum, doğal olarak günümüzün yaşayış koşullarıyla ilgilidir.

Nihayet öğrencilerin zor tespit edebildikleri örneklere işaret edelim. Bunları şu şekilde gruplandırmak mümkün:

- mahrama, murtat, şevak gibi Türkiye Türkçesinde kullanımdan düşmüş ya da eski sayılan kelimeler.

- günümüzün hayat koşulları nedeniyle ya da günümüzün Türkçe metinlerinde  yaygın olmayan aynı zamanda ses ve şekil bakımından öğrencinin ana diline uygun olan kelimeler, meselâ: hurç, raht srma.

- ses değişmelerine uğramış kelimeler: buljukbaša (>bölükbaşı), ćejif (>keyif), ćuhejlan (> küheylan), dorat (>doru at), hiyanet (>ihanet),  kurşum.

İsim türü bir Türkçe kelimenin, “yapmak/etmek” anlamındaki Slav kökenli učiniti fiiliyle bir araya getirilip türetilen fiiller öğrencilere, esasında yabancı geldiler.  Bunların birkaç örneğini verelim: asi učiniti, hazur (>hazır) učiniti, idaru učiniti, ilum (>ilim) naucitikayil učiniti, surgun (>sürgün) učiniti. Bu örneklerin arasında Türkçe kelime üzerine bir Slav ekinin getirilmesiyle türetilen fiiller de yer alırlar, meselâ: harčiti (>harcamak), osejriti (>seyretmek). Nitekim, bu tür türemeler artık öğrencinin ana dilinde kullanılmamakta, sadece sözlü edebiyat ürünlerinde bunlara rastlanmaktadır.

Benzer bir durum, Türkçe’nin bir yandan sırça kelimesi, öte yandan şık kelimesi üzerine isimden sıfat yapan –lI ekinin getirilmesiyle türetilen srçali ve şikli sıfatlarında da görülmüştür. Bu sıfatlar srčali durbin (<sırçalı dürbün) ve šikli odaja (<şıklı oda) tamlamalarında geçmektedir.

Her bir sosyokültürel ortam, konuştuğu dile zaman perspektifinden baktığında kendi dilini değerlendirebilir; bir yandan kendi dilinin özelliklerini, öte yandan onun diller arasındaki yerini görebilir. Aynı zamanda konuştuğu dille etkileşim sürecinde bulunan dil veya diller hakkında bir takım bilgilere sahip olur. O ikinci dili yabancı dil olarak okuyan öğrencinin etkileşimin bilincinde olması iki yönlü yararlı olmuş olur.

ÖZET

Geçmiş yüzyıllarda Balkanlarda yaşamış olan Slav dilleri Türkçe’nin etkisine açık kalmışlardır. Diller arasındaki bu etkileşim, genel olarak farklı kültürlerin temasta bulunmasının doğal bir neticesidir.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Slav dilleri, yapıları bakımından Türkçe’nin yapı ve işleyişi ile bağdaşmayan dillerdir. Bu durum, aslında, Slav dilleri ile Türkçe’nin farklı ailelere bağlı olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Türkçe’nin Slav dilleri üzerine olan etkisi, Slav dillerinin ses, yapı ve cümle yapısı alanlarından çok kelime verme alanında güçlü bir şekilde kendini göstermiştir.

Bir dile yabancı kelimelerin girmesi, o dilde beliren bazı kavram boşluklarını doldurma amacına dayanmaktadır. Türk kültürüyle birlikte Balkanlara gelen yenilikler, o zamana kadar  bilinmeyen kavramları kendisiyle birlikte getirmiştir. Bu yeni kavramları karşılayacak Slav kökenli kelimelerin bulunmaması yüzünden Türkçe kelime ve terimler Slav dillerine aktarılmıştır. Dil bilimi ifadesiyle bölge dilleri Türkçe’den "gösterilen"le birlikte "gösteren"i de ödünç almıştır. Bu tür ödünçleme dil bilimsel sebeplere dayanmaktadır. Bölge dillerinde ihtiyaç duyulan bu kelimelerle terimlerin yanı sıra, Slav kökenli karşılığı var olan kelimeler de Türkçe’den ödünç alınmıştır. Diğer deyişle, bilinen bir "gösterilen" için "gösteren" ödünç alınmış, bir süre sonra alışkanlık kazanıp ana dilde var olan "gösteren"le birlikte yaşamaya başlamıştır. Dolayısıyla ödünçlemenin sebepleri sadece dil bilimsel (linguistik) özelliklere değil dil dışı (extralinguistik) özelliklere de dayanmaktadır.

Bilindiği gibi, bir dile ödünç alınmış yabancı kelimelerin bir kısmı günümüze kadar varlığını sürdürmektedir, bir kısmı ise zaman içerisinde ya “arkaik” unsurlar niteliğinde yaşamaya devam ederler, ya da tamamen kullanımdan düşerek yerini yeni kelimelere bırakırlar. Öte yandan geçmiş yüzyıllarda halkın içinden doğan, nesilden nesile nakledilen sözlü edebiyat, meydana çıktığı dönemin dilini içermektedir. Destanlar, masallar, halk öyküleri, fıkralar halkın konuştuğu dille anlatılmıştır. Dolayısıyla günümüz standart dilinde varlığını sürdürmemekte olan kelimelere bile sözlü edebiyatta rastlamak mümkündür.

Bir halkın, vazgeçilmez kültür değerini oluşturan sözlü edebiyatı doğru bir biçimde değerlendirmesi ve koruması, onu doğru bir biçimde anlamasına bağlıdır.

Bütün bunları göz önünde tutarak bu çalışmamızda Sarajevo Üniversitesi Felsefe Fakültesi’nde sürdürülmekte olan Türkçe eğitiminin, Boşnakların çağdaş kültürü açısından yerini ve önemini değerlendirmeye çalıştık.

Kerima FİLAN - Sarajevo Üniversitesi 

 

KAYNAKÇA

Adamović, Milan (1973.): “O poreklu srpskohrvatskih osmanizama”, Južnoslovenski filolog 30/1-2/, Beograd, s. 229-236.

Bugarski, Ranko: Lingvistika u primeni, Zavod za udžbenike i nastavna sredstva, Biblioteka “Tumačenje književnosti”, Beograd.

Filipović, Rudolf (1986.): Teorija jezika u kontaktu, Zagreb.

Glibanović-Vajzović, Hanka (1986.): “O turcizmima u srpskohrvatskom jeziku sa sociolingvističkog stanovišta”, Književni jezik 15/2, Sarajevo, s. 141-147.

Güngör, Nevin (1991.): Kültür-Eğitim-Dil Üzerine Görüşleri ile Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları 1290, Kültür Eserleri 167, Ankara.

Hadžiefendić, Remzija (1984.): ”Turcizmi u funkciji imenovanja likova u ‘Dervišu i smrti’ i ‘Na Drini ćuprija”, Književni jezik 13/4, Sarajevo, s. 199-217.

Nikolić-Hoyt, Anja (1994.): “Kulturne i povijesne komponente značenja riječi”, Filologija, knjiga 22-23, Zagreb, str. 253-257.

Peti, Mirko (1995): Jezikom o jezik – studije, Zagreb 1995.

Škaljić, Abdulah (1985.): Turcizmi u srpskohrvatskom-hrvatskosrpskom jeziku, “Svjetlost” Sarajevo.

Vajzović, Hanka: Orijentalizmi u književnom djelu – Lingvistička analiza, Sarajevo 1999.


 

 Peter I. Rose and Myron Glayer, Sociology, New York, Harper and Row 1977, s. 62. Nevin Güngör, Kültür-Eğitim-Dil Görüşleri ile Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Kültür Bakanlığı/1290, Kültür Eserleri/167, Ankara 1991, s. 62’ye göre verilmiştir.

 Bosna bölgesinde Türkçe’nin, gündelik yaşayışta ne derecede kullanıldığı, yani yerli halk arasında ne derecede yaygın olduğu sorusuna bugüne kadar bir bilimsel yanıt ortaya konmuş değildir. Konu ile ilgili farklı görüşler ortaya konmuştur. Bazı görüşlere göre Türkçe’nin o dönemde Bosna’da yaygın olduğu ileri sürülürken diğer görüşler halkın Türkçe’ye hakim olmadığı düşüncesini savunmakta. O dönemde Türk dilinin bir kültür dili niteliğine sahip olduğu şüphesizdir. Bunu kanıtlayan birçok yazılı anıtlar günümüze kadar ulaşmıştır. Şüphesiz bu konu, çok etraflı bir araştırma ister. Umarız ki bundan böyle bu konuya ilgi gösterilir, bilimsel bir çalışma çerçevesinde değerlendirilir.

Bu kelimelerin büyük bir bölümü Arapça ve Farsça kökenli, bir kısmı da Yunanca kökenlidir. Yalnız bunların dilimize Türkçe vasıtasıyla geçmiş olması sebebiyle bölgemizde yayımlanan çalışmalarda ‘turcizmi’ terimi alışkanlık kazanmıştır. Bu yüzden biz de bu makalede ödünçlenen kelimelerin kökünü ikinci planda bırakarak “Türkçe kelimeler” kavramını kullanmaktayız.

“Bosna’da konuşulan diller” ifadesiyle Bosna ve Hersek’te yaşamakta olan Boşnak, Hırvat ve Sırp halklarının konuştukları ana dillerini, Boşnakça, Hırvatça ve Sırpçayı kastetmekteyiz.

Günümüze kadar yapılan çalışmalarda, Bosna halklarının dillerinde 10.000 kadar Türkçe kelimenin bulunduğu tespit edilmiştir. Bunlardan sekiz bini, bilim dünyasında iyi bilinen Abdulah Škaljić tarafından hazırlanmış Turcizmi u srpskohrvatskom-hrvatskosrpskom jeziku (Srpça-Hrvatça dilinde Türkçe kelimeler) başlıklı sözlükte toplanmış bulunmaktadır. Geri kalan iki bini, Orijentalizmi u književnom djelu – Lingvistička analiza (Edebî Eserlerde Şark Dilleri Kökenli Kelimeler– Dil Bilimsel İnceleme) başlığı altında 1999 yılında yayımlanmış çalışmada yer almaktadır. Bu son çalışma, 80’li yıllarda Bosna ve Hersek’in Saraybosna şehrinde Dil Enstitüsü tarafından yürütülmüş projelerden birinin çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. (a.g.e., s. 9) Hanka Vajzoviç tarafından hazırlanan bu çalışmada, edebi eserlerden derlenen Türkçe kelimeler, ses, şekil, cümle ve anlam bilgisi açısından ele alınarak incelenmiştir. Çalışmanın sonunda derlenen bütün kelimeler dizilip anlamlarıyla etimolojileri verilmiştir. Škaljić’in sözlüğünde yer alan kelimeler, genel olarak Boşnakların sözlü edebiyatından ve kısmen konuşma dilinden derlenmiştir. Buna karşın, ikinci kitapta toplanan Türkçe kelimeler, Bosna ve Hersek’te iki dünya savaşı arasında Boşnak, Hırvat, Sırp ve Yahudi yazarları tarafından kaleme alınmış edebî eserlerden derlenmiştir. Bu iki değerli çalışmanın gösterdiği gibi, Bosna ve Hersek sözlü ve yazılı edebî ürünlerde Türkçe'den ödünç alınmış kelimelere çok rastlanmaktadır.

 Sarajevo Üniversitesinde sürdürülen Türkçe öğretimi, Türkiye Türkçesine yönelik olup dil bilimi ilkelerine dayanmaktadır. Esas ders kitabımız sayın Prof. Dr. Ekrem Čaušević’in hazırladığı Gramatika savremenoga turskog jezika (Çağdaş Türk Dilinin Grameri). Bunun yanı sıra yabancı dillerde yazılmış Türkçe gramer kitaplarından da faydalanıyoruz. Türkçe gramer kitapları, üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerine tavsiye edilir. Öğrencilerin büyük çoğunluğunu Türkçe konuşmayan Bosna ve Hersek vatandaşları oluşturmaktadır. Bu sebeple, üniversitemizdeki Türkçe öğretimi alfabeden başlıyarak dört yıl içinde devam etmektedir.

M. Adamović, “O poreklu srpskohrvatskih osmanizama”, Južnoslovenski filolog 30/1-2/, Beograd 1973, s. 229-236.

 Bir dilin “kültür dili” olarak yaşaması hakkında bkn. Peti, 1995 : 244.

Kullanılan metinler şunlardır: Đ. Buturović, Antologija bošnjačke usmene epike, “Gazi Husrev-beg vodi svatove u Stambol”, Alef, Sarajevo 1997, s. 87-111. Esad Duraković, Antologija bošnjačke pripovijetke XX vijeka, Alef  Sarajevo 1995, s. 419-431.

Dil-Kültür İlişkisi Ve İran'da Türkçe Öğretimine Etkisi

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Kültür ve dil kavramlarının birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili olduğu bilinmektedir. Dil ve kültür arasındaki bu ilişki, anlam bilimi düzeyinde, o dilin söz varlığında en belirgin şekilde kendini göstermektedir. Bir dilin söz varlığı, o dili konuşan halkın gelenekleri, inançları ve yaşama bakış ları hakkında genel bilgiler verir. Bu nedenle bir halkın yaşayışında meydana gelen değişiklikler o halkın konuştuğu dili ve söz varlığını doğrudan etkiler. Bu hususun ışığında geçmiş yüzyıllarda Türkler ile Farslar arasında doğrudan ve dolaylı iletişim yaşanmıştır. Bu çerçevede Türk kültürüyle Fars kültürünün birbirleriyle olan münasebetinin sonucu olarak da Farsça ile Türkçe arasında ciddi bir ilişki ve kültür, dil, bilgi alış verişi ortaya çıkmıştır. Öyleki bu ilişki islamiyet öncesi dönemden günümüze kadar sürmüştür. Bu ilişkinin en etkili olduğu alanlardan biri de dildir. Farsça ile Türkçe arasındaki ilişki sadece kelime alış verişi ile sınırlı kalmamış aynı zamanda dillerin söz dizimi bile bu ilişkiden etkilenmiştir. Bu çalışmada İranda yabancı dil olarak Türkçenin öğretiminde, bu ilişkiden nasıl yararlanabilineceğini, İran'da Türkçe öğretiminin diğer ülkelere göre farklı yanlarının neler olduğunu, Türk ve Fars kültürünün ortak yönlerinin, yabancı dil olarak Türkçe öğrenenlerin en çok zorlandığı atasözü ve deyimlerin öğretimini nasıl kolaylaştırdığını, Farsça ve Türkçe arasındaki ortak kelime, deyim ve atasözlerinin neler olduğunu, farklı kurlarda Türkçe öğrenen İranlı öğrencilerin bildikleri ve kullandıkları kelime, atasözü ve deyimlerden örneklerle ortaya koymaya çalıştık.

1. Giriş

Dünyada dil öğretimi çok eski tarihlere dayanmaktadır. Her milletin, her kavmin kendine göre bir anlaşma sisteminin var olduğu gerçeğinden yola çıkarak dil öğretiminin asırlar boyunca var olduğunu söyleyebiliriz. Tarihi çok eskilere dayanan ve dünyanın en büyük dilleri arasında yer alan diller, bu durumunu ait olduğu milletlere borçludur. Çünkü tarihte iz bırakan milletler dillerini geliştiren, koruyan ve başka toplumlara öğreten milletlerdir. Bu bağlamdan hareketle bu büyük dillerden biri de Türkçedir. Türkçenin yabancı dil olarak öğretim tarihi ise ilk yazılı kaynak olarak bilinen Kaşgarlı Mahmud'un yazdığı Divan u Lügati't-Türk'e dayanmaktadır. Türkçe bugün ortalama 200 milyon insan tarafından kullanılmakta ve dünyada en çok kullanılan diller arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Fakat ülkemizde yabancı dil olarak Türkçenin öğretimi 1970'li yıllardan itibaren önem kazanmaya başlamıştır. Türkçenin yabancılar tarafından öğrenilmek istenmesi ve ülkemizin ekonomik ve politik ilerlemelerine paralel olarak yurt dışında açılan Türk liseleri ve üniversitelerde okutulan Türkçe dersleri sayesinde birçok yabancı, Türkçeyi öğrenme ve tanıma fırsatı bulmaktadır. Bu gelişmeler ışığında bugün dünyanın birçok yerinde Türkoloji kürsüleri, Yunus Emre Enstitüleri açılmakta ve buralarda Türk dili, Türk kültürü öğretilmekte ve Türkçe dersleri verilmektedir. Bu bağlamdan hareketle yabancı dil olarak Türkçenin öğretildiği yerlerden biri de İrandır. Fakat İran'da Türkçe öğretimini diğer ülkelere göre farklı kılan-kolaylaştıran- bir etken vardır. Bu etken ise Türk kültürü ve Fars kültürü arasındaki ilişki ve buna bağlı olarak gelişen Türkçe ile Farsça arasındaki dil ve kültür alış verişidir.

İslamiyet öncesi dönemde başlayan ve günümüze kadar devam eden Türkler ile Farslar arasındaki ilişki ortalama ondört yüzyıllık bir geçmişe sahiptir. Çeşitli sebeplerle Orta Asya'dan Anadolu'ya göç eden Türkler ile Farslar arasında birçok alanda olduğu gibi kültür alanında da yüzyıllar boyunca etkili bir iletişimin varlığı gözlemlenir. Bu etkileşimin temelinde ise müşterek din ve komşuluk unsurlarının etkileri bulunmaktadır.

"Tatsız Türk bolmas - Başsız börk bolmas"

Kaşgarlı Mahmud'un 11. yüzyılın son çeyreğinde yazdığı Divan u Lügati't -Türk adlı eserinde yer alan bu atasö zü, Türklerle İranlıların, Türkçe ile Farsçanın tarihî ilişkisini göstermek bakımından son derece önemlidir. Türklerle İranlıların, tarihin çeşitli dönemlerinde ortak bir coğrafyada uzun zaman bir arada yaşadıkları, bu birlikteliğin zaman zaman siyasî çekişmelere ve savaşlara dönüştüğü bilinmektedir. Bu anlamda, Türk-İran ilişkilerinin, İslamiyet öncesi ve sonrası dönemlerde, başta siyasî, tarih ve coğrafya olmak üzere din, dil, edebiyat, felsefe, sanat, mimari, bilim tarihi, halkbilim gibi pek çok bilim alanına konu olabilecek şekilde günümüze dek kesintisiz olarak sürdüğü söylenebilir. (ÖRS : 2006).

DİL- KÜLTÜR İLİŞKİSİ

Evren derinlemesine incelendiğinde birbiriyle bağlantısı olmayan hiçbir şey gösterilemez. Şüphesiz her şey doğrudan ya da dolaylı olarak birbiriyle ilişki içerisindedir. Kavramlar arasındaki bu ilişkilerin bazıları kimi zaman hiç görünmezken, bazıları ise çok derin ve sınırları birbirinden ayrılamayan bir ilişki içerisindedir. Bu bağlamdan hareketle bu ilişkilerden biri de dil ve kültür ilişkisidir. Öyle ki dil ve kültürü birbirinden ayırmak mümkün değildir. Örneğin bir yerde dilden bahsediliyorsa orada doğrudan ya da dolaylı olarak kültürden de bahsediliyordur. Günümüze kadar dil, kültür ve dil-kültür ilişkisi üzerinde çeşitli tanımlar ve yorumlar yapılmıştır. Bu çerçevede;

' 'Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendi kanunları içinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlık, millet birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir müessese, seslerden örülmüş muazzam bir yapı, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar ve sözleşmeler sistemidir'' (Ergin 1982:14). Aksan'a göre ise; (Aksan 1977: 13) Dil, düşünce, duygu ve isteklerin, bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan ögeler ve kurallardan yararlanarak başkalarına aktarılmasını sağlayan çok yönlü, çok gelişmiş bir dizgedir.

Demirel (2004:2) ise yapılan dil tanımlarının ortak yönlerini şöyle özetlemiştir:

  • Dil, bir sistemdir.
  • Dil, seslerden oluşur.
  • Dil, bir iletişim aracıdır.
  • Dil bir düşünme aracıdır.
  • Dil insanların oluşturduğu toplumlarda kullanılır.

"Dil, uzun bir zaman içerisinde ve çeşitli tarih, çoğrafya ve kültür şartları altında meydana gelmiş; içtimaî yönü ağır basan tabiî(canlı) bir varlıktır."(Timurtaş1980:13).

Kültür ise: En genel ve en nesnel tanımı ile kültürün, insanın yarattıklarının tümü olduğunu belirten Kongar (2005:19), insanın yarattığı bütün araç ve gereçleri maddî kültüre; yine insanın bütün anlamları, değerleri, kuralları manevî kültüre örnek olarak göstermektedir. Kongar'a göre kültür, doğanın ya da Tanrının yarattıklarına ek olarak, insanoğlunun yarattıklarının tümüdür. Her türlü araç gereç, makine, giyim kuşam, inançlar, değerler, tutumlar, kültürü oluşturan öğelerdir. (Kongar, a.e., s.38)

Kültür sözcüğü, Latince coleri kökünden gelir. Coleri, bakmak, işlemek demektir. Hayat gibi kültür de bireyleri birbirine bağlar, onların kendi içlerine kapalı olan bilinçleri arasında bir köprü kurar. Kültür, kendini kalıtlamaz, aktarır, geçirtir. Oluşumlarını, değerlerini bireylerin birbirlerine vermeleri ile kuşaktan kuşağa geçer. Kültürün kalıtlanan değil de, alınan verilen, geçen bir şey olması, onu edinmek için öğrenmeyi, dünyasına yükselebilmek için bir kavrama ve işleme  davranışının  gösterilmesini   gerektirir. (Gökberk

2004:65,66,67).

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Sadık Tural ise kültüre yapılan pek çok tanımı ihtiva eden kapsamlı bir tanım yapar: "Kültür, tarih bakımından mevcudiyeti kesin olarak bilinen bir toplumun, sosyal etkileşme yoluyla nesilden nesle aktardığı manevî ve maddî yaşayış tarzlarının temsil ve tecelli bakımından yüksek seviyedeki bir bileşiği olan, sebebi ve sonucu açısından ise ferde ve topluma benlik, kimlik ve kişilik ile mensubiyet şuuru kazandırma, bütünleşmiş kılma, yaşanan çevreyi ve şartları kendi hedefleri istikametinde değiştirme arzu ve iradesi veren değer, norm ve sosyal kontrol unsurlarının belirlediği bir sistemdir."(Tural 1992b:109).

Dil ve kültür bir elmanın yarısı gibidir. Bu yüzden bu iki kavram birbirinden ayrı düşünülemez. Dil, kültürün kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan en önemli araçtır. Bu yüzden dil kültürün taşıyıcısı konumundadır. Dil olmadan kültürün var olması, gelişmesi, değişmesi ve geleceğe aktarılması düşünülemez. Bu bağlamda yapılan tanım ve yorumlara baktığımızda;

Bazen dildeki bir sözcük bile milletin inançları, gelenekleri, kişilerin kendi aralarındaki davranış ve ilişkileri, maddî ve manevî kültürü üzerinde fikir verebilir (Aksan 1977:67).

Her dilde mefhumlar örgüsü bulunduğundan ve her dil insanlığın bir bölümünün tasarlama biçimini ele aldığından, kısacası her dil özel bir dünya görüşünün yankısı olduğundan, yabancı bir dilin öğrenilmesi de insana yeni bir görüş kazandırır, görüş açılarını çoğaltır (Akarsu 1998:64).

Kültür, insan davranışlarının, bu davranışları etkileyen düşünce biçimlerinin, inançlarının, törenlerinin, dilinin ve tüm maddî manevî birikimlerinin oluşturduğu bir bütündür. Kültür bir milletin hayat tarzıdır. Milletin ortaya koyduğu kültürün bütün unsurları dilin söz varlığı içinde değer bulmaktadır. Dil, beden; kültür ise kan ölçüsündedir (Jiangn 2000:328).

Dilin içinde kültürün bütün özellikleri ve tarihi, sosyal birikimlerin hepsi bulunur (Bölükbaş ve Keskin: 2010).

Dil öğretimi kelime veya dil bilgisi öğretimi değil, aynı zamanda o dilin içinde geliştiği kültürün de öğretimidir. Hem yabancı dil öğretiminde hem de Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde kültür öğretimi, üzerinde önemle durulan bir konudur. "Dil kültürüyle birlikte öğrenilir" ifadesi kültürün dilden ayrılamayacağını ve dil öğretimindeki yerini açıkça ifade eder.

YABANCI DİL ÖĞRENİMİNDE VE ÖĞRETİMİNDE KÜLTÜRÜN YERİ

Yabancı bir dili öğrenmek demek o dilin dil bilgisini bilmenin yanında hangi durumlarda dilin hangi yapı ve sözcüklerinin de kullanılacağını bilmek demek olan iletişimsel beceriye de sahip olmak demektir. İletişimsel beceriyi kazanabilmek ise öğrenilen dilin kültürünü bilmekle olur. Bu nedenle dil öğrenimi ve öğretiminde kültür kavramı asla unutulmamalıdır. Bu bağlamda yapılan tanımlara baktığımızda: Sayısız tanımı olan kültür kavramı, yabancı dil öğretiminde de çok tartışılan, yabancı dil öğretimiyle ilgili teori, yöntem ve teknikleri etkileyen, yabancı dil eğitiminde de çağın hızlı akışına uymak için her zaman hesaba katılması gereken, sürekli değişen ve gelişen bir kavramdır ( Aytekin 2009:3).

Yabancı bir dil öğrenme uğraşı aynı zamanda yabancı bir kültürü de anlama /tanıma uğraşı demektir. Yabancı dilde öğrendiği her yeni sözcük, anladığı her yeni tümce, çözebildiği her yeni metin yabancı dil öğrenen kişinin bilincinde, o dili konuşan kişilerle, o kişilerin yaşadığı dünyayla ilgili yeni düşünceler, yeni imgeler oluşmasına neden olur (Tapan 1990: 55). Pehlivan ise; "Yabancı dil öğretimi, aynı zamanda kültür öğretimidir. İnsanlar ait oldukları toplumun ve o topluma ait kültürün kelime ve kavramlarıyla kendilerini ifade ederler. Bütün kelime, kavramların arkasında bir kültür geçmişi vardır. Bu sebeple öğretilen dilin toplumunun yapısı ve sosyal değerleri dikkate alınmalıdır." (Pehlivan 2007:12) demiştir.

Yabancı dil öğretimindeki süreçlerde uygulanan metodlara baktığımızda karşımıza hep yeni yöntemler çıkmıştır. Her yeni yöntemin, bir önceki yöntemin eksiklerini kapatmaya çalıştığını görüyoruz. Bu yüzyılın gözde öğretim metodu ise globalleşen dünyada sadece kelime veya gramer öğretiminin yeterli olamayacağını; çünkü bu kelime ve gramer öğretiminde farklı ülkelerin kültürel farklılıklarından doğan anlama problemlerini çözmenin de zorunlu olduğunu savunmaktadır (Çetinkaya 2008:3).

Yabancı bir dil öğrenilirken, yalnızca öğrenilen dilin dilbisisi kuralları değil, o dilin derin anlamları da öğrenilir. Bu da hem öğrenilen dili hem de öğrenilen dilin kültürünün daha kolay öğrenilmesini sağlar. Sonuç olarak, yabancı dil öğretiminde öğretilen dilin kültürel ögelerine yer vermek, dilin gramer kurallarının yanı sıra, temel kültürel özelliklerini de öğrencilere aktarmak hem öğrenilen dili öğrenciler için daha anlamlı hale getirecek hem de yabancı dil öğrenmenin, zor, sıkıcı ve uzun zaman alan bir uğraş yerine daha zevkli ve kısa sürede ögrenilen bir uğraş olarak algılanmasını kolaylaştıracaktır. Ayrıca, öğrencilerin başka kültürleri tanıması, dünyada başka yaşam tarzında insanların da olduğunun farkına varması (özellikle küçük yaşta dil ögreniminde), öğrenenleri dil ögrenmeye karşı motive ederek öğrenme hızlarını arttırırken, başka kültürlere sahip insanlar ile arasında empati kurmasına ve yabancı dil öğrenmeye karşı olumlu tutum geliştirmesine de yardımcı olacaktır (ER 2006:11).

Devamını okumak için tıklayınız...

 

Dil-Kültür İlişkisi: Folklor Ürünlerinin Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretiminde Yeri Ve İşlevi

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

        Dil-Kültür İlişkisi: Folklor Ürünlerinin Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretiminde Yeri Ve İşlevi Folklorun işlevlerinden birisi, bireylerin toplumda kabul edilmiş kültürel değerlere uyumunu sağlamasıdır. Öte yandan folklor, eğitimde oynadığı rol ve toplumsal kültürü yansıtması dolayısıyla kültürel değerlerin kuşaktan kuşağa sürekliliğini de temin eder. Bu özellikleri dolayısıyla, yabancı­lara Türkçe öğretimi sürecinde folklor malzemelerinin kullanımı, Türkçe ile Türk kültürü öğretimi arasında bir köprü işlevi görebilir. Türkçe öğretmenleri, dil öğretiminde kendiliğinden ortaya çıkan folklor malzemelerini kullanma fırsatlarını değerlendirerek, yabancı öğrencilerin dikkatlerini Türk kültür değerleri, dünya görüşü, tarih ve edebiyatına çekebilir. Bilindiği gibi, yabancı dil öğretiminde dilin ait olduğu kültür ortamının tanıtılması, dil öğretiminin hedefleri arasında sayılmaktadır. Dola­yısıyla, Türkçeyi yabancı veya ikinci dil olarak öğretenlerin, öğrencilerini dilimizin içinde yer aldığı Türk kültür sistemi hakkında da aydınlatması gerekmektedir. Bu makalede, yabancılara Türkçe öğre­timinde folklor ürünlerinin işlevsel kullanımına dair bir yaklaşım sunmaya ve bazı örnekler vermeye çalışacağız.

      Folklor araştırmaları alanında yaptığı önemli çalışmalarla bilinen William R. Bascom'a göre, "Folklor, toplumda kabul edilmiş kültürel de­ğerlere uyumu sağlama işlevinin yanı sıra, eğitimde oynadığı rol ve toplum­sal kültürü yansıtması dolayısıyla ku­şaktan kuşağa sürekliliği temin eder. (Bascom 1954: 348-49). Folklorun bu özelliklerini göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki, Türkçenin yabancılara öğretiminde, folklor malzemelerinden yararlanarak dilimizin ait olduğu kül­tür ortamının tanıtılması, dil öğretimi

hedeflerimiz arasında sayılmalıdır. Zaten 'Avrupa Dil Portfolyosu'nun esasını teşkil eden üç temel görüşten birisini de yabancı dil öğretiminde kültürel değerlere yer verilmesi ilkesi oluşturmaktadır. Dolayısıyla, Türkçe-yi yabancı ya da ikinci dil olarak öğ­retenlerin, dil düzeylerini göz önünde bulundurmak kaydıyla tedrici bir şe­kilde öğrencilerini Türkçenin içinde yer aldığı kültür sistemimiz hakkında da aydınlatması gerekmektedir. Ancak bu hedef, özellikle, öğrencilerin henüz dilin en temel yapı ve kurallarını öğ­renme çabası içinde oldukları başlan­gıç düzeyinde, öğretmenlerin dikkati dışında kalabilir. Bu aşamada öğren­ciler, muhtemelen, şimdiki zaman ile geniş zaman, şahıs zamirleri ile iyelik zamirleri arasındaki farkı anlamaya çalışmakla; şahıs ekleriyle iyelik ek­lerini ayırt edebilme mücadelesi ver­mekle meşgul durumda olacaklardır. Türkçe öğretmenlerinin bu düzeyde, dilin kurallarına ve kullanımına dair bilgiler verirken, basit iletişim biçim­lerini öğretmeye çalışırken, folklor, sa­natın çeşitli alanları ve edebiyat gibi kültürel değerleri tanıtma aşamasına geçemeyecekleri açıktır.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Bu zorlukları kabul etmekle bir­likte, yine de diyebiliriz ki, Türkçe öğ­retimi sürecinde folklor malzemeleri­nin kullanımı, Türkçe ile Türk kültürü arasında bir köprü işlevi görebilir. Türkçe öğretmenleri, dil öğretiminde tabii şekilde ortaya çıkan folklor mal­zemelerini kullanma fırsatlarını de­ğerlendirerek, öğrencilerin dikkatleri­ni kültürel değerlere, bize özgü dünya görüşümüze, tarihimize ve edebiyatı­mıza çekebilir.

Devamını okumak için tıklayınız...

Türkçede Ses Ve Anlam İlişkisi Üzerine Bir İnceleme

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Türkçede sesbilgisi çalışmaları henüz gelişmemiştir. Akustik, fizyolojik, karşılaştırmalı, artsüremli, eşsüremli sesbilgisi incelemelerine az da olsa rastlanmaktadır. Bu çalışmada Türkçenin sesleri sesbilgisi ile anlambilim arasındaki ilişkiler açısından ele alınmış ve bazı seslerin anlamsal işlevlerinin neler olduğu, adbilim çalışmaları bağlamında, ad-nesne uygunluğu çerçevesinde üslup çalışmaları ve filolojik incelemelerden hareketle saptanmaya çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Sesbilgisi, ad, adbilim, nesne, anlam, anlambilim, şiir, üslup, ünlü, ünsüz

Türkçede seslerin çeşitli yönlerini ele alan incelemeler olduğu halde anlambilgisi açısından değerlerini ele alan çok fazla çalışma yoktur. Türkçedeki seslerin işlevlerini genel olarak "görevsel sesbilimi" açısından ele alan tek çalışmayı Ergenç yapmıştır. Coşkun da çalışmasının sonunda şiir yazma ve açıklamada fonetik ile semantik ilişkisi kurulması gerektiğini belirtmekle yetinir. Onun da dediği gibi sözcüklere anlamını kazandıran, onların en küçük anlamlı birimleri olan seslerdir.

Platon'un Kratylos diyalogundan beri, sözcükteki seslerin değer ve karakterleri ile gösterdiği nesneyi betimleyen anlam arasında bir ilişki olduğu bilinmektedir. Buna karşılık, sesbilgisi çalışmaları daha çok fizyolojik özelliklere ve söyleyişe özgü kaldığından, üslup (biçem-style) çalışmaları sesbilgisinden ayrı olarak gerçekleştirilmiş ve biçembilgisi filolojik araştırmaların bir alt dalını oluşturmuştur.Oysa sesbilgisindeki son eğilimlerden biri, sesbilgisinin söylem çözümlemesi (discourse analysis) ile ilişkilendirilerek işlenmesidir. Söylem çözümlemesi çalışmaları daha önceleri sözlü dili temel alan söyleyiş sesbilgisi içinde gerçekleştirilirken artık yazılı metinlerin ve bu arada yazınsal metinlerin ses değerlerinin yazınsallık-şiirsellik ve anlam yükü açısından çözümlemesine doğru yönelmektedir. Böylece edebiyat eleştirisi dilbilimle ilişki kurmakta ve dilbilimsel edebiyat eleştirisi gelişmektedir.

Semantik Bağlamda Poetik Ve Fonetik İlişkiler

Yazılı dilin yetkinleşmişlik açısından en uç noktası kuşkusuz şiirdir. Öbür yazın türlerinde amaç metnin dışında bulunan bir düşünsel odağa yönelik olduğu halde şiirin göndergesi yine kendisidir.

Şiirin ne olduğu Aristoteles'ten beri tartışılmaktadır. Şiirin kuramsal yönlerini açıklayan poetika kitaplarına yazın tarihinde sık rastlanır

Poetikalar Aristoteles, Horatius ve Boileau gibi yazarların kaleminde şiirle ilgili kuramsal bir inceleme niteliği kazanırken çeşitli yazın akımlarının anlayışını sergileyen bildirgeler ve şairlerin kendi şiir görüşlerini açıkladıkları yazılar da poetika kapsamına girer.

Poetikalarda genellikle biçimsel ve anlamsal yapılarla düşünsel içerik çözümlenir.

Şiir seslerinin şiirsel mimarinin yapı taşları olduğu düşünülürse seslerin çözümlenmesinin de aynı zamanda anlambilimsel sonuçlar çıkarmaya hizmet edeceği anlaşılır. Aksan da şiir dili incelemelerini dilbilimin tam içinde hatta tam ortasında yer aldığına inandığını belirtir.


Şiirde seslerin dağılımı, sözcüklerin metin içindeki yatay ve dikey dağılımı kadar önem ve anlam taşır. Çünkü ses, şiirsel yapıda etkiyi yaratan ya da çoğaltan önemli öğelerin başında yer alır. Seslerin ve ses öbeklerinin yinelenme sıklığı ve metin içindeki yerleşimi özel bir dizge oluşturur ve bu biçimsel yapı çoğu kez içerik düzlemini destekleyerek anlamın etkisini oluşturur. Bu konuda Roman Jakobson biçimci araştırmanın ilk üç aşamasını şu şekilde sıralar

  1. Bir yazınsal yapıtın sessel görünümlerinin çözümlenmesi;
  2. Bir şiirbilim çerçevesinde anlamlandırma sorunları;
  3. Ses ve anlamın bölünmez bir bütün içinde bir araya gelmesi (birleşmesi)."

Ş iir dilinde amaç, geçici de olsa, anlamla ses arasında eşitlik, uygunluk yaratmaktır. Valery'nin "şiir sesle anlam arasında uzun bir kararsızlık" sözünü Jakobson şiirin en doğru tanımı sayar.

En büyük Türk şairlerinden biri olan Tevfik Fikret hakkındaki doçentlik tezinde Kenan Akyüz, şiirde ahengin bütün tılsımını kelimenin kendisinde ve onun kullanılışında bulur. Çünkü ona göre, şiirde sesi canlı olarak taşıyan unsur kelime olduğu için ahengin sağlanması işini de her şeyden önce kelimeye dayandırmak gerekir. Cemal Süreya'nın "Şiir geldi kelimeye dayandı"  sözü, bu yaklaşımın veciz bir karşılığıdır ve Valery'nin "Şiir kelimelerle yapılır" sözünü hatırlatmaktadır.

İşte bu anlayış yüzünden, şiir çözümlemelerinde sesbilgisi verileri kullanılamamakta ve dolayısıyla şiirde yapıtaşının sözcük olduğu sanılmaktadır. Oysa sözcükaltı parçacıklar, hece ve seslerdir. Seslerin üstünde de vurgu, tonlama, ezgi ve ritim gibi parçalarüstü birimler bulunur.

Şiirin en küçük parçası sözcük olarak alındığında, armoniden imgeye değin pek çok örtülü gönderim anlaşılamayacaktır. Akyüz ve Cemal Süreya'nın yaklaşımının aksine Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret hakkındaki doçentlik tezinde şiirde müzikaliteyi bulmak için, her şeyden önce müziği aramak gerektiğini söyleyen sembolist şair Paul Verlaine'den hareketle ahenge anlam kadar önem vermek gerektiğini söyler. Bu doğrultuda Kaplan, Fikret'in şiirinde aliterasyon ve asonans örneklerini araştırır. Bu stilistik yani üslupçu tutum, sonuçta sesbilgisi ile anlambilimin şiirde ilginç buluşmasının güzel örneklerini verir.

Söyleyişteki seslerin durumu daha önce konuşma bozuklukları bağlamında ve dilbilimde diyalektoloji bağlamında incelemelere konu olmuştur. Örneğin rotasizm, lambdaizm, kappaizm, sigmaizm gibi kavramlar psikiyatride ve ses fizyolojisinde r, l, k, s gibi ünsüzleri doğru boğumlayamama anlamında bir konuşma bozukluğu adı olarak kullanılırken lengüistik açıdan lehçe araştırmalarında ses değişmelerini deyimler. Burada, üçüncü bir durum ortaya çıkmaktadır. O da, seslerin akustik psikolojisi bağlamında hangi sesin dil içinde hangi anlam durumunu çağrıştırdığı, hangi anlam izlenimini verdiği yani sesbirim olarak hangi anlambirimlerle ilişkide olduğu konusudur. Bu konuda Kaplan'ın çalışması öncü bir nitelik taşımaktadır.

Kaplan'a göre Fikret bütün ünlü ve ünsüzlerden faydalanmış, bazı sesleri ise diğerlerinden daha fazla sevmiş ve kullanmıştır. Bu seslerin başında r, s, ş, n gelir. Bunlardan başka z, l, f, p, b, v, m, h, ç, c, k seslerinden de ahenk elde etmeğe çalıştığı görülür. Fikret bu ünsüzleri birbiriyle kaynaştırarak daha zengin bir musiki yaratmaya çalışır.

r ünsüzü, Kaplan'ın belirlediğine göre, Fikret'in şiirlerinde, bazen yumuşak, bazen sert akan fakat hiç dinmeyen bir nehir gibidir. Onu hemen her sesle birleşmiş buluruz. Fikret'te r ünsüzünün fazla olmasının bir nedeni musiki kaygısı olmakla birlikte, şairin fiillerini çoğunlukla geniş zaman ve şimdiki zaman şeklinde kullanmasının da bu kullanım sıklığında rolü vardır. Çoğul eki de (-lAr) r'leri çoğaltan bir biçimbirimsel etkendir.

Fikret'te r ünsüzü çeşitli anlamlarla birleşir. Bazen "Balıkçılar" şiirindeki mısralarda, "Nef i" manzumesinde veya " Haluk'un Defteri"nde olduğu gibi devamlı bir gürültü izlenimi uyandırır.

"La Danse Serpantine"de olduğu gibi r bazen yumuşak, kadifemsi ve kaypak hareketleri anlatır. Şair bu manzumede r ile biten kelimeleri dikkatle seçmiştir. s ünsüzü, Fikret'in şiirlerinde serinlik, sükunet, sabah tazeliği, parlaklık, dini huşu anlamlarıyla armonize edilmiştir. ş ünsüzü, şiddet, gürültü, parlaklık, neşe izlenimlerini verir ve daha çok r ve s ile birlikte gelir. n ünsüzü,


hüzünlü veya neşeli, şiddetli veya sakin bir tınlama verir; diğer ünsüzlerle en güzel şekilde kaynaşan bir unsurdur. z ünsüzü, Fikret'in şiirlerinde sonbahar, karanlık, ölüm atmosferi içinde yan yana gelir. l ünsüzü, genellikle hayali, geceye ait ve uzak şeylerin izlenimlerine eşlik eder. p, b, f, v dudak ünsüzleri, Fikret'in musiki çıkardığı kaynaklardan biridir. f ve p, s ile birleşerek sakin, yumuşak hareketleri anlatır. "La Danse Serpentine"de ani dönüş ve kıvrılışlar b, br aliterasyonu ile uyumludur. t ünsüzü, sertlik, şiddet, bazen da titreklik izlenimi verir. v ünsüzü, bazen gürültü anlamına eşlik eder. m ünsüzü, bazen şiddet, bazen yumuşaklık ifade eder. h ünsüzü Fikret'in şiirlerinde bazen mahremiyet bazen köhnelik ve çirkinlik izlenimi vermek için kullanılmıştır. c, ç ünsüzü "Balıkçılar" şiirinde görüldüğü üzere daha çok ş ve diğer sert ünsüzlerle beraber sertlik, haşinlik etkisi uyandırır.

Fikret şiirlerinde en çok ünsüzlerin musikisine önem vermekle birlikte bilerek ya da bilmeyerek ünlüleri de armonize etmiştir. Bunlar da daha çok dizede anlatılan ruh haline uyar. Örneğin kalın ünlüler özellikle, yuvarlaklar (yuvarlakların incesi dahil) genellikle karanlık bir atmosfer ve ruh hali uyandırmak için kullanılmıştır. u, ü bazen a, e, i ile fısıldanarak bir raks, bir dalgalanma izlenimi verir. a, u genellikle ağır, karanlık, melankolik atmosfere uydurulmuştur. e, i daha çok neşeli, hafif yahut ince, gamlı duygulara eşlik eder.

Kaplan bu yöntemi Tanpınar'ın şiir dünyasını konu alan çalışmasında kullanmaz. Çünkü Tanpınar'ın şiirlerinde "kelime musikisi" Servet-i Fünuncular, kısmen Ahmet Haşim ve Yahya Kemal'de olduğu kadar önemli bir rol oynamaz. Tanpınar için sözcükler, seslerinden çok uyandırdıkları hayaller bakımından önemlidirler. Kaplan bu yöntemi diğer şairlerin şiirlerini çözümlerken de sürdürür. Örneğin Arif Nihat Asya'nın "Bayrak" şiirini incelerken şunlara değinir: Mısra başlarında "sen" kelimesinin ilk s sesine uyan "sabah, söyle" kelimeleri adeta eski Türk şiirinde görülen mısra başı aliterasyonunu vücuda getirmektedir.

Mustafa Seyit Sutüven'in "Sutüven" şiirinde de Kaplan son ve daha önceki heceleri r ünsüzü ile biten şiir, masalar, birer birer, Akhalılar, içtiler, tapar, mor, füsunludur, borçludur, bu yer, Homer, Mısır, asır, içer, keser, kadar gibi sözcüklerin şiirde aralıklı olarak kulağa sık sık çarptığını, şiirin musikisine karışan seslerden birinin de duman duman, dağ, tel tel, tapardı, denk, Tesalya, tığ, türkü, taşlar gibi sözcüklerin başlarındaki t ve d ünsüzleri olduğuna işaret eder.Birinci üçlükte r ve n, ikincisinde r ve d, üçüncüsünde n ve l ünsüzleri güçlü birer aliterasyon ögesidir. r, n, ve l ünsüzleri yumuşak ve akıcı özellikleri ile şiire belirgin bir yumuşaklık katmaktadır. İkinci üçlükte r ve d seslerinin aynı gramer kategorileri içinde ve yan yana kullanılmış olması, ses bağlantılarını arttırıcı bir rol oynamıştır. Şiirin tamamı dikkate alındığında r (101 adet), n (93 adet), l (72 adet), d (66 adet) seslerinin hakimiyeti görülüyor. Aynı şiirin değişik üçlüklerinden alınan şu dizeler, aynı seslerin ısrarla kullanıldığını ortaya koyuyor:

İnsan!

Nasıl sevdiğim? İnsan

Nasıl bir tanem? İnsan

Nasıl, Allah'ım!

mısraları, üçer defa tekrarlanan insan ve nasıl sözcükleri aracılığıyla güçlü bir ritmik yapı kazanmıştır. Bu altı mısrada tekrarlanan n (10 defa), s (7 defa); a (9 defa); ı (6 defa) seslerinin ia, aı, ia, aı, ia, aı düzeni içinde meydana getirdiği armoni, ses blokları hâlinde insan-nasıl, insan-nasıl, insan nasıl olarak duyulduğu zaman, bariz bir ritim unsuru karakterine bürünmektedir. Sutüven'in şu şiirinde ise durum şöyledir:

KOŞMA-XVIII'den :

Devlet kuşum, devlet kuşum

Sen uçmuşsun, ben uçmuşum

Göz önünde bulunuşum

Bulunmazca bir bulunuş

Dörtlükte, kuşum ve ben kelimelerindeki ünlülerin toplam 26 defa, diğer ünlülerin toplam 6 defa (%81 ve %19); iki kelimede mevcut olan ünsüzlerin toplam 52 defa, diğer ünsüzlerin ise toplam 21 defa (%71 ve %29) kullanıldığı görülmektedir. u ve e assonansı ile ş, m, n, b aliterasyonu, uş ve en ile desteklenmiş ve kuvvetli bir armoni elde edilmiştir.

Nazım Hikmet'in "Makinalaşmak" şiirinde tekrarlanan sesler, makinanın madde ve hareketine uygun olarak sert, katı ve monotondur. Şair, burada mekanik seslerden ibaret kelimeleri kullanır: Trrrrum trrrrum trrrrum! Trak tiki tak!

Burada bir insan sesi değil, makine sesi söz konusudur. Şiire havasını veren, şairin duygu ve düşüncesini tayin eden, bu mekanik sestir. Diğer mısralarda sözcüklerin çoğu aynı sese uydurulmak için seçilmişlerdir. Başlarında, içlerinde veya içlerinde r, k, t konsonlarını içeren sözcükler şirin dokusunu meydana getiriyor. K, r, t konsonları büyük bir yoğunluğu dikkat çekicidir. Yalnız şiirde bu sesler gelişigüzel sıralanmamıştır. Kendilerine has ritm şemaları vardır. Arka arkaya üç kere tekrarlanan "trrrrum"dan sonra farklı başka bir ses işitiyoruz: "trak tiki tak". Burada mekanik sesli üç sözcük bir mısrada toplanmıştır. kendi içinde bir ritmi içeren bu dize grubu, şiirin başında, ortasında ve sonunda üç kere tekrarlanarak bütün şiirin yapısını tayin ediyor. Nazım Hikmet'in esinlendiği ve 1930 yılında intihar eden Mayakovski de şiirlerinde belirli ritm şemaları uygulamıştır. Bunlardan birisi şöyle başlar:

"Ta-ra-ra/re-ra/ra, ra, ra, ra/r ara/

Ra-ra-ri/r ara ra/ra ra/r ara r ara/

Ra-ra-ra/ vs".

Necip Fazıl'ın şiirlerinde de musiki en önemli etkenlerden biridir. Şair, kişiliğinin iç ve dış belirişlerini, bunalım, sıkıntı ve üzüntülerini; Türk dilinin seslerinden, ses yapısının her türlü ayırtısından yararlanarak dile getirir. Belki modern Türk Edebiyatında ses ögesini en ustaca kullanan, vezin ve kafiyeyi çağın duygularına en güzel uygulayan şairlerden biridir Necip Fazıl. Şiirde armoniyi sağlayan, dize örgüsündeki seslerdir. Bu seslerin sert, yumuşak, uzun, kısa; ünsüz ve ünlü oluşlarına göre ayırt edilmeleri gerekir:

a) Yumuşak Sesler: b, c, d, l, r, v, y, z

B- Şiirlerin hemen hepsinde b ünsüzü, kendisini ilk anda belli eden, hissettiren seslerden biridir. Bu sesin her özelliğinden faydalanan şair, bazen en derin anlamlara, en çetrefil konulara dokunduğunda; bazen da his ve hayalin ön planda olduğu şiirlerinde bu sesin yumuşak gidişi duyulabilir. Örneğin Çile'nin ilk kıtasında müthiş bir sıkıntı ve ızdırap nağmesi olur. Sonra ilk şiirlerinden olan Örümcek Ağı'nda o gergin atmosferden sessizliğe bürünür. Kaldırımlar'da b ünsüzü yine karanlığın aydınlatıcısı gibi yürür gider.

C-Bu ses diğerleri gibi Necip Fazıl'ın dilinde her atmosferde kullanılır. Ancak diğer konsonlar gibi tek başına olmaktan çok, serti ile birlikte yani ç ünlüsünün anlamı gerdiği anlamda görülür.

D- Yukarıda b sessizinden bahsederken, her hal ve her durumda kullanıldığını ifade etmiştik. Aynı yumuşaklığı veren d konsonu da şairin hemen her vesileyle faydalandığı bir unsurdur. b sessizinin kullanıldığı bütün örneklerde görüleceği gibi bu ses düşünceli, ızdıraplı ve sıkıntılı temlerde daha çok tercih edilmektedir. Hasret ifadesiyle de bu konsonant karşımıza çıkar.

L- şairin kelime hazinesine bakılırsa bu ses ve bununla birlikte yumuşak seslilerden, mesela, m ve n konsonantlarının çoğu zaman birlikte ve daha fazla dini, metafizik konularda geçtiği görülür. En çok kullandığı kelimeler de bu sesleri verir. Kafiyelerin altında beş kere tekrar eden "hırıl hırıl, fırıl fırıl, şırıl şırıl, mırıl mırıl" kelimeleri bazen aydınlığı bazen hırıltıyı bazen akışı ve bazen mırıltıyı taklittir.

R- Bu sesin ince, zarif akışı; m ve n ünsüzü ile şairin dilinde akıcı, lirik duyguları ifade eden bir edası vardır. Suyun akışından tutun da yalnızlığın verdiği melankolik havaya kadar her hisse ifade vasıtası olur. Doğadaki ses taklidi kelimelerde aranan bu ses, sert ünsüzlerle şiddet ve infial ifade edebilecek durumdadır. Mesela Sakarya Türküsü sanki nehir akışına uygun bir ahenk verir:

"İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;

Oluklar çift: Birinden nur akar, birinden kir.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.


Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur, Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur."

V- Daha çok dini, tasavvufi şiirlerde rastlanmakla beraber v sesi de şairin gerek aliterasyonlarda ve gerekse diğer y, z,r konsonlarıyla ahenk bulduğu bir sestir.

Y- Necip Fazıl'ın şiirinde bu ses de önemli bir unsurdur. Daha çok ses tonunun alçalıp yükselmesinde, uzatılan kelimelerin yaydığı ifade tarzında kendini gösterir. Şair bezginliğin, bıkkınlığın ve karamsarlığın söylettiklerini y konsonu ile kuvvetlendirir. Çile'de yükselen tansiyonun ifadesini, öteleri kucaklarken çekilen azabı belirtir. Cemiyetle ilgili şiirlerinde yine aynı sesi, bu defa yükselen sesi hedefe yöneltir. Mesela Canım İstanbul şiirinde y ünsüzünün dilimizin altından kayarken verdiği ahenk hemen hissedilir:

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef ister!

Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...

Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;

Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

Z- Bu ses şairin dilinde çoğunlukla azap, azgın, iz, ez, yalnız, sonsuz, özel, zerre gibi kelimelerde geçer. Ancak bu sesin "Ölüm" başlığı altında topladığı şiirlerinden "Gözler" adlı iki kıt'alık parçasında bıraktığı iz, çok açıktır. Ölünün açık giden gözlerini ifade ederken şairin sırf mana bakımında tasvir ettiği gözlere z konsonantını kullanmıştır: Bir şey kalmaz, yalınız, Kalır maziden gözler. Ölür de her yanımız, Sağ kalır, neden gözler? b) Sert Sesler: ç, h, k, p, s, ş, t, f

Bu sesleri verdikleri ses tonu, müzikalite his ve heyecanları dile getirirken sert, şiddetli ve yüksek tansiyonla ifade özellikleri dolayısıyla hiç elden bırakmamıştır. Çok tekrarlanan ve şairin de sevdiği bir tabirle "ferdi humma"yı ifade edebilecek kelimeler ve seslerdir bunlar.

Ç- Bu ses daha çok t, ş, f ünsüzleri ile birleşerek, gam, keder, şiddet ifadesi için kullanılır. Yapısındaki sertlik gereği düşmanlık ifade eden anlamlarda da ahengi alçaltıp yükseltirken sanki bir müzik parçasının gidişini ifade etmektedir. Mesela Çan Sesi, Şehirlerin Dışından, Hiç mi Hiç şiirlerinde olduğu gibi.

K- Bu sese de sert, şiddet, ifade tonlama için şairin hemen her önemli parçasında rastlanır. Şair, ağır ve kesif bir manayı, yeni hayal ve orijinal imajları ustalıkla kullanmıştır. Diğer sert sessizlerle birleşen K sesi Necip Fazıl' ın şiirinde buhranları ifade etmek için biçilmiş kaftan hüviyetindedir.

P- daha ziyade t, k, ç konsonları ile ve sessizlerle uyum içinde ahengi sağlar. Doğal olarak bu seslerin sertliğini ve şiddetini de ifade eder. Hem anlamı pekiştirir, hem de ses ve ahengi sağlar.

F- Sesi de şiirdeki konuya uygun olarak bazen soluk ve sessiz ve bazen de mana pekiştirmelerinde kullanılır.

S- Necip Fazıl' ın şiirlerinde ses, ahenk, armoni ve müzik için başvurulan en mühim konsonlardan biridir. p, ç, k, ş sesleriyle birleştiği kelimeler, sessizlik, serinlik, sisli duygular ifade ettiği gibi sıkıntı ve buhranlarda da aynı derecede kullanılır. Ninni şiirinde sessiz, çocuksu ve rahat bir havayı yansıtır. Ukde şiirindeki s sesi bilinmezlerin, muammaların, sıkıntıların girdabından ince bir ahenk ve ses getirir şiire.

Ş- Bu konson daha çok kelime içinde bazen da sonunda görülür. Akıcı, tabiatı taklit edici ve şiddet, öfke ifade eden manalarda görülür. Bunun yanında parlaklık manasını da vermektedir.

Sessiz bir ortamı anlatırken genellikle l, m, n, r ötümlü ünsüzlerin; savaş gibi konuların ve kızgınlık gibi duyguların dile getirilişinde ç, k, p, t gibi patlayıcı seslerden yararlanıldığı görüşü ağırlık kazanmıştır.

Cahit Sıtkı'nın "Ölümden Sonra" şiirinde ise durum şöyledir: Şiirde 90 ötümlü ünsüz, 36 ötümsüz ünsüz kullanılmıştır. İlk bölümde 50 ötümsüz ünsüz, 20 ötümlü ünsüz, ikinci bölümde 45 ötümsüz ünsüz, 16 ötümlü ünsüz, kullanılmıştır. l, r, m, n gibi özellikle sessiz bir ortamı ifade ederken kullanılan ünsüzler ilk dizemizde 26 defa, ikinci dizemizde 23 defa; ç, k, p, t gibi kızgın ve sert bir ortam ifade edilirken kullanılan ünsüzlerin ilk bölümde 7 defa, ikinci bölümde ise 12 defa kullanıldığını görüyoruz.

Ötümlü ünsüzlerin bariz bir şekilde ötümsüz ünsüzlerden fazla olduğu görülmektedir. l, r gibi akıcı ünsüzlerin kullanılması (23 defa), şiire bir akıcılık kazandırmış, genel olarak ötümlü ünsüzlerin çokluğu da şiire, sakinliğin, sessizliğin ve duygusallığın ön plana çıktığı bir hava katmıştır. Ancak, "Nasıl hatırlamazsın o türküyü" ve "öylesine karanlık ki gecemiz" gibi sert çıkışların ve sitemlerin olduğu dizelerde ötümsüz ünsüzlerin daha fazla kullanıldığını görüyoruz.

Behçet Necatigil de şiirlerinde, asonaslara yer vererek mısrada vurgulamak istediği kavramın kendince en belirgin ünlüsüne göre asonans yapar. Necatigil, şiirlerinde ahengi sağlamada asonanslardan olduğu kadar aliterasyonlardan da yararlanmıştır. Bunu yaparken de dizenin ve şiirin anlamını belirgin bir biçimde veren sözcüğün en çarpıcı ünsüzünü seçer. "Çıkar düze çelme çevrilir yolunuz" mısrasının anlamı "çelme (takmak)" sözcüğünde yoğunlaşmıştır. Aliterasyon da görüldüğü gibi bu sözcüğün en çarpıcı ünsüzü olan ç ile yapılmıştır. Ayrıca ç biçim olarak da çengele benzemektedir. Necatigil'in "Kilim" şiirinde imgelerini çağ eleştirisi üzerinde yoğunlaştırırken çağ için kullandığı en çarpıcı sıfat, "çiğ" sözcüğüdür. Şair çağın çiğliğini "çiğ" kelimesinin ünsüzleri olan ç ve ğ seslerine sıkça yer vermekle yansıtma yoluna gitmiştir. Necatigil'in "Kareler/Aklar" şiirinde ise ünlülerin kullanımının sayısal dağılımı şu şekildedir: 45 a, 9 e, 5 o, 4 ö, 3 ı, 6 i, 8 u, 3 ü. Kalın ünlülerin yoğunluğu, ince ünlülerin azlığı, özellikle a ünlüsünün egemenliği, şiirdeki karamsarlığın, katılığın bunaltının ve bunların yüksek sesle anlatımının göstergesi, işlev taşıyıcısıdır.

Anday ise a, e, i ünlüleri ile n, r, l, k, d, m ünsüzlerini baskın bir şekilde ön planda tutar. Çağdaş biçembilim incelemelerinde ünlülerin ön planda olduğu metinler daha sağlam, yavaş ve dalgalı; ünsüzlerin ön planda tutulduğu metinler ise, daha değişken, dinamik ve süratli metinler olarak tanımlanır. Anday şiirinde a, e, i ünlüleri ile n, r, l, k, d, m ünsüzlerinin eşit ağırlıkta seslendirilmesi, şiirin izlekleri ile de örtüşür konumdadır.

Seslerdeki 'değişken-sağlam', 'süratli-yavaş', 'ince-kalın', düz-yuvarlak' zıtlığı, temaya ya da şiirsel söze 'geçmiş-gelecek', 'çocukluk-yaşlılık', 'ümit-karamsarlık', 'yaşama sevinci-hüzün', 'yabanıl-uygar', 'ölüm-ölümsüzlük' gibi zıtlıklarla yansıtılmak istenir. "Uygar ile Yabanıl", "Kolları Bağlı Odyseus", "Alışamadım" şiirlerinde, d, t, b/p, r ve k/g/ğ seslerinin dizimsel düzeni şiirin yabancılaşma izleği ile birlikte ilerletilmiştir. Çağdaş dil kuramcısı Maurice Grammond, t ve d seslerinin telaffuzunda dudakların şişkinliğini öne sürerek bu sesleri "hor görme" ve "tiksinti anlatan sesler" olarak tanımlar ki, alıntılanmış olan şiir metninde de bu gerçek yansıtılmak istenmiştir. Dizelerinde içinde yaşanılan uzamın tiksindiriciliğinin doğurduğu uzamdan kaçma isteği sessel örüntüye de aks eder. t, k ve r sert sessizlerinin yinelenmesi, tiksinti duyulan ortama sessel olarak da saldırgan bir tutum sergilendiğini gösterir. Bu bağlamda göstergenin nedensizliğine karşı çıkan ve sesin anlamla bütünlüğünü savunan Macar dilbilimci İvan Fonagy'nin t, k ve r seslerini 'saldırgan' sesler olarak tanımladığını da vurgulamak gerekir. Yine Anday'ın "Yolculuklar" şiirindeki l ve r sesleri aracılığı ile oluşturulan aliterasyon (l 51, r 71 kez yinelenir), şiirin başlığındaki 'yol' kavramının çağrışımları ile de örtüşür. "Acele "şiirinde e sesi, şiirin ismindeki 'acele' eyleminin çağrışımını ('bir telaş bir telaş' ve 'nefes nefese'de olduğu gibi) sessel olarak da destekler niteliktedir.

Yukarıda verilen örneklerde de görüldüğü gibi şiir, sesler ve onların uyandırdığı çağrışımlar ve izlenimler göz ardı edilerek çözümlenemez. Türk şiirinde Servet-i Fünun dönemine kadar egemen olan anlayış Tanpınar ve ikinci yeni şairlerinde de etkisini sürdüren kelimeci anlayıştır. Kelimeci anlayıştan sesçi anlayışa dönüş Recaizade Ekrem ile başlamıştır. Ekrem ile birlikte edebiyat ahlaktan ve siyasetten uzaklaşarak güzel sanatlara yaklaşmıştır. Ekrem'in etkisinde kalan Fikret ve arkadaşları şiirle resim ve müzik arasında ilişki kurarlar. Cenap Şahabettin Elhan-ı Şita'da bir yandan pitoresk tablolar çizerken bir yandan da özellikle kar, bahar, arar, ağlar, kuşlar, yuvalar, kovalar, uçarlar biçimdeki uyaklarda geçen a ve r sesleri ve yine r sesini içeren lerze, serd, kebuter, bahar, derin, yer, rişe, mürde, düşer, dallar, serteser, tüyler gibi sözcükler aracılığıyla müzikal bir etki yaratır.

Servet-i Fünunculardan sonra şiirde seslerin yarattığı ahenge en büyük önemi veren ve sesler sayesinde yeni imgeler yaratan şair Ahmet Haşim'dir. Haşim, şiirlerinde yaptığı uygulamayı kuramsal olarak da "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" adıyla bilinen poetikasında da vurgulamıştır. İlk kez 1926'da basılan "Piyale" adlı şiir kitabının önsözünde Haşim, şiirde müzik arayan Verlaine ve şiiri bir nağme sayan Mallarme'nin etkisi altında şiirde öncelikle önemli olanın sözcüğün anlamı değil, cümledeki söyleyiş değeri olduğunu savunur. Ona göre anlam ahengin telkinlerinden başka bir şey değildir. Bu yaklaşımıyla Haşim, şiirde seslerle yaratılan müzikaliteyi anlamdan daha önemli sayar. Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar yazısının ana fikri olan şu yargı aynı zamanda şiirin de Haşim açısından en uygun tanımıdır: "Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında sözden ziyade musikiye yakın mutavassıt bir lisandır." Şair, Haşim'in bazı eserlerinde olduğu gibi, şiirini yalnızca sese dayandırsa bile, dilde duygu ve hayal, ses yapısından ayrı olmadığı için, oynadığı esrarlı oyunla içeriği de belirler.Şiirde yüzeysel yapı morfolojik ve sentaktik analizle incelenebilir. Bu analizden ortaya çıkacak anlam, yüzeysel bir semantik katmanı gösterir. Chomsky'nin dikkat çektiği derin yapı araştırmalarında ise fonetik analiz verimli sonuçlar doğurabilir. Müzikte güfte ile bestenin örtüşmesine prozodi denir. Türkçede bu kavram sağduyu teriminden yola çıkılarak sağdeyi ve bürün biçimlerinde karşılanmıştır. Şiirde sağdeyi fonetik yapının semantik yapıyla uyum içinde olmasını ifade eder. Böylece şiir söz ile anlamın ortasındaki kararsız durum ya da belirsizlik durumu olmak yerine şöyle bir şema ile gösterilebilir:

Semantik Bağlamda Fonetik-Morfoloji İlişkisi

Morfolojik incelemenin iki konusu vardır. Bunlardan biri sözcüklerin cümle içindeki görevlerine göre ad, önad, adıl, belirteç, ilgeç, bağlaç, ünlem ve eylem türlerinden hangisine girdiğinin incelenmesi ya da klasik söyleyişle kelime çeşidi konusudur. İkincisi ise kök, gövde, yapım eki, çekim eki ögelerini inceleyen türeme veya yapı bilgisi konusudur. Burada sözcük türleri konusuna değinilmeyecektir.

Türkçede sözcüklerin yapısı ve eklerin işlevleri konusunda dilbilgisi kitaplarında genel bir uzlaşma vardır. Ekler yapım ve çekim ekleri olmak üzere ikiye ayrılır. Kök ya da gövdenin anlamında değişiklik yapan addan ad, addan eylem, eylemden eylem, eylemden ad yapan eklere yapım; adlar ve eylemleri ilgi ve nicelik yönünden işleten eklere de çekim ekleri denir. Sözcük yapısı Türkçede şöyledir:

Kök+yapım eki+çekim eki

Genellikle sondan eklemeli bir dil olan Türkçede kökler tek heceye değin indirilebilir ve değişmezdirler. Köklerin eylem kökü olduğu yolunda genel bir kanı varsa da bu görüş tartışılabilir. Hatta köklerin ünlü ya da ünsüz olmak üzere tek sese indirilmesi ve bu sesin anlamca karşılık geldiği nesne veya eylemle Kratylos bağlamında doğal ya da uzlaşımsal ilişkileri de incelenebilir. Ancak dilin kökeni ile de ilgili olan bu konu üzerinde çocuğun dil öğrenme süreci dışında bir deney ve gözlem imkanı olmadığı için bilimsel bir sonuç çıkması beklenmemelidir.

Ekler, Türkçenin yapı bakımından olduğu kadar anlam bakımından da önemli bir ögesidir. Bu nedenle Arat, eklere de en az sözcükler kadar ilgi ve dikkat gösterilmesi gerektiğini söyler. Hatta dizin ve sözlüklerde tıpkı sözcükler gibi eklerin de alfabe sırasına alınmasını önerir.

Eklerin Türkçedeki anlamsal işlevleri üzerinde özel olarak duran fazla çalışma yoktur. Bu konuda yalnızca Ercilasun'un çok önemli bir bildirisi vardır. Bu bildiride Ercilasun yapım ya da çekim eki ayrımına gitmeksizin eklerin birer biçimbirim olarak anlamsal işlevlerini göstermektedir. Pekiştirme, belirtme, süreklilik, mübalağa, çokluk işlevlerini yapısında taşıyan ğ, d, z, l, m, n, nazal n, a, e, ı, i seslerini Ercilasun kuvvetlendirici fonksiyon alanındaki sesbirimler olarak gösterir. İkinci işlev öbeğini Ercilasun, eşleştirici-sevgi işlevi olan t, ç, ş, s seslerinden ve birinci gruptaki l, n, ğ, a, e, ı, i sesleriyle birleşmelerinden oluşturmaktadır.

Dilbilim çalışmalarında gözden uzak tutulmaması gereken ilkelerden biri, dilbilim disiplinlerinin birbiriyle girişik ögeler olduğu ve bütünlük içinde bulundukları gerçeğidir. İkinci olarak, birimlerin dönüşebilirliğine dikkat edilmelidir. Örneğin bir ses, sesbilgisi bağlamında fonem iken, biçimbilgisi bağlamında morfem olabilmektedir. O yüzden sözgelimi l sesinin sesbirim mi anlambirim mi olduğu, ancak bağlam ve işlevden yola çıkılarak anlaşılabilir. Bu durumda fono-morfoloji ve fonomorfem kavramlarından da söz etmek mümkün olabilir.

Sonuç Ve Öneriler

Anday şiirinin sesbirim-anlambirim ilişkisi açısından incelendiği bir çalışmada seslerin kullanım sıklığının çoktan aza doğru şu dizilişte olduğu belirlenmiştir:

Karma diziliş: aeinrlıkdmusybtüoşgzçğöhvcpfj ünlü dizilişi: aeiıuüoö ünsüz dizilişi: nrlkdmsybtşgzğhvcpfj

 Bu dizilişte en çok kullanılan a sesi 17660 kez, en az kullanılan j sesi ise 7 kez geçmektedir. A ve e ünlüsünün çok kullanılması yalnızca Anday'a özgü bir durum değildir. Örneğin Necatigil'de hatta bütün Türk şairlerinde benzer bir durum gözlemlenebilir. A ünlüsü hece ve sözcük oluşturmada en çok kullanılan ünlüdür. Dolayısıyla bu ünlüyü ünlüler taksonomisi içinde merdivenin ilk basamağına veya güneş sistemindeki gibi merkeze yerleştirmek ve ikinci sırayı da e ünlüsüne vermek doğru olur. Ünsüzlerde ise birkaç yer değiştirme dışında en çok kullanılanların n, r, l, k, d, m, s, y olduğu görülüyor. Ünsüz taksonomisinde de çekirdeğe n, birinci halkaya r, ikinci halkaya l yerleştirilebilir. Başka şairlerin metinlerindeki ses kullanım sıklıkları da aynı sayım yöntemiyle belirlendikten sonra Türkçedeki seslerin aşamalı dizgesi ya da başka bir deyişle Türkçenin ses taksonomisi oluşturulabilir.

Şiirlerdeki seslerin tek tek ünlü ve ünsüzlerin karakterlerine göre incelenmesi, ya da diğer bir deyişle sesbilgisel sayım-döküm yapılarak da şiir çözümlemeleri dilbilimsel bir zeminde sürdürülebilir. Bu konuda Türkçede yaşanan gelişmeler sevindiricidir. Ancak yazar ve şairlerin söz dağarcıklarını saptayacak çalışmaların aynı zamanda ses-sayımı alanında da yapılmasında yarar vardır. Bu noktada fonosemantik diye bir kavramdan söz etmek kaçınılmaz olmaktadır. Şiirin ses ile anlam arasındaki alacakaranlık bölgede olduğu düşünülürse bu alanın fonetik ve semantik özelliklerin kaynaştığı bir ortak alan olduğu görülür. Böylece ses-anlambirimcik (fonosem), ses-anlambirim (fonomonem), biçim-anlambirimcik (morfosem) ve biçim-anlambirim (morfomonem) biçiminde ara birimleri de düşünmek ve araştırmak imkanı doğmaktadır. Bu birimler elbette bağımsız birim veya parçacıklar değil bağımlı ögelerdir. Herhangi bir sesin anlamsal çağrışımları fonosemleri, bu fonosemler toplamı fonomonemi oluşturmalıdır. Yine ek işlevi olan örneğin -r, -t, -rt, -dir, gibi ses-eklerin de ses-anlambirim ve biçim-anlambirim olarak üzüm salkımı modeline benzer biçimde incelenmesi mümkündür.

Yapısalcı insanbilimin en önemli düşünürü Claude Levi-Strauss'un dilbilimsel bir amaç gütmemekle birlikte burada incelenen konuyla yakın ilgisi olan sözlerini, bu çalışmanın da anafikrini verdiği için alıntılamak yararlı görülmüştür. Claude Lévi-Strauss, "Mit ve Müzik" adlı makalesinde şunları söyler:

"Dilin, bir yanı ses, öbür yanı da anlam olan, ama aynı zamanda birbirinden ayrılamayan öğelerden meydana geldiğini bize gösteren Ferdinand de Saussure'dü. Dostum Roman Jakobson da bu yakınlarda dilin ayrılmaz iki yanını anlatan le son et le sens adlı bir kitap yayımladı. Ses var, sesin bir anlamı var ve hiçbir anlam, kendini dile getiren bir ses olmadıkça varolamıyor. Müzikte ses ögesi öne geçiyor, mitte ise anlam ögesi."

 Ceyda ADIYAMAN

Pamukkale Üniversitesi

Kaynaklar

  1. Aksan Doğan, (1990), "Şiir Dilinin Kimi Semantik Özellikleri Üzerine Gözlemler", Boğaziçi Üniversitesi IV. Dilbilim Sempozyumu Bildirileri, 17-18 Mayıs ss. 59-69
  2. Aksan Doğan, (1997), Anlambilim, Ank., Engin Yayınevi
  3. Aksan Doğan, (2004), Dilbilim ve Türkçe Yazıları, İst., Multilingual Yayınlan
  4. Aksan Doğan, (1979), Her Yönüyle Dil-Anaçizgileriyle Dilbilim, Ank. TDK Yayınları, C.12-3
  5. Akyüz Kenan, ( 1947), Tevfik Fikret, Ank., AÜ DTCF Yayımları
    1. Alpaslan G. Gonca Gökalp, ( 2009), "Metinlerarası İlişkiler Işığında Cemal Süreya Şiirinin Bileşenleri", Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Winter, Volume 4 /1-1 ss.435-463
    2. Arat R. Rahmeti,  (1967), "Türkçede Kelime ve Eklerin Yapısı", Dilbilgisi Sorunları-1, Ank., TDK

Yayınları, , ss. 190-196

  1. Banguoğlu Tahsin, (1959), Türk Grameri-Birinci Bölüm: Sesbilgisi, Ank.,TDK Yayınları
  2. Banguoğlu Tahsin, (1986), Türkçenin Grameri, Ank., TDK. Yayınları
  3. Bayraktar Nesrin, (2006), Dil Bilimi, Ank., Nobel Yayınları
  4. Bayrav Süheyla, (1999), Dilbilimsel Edebiyat Eleştirisi, İst., Multilingual Yayınları
  5. Cemal Süreya, (1956), "Folklor Şiire Düşman", a dergisi, Sayı: 6, s. 1-2
  6. Coşkun Volkan, (2008), Türkçenin Ses Bilgisi, İst., IQ Kültür Sanat Yayıncılık
    1. Çebi Hasan, (1987), Bütün Yönleriyle Necip Fazıl Kısakürek'in Şiiri, Ank., Kültür Bakanlığı Yayınları
    2. Çetin Nurullah, (1997), Behçet Necatigil-Hayatı, Sanatı ve Eserleri, Ank., Kültür Bakanlığı Yayınları
    3. Demircan Ömer, (2001), Türkçenin Sesdizimi, İst., Der Yayınları
    4. Demircan Ömer, (2004), Türkiye Türkçesinde Kök-Ek Birleşmeleri, İst., Papatya Yayınları
      1. Durmuş Mitat, (2006), "Sesbirim- Anlambirim Arasındaki İlişkiler Düzeyi ve Melih Cevdet Anday'ın Şiirlerinde Sesbirimsel Yinelemeler", Hürriyet Gösteri, S.278, Mart, s.76-80
      2. Ercilasun Ahmet Bican, (1997), "Türk Dilinde Ek-Ses İlişkisi", Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten, TDK Yayınları, Ank., 2000, s.41-47; ve aynı metin: Makaleler, Ank., Akçağ Yayınları, 2007,

ss. 340-346

  1. Ergenç İclâl, (1987), "Fonolojik İstatistik Yoluyla Karşılaştırmalı Bir Üslûp Araştırması (Karl Bühler -Grimin Kardeşler) " AÜDTCF Dergisi, Cilt:31, Sayı:1.2, ss. 147-178
  2. Ergenç İclal, (1989), Türkiye Türkçesinin Görevsel Sesbilimi, Ank., Engin Yayınları
  3. Ergin Muharrem, (1977), Türk Dil Bilgisi, İst., Minnetoğlu Yayınları
  4. Geçgel Hulusi, (2005), "Çanakkaleli Bir Şair: Ece Ayhan ve Şiiri", Çanakkale Araştırmaları Türk

Yıllığı, Mart, Sayı:3

  1. Gemalmaz, Efrasiyap, (1995), "Türkçe'nin Morfo-Sentaktik Yapısının Fonolojisine Etkileri", Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum, S: 3, ss. 1-7.
  2. Gencan Tahir Nejat, (2001), Dilbilgisi, Ank., Ayraç Yayınları
  3. Harris Zellig S., (1952), Discourse Analysis, Language, Vol. 28, No. 1, (Jan.-Mar.,), pp. 1-30
  4. Hengirmen Mehmet, (1999), Dilbilgisi ve Dilbilimleri Terimleri Sözlüğü, Ank., Engin Yayınları, s.

315

  1. Horata Osman (1998), "Ses, Anlam Bütünlüğü ve Gazel-i Tecnisler",. Doğu Akdeniz, yıl:1, Sayı:1, Gazimağusa / KKTC, ss.65-76.
  2. Jorgensen Marianne -Louise Phillips, (2002), Discourse Analysis as Theory and Method, London-Thousand Oaks-New Delhi, Sage Publications
  3. Kaplan Mehmet, (1987), "Ahmet Haşim'in Şiirinde Renkli Hayaller", Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar 2, İst., Dergah Yayınları, s. 293
  4. Kaplan Mehmet, (1990), Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, Ank., Kültür Bakanlığı Yayınları
  5. Kaplan Mehmet, (1985), Şiir Tahlilleri 1, İst., Dergah Yayınları, s. 97-106
  6. Kaplan Mehmet, (1982), Tanpınar'ın Şiir Dünyası, İst., Dergah Yayınları
  7. Kaplan Mehmet, (2008),Tevfik Fikret, İst., Dergah Yayınları
    1. Karahan Leyla (2008), "Tekrar Gruplarında Ünlü Düzeni -Anlam İlişkisi Üzerine Düşünceler", Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun Armağanı (Editör: Ekrem Arıkoğlu), Ank. Akçağ Yayınları, s.140-148
    2. Karpuz H. Ömer, (2002), "Türkçe Öğretiminde Konusal İlişkilendirme ve Bütünsellik", Türkçe-Türk Dili ve Edebiyatı Öğretiminde Sorunlar, Çözümler, Yeni Yaklaşımlar Sempozyumu-II Bildirileri Kitabı, 30 Mart 2002, İst. Eyüboğlu Eğitim Kurumlar Yayınları,
    3. Kırman Aydın, (2005), "Klasik Türk Nesrinde Ses ve Anlam İlişkileri Hakkında Bir Metin İncelemesi: Tazarruname Örneği", Muğla Üniversitesi SBE Dergisi Bahar, S:14, ss.167-183
    4. Kocaoğlu Timur, (2004), "Türk ve Dünya Dillerinde Ses-Anlam Eşitliğine Dayalı Karşıt Denklikler" V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı Bildirileri, Ank. Türk Dil Kurumu Yayınları, Cilt II, ss. 1985-2004
    5. Kocaoğlu Timur, (2008), "Ses-Anlam Eşitlikleri Rastlantısal mı?", Uluslararası Dilbilim Kurultayı (2007) Bildirileri (editor: Yusuf Çotuksöken). Istanbul: Maltepe Üniversitesi Yayınları
    6. Korkut Ece, (2003), "Dilbilimsel Şiir Çözümlemeleri", Günümüz Dilbilim Çalışmaları, İst., Multilingual Yayınları
    7. Kortantamer Tunca, (1993), "Türk Şiirinde Ses Konusunda ve Ses Gelişmesinin Devamlılığı Üzerine Genel Bazı Düşünceler", Eski Türk Edebiyatı-Makaleler, Akcağ Yayınları, Ankara, C.I
    8. Lévi-Strauss, Claude, (1986), Mit ve Anlam, Çev. Selahattin Erkanlı- Şen Süer, İst. AlanYayıncılık,


s.60-62

  1. Martinet Andre, (1985), İşlevsel Genel Dilbilim, Çev. Berke Vardar, Ank., Birey ve Toplum Yayınları
    1. Mutlu Hüseyin Kahraman, (2006), "Türkiye Türkçesi Ses Bilgisi Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi", Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, C. VI, S: 2, ss. 373-382
    2. Okay Orhan, (1987), Şiir Sanatı Dersleri-Cumhuriyet Devri Poetikası, Erzurum, Atatürk Üniv. Fen-Ed. Fakültesi Yayını
    3. Özdem Ragıp Hulusi, (2000), Dil Bilimi Yazıları, Haz. Recep Toparlı, Ank., TDK Yayınları, ss. 553­638
    4. Özdem Ragıp, (1937-1938), Tarihsel Bakımdan Öztürkçe ve Yabancı Sözlerin Fonetik Ayraçları 1­2, İst., İÜ Yayımları
    5. Özek Fatih, (2001), "Cahit Sıtkı Tarancı'nın Ölümden Sonra Adlı Şiirinin Dilbilimsel Açıdan İncelenmesi", Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, , Elazığ, C.11, S:2, ss. 147-164
    6. Özsoy Sumru, (2006), Türkçenin Yapısı-I (Sesbilim), İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 135 s.
      1. Pınar Aka, (2002), Hilmi Yavuz Şiirine Metin-Merkezli Bir Bakış, Bilkent Üniversitesi, Ekonomi ve Sosyal Bilimler Ens., Türk Edebiyatı Bölümü, Yayımlanmamış YL Tezi, Tez Danışmanı: Prof. Talât Halman, Haziran
      2. San, Mustafa, (2004), "Türkçede Ses ve Anlam İlişkisinin Farklı Bir Yönü", V. Uluslararası Türk Dil

Kurultayı II Bildirileri, Ank. TDK Yayınları, ss. 2577-2584

  1. Selen Nevin, (1979), Söyleyiş Sesbilimi, Akustik Sesbilimi ve Türkiye Türkçesi, Ank., TDK Yayınları
  2. Tansu Muzaffer, (1963), Durgun Genel Ses Bilgisi ve Türkçe, Ank., Türk Dil Kurumu Yayınları
  3. Tercanlıoğlu Leyla, (2000), Linguistics, İst. Multilingual
  4. Topaloğlu Ahmet, (1989), Dil Bilgisi Terimleri Sözlüğü, İst., Ötüken Yayınları
  5. Üçok Necip, (1951), Genel Fonetik-Ana Çizgileri, Ank., AÜDTCF Yayınları
  6. Vardar Berke, (2002), Açıklamalı Dilbilim Terimleri Sözlüğü, İst., Multilingual Yayınları
    1. Weiss Gilbert -Ruth Wodak (ed.), (2003), Critical Discourse Analysis Theory and Interdisciplinarity, New York, Palgrave Macmillan Ltd.
    2. Yıldız Saadettin, (1999), "Mustafa Seyit Sutüven'in Şiirinde Ahenk Unsurları", I. Balıkesir Kültür Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri, Balıkesir Üniversitesi Yayınları No: 0012, Balıkesir

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...