gücü

Türk Öğrenciler Arasında Dil Kullanımı Tercihi ve Türkçe’nin Hollanda ve Almanya’daki Gücü

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Giriş

Bu makalede, ilk olarak, Hollanda eğitim sisteminde göçmen dilleriyle ilgili eğitim politikaları ve uygulamaları sunulacaktır. İkinci bölümde Hollanda okullarındaki Türkçe öğretiminin özellikleri anlatıldıktan sonra 13 farklı kentten araştırmada yer alan iki dilli Türk öğrencilerin dil kullanımlarıyla ilgili sonuçlar sunulacaktır. Hollanda’daki durumun daha iyi anlaşılması için, Hamburg’da yaptığımız araştırmanın Türk öğrencilerle ilgili sonuçları son bölümde sunulacaktır.

Ana dili eğitiminin tarihsel gelişimi

Göçmen çocuklarının Hollanda eğitimine ilk defa girmeleri 70’li yıllara uzanmaktadır. Göçmen çocuklarının çoğunluğu Fas ve Türkiye gibi Akdeniz kökenli ülkelerdendi. Eğitim sistemine yabancı olan bu yabancı çocukları için birtakım yeni önlemler alınması gerekti. Her şeyden önce bu çocukların eğitim alabilmesi için Hollandaca öğrenmeleri gerekti ve göçmen çocuklarına verilen dil eğitimi Hollandalı çocuklara verilen dil eğitiminden elbette çok farklı olmalıydı. Bu amaçla ‘ikinci dil olarak Hollandaca’ dil öğretim programları geliştirildi. Göçmen çocukları çok çabuk dil öğrenmeleri için özel sınıflarda özel eğitime tâbi tutuldular. İkinci olarak, çok sınırlı da olsa, çok dilli ve çok kültürlü öğrencilerin gereksinimlerinin karşılanabilmesi için müfredat yeniden gözden geçirildi ve bazı derslerin içeriği yeniden düzenlendi. Son olarak ta göçmen çocuklarına ilk ve orta dereceli okullarda ana dillerinde eğitim olanağı verildi. Ancak düşük öğrenci sayısı, öğretmen ve ders malzemesi gibi etkenlerden dolayı tüm azınlık dillerinde ana dili eğitimi verilmesi mümkün olmadı.

Hollanda ilkokullarında ana dili eğitimi

Göçmen dillerinde ana dili eğitiminin tarihsel gelişimi çok ilginç uygulamalara sahne olmuştur. Büyük öğrenci grupları için 1974’te ilk defa uygulamaya konulan ana dili eğitimi hiçbir müfredata çalışması yapılmadan, hiçbir öğretmen yetiştirme veya yönlendirme hazırlığı olmadan, ve hatta hiçbir yasal alt yapı olmadan diğer derslerden çok farklı bir biçimde başlatılmıştır. Ana dili eğitimine ilgi oldukça fazladır. Okuyuculara bir fikir vermek amacıyla, Tablo 1’de 1990 ve 1993 yıllarında ana dili eğitimine katılan öğrencilerin ülke çapındaki sayıları verilmiştir.

Tablo 1: 1990 ve 1993 yıllarında ana dili eğitimi alan öğrenci sayısı (Hollanda Eğitim Bakanlığı)

 

 

 

 

1990

1993

 

Doğulan Ülke

Toplam sayı

Ana dili eğitim alan

%

Toplam sayı

Ana dili eğitim alan

%

Fas

38,867

27,506

71

41,373

28,205

68

Türkiye

38,294

31,328

82

42,619

33,002

77

Molük adaları

4,755

1,726

36

397

1,559

39

Eski Yugoslavya

2,989

807

27

4,474

1,129

25

İspanya

2,721

914

34

2,244

706

32

İtalya

2,529

262

10

217

271

13

Kapverdi adaları

2,462

1,031

42

2,189

417

19

Portekiz

1,506

508

34

189

1,095

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

58

Yunanistan

815

318

39

855

261

31

Tunus

671

69

10

969

298

31

Toplam

95,609

64,469

67

102,753

66,943

65

 

Tablo 1’de görüldüğü gibi Hollanda okullarında Türk kökenli öğrenciler en büyük grubu oluşturmaktadır. Birkaç nedenden dolayı, ana dili öğretiminin uygulanması okullar için oldukça zordur. Okulların çok dilli ve çok kültürlü yapısından dolayı iki dilli programların uygulanması söz konusu olmamaktadır, dolayısıyla sadece bazı dillerde ana dili eğitimi verilmekle yetinilmektedir. İki dilli eğitimin olumlu uygulamalarında edinilen deneyimlerden geniş bir alanda faydalanmak söz konusu olmamaktadır. Ayrıca farklı etnik kökenlerden gelen çocukların iki dillilikleri ve dil kullanma becerileri arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. Dil kullanımı açısından kuşaklar arasında da ciddi farklılıklar bulunmaktadır, örneğin genç kuşakların Hollanda diline hakimiyetleri daha fazladır ve bu hakimiyet zamanla daha da artmaktadır. Bir başka etken de bu derslerin ders programında yer bulabilmeleridir. Bazı ana dili dersleri mevcut derslere ek olarak verilirken bazı okullarda bazı derslerin yerine verilmektedir ki bu durum öğrencinin bazı derslerden mahrum olmasına yol açmaktadır. Son olarak da küçük gruplar için ana dili eğitimi verilmesi yetersiz öğrenci sayısı, ders malzemesi gibi nedenlerden dolayı her zaman mümkün olamamaktadır.

 

Ana dili eğitimi alanındaki yoğun tartışmalar ana dili eğitimi hakkından ziyade göçmen çocuklarının geri kalmışlığı ve düşük sosyo-ekonomik (SES) özelliklere bağlanmaktadır. Göçmen çocuklarının eğitim yaşamlarındaki başarısızlığı çocukların Hollandaca yetersizliklerinden ziyade onların işçi kökenli ailelerden gelmesine bağlanmıştır. Devlet (bu yanlış teşhis sonucu) göçmen çocuklarının eğitim alanındaki başarısızlığının önüne geçmek için birtakım yeni önlemler almıştır. Bu amaçla göçmen öğrenci nüfusu yüksek olan okullar devletten personel ve maddi yardım gibi ek kaynaklar almışlardır. Ana dili eğitimi de bu kapsamda görülmüş ve eğitimde geri kalmışlığın önüne geçilmek için bir araç olarak düşünülmüştür. Bu durum ana dili eğitiminin gerçek amaçlarının gölgelenmesine yol açmıştır. Sonuçta geri kalmışlıkla ana dili eğitimi bağdaştırılır hale gelmiştir ki bu durum göçmen dillerinin saygınlığının ve statüsünün düşmesine katkıda bulunmuştur.

 

Bu olumsuzluklardan kurtulmak için 1992 yılında Eğitimde Göçmen Çocuklar Komisyonu (Commissie Allochtone Leerlingen in het Onderwijs) bir rapor yayınlamıştır. Ceders in de Tuin başlıklı bu rapor ana dili eğitiminin çok kültürlülük ve çoğulculuk ilkeleri doğrultusunda yeniden değerlendirilmesini önermiştir. Bu rapor ana dili eğitimi amaçları belirlenirken ‘geri kalmışlık’ gerekçesinden ‘kültür’ gerekçesine geçilmesini tavsiye etmiştir. Kültür perspektifi hedef gruplar, amaçlar ve ana dili eğitiminin değerlendirilmesi açısından farklı yönelimlere ve sonuçlara yol açmaktadır. Tablo 2’de bir önceki ve şimdiki eğitim politikası kısaca kıyaslanmaktadır.

 

Tablo 2: Ana dili eğitiminde ‘geri kalmışlık’ görüşünden ‘çok kültürlülük’ anlayışına geçiş

 

Boyutlar

Geri kalmışlık çerçevesinde ana dili eğitimi

Çok kültürlülük çerçevesinde ana dili eğitimi

Hedef Gruplar

 

Düşük SES gruptan birinci ve ikinci kuşak göçmen çocukları için geçici olarak eğitim sağlanması

SES ve kuşak etkeninden bağımsız olarak ana dili Hollandaca olmayan çocuklar için yapısal eğitim

Amaçlar

 

Odak noktası ağırlıklı olarak ev ve okul arasındaki mesafeyi kapatmak, ikinci dil öğrenimine katkı sağlamak ve okul başarısını artırmak gibi ikincil hedeflerde

Ana odak noktası ana dilinin iyi derecede öğrenilmesi

Hedef Dil

Evde konuşulan dil

Evde konuşulan dil veya geldiği ülkede konuşulan ölçünlü dil

Ölçme - Değerlendirme

Diğer derslerdeki okul başarısı ve Hollandaca dil becerisinin artması ölçüt olarak alınıyor

Ana dilindeki dil becerisi başarı ölçütü olarak alınıyor

 

1974’ten beri ana dili eğitimi hakkı Endonezya’dan gelen Molük kökenli çocuklara, anne veya babası Akdeniz ülkelerinden gelen çocuklara veya sığınmacı çocuklarına verilmiştir. Tabloda da özetlendiği gibi önceleri ana dili eğitimi dersi çocukların Hollanda toplumuna uyumlarının sağlanması amacıyla ve geçici olarak düşünülmüşken 1998’den beri uygulamaya konulan yeni yasayla çok dillilik ve çok kültürlülük amaç olmuştur. İlk okullarda göçmen dillerinin eğitimi ile ilgili olarak ulaşılması gereken hiçbir eğitimsel amaç belirlenmezken, orta dereceli okullardaki Türkçe ve Arapça eğitiminde bu tür hedefler ve sınav komisyonları kurulmuştur. Eğitimde Göçmen Çocuklar Komisyonu hem ilkokullarda hem de orta dereceli okullarda bu tür hedeflerin saptanmasını ve uygulanmasını tavsiye etmiştir.

 

Öğretimi yapılacak olan hedef dil konusu geçmişte birçok tartışmaya yol açmıştır. Özellikle evde konuştuğu dil geldiği ülkenin resmi dilinden farklı olan çocuklara ana dili olmayan resmi dil öğretimi konusu eğitimciler arasında tartışma yaratmıştır. Bu durum özellikle Fas’tan gelen çok sayıdaki Berber çocukları açısından sorun olmuştur. CALO raporu bu tür durumlarda seçimi ailelere bırakmıştır. Aile Berberice veya Arapça dillerinden hangisini seçerse çocuk o dilde eğitim almıştır. Göçmen dillerinin eğitiminin etkilerinin ölçümünde Amerika’da olduğu gibi yanlı ve yanlış değerlendirmeler yapılmıştır; çünkü ana dili eğitiminin başarısı ikinci dildeki başarıyla değil, sadece eğitimi verilen dildeki başarının ölçümü ile sağlanabilir. Bu konuda bilimsel veri yok denecek kadar azdır. Ancak Aarts (1994) Hollanda’daki Türkçe öğretiminin Türk çocuklarının Türkçe öğrenimi üzerinde çok olumlu etkileri olduğunu yaptığı bilimsel çalışma sonucunda ortaya koymuştur. Ancak benzer olumlu bir etki Arapça eğitimi açısından bulunamamıştır. Bu da Türkçe öğretiminin her türlü zorluğa rağmen başarılı olduğunu göstermektedir.

 

Son zamanlarda Hollanda, ana dili eğitiminin sorumluluğunu merkezden yerel yönetimlere kaydırma yoluna gitmektedir. Eğitim bakanlığı ana dili eğitiminin yürütülmesini belediyelere devretmiştir. Yeni ana dili eğitimi yasası meclisten 1998 yılında geçirilerek yeni bir döneme geçilmiş oldu. Yasanın özünde çok dillilik ve çok kültürlülük politikaları olduğu iddia edilse de yeni uygulama birçok sakıncaları da beraberinde getirmiştir. İlkokul 1 ve 4’üncü sınıflarda verilen ana dili eğitimi okul saatleri içerisinde ve okulda yapılacakken, 5 ve 8’inci gruplar arasında ana dili eğitimi okul saatleri dışında ve hatta okul dışındaki kurumlarda da yapılabilecektir. Bakanlık bu derslerin düzenlenme saatleri ve yer seçimini tamamen belediyelere bırakmıştır. Bu amaçla belediyeler ailelere mektup göndererek çocukları için ana dilinde eğitim isteyip istemediklerini saptamaya çalışmaktadır. (Türk grubu gibi gruplar her zaman yazılı belgeleri okuyup talepte bulunma yoluna gidememektedir, bu durum talebi çok düşük göstermekte ve belediyeler ana dili dersine talep çok düşük diyebilmektedir. Dolayısıyla ailelerin bu konuda bilinç kazanması çok önemlidir.) Verilecek eğitimin içeriği, amaçları ve elde edilen başarının değerlendirilmesi gibi konularda hiçbir ilke ve kural belirlenmemiştir. Ana dili eğitiminin bir kısmının okul dışına çıkarılmış olması aileler arasında ciddi rahatsızlık yaratmıştır. Ayrıca yeni yasanın uygulanmasında çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır; bazı belediyeler talep olsa da ana dili eğitiminin verilmesine karşı çıkabilmektedir.

 

Özet olarak, Hollanda’nın göçmen dillerinin eğitimi ile ilgili tutumu oldukça ihtiyatlıdır. Hem eğitim politikalarını geliştirenler hem de politikacılar (tutucu partilerin yan sıra sosyal demokratlar da aynı tavırdadır) ana dili eğitiminin sosyal uyumu engellediği ve ülkede sosyal bütünlüğün tehdit altında olduğunu iddia etmektedirler. Açıkçası, ana dili eğitimini istemeyenler göçmen gruplarının toplum içerisinde bir an önce dilsel ve kültürel olarak eritilmesini istemektedirler. Son zamanlarda ana dili eğitiminin tamamen okul dışına çıkarılması için ciddi girişimlerde bulunulmaktadır. Eğitim Bakanlığı Türkçe’nin orta dereceli okullarda “yabancı dil” olarak öğretimini sağlamakta, ancak ilk okullarda verilen Türkçe derslerine karşı çıkmaktadır. Bu durumun açıklaması oldukça basit aslında; ilk okulda ana dili eğitimi almayan çocuklar Türkçe okuma-yazma becerisine sahip olmayacak ve dil öğreniminde kritik bir yaş olan 12’den sonra da orta dereceli okullardaki Türkçe öğretimine ilgi tamamen azalacaktır. Türkçe okuma-yazma becerileri olmayan çocukların ana dilindeki becerileri zamanla körelecek ve uzun vadede de ana dili evde konuşulmaz hale gelecektir. Ancak daha sonra bu makalede belgelendiği gibi her türlü siyasi manevraya karşın Türk grubu ana diline sahip çıkmakta ve Türkçe’nin genç kuşaklar tarafından öğrenimi ve kullanımı için gerekenler iyi kötü yapılmaktadır.

 

Türkçe’nin gücü

 

Türk göçmenlerin gittiği Avustralya, USA, Kanada gibi ülkelerle kıyaslandığında Batı Avrupa’daki Türklerin ana dillerini kullanmaları ve muhafaza edebilmeleri için daha fazla kaynak ve olanak bulunmaktadır. Avrupa’daki Türkler her yıl ülkelerini ziyaret edebilirken, Avustralya gibi uzak ülkelerdeki Türkler her 4-6 yılda bir ülkelerini ziyaret edebilmektedirler (Yagmur, de Bot, & Korzilius, 1999). Avustralya’daki Türkler önceleri cenazelerini defnedilmek üzere Türkiye’ye gönderirken şimdilerde bu eğilim değişmiş ve defin işlemi de artık Avustralya’da yapılmaktadır. Bu durum Türk toplumunun içinde yaşadığı toplumu ve ülkeyi benimsemesi açısından önemli bir göstergedir. Avrupa’daki Türkler ağırlıklı olarak defin işlemini Türkiye’de yapmaktadırlar.

 

Batı Avrupa’da yaşayan Türkler her türlü basın yayın organına kolayca ulaşabilmektedirler. Hürriyet, Milliyet, Türkiye ve Cumhuriyet gibi birçok büyük gazetenin yüksek tirajlı Avrupa baskıları vardır. Her türlü dergi ve kitap birçok kitapçıda bulunmaktadır. Türkiye’den gelen söz ve sahne sanatçıları Avrupa kentlerinde temsiller ve konserler vermektedir. Birçok Avrupa kenti Anadolu kentlerinin birçoğundan daha fazla Türk dilinde sanat gösterilerine sahne olmaktadır. Birçok Avrupa kent ve mahalle kütüphanelerinde çok zengin Türkçe kitap koleksiyonu bulunmaktadır. Hollanda’daki birçok kütüphane Türk yazarlarla okuma günleri düzenlemektedir. Tüm bunların yanı sıra çanak anten yoluyla Türkiye’de yayın yapan birçok radyo ve televizyon Avrupa kentlerinde izlenebilmektedir. Her ne kadar bazı Avrupalı tutucu çevreler bu çanak antenlerin yasaklanmasını istese de Türk televizyon yayınları ana dilinin canlı tutulmasında çok önemli bir rol oynamaktadır. Bu paragrafta özetlenen tüm etkenler ana dilinin özellikle genç kuşaklar tarafından edinimi ve muhafazası için önemli bir can damarı olmaktadır.

 

Son yıllarda birçok Avrupa ülkesi göçmenlere vatandaşlık hakkı tanımıştır. Bunun sonucunda Avrupa ülkelerinde yaşayan birçok Türk bulundukları ülkenin vatandaşlığına geçmek için başvuruda bulunmuştur. En büyük Türk göçmen grubu Almanya’da yaşadığı halde Hollanda (22,179) ve Almanya’dan (24,682) yaklaşık sayılardaki Türk göçmen 1984-1992 yılları arasında vatandaşlık başvurusunda bulunmuştur. Şen’e (1996) göre Almanya’da çok düşük sayıda Türk’ün vatandaşlık başvurusunda bulunmasının başlıca nedeni sadece Türkiye’deki birtakım yasal hakların kaybedilmesinden değil aynı zamanda Türk kimliğinin yitirilmesi ve ülkeden tamamen kopulması anlamına geldiği de düşünülmektedir. Almanya’da çifte vatandaşlık gündemde olmasına rağmen daha hala toprak bağından çok kan bağı vatandaşlık için kriterdir. Vatandaşlık meselesi sadece hak ve yükümlülükler açısından değil, ayrıca seçme ve seçilme hakkı açısından da çok önemlidir. Şen’e (1996) göre “göçmenler diğer tüm vatandaşlar gibi vergi ödeme, kanunlara uyma gibi yasal yükümlülüklerini yerine getirmelerine rağmen seçme ve seçilme hakkı yoluyla ülke yönetimini etkileme gibi temel vatandaşlık hakkından yoksundurlar.” Bu durum bazı Batı Avrupalı politikacıların bir taraftan ‘uyum çağrıları’ yaparken diğer taraftan göçmenleri dışlamasına çok iyi bir örnektir. Şen’e göre “sosyal bütünleşmenin sağlanabilmesi için bir takım yasal altyapının sağlanması gerekmektedir. Her şeyden önce göçmenlerin kendilerini güvende hissedebilmeleri için ayrımcı göç politikalarına, ırkçılığa ve ayrımcılığa bir son verilmesi gerekmektedir.” Her şeye karşın özellikle Hollanda, Belçika ve Almanya’da yaşayan Türk göçmenler siyasi partilere artarak ilgi göstermektedirler. Hollanda ve Almanya meclislerinde görev yapan Türk kökenli parlamenterler Türk grubunun sosyal ve siyasal etkinliğinin de artmasını sağlayacaktır. Siyasi temsilin artması için de yaşanılan ülkenin vatandaşlığına geçmek önem kazanmaktadır.

 

Dilsel ve kültürel değerlerin korunması

 

Batı Avrupa’da yaşayan Türk göçmenler ana dillerinin korunması konusunda oldukça duyarlıdırlar. İkinci kuşak Türk gençlerinin dil tutumlarının tespiti için Almanya’nın Essen kentinde iki anket çalışması yapılmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre (Yağmur, 2002), Türk gençleri ana dillerine karşı çok olumlu yaklaşırken ilerde Türkçe’nin Almanca tarafından geri planda bırakılacağından çekinmektedirler. Bu tutum Türk gençlerinin ana dillerine karşı daha duyarlı olmalarını sağlayacağı için olumlu bir sonuç olarak kabul edilebilir. Hollanda’da De Bot ve Weltens (1997) tarafından yapılan çalışmada da benzer sonuçlar alınmıştır. De Bot ve Weltens Hollandaca, İngilizce, Almanca ve Türkçe’nin bu dili konuşanlar arasında kıyaslamalı önemlerini araştırmışlardır. Söz konusu çalışma kapsamında araştırmaya katılanlar hem kendi dillerini hem de diğer dilleri önemleri açısından değerlendirmişlerdir. Tutumlarla ilgili 18 soruya verilen yanıtları faktör analizine tâbi tutmuşlar ve ortaya 5 faktör çıkmıştır: kendi dilinin ve kültürün önemi, azınlık dilinin muhafaza edilmesi, medya ve okullarda kullanılan diller, yabancı ülkelerde çalışma niyeti ve son olarak İngilizce ve Almanca’nın Hollandaca üzerindeki tehdidi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre dört grup içerisinde Türkler en üst derecede ana dillerine karşı duyarlı bulunmuştur. Ayrıca, Türkler ana dillerinin çok değerli olduğunu belirtirken dillerinin okullarda öğretilmesini istemişlerdir. Diğer taraftan, sadece Türk gruptan araştırmaya katılanlar çocuklarının başka kültürlerden insanlarla evlenmesine karşı çıkmışlardır. Bu bulgular ışığında Türk grubunun ana dili ve kültür konusundaki hassasiyeti kolayca anlaşılmaktadır.

 

Hollanda’da elde edilen sonuçlar Türkçe’nin ikinci ve üçüncü kuşak göçmenler arasında en güçlü azınlık dili olduğunu göstermektedir. Türk dili Türk kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu için ana dilinin ikinci dil ortamında yaşatılması ve eğitimi çok önemli hale gelmektedir. Dilin bu denli güçlü olmasında en önemli etkenlerden birisi Türklerin grup dışı evlilik yapmamalarıdır. Avrupa ülkelerinde doğup büyüyen gençler çoğunlukla Türkiye’de evlilik yapmakta ve sürekli olarak birinci kuşak göçmen akımı sağlanmaktadır. Bu sosyo-kültürel eğilim ana dilinin de sürekli olarak canlı ve diri kalmasını sağlamaktadır. Eğer Avrupa’da yetişen gençler daha çok kendi aralarında veya farklı dil gruplarından evlilik yapmış olsalardı, ana dilinin korunumu bu denli kolay olmayabilirdi. Nitekim karma evliliklerde (farklı dilleri konuşan kişilerin evlilikleri kastedilmektedir), çoğunlukla yaşanılan ülkenin dili evde konuşulmakta ve çocuklar da sadece evde konuşulan ortak dili (Almanca veya Hollandaca gibi) öğrenmektedirler. Aynı şekilde Türk grubunun çoğunlukla aynı semtlerde oturuyor olması da onlara ana dili kullanımı için geniş bir sosyal yapı oluşturmaktadır. Aslında basın yayın organları Türklerin sadece kendi aralarında iletişimde olmalarından ve bulundukları topluma uyum sağlamamalarından şikayetçi olmaktadır. Bu iddialar Türkler arasındaki dayanışmanın Batı standartlarına göre çok güçlü olmasından kaynaklanıyor olabilir.

 

Dil kullanımı, tercihi ve Türkçe’nin gücü

 

Altı çok kültürlü Batı Avrupa kentinde (Göteborg, Hamburg, Lahey, Brüksel, Lyon ve Madrid) ilk okul öğrencilerinin evde konuştukları dille ilgili çok geniş kapsamlı bir dil kullanım anketi yapılmıştır. Hollanda’da sadece Lahey’de değil 13 kentte hem ilk hem de orta dereceli okullarda veri toplanmıştır. Bu ankette dil kullanımı, tercihi, hakimiyeti ile ilgili kapsamlı sorular içerilmiştir. Tablo 3’te soruların dağılımı ile ilgili bilgi verilmektedir. Bu sorular toplum dil bilim verileri doğrultusunda hazırlanmıştır (bkz. Extra, Aarts, Avoird, Broeder & Yağmur, 2001).

Devamını okumak için tıklayınız...

Türkçenin Anlatım Gücü

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

İlk yazılı belgeleri M.S. 5. yüzyılda başlayan ve tarih boyunca çeşitli şaheserlerin yazımında kullanılan dilimiz, bu uzun ve verimli geçmişine rağmen yeterince işlenmediği ve korunmadığı için, günümüzde sahip olduğu anlatım imkânları oranında bilinmemekte ve dilimizin bu gücünden faydalanılamamaktadır. Türkçeyi gücü oranında tanımayan, bilmeyen veya kullanamayanlar da zaman zaman başka dillerle karşılaştırarak fakir bir dil gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Anlatım gücü, gerçek kelime hazinesi göz önüne alınmadan yapılan bu karşılaştırmalarda Türkçenin aleyhine sonuçlar çıkarılmaktadır. Tarihî süreçte Türkçenin yabancı dillerden etkilenmiş olması, dilimizin yapısını ve milletimizin o dönemlerdeki kültürel ve sosyolojik durumunu bilmeyen veya bunu göz önüne almayan kişilerce Türkçenin fakirliğine dayandırılmaktadır.

Tarih boyunca çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, farklı bölgelerde çeşitli devletler kurmuş olan milletimiz, tabiatıyla bu bölgelerdeki milletlerle kültür alış verişlerinde de bulunmuştur. Bu ilişkiler sonunda kültürde meydana gelen değişmeler, kültürün taşıyıcısı ve en önemli göstergesi olan dile de yansımış, Türk dili ile bu milletlerin dili arasında çok önemli oranlarda alış verişler olmuştur. Türk dili ve kültürü birtakım değişmelere uğramış, ancak sağlam bir temelinin bulunması dolayısıyla bu değişmeler özüne fazla etki edememiştir. Bu temasların meydana geldiği dönemlerde Türk milleti, siyasî açıdan azınlık durumunda kalmadığı için, azınlıkların ruh hâliyle kendilerini koruma ve bu sayede yok olmaktan kurtulma içgüdüsüyle davranmamış ve bu yüzden yabancı etkilere açık kalmıştır. Kültürel temasların olduğu dönemlerin pek çoğunda asker ve nüfus bakımından daha güçlü bir durumda olanlar Türklerdir. Yakın tarihlere kadar Türklerin azınlık durumuna düştüğü ve bu sebeple yok olmamak için kendi kültürel değerlerini koruma kaygısı taşıdığı, yani azınlık psikolojisiyle davrandığı dönemler pek görülmez.

Ayrıca çeşitli din değişiklikleri esnasında, Türklerin, karakter özelliklerinin bir sonucu olarak yeni dinlerini bütün samimiyetleri ve dürüstlükleriyle benimsedikleri, bu yeni dinin kendisinden önce ortaya konmuş kültürel değerlerini hiç yadırgamadan kabullendikleri görülür. Özellikle İslâmiyetin benimsenmesinden sonra, Müslüman milletlerin bizden önce ortaya koydukları medeniyetin en sadık ve en dürüst koruyucuları durumuna gelmişlerdir.

Bütün sosyal olaylar gibi kültürde ve dilde meydana gelen değişmeleri de, sadece bir iki sebebe bağlamak mümkün değildir. Ayrıca tarihî bir olay değerlendirilirken, bugünün şartları değil, o günün şartlarını göz önüne almak gerekir. Arap ve Fars dillerinin Türkçe üzerinde niçin daha fazla etkili olduklarını veya bugün batı dillerine karşı Türkiye’de ortaya çıkan hayranlığın sebeplerini araştırırken de, bütün tarihî, sosyolojik, kültürel faktörler hesaba katılmalıdır. Meseleye böyle bakılınca, yabancı dillerin Türkçe üzerindeki etkilerinin sebepleri arasında, Türklerin azınlık durumunda kalmamaları yüzünden “kültürlerini ve dillerini koruma kaygısı taşımamaları” ve “yeni din ve kültürleri, karakterlerinin gereği olarak bütün samimiyetleri ile benimsemeleri” şeklinde özetleyebileceğimiz sebepleri de sayabiliriz. Olumsuz sonuçlar doğuran ve Türkçenin yeterince gelişmesini engelleyen bu tesirin, böyle bir ruh hâlinin yarattığı anlayıştan kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz. Ancak bu etkiye yol açan yazı, vezin, ortak medeniyet, vb. gibi başka tarihî ve sosyal sebepler de elbette bulunmaktadır

Gerçekler böyle iken bir kısım insanlarımızın dilde görülen alış verişleri Türkçenin fakirliğine dayandırmaları, bilgisizliklerinden kaynaklanmaktadır. Türkçeyi yeterince tanımayanlar, İngilizce, Almanca gibi dillerin birkaç yüz binlik kelime varlığına karşılık Türkçenin 50-60 binlik bir kelime hazinesinin bulunduğunu, dolayısıyla fakir bir dil olduğunu savunurlar.

Türkçenin bilim dili olamayacağını veya fakir bir dil olduğunu ileri sürenlerin dayandığı ilk nokta, kelime varlığımızın yetersiz olduğu düşüncesidir. Sözlüğümüzün 50 bin civarındaki kelime kadrosunu İngilizce ile kıyaslayanlar, “Türkçe zengin bir dil değildir.” şeklindeki kanaatlerini ispatladıklarını sanırlar. Oysa “bu acele verilmiş hüküm bir dilin gücünü sadece o dildeki kelime sayısıyla ölçmek demektir ki böyle bir kabul dil bilimine göre tamamen yanlıştır.” Sözlükte yer alan kelimelerin sayısına dayalı bir karşılaştırmada durum, Türkçenin tarih boyunca ve bugün şuurlu bir şekilde işlenmemesinden dolayı Türkçenin aleyhine göründüğü için, iddia sahiplerini haklıymış gibi gösterebilir. Nitekim Türkçenin bugünkü durumuna ilişkin değerlendirme yapanlar bu kaygılarını dile getirirler: “Türkçe bu asrın başında 100 bin kelimelik dev bir dil iken şimdi 20 binlere kadar düşmüştür. Oysa bu asrın başında 80 bin civarında olan İngilizce şimdilerde 400 binin üzerinde bir kelime hazinesine sahiptir.” Dil Bayramındaki bir konuşmasında Hamza Zülfikar, “80 bin kelimelik Osmanlı kamuslarından 1940’ta 15 bin kelimelik Türkçe Sözlük’e gelindiği bir gerçektir.” şeklindeki ifadesiyle, karşılaştırma amacı gütmeden, sadece Türkçenin 1940’lı yıllarda meydana gelen hızlı değişmeden dolayı içine düştüğü durumu haklı olarak belirtiyor.

Öncelikle bu ifadelerde hem Türkçe, hem İngilizce için verilen rakamların Türkçenin aleyhine, İngilizcenin lehine çok abartılı olduğunu belirtmek gerekir. Türkçenin gerçek söz varlığı hangi çalışma ile kesin olarak tespit edilmiştir? Mehmet Hengirmen, 1988 yılında Türk Dil Kurumunun yayımladığı sözlükte ortalama 60 bin sözcük bulunduğunu söyler. Yazarın yer verdiği İngilizcenin üç sözlüğündeki kelime sayısı da Redhouse 1968’de 160 bin, Cambridge İnternational Dictionary of English 1995’te 100 bin, Webster’s New World Dictionary 1970’te 80 bin” şeklindedir.

XI. yüzyılda yazılmış olan Divan ü Lugati’t-Türk’te yer alan kelimelerin sayısı 8624’tür. Oysa aynı dönemde hazırlanmış bir Lâtince-İngilizce sözlükte yer alan kelime sayısı 3000’dir. Türkçedeki kelime sayısı, bu dönemde, İngilizcedeki sayının yaklaşık üç katı kadardır. Üstelik Kaşgarlı Mahmut, eserinde, canlı dilde yaşamayan ve Türkçe kökenli olmayan kelimelere yer vermediğini de belirtir. XI. yüzyılın bu güçlü dili yukarıda belirttiğimiz çeşitli sebeplerle gerektiği şekilde işlenmediği, yüzyıllarca ihmal edildiği halde bugünkü durumuna gelmiştir. Türkçemiz bugün, Türkçenin ilim dili olamayacağını, Türkçenin fakir bir dil olduğunu savunanların iddia ettiği kadar vahim bir durumda değildir.

Türkçe bütün olumsuzluklara rağmen, günümüz dünya dillerinin hiçbirisinden geride değildir. Kelime sayılarına dayalı bir karşılaştırma, Türkçenin yapı ve işleyişinden dolayı bütün kelime ve kelime değerinde olan anlatım araçları sözlüklerde yer almadığı için gerçek ve doğru sonuçlar ortaya koyamaz. Sözlükte yer almayan veya hepsi sözlüklerde yer almayan, ancak her biri diğer kelimeler gibi birer anlatım aracı olan Türkçenin gizli diyebileceğimiz çok geniş bir söz varlığı bulunmaktadır. İlk bakışta, sözlüklerde yer almadığı için görülmeyen bu söz varlığını şöyle gruplandırabiliriz:

1- Türkçe bilindiği gibi sıfat-fiil ve zarf-fiil ekleri bakımından zengin bir dildir. Hemen hemen bütün fiillerle kullanılabilen 20 civarındaki işlek sıfat-fiil ve zarf-fiil ekimiz, cümle içinde kullanılan geçici kelimeler türetmekte ve bu kelimeler isim, sıfat, zarf, vb. olarak kullanılmaktadır. Türkçede bulunan fiil sayısının 20 katı kadar kelime Türkçenin kelime hazinesine bu eklerle kazandırılmaktadır. Ancak bu eklerle türetilen kelimeler, cümle içinde kullanılan geçici kelimeler oldukları için sözlüklerde yer almamakta, kelime sayısı belirlenirken göz önüne alınmamaktadırlar. Bu eklerden “imek” fiiliyle kullanılan “-ken” zarf fiil eki, sadece fiil tabanlarına değil, hem çekimli fiillere ve hem de isimlerin bulunma hâli eki almış şekillerine eklenerek onların cümlede zarf olmalarını sağlamaktadır. Oysa bu kelimelerden sadece sıfat-fiil eklerinin kalıplaşması sonucu oluşmuş kalıcı kelimeler sözlüklerde yer alır.

2- Türkçede isim soylu kelimelerin hepsi cümle içinde isim, sıfat, zarf, zamir olarak ve hatta bir kısmı çekim edatı olarak kullanılmaktadır. İsim, sıfat, zarf, zamir, çekim edatı görevleriyle kullanılan bu kelimeler arasında morfolojik bir fark bulunmamaktadır. Herhangi bir isim kullanılışta hiçbir şekil farklılığına uğramadan bütün bu türlerde cümlede yer alabilmektedir. Cümledeki yerine ve görevine bağlı olarak farklı bir türde kullanılan ve dolayısıyla farklı bir anlam kazanan kelime, sözlükte sadece bir yerde madde başı olarak yer almaktadır. Bazı dillerde ise her hangi bir isim, sıfat olarak kullanılınca morfolojik bir farklılığa uğramakta, dolayısıyla sözlüklerde ayrı bir madde başı hâline gelmektedir. Kelime sayısına dayalı olarak Türkçe ile bu yapıdaki başka dilleri karşılaştıracak olanların Türkçenin bu özelliğini de göz önüne almaları gerekir. İsimlerle kullanılan “-ki aitlik eki” hem yalın hâlde bulunan ve hem de bazı hâl eklerini almış bulunan isimlere getirilerek bu kelimelerin türünü değiştirip cümle içinde sıfat veya zamir olarak kullanılmalarını sağlamaktadır.

3- Türkçede varlıkları, kavramları ve hareketleri tamlamalardan faydalanarak isimlendirmek çokça başvurulan bir yoldur. Belirtisiz isim tamlaması, sıfat tamlaması, birleşik fiil, isnat grubu, kısaltma grupları yapısında karşımıza çıkan bu dil birlikleri, tek kelimeler gibi bir anlatım özelliğine sahiptir. Varlık, kavram ve hareketlerin ifadesi için kullanılan bu gruplar bir kelimeden oluşmadıkları için çoğu zaman sözlüklerimizde madde başı olarak yer almazlar. Türkçenin söz dizimi yapısının dile kazandırdığı bu zenginliği, imlâ kurallarımızın gereği olarak bu dil birliklerini ayrı yazmamız, onları dilin söz dağarcığına dahil etmemize engel olmamalıdır. Nitekim Almanca ile yazılmış herhangi bir gazete yazısı veya makaleye göz attığımız zaman, kelimelerin önemli bir kısmının birleşik kelimeler olduğunu görürüz. Aradaki fark, onlar bir kavramı, bir varlığı isimlendiren bu yapıdaki kelimeleri hemen birleştirir, bitişik yazarlar; bizde ise büyük kısmı ayrı yazılır. İmlâ Kılavuzu’nda bu konuyla ilgili kurala yer verilirken, başta şu açıklama yapılır: “Birleşik kelimeler yazılış bakımından bitişik yazılanlar ve ayrı yazılanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Bitişik yazılan birleşik kelimelere bitişik kelime adı verilir.” Bitişik yazılmayan birleşik kelimeleri, imlâ kuralı dolayısıyla ayrı yazıldıkları için yok saymak, Türkçenin söz dizimi yapısının dile kazandırdığı bu zenginliği göz ardı etmek ne kadar doğru bir değerlendirme olur? Türkçenin sadece bitişik kelimeleri değil, birleşik kelimeleri de, kelime sayısının belirlenmesinde göz önüne alınmalıdır.

Türk Dil Kurumunun, dilimize son zamanlarda giren yabancı kelimelere bulduğu karşılıklar içinde yer alan ve iki kelimeden oluştuğu için bazı kişilerin eleştirdiği kelimeleri Ahmet Bican Ercilasun, “Göz kapağı ile kaş arasında organ olmak bakımından hiç fark yoktur; ama biri için tek kelime, diğeri için iki kelime kullanıyoruz. Buna karşılık İngilizcede kaş için iki kelime “eyebrow” kullanılıyor.” ifadeleriyle savunur. Şunu da belirtmek gerekir ki, Türkçeye batı dillerinden giren ve adı geçen eserde, Türk Dil Kurumu tarafından uygun görülen karşılıkları verilen yabancı kelimelerin küçümsenmeyecek bir kısmı iki kelimeden oluşmaktadır.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Türkçenin söz diziminin bu özelliği, daha da önemlisi bir imlâ kuralı dolayısıyla bitişik yazılmayan ve sözlüklerde madde başı olarak yer almayan birleşik kelimeleri yok saymak, sonra da Türkçenin fakir olduğu iddiasında bulunmak doğru bir değerlendirme olmaz.

Türkçenin fakirliğine hükmedenlerin yaptığı gibi, Türkçe ile başka dilleri kelime sayıları bakımından karşılaştırmak amacında değiliz. Ancak bu tür karşılaştırmaları yapanların da biraz insafsızca ortaya koydukları ve genellikle Türkçenin aleyhine verilen rakamların doğru olmadıklarını belirtmek gerekir. Daha önemlisi dilin gücü sadece kelime sayısına dayandırılarak ortaya konamaz.

Türkçeyi fakir sayanlar, bir dayanak noktası olarak da, başka bir dilden Türkçeye yapılan tercümeler sırasında çekilen güçlükleri göstermektedirler. Oysa bir dilde yazılmış herhangi bir metni başka bir dile çevirmenin her zaman birtakım zorlukları vardır. Bu gerçek fakir bir dilden zengin bir dile yapılacak tercümeler için de söz konusudur. Çünkü her milletin varlıklar ve kavramlar dünyası ve bunları ifade şekilleri farklıdır. Farklı kavram ve hareketleri olan, kendine özgü deyim ve kalıplaşmış ifade şekilleri olan bir dille yazılmış metin, daha zengin bir dile çevrilse bile, çevirenin bazı noktalarda zorlanması tabiîdir. Hele çevirici kendi dilinin ifade imkânlarını yeterince bilmiyorsa, çevirme işi daha da güçleşir. İşte bu güçlük bir kısım aydınlarımız arasında Türkçenin fakir olduğu kuruntusunu doğurmuştur. Dil şuurundan yoksun olanlar, bu durumda, kolay yolu seçerek, o dildeki kelimeleri yeğlemektedirler.

Eski Uygur Türkçesi, Karahanlı Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesi yazı dillerinin anlatım gücü, sadece o dönemin diğer dillerine göre değil, belki günümüzdeki pek çok dile göre daha geniştir. Bu zengin dilde yer alan kelime hazinesinin bir kısmı Türk aydınları tarafından yabancı kelimelere feda edilmiştir. Bu dönem yazı dillerinin söz varlıkları Doğan Aksan tarafından, Türkçenin Söz Varlığı adlı eserde çeşitli yönleriyle dile getirilmiştir. Bu eserinde yazar, Türkiye Türkçesinin ve tarihî Türk yazı dillerinin, söz varlığı bakımından zenginliklerini incelemekte; Türkçenin ikilemeler, deyimler, türetme gücü, çok anlamlılık, terimler, kalıplaşmış sözler, atasözleri gibi çeşitli yönlerden zenginliklerini ortaya koymaktadır. Onun belirttiği bu unsurlara, Türkçenin yukarıda saydığımız özelliklerinden ortaya çıkan zenginliklerini de katmak gerekir. Biz burada sadece Uygur Türkçesinden rastgele seçtiğimiz herhangi bir fiilden türetilmiş kelimeleri örnek olarak vermekle yetineceğiz. Ahmet Caferoğlu’nun Eski Uygur Türkçesi adlı eserinde “kör- “ fiilinden türetildiği anlaşılan şu kelimeler yer alır: körgle (güzel), körglüg (görünen, güzel manzaralı), körgür (göster-), körk (güzellik, endam, nişan, biçim, kıyafet), körket- (göster-), körkdeş (güzellikte, endamda eş), körkitdeçi (gösteren, kılavuz), körkit- (göster-), körkle (güzel, dilber), körkle (güzelleş-), körklüg (güzel,gösterişli), körksüz (çirkin, yakışıksız), körkür- (göster-), körkmeklig (görme), körmez (kör), körügse- (görmek iste-), körtgür- (göster-), körtle (güzel, dilber, prenses lâkabı), körtrek (daha güzel), körtük (âşık, seven), körük veya körüg (casus; güzellik, görüş), körüm (rüya, görünüş; piyes, görülecek olan şey), körünçle- (sergilemek, teşhir et-, sahnele-), körünçlegülük (teşhire lâyık, göstermeye değer), körünçlük (sergi iskelesi, üzerinde eşya sergilenen pano, sahne), körün- (görün-), körüş- (görüş-), körünççi (seyirci). Ayrıca yine bu fiilin köküyle ilgili olan “köz, köze- (arzula-), közet- (gözet-, sakla-), közetçi (muhafiz), közkiş- (birbirini gör-), köznek (akis), közsüz (kör), közünç (ünlü), közüngü (ayna).

Ne yazık ki Türkçenin bu türden binlerce kelimesi zamanla terk edilmiş, yerlerine yabancı karşılıkları konmuştur. Terk edilen bu türdeki on binlerce kelime bir tarafa, Türkçenin bir dönemlerinde kullanılmış, her biri belki binlerce kelime kazandıracak pek çok yapım eki de bugün unutulmuş ve terk edilmiştir. Meselâ Divan ü Lugati’t-Türk’te, isimlere getirilerek, o isimle belirtilen kavram veya varlığı özleme veya o ismin kökünü teşkil eden fiilin belirttiği hareketi yapmayı isteme anlamında, “itise-, açısa-, içise-, ıdısa-, ahsa-, urusa-, üzüse-, aşısa-, agısa-, ewse-, ewise-, ukusa-, egise-, ögüse-, üküse-, alısa-, ölüse-, ılısa-, emise-, enise-” fiillerini türeten -sA eki, sıfatları derecelendiren -rAk eki, vb. Talat Tekin, bu konuyu; “Dilimizdeki yapım eklerinin yarıdan çoğunun işlek olmamasının, daha doğrusu bunların işlekliğini yitirmiş olmalarının nedeni, Osmanlı aydın ve okumuşlarının yüzyıllarca Türkçe köklerden Türkçe eklerle kelime yapmamış, türetmemiş olmalarıdır.” şeklindeki ifadesiyle dile getirir.

Gerçekten de bu zengin dilin yerini, Osmanlılar döneminde, önemli oranda Arapça ve Farsçaya dayanan bir dil almıştır. Zengin ifade imkânlarına sahip olan dilimiz bu dönemde şuurla işlenmediği için gelişmemiştir. Dilimiz gelişmediği için de önemli bilimsel eserler ortaya konamamıştır. Çünkü, yabancı dille eğitim çok emekle az bilgiye ulaşılan ve düşünme yeteneği kazandırmayan, hazır kalıpları ezberlemeyi gerektiren bir eğitimdir. Ne yazık ki Türkiye’de bugün de aynı durum yaratılmak istenmektedir. Orta öğretimde ve üniversitelerde, Türkçenin dışındaki dillerle eğitim teşvik edilmektedir. İngilizler feşettikleri ülkelerde, “İngiliz kültürünü yaymak, sömürgesi olan ülkenin ana dilinin gelişmesini önlemek, yerlilerin düşünme ve üretme yeteneklerini sınırlandırmak, onları anlamadan ezberlemeye mecbur etmek ve İngiliz kültür ve medeniyetinin üstünlüğünü kabul ettirerek onlarda aşağılık duygularını geliştirmek” amacıyla yabancı dille eğitimi orta ve yüksek öğretimde zorunlu kılmışlardır.

Osmanlı aydınlarının dil şuurundan yoksun bu davranışları, bugün de bazı aydınlar tarafından devam ettirilmektedir. Osmanlılar döneminde çeşitli sosyal ve siyasî nedenlerle ve özellikle, yanlış veya doğru dinî bir anlayışla Arapça ve Farsçaya yönelik olan bu eğilimin, bugün yönünün değiştiği ve kanaatimizce yıllarca sinsi bir şekilde yaratılan aşağılık duyguları sonucunda batı dillerine doğru kaydığı görülmektedir.

Bu düşünceden hareketle Türkçenin bilim dili olup olamayacağı, ne yazıktır ki bir kısım Türk aydınının (!) tartışma konularını oluşturur.

Kanaatimizce, bugün Türkçenin bilim dili olamayacağını iddia edenlerin içinde bulunduğu gaflet ve cehalet, Kurtuluş Savaşı döneminde İngiltere’nin veya Amerika’nın mandacılığını isteyenlerden kat kat ileridedir.

Aydınlarımızın bu tutumlarına karşılık, yabancıların bu konulardaki hassasiyetleri, dile sahip çıkma bakımından bizimle onlar arasındaki farkı gözler önüne sermektedir. Bununla ilgili olarak, Fransızların çıkardığı Ağustos 1994 Tarih ve 94-665 Sayılı Fransız Dilinin Kullanımına İlişkin Yasa’da yer alan “Yabancı bir dilde yazılması zorunlu olan sözleşme, belge, bildiri gibi yazıların Fransızca çevirileri ya da özetleri de yer alacak; bu sözleşmelerde, yabancı dilden bir deyime yada sözcüğe; bu deyim ya da sözcüğün aynı anlamda Fransızca bir karşılığı bulunuyorsa ve özellikle bu karşılık, Fransız dilinin zenginleştirilmesiyle ilgili tüzük hükümlerinin öngördüğü koşullara da uygun ise yer verilemez.” şeklindeki ifadelerini hatırlatmak yeterlidir. Bizde ise Yüksek Öğretim Kurulunun 2547 Sayılı Yasa Taslağı’nda yer alan puanlandırma sistemine göre; “Türk dili ile yazılan inceleme ve araştırma eserlerinin, sırf dili dolayısıyla ikinci sınıf bir değerlendirmeğe tâbi tutuldukları” görülmektedir. Bu iki örnek, bugün de Türkçeye sahip çıkılmadığını ve insanlarımızın Türkçe’yi bilmedeki ve kullanmadaki yetersizliklerinin suçunu Türkçenin üzerine attıklarını göstermektedir.

Bütün boylarıyla milletimizin adı olduğu için bütün Türk şivelerinin söz varlığını kapsaması gereken “Türkçe” ismini, burada sadece Türkiye Türkçesi yazı dilinin adı olarak kullanıyoruz. İfade ettiğimiz bu zenginlikler sadece Türkiye Türkçesine has zenginliklerdir. Türkçenin bütün şivelerinin söz varlığını kapsayan sözlükler bir tarafa, Türkiye Türkçesinin çeşitli dönemlerine ait bütün klâsik eserlerinde yer alan kelimeleri kapsayan sözlükler bile hazırlanmadan; Türkçenin kelime varlığını sadece bir dönemde yazı dilinde kullanılan kelimeleri içeren sözlüklerdeki sayıyla sınırlayıp, sonra da bunları başka dillerin bütün ağızlarındaki, bütün şivelerindeki, bütün klâsik eserlerindeki kelimeleri kapsayan sözlüklerdeki sayıyla karşılaştırmak doğru olur mu?

Dilimiz tarih boyunca aydınlarımız tarafından çeşitli sebeplerle şuurlu bir yaklaşımla işlenmediği hâlde bugün hiçbir dünya dilinden daha geride değildir. Türkçenin bütün klâsik eserlerinde yer alan kelimelerini içeren eksiksiz bir sözlüğü hazırlanmamıştır. Yapısı dolayısıyla anlatım gücünü artıran ögelerin pek çoğu göz ardı edilmekte, sözlüklerde bu unsurlara yer verilmemektedir. Yanlış bir yaklaşımla hazırlanmış bu eksik sözlüklerden hareketle Türkçeyi kelime sayısı bakımından yabancı dillerle karşılaştırmak ve sonuçta Türkçenin fakir bir dil olduğunu iddia etmek, yanlış bilgilere dayalı yanlış değerlendirmelerdir. Türkçeyi yeterince bilmedikleri için böyle bir iddiada bulunanlar, kendi kusurlarını Türkçenin omuzlarına yüklemek gibi bir haksızlıkta bulunmaktadırlar.

Türkçenin Balkan Dillerindeki Rolü Ve Gücü

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

      Balkan yarımadasında beş yüzyıl süren Osmanlı hakimiyetinden geride kalan ve görülen bir zenginlik (miras) içinde binlerce Türkçe kelimeyi de dahil etmek gerekir. Türkçenin Balkanlarda yayılışı sadece şehir veya kasaba hayatiyle yetinmemiş, köy hayatına varıncaya kadar insan yaşayışının bütün alanlarına girmiş ve orada öz bir mal değeriyle benimsenerek iyice yerleşmiştir. Balkanlarda Osmanlı Devleti'nin resmi dili olan Türkçe, bölgedeki toplumlar tarafından günlük iletişim aracı olarak kullanılmıştır. Bölgede Osmanlı tebaası olarak yaşayan halk devletle olan ilişkilerinde ve günlük hayatta Türkçeyi kullanmıştır. İletişim ihtiyacından kaynaklanan bu etkiyle Türkçe kelimeler zaman geçtikçe Boşnak, Makedon, Bulgar, Sırp ve Arnavut sözvarlığına girmeye başlamıştır. Zamanla söz konusu kelimeler o kadar çoğalmış ki ünlü araştırmacı ve Türkolog merhum İsmail Eren: "18. asrın sonunda ve 19. yüzyılın başlangıcında Bulgaristan'daki şehirlerde oturan Bulgar halkı, Türkçeyi ana dilleri olan Bulgarcadan daha iyi bildiklerinden, Bulgar yazarı Sofroniy Vraçanski (1739- 1813),eserlerinin Bulgarlar tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için bir çok Türkçe kelime kullanmağa mecbur kaldığını" ileri sürmektedir.

Giriş

      Umumiyetle yabancı kelimelerin bir dilde bulunması, iki veya daha fazla toplumun temas veya karışması sebebiyle meydana geldiği görülür. Ne var ki Balkan dillerindeki yabancı kelimelerin çoğunu en çok Türk askeri ve idari teşkilatın memurları, yerli Müslümanlar ve şehirliler yaymışlardır. Çünkü Türkler, Balkanlar'a yeni bir cemiyet ve devlet idaresi düzeninin kurucuları ve İslam kültürünün taşıyıcı ve yayıcıları olarak gelmişler; umumiyetle adları ile birlikte kabul edilen birçok yeni anlam ve müesseseler meydana getirmişlerdir. Bu da Doğu Dilleri (Türkçe, Arapça, Farsça v.s.) kelimelerinin mevcudiyetinin başlıca sebebi olmuştur. Halbuki bazı türkoloğlara göre Türkçe kelimelerin bugüne kadar Sırp ve Hırvatlarda, bilhassa Bosna ve Hersek ahalisinde çok yaygın bir şekilde bulunmasında iki faktör rol oynamıştır. Bunlardan birincisi, İstanbul'da tahsil gören, Sırpça-Hırvatça'yı konuşan bölgelerdeki Müslümanlar, ikincisi ise, yukarıda işaret edildiği gibi doğu (Türkçe, Arapça, Farsça v.s.) asıllı ve fazlaca bulunan kelimelerin dokunuşu ile meydana gelmiş kendi halk (epik ve lirik) türküleridir. İstanbul'da tahsil görüp, memleketlerine dönen, bilhassa Müslümanlar, benimseyerek aldıkları kültürlerin tesirinden kurtulamıyorlardı. Din ve kültür arasındaki faaliyetleri ile kendi dillerinde karşılıklarını bulamadıkları birçok anlamlar için Türkçe (Türkçe, Arapça, Farsça v.s) kelimeleri kendi dillerinin ruh ve özelliklerine uygunlaştırarak kullandılar. Çünkü İstanbul'da okudukları Türkçe, Farsça ve Arapça ile beraber kendi dillerini de okuyorlardı. İstanbul'da tahsil görmüş o Müslüman nesillerin kendi memleketlerindeki faaliyetleri, bilhassa dini mektep, medrese, cami, tekke, dini adetlerde konuşma ve vaazlarda tesirini göstermişlerdir. O mektep ve medreseleri bitiren öğrencilerin vaaz ve konuşmalarını dinleyen dindar Müslümanlar da Türkçe kelimelerin yayılmasına en büyük vasıta olmuşlardır.

       Bilindiği gibi, XV. ve XVI. Asırda Bosna'nın tamamen Osmanlı Türklerinin hükümdarlığına girme-si, bu bölgenin ekonomik, sosyal ve kültürel hayatında büyük değişiklikler meydana getirmiştir. Hükümranlıklarıyla beraber Osmanlılar, kendi devlet ve cemiyet düzenini, İslam dini ve medeniyetini getirmişlerdir. Muhtelif faktörlerin tesirinin neticesi olarak, Bosna Hıristiyan kilisesi müntesiplerinin, daha doğrusu Bogomiller diye bilinen, Bosna ahalisinin büyük bir kısmı İslam dinine geçti ve yeni siyasi düzene tabi olup İslam ideolojisinin sadık, gayretkeş mücahitleri oldular ve İslamiyet,bu bölgelerde kısa bir zamanda ve hızlı bir şekilde yayılıp yerleşti.Bosna,Osmanlı imparatorluğunun geniş pazarlarına girmesi ile doğu ve batının transit bir bölgesi oluyor ve bölge ekonomisinin gelişmesi için müsait şartlar doğuyor.Özellikle şehirler ve şehir ekonomileri,İslam kültürü ve medeniyeti(din eğitimi için cami ve mektep ve medreseler,sosyal içtimai ve sağlık hizmetleri için bedestenler,hanlar,çarşılar,hamamlar,köprüler,imaretler,darüşşifalar v.s. binalar yapılarak) çok hızlı bir şekilde gelişiyor. Birçok yeni Pazar ve ticaret merkezleri ve şehirler kuruluyor. Bütün bunlar Bosna bölgesi için eskiye bakarak çok büyük bir ilerleme oluyor. Bölgenin ekonomik,bilhassa sanat ve ticaretin gelişmesi,şehir halkı sınıflarında daha iyi ve kültürlü bir hayat için maddi imkanlar yaratılıyor.Buna paralel olarak da insanların manevi ihtiyaçları artıyordu.Böyle bir olay,okur-yazarlığı ve ilmi teşvik ediyordu.Bosna Müslümanları da,kapsamı geniş ve çok güçlü olan İslam kültürü medeniyeti çerçevesinde girmiş diğer milletler gibi,maddi-manevi kendi edebi duygu ve ifadelerini ve diğer bütün zahiri faaliyetlerini bu kültürün çerçevesinde yapmak ihtiyacını duyuyorlardı.Bu şartlar altında Bosna Müslümanları arasında okuma-yazma ilim ve edebiyat,sadece çok geniş kapsamlı İslam kültürü çerçevesinde ve başlıca İslam dilleri olan,ilim,hukuk ve din dili olarak Arapça,devlet idaresi ve edebiyat dili olarak Türkçe ve şiir dili olarak da Farsça ile yapılabilirdi.Boşnaklar için başlangıçta öğrenilmesi güç olan bu dillerle XV. Asırdan itibaren Bosnalı Müslümanlar,Türkçe Arapça ve Farsça şiirler,edebi ve ilmi eserler yazmağa başlıyor ve bize kadar gelen bilgilere göre,Türk-İslam edebiyatına 200'den fazla şair ve yazar vermişlerdir.Türk-İslam kültürünü çok iyi öğrenen Bosna Müslümanları,kendi dillerinde de yazdıkları şiir ve eserlerde bu kültürün unsurlarını rahatlıkla benimseyerek kullandılar ve geniş halk kitleleri de bunu benimsedi.Öyle ki, Türkçe kelime ve ifadelere halk öyle alışmış seviyordu ki onlarsız söylenmiş bir halk türküsünü veya bir şiiri,baharatı koyulmamış veya yeteri kadar kavrulmamış bir yemeğe benzetiyorlardı.Bosna Müslümanları arasında Türk tesiri,başta din olmak üzere müzik ve halk oyunlarında,günlük hayatın her sahasında bugün de görülebilir.

Sırpçaya ve Hırvatçaya geçen Türkçe kelimeleri ele alan, onları bilimsel bir metodoloji ile inceleyen ilk bilim adamlarından biri Abdullah Şkalyiç'tir.Eserin orijinal ismi "Turcizmi u Srpskohırvatskom jeziku"(Sırpça-Hırvatçada Türkçe daha doğrusu Türkler vasıtasıyla bu dillere giren kelimeler)dir.662 sayfadan oluşan bu sözlüğün baş tarafında bir önsöz (s.7-9),Türkçe kelimeler hakkında (s.11-45) bilgiler,sözlükte kullanılan Arap harflerinin Sırpça,Türkçe,Arapça,Farsça Latin alfabesiyle transkripsiyon alfabesi(s.47-48) ve (s.49-62) kısaltmalar,devamında da bir bibliyografya yer almaktadır.Önsözünde yazar,Türkçe kelimelerin günlük hayatta çok kullanıldığı Doğu Bosna'nın Rogatic'a kasabasında doğmuş olduğunu ve daha genç yaşta,tahsili esnasında ana dillerinde yani Boşnakçada, Türkçe,Arapça ve Farsça kelimeleri hakkında ilgilendiğini ileri sürmektedir.Fakat sistematik ve daha ciddi çalışmaya ise 1950 yılında Sarayevo'da (Saray Bosna'da)Folklor Araştırma Enstitüsünde (şimdiki Bosna ve Hersek Bölge Müzesi Manevi Kültür Şubesi) görev alması ile başlamış.Bilhassa halk edebiyatından elde edilen folklor malzemesindeki Türkçe kelimeleri dikkatli bir şekilde inceleyip,işlemeğe başlamış,gerek halk dilinde ve gerekse yazılı edebi eserlerde bulunan Türkçeden (Doğu dillerinden)alınmış,bir çok kelimenin bulunmadığına veya kafi derecede ve doğru bir şekilde sözlüklerde ve ilgili edebiyat sahalarında açıklanmamış olduğunu görmüş,ayrıca etimolojik yorumların çok kez yanlış ve farklı,bazı kelimelerin izahının ise Sırpça Hırvatçadaki anlamları ile hiç bir ilgisi bulunmadığını saptamış ve halen mevcut sözlüklerde ve diğer edebi eserlerde ciddi hataların bulunduğunu görmüştür.Bu hususu da milli edebiyatlarını tetkik edenlerin çalışmalarını güçleştirdiğini kaydettikten sonra,bu sahadaki ilk çalışması olan "Bosna ve Hersek'in Halk Dili ve Edebiyatında Türkçe Kelimeler" adlı eserinin 1957 yılında litografya (teksir) biçimiyle Sarayevo Folklor araştırmaları Enstitüsü tarafından neşredilmiş olduğunu kaydediyor ve ilim aleminde bu çalışması hakkında gösterilen ilgi ve bazı eleştirilerin kısa özetlerini de veriyor.Önsözden sonraki umumi olarak Türkçe kelimeler

Hakkında I.bölümde (s.11-23) yazar, Bosna ve Hersek'te,Türkçe kelimeleri incelemenin milli tarihi araştırma,milli edebiyat ve kendi dillerini incelemek için haklı ve özel bir ehemmiyeti b ulunduğunu ve yeterinde büyük sayı tutan doğulu kelimelerin Türkçeden alınıp halk diline girdiğini,bunlardan bazılarının ise edebi dillerinin malı olduğunu,halk dili ve edebiyatlarındaki yabancı unsurların fazlaca bulunduklarından Türkçe yoluyla girmiş bu kelimelerin çok iyi ve doğru bir şekilde  açıklamaları yapılmadan,halk türküleri,hikaye ve  masallarının,halk deyim ve atasözlerinin doğru dürüst anlaşılması mümkün olmayacağını,Türkçeden gelen kelimelerin ilmi bir şekilde incelenmiş,işe yarayan bir sözlük olmaksızın kendi edebiyatlarını anlamanın mümkün olmayacağını,bu sebepten de bu kelimelerin sadece asıllarını ve anlamlarını değil,belki kelimelerin ilk şekillerini,daha sonraki gelişme ve değişmelerin araştırılması ile de meşgul olunmanın gereğine işaret etmektedir.

Yabancı kelimelerin, bir milletin mazisi ile ilgili unsurlar olduğunu, bazen bunların bir anıt, tarihi bir belge ve kaynak olarak hizmet edebileceğini, bu kelimelerin tarihçilere hizmet edebilmesi için de çok iyi analiz edilip, doğru ve tam açıklaması gerektiğini, bu sebepten de yabancı kelimelerin incelenmesi için çok büyük bir değer taşıdığını kaydettikten sonra Türkçe kelimelerin ne zaman ve nasıl Balkan dillerine girdiğine temas edilmektedir. Bu arada (s.11-12) Türkçe kelimelerin çok eskiden,Avar'ların Balkanlar'da Panon ovasında görünmesi ile veya Balkanlar'a gelmezden önce Asya'daki eski bölgelerinde yaşarlarken başladığını,fakat büyük derecedeki tesirin ve bugünkü durumun Osmanlı Türklerinin Balkanları fethetmesi ile meydana geldiğini işaret etmekte ve Türkçe kelimelerin zorla veya sistemli bir plan ile kendi dillerine girmediğini,bunların dillerinde bulunmaları da kendi insanlarının dil hislerinin rencide etmemiş olduğunu,bunlardan çoğunun basın ve edebiyat dilinde de halen kullanıldığını zikrettikten sonra,basın ve edebiyattan örnekler verilmekte ve kendi dillerinde yerlerine, bulunamayan Türkçe kelimelerin bulunduğunu,karşılıkları bulunabilen fakat aranmayan veya karşılıkları mevcut olan,fakat umumi kabul edilmeyen kelimeler,bazı kelimelerin az veya çok muhtelif bölgelerde kullanılış derece ve ehemmiyetlerinin tasnifi yapılmaktadır.(s.15-17).Daha sonra (s.17-23) da Türkçe kelimeler hakkında eski Yugoslavya'da ve diğer memleketlerde yapılmış çalışmalar ve bunların eleştirileri yapılmaktadır.Yazarın sözlükteki çalışma metodu da şöyledir (s.23-27):

  1. Evvela muhtelif telaffuzlarıyla sözlü halk edebiyatında,konuşma ve edebi dillerinde bulunan kelimeler verilmiş,kelimenin fazla ve muhtelif telaffuzu varsa,önce doğru okunuşunu daha sonra da diğer şekilleri verilmiş,parantez içine alınmış olanlar ise,bazı yer ile topluluk adlarında ve bazı türkülerde bulunanlardır. Şahıs isimlerinden sonra,kısaltılmış ve tahrif edilmiş şekilleri de verilmiştir.
  2. Her kelime vurgulanmış, vurgu farkları sadece Bosna ve Hersek telaffuzlarına göre açıkça görülen farkları olan bir kaç kelime de gösterilmiştir.
  3. İsimlerden sonra izafet (genitif) ve cinsiyet eki,fiillerde (1. şahıs) şimdiki zaman eki,diğer kelimelerde de kelime çeşidini gösteren işaretler verilmiştir.
  4. Kelimelerin etimolojisi (kökeni) parantez içinde kısaltmalarla gösterilmiş ve kelimenin hangi dilden geldiği açıklanmıştır. Sözlükte,Türkçe son ek -ci,çi, -li,-lik ve Farsça -dar son ekine sık sık rastlanmaktadır.Türkçe ve kendi kelimelerinin oluşumunda çok önemli görevleri bulunan sözü geçen eklerin kısaca görev ve anlamları açıklanmaktadır.(s.24).Kelimenin hangi dilden alındığı,eğer anlam farkı varsa,kendi dillerindeki anlamlarını ve kelime köklerinin açıklaması yapılmakta.
  5. Türkçe kelimelerin kendi dillerinde anlamları.
  6. Edebiyat veya konuşma dilinde bazı kelimelerin kullanılışına dair örnekler.
  7. Türemeler ve birleşik kelimeler açıklanmış.

Daha sonra Arapça ve Farsçadan girmiş kelimeleri de sözlükte Türkçe kelimelerle birlikte işlediğini,bunların Türkçe vasıtasıyla girdiğini,bu sebepten de bütün kelimeler için sözlüğe "Turcizmi" (Türkçe asıllı kelimeler) adını verdiğini,Türkçe asıllı kelimelerin etimolojisini,yaptığı bu sözlükteki çalışmasını faydalandığı eserler çerçevesinde yaptığını,böyle bir çalışmanın çok güç olduğunu bilerek bu çalışmasını meşhur ve maruf eserlere dayanarak yaptığını kaydettikten sonra sözlükteki kelimelerin anlamlara göre toplamı ve Türkçe kelimelerin teşkili verilmektedir.8742 Sırp-Hırvatçaya geçmiş Türkçe kelimeyi ve 6878 deyim ve tamlamayı içinde bulunduran bu eser içindeki Türkçe kelimelerin farklı anlamlarda olmaları sebebiyle, şöyle bir sınıflandırmaya da tabi tutulmuştur:

       Kelime adedi:

Din hayatı ve dini adetlerle ilgili kelimeler 670

Şahıs isimleri 503

Hukuk, idare,devlet düzeni ve benzeri 453

Asker ve askeri deyimler 166

Silah ve harp teçhizatı 113

İnşaat,binalar, inşaat malzemesi 167

Ticaret,para,altınlar 172

Sanatlar, sanatkarlar, sanat alet ve edevatı 286

Kaplar, döşeme ve sair ev eşyaları 234

Giyim eşyası, ayakkabı, zinet ve benzeri 271

Yemekler, içkiler ve baharatlar 212

Çiçek, meyve, sebze, bitkiler, tahıl 200

At ve at için gerekli malzemeler 119

Attan başka hayvan adları 49

Coğrafya ve yer adları, caddeler v.b. 153

Ziraat,ormancılık,hayvancılık 45

Av 13

Tıp, temizlik 99

Astronomi 9

Müzik ve oyunlar 101

Unvanlar, insan tabakaları, meslekler 81

İnsan ve hayvan uzuvlarının bazı kısımlarının adları 59

Boyalar 73

Kokular 10

Demir, maden ve kimya unsurları 34

Bez, nakış, iplik 79

Deri çeşitleri 14

Transport alet ve malzemeleri 19

Akrabalık adları 31

Tabiat ve tabiattaki olaylar 20

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Zaman ve takvim 27

Apstrak (mana) ve diğer çeşitli isimler 848

Filler 802

Sıfatlar 462

Zarflar 152

Sayılar 29

Ünlemler 84

Bağlaçlar 18

 Toplam: 6878

Sözlükte,kelimelerin farklı anlamları için iki veya üç ifade şekli bulunmaktadır.Sözlüğe Türkçe vasıtasıyla girmiş tüm kelimeler dahil edilmiştir.Malzeme, konuşulan canlı halk dilinden ve edebiyattan,kelimelerin herhangi bir sözlüğe girmiş olduklarına bakılmaksızın çıkartılmıştır. Türkçe,Arapça ve Farsçadan türetilmiş kelimelerin tümü bu sözlüğe sığdırılamayacağındansadece en basit ve en çok kullanılanları alınmış,Türkçe,Farsça,Arapça veya Farsçadan bütün Müslüman şahıs adlarını ve bunların sevimlilik ifadesi olan tahrif veya küçültülmüş şekilleri de sözlüğe alınmıştır.Sözlükte bulunan 503 erkek ve kadın şahıs isminden 41'i Farsça asıllı,17'si Türkçe,16'sı İbrani asıllı,6'sı Asurca, 4'ü Yunan asıllı, 4'ü Arapça-Farsça, 2'si Türkçe-Arapça,2'si Türkçe-Farsça,8'i Türkçe kelimelerden türetilmiş olan Sırpça-Hırvatça (Boşnakça) isimlerdir. Diğer 403 isim ise Arapçadır. (s.26-27).

 Sırphırvatça'da Türkçe kelimelerin oluşumu:

Bazı kelimeler telaffuzda hiç bir değişiklik yapılmadan aktarılmıştır.Örneğin: aba, abdal, açık, ada,adet, acayip, Acem.

Bazı Türkçe kelimelerin sonuna çekim yapabilmek için "ja" (ya) eki ilave olunur. Bu olay da sıfat yapan ve kelimelerin sonunda bulunan -li, -lı ekinden sonra olur. Örneğin: başlı=başliya, beşli=

beşliya, çakşırlı=çakşirliya, çarşılı=çarşiliya v.s. veya umumi meslek ve iş ismi yapan -ci,-cı,çi,çı

abacı=abaciya, akşamcı=akşamciya, boyacı=boyaciya, avcı=avciya, batakçı=batakçiya, bekçi=bekçiya v.s. veya sonunda "i,ı" vokali (seslisi) bulunan kelimelerin sonuna da aynı son ek ilave olunur.alçı=alçiya, biçki=biçkiya, çalgı=çalgiya,v.s Şahıs isimlerinde de durum aynıdır: Abdi=Abdiya, Ali=Aliya, Şemsi=Şemsiya v.s.

Türkçe kelimelerin sonunda buluınan "e" ki bu genelde dişilik (müennes) eki olan "a, ah" den ileri gelmektedir. Sırpçadaki müennes(dişil) eki "a" ile değiştirilir:

ahmediye=ahmedija, akçe=akça, Hayriye=Hay- riya, Cemile=Cemila v.s.

Türkçe ile kendi kelimeleri arasındaki, fark sık sık sadece sessizlerin (konsonantların) benzeşmesinde veya sedasız konsonantların sedalı konsonantların önünde sesliye değişmesine görülür. Örneğin: bakçe=ba$çcr,ikbal=igbal,aşikçi=aşigciya v.b.

Türkçe son ek "-lik,-lık" ve "-siz, -sız" onların dilinde -luk ve -suz olur.Mesela: Çiçeklik=çiçekluk çıraklık=çirakluk,çivilik=çiviluk,terzilik=terziluk,arsız=arsuz,edepsiz=edepsuz v.s.

Diğer değişiklikler hakkındaki bilgileri adı geçen sözlüğün (28-45) sayfalarında bulabilirsiniz.

Sarayevo'da Türkoloji sahasında bize önemli eserler veren meslektaşımız Prof.Dr.Kerima Filan konuyla ilgili bir araştırmasında Boşnakça'ya geçen Türkçe kelimeleri şöyle sınıflandırmaktadır:

"Bugün Bosna ve Hersek'te konuşulan dillerin söz varlığında Türkçe'den ödünç alınmış kelimeler yerel deyişle "turcizmi" - önemli bir tabakayı oluşturmaktadır. Boşnakça'da, Hırvatça'da, Sırpça'da zaman içerisinde gelişen dağılmanın sonucu, bütün bu kelimeler günümüz dilinde aynı değerlere sahip değiller. Bu bakımdan, onları en az dört gruba ayırmak mümkündür.

Birinci grupta: Slav kökenli karşılıkları bulunmayan, dolayısıyla Bosna ve Hersek'te konuşulan standart dillerin ayrılmaz bir parçasını oluşturan Türkçe kelimeler yer almaktadır. Bunlar, Boşnakça, Hırvatça, Sırpça'da kökenleri açısından sahip oldukları belirtililiği (marked) kaybederek bu dillerin içinde öteki leksik ögeler gibi yaşamaktadır; bunlar ana dili Boşnakça, Hırvatça veya Sırpça olan vatandaşlar tarafından bilinip gündelik yaşayışta yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu grubu temsil eden birkaç örnek verelim: badem, carapa (>çorap), cekic, çizme, cup (>küp), fenjer, katran, kesten (>kestane), krec (>kireç), sapun (>sabun), top, tepsija (>tepsi), turpija(>törpü). (>fener)

İkinci grupta: Slav kökenli karşılığı var olan Türkçe kelimeler yer almaktadır. Konuşan kişinin, eş anlamlı iki kelimeden Slav kökenli ya da Türkçe kökenli olanı seçmesi, onun geldiği dil topluluğuna bağlıdır. Bu gruptaki Türkçe kelimeler Boşnaklar arasında hâlen yaygın olarak kullanılmaktadır. Birkaç örnek verelim: baksis (>bahşiş), basta (>bahçe), carsaf, çoban, durbin (>dürbün), dzigerica (ciğer), ekser, kajsija (>kayısı), kasika (>kaşık), kat, makaze (>makas), musterija, pamuk, peskir (>peşkir), sanduk (>sandık), sirce (>sirke), seçer (>şeker). (>müşteri)

Üçüncü grupta:değişen hayat koşulları sebebiyle kullanım sıklığı düşük olan kelimeler alınabilir. Bu grup kelimelerle ilgili olarak iki durumun ileri sürülmesi gerekir. Birincisi, bunların Slav kökenli karşılıkları bulunmamakta. İkincisi, bunlar standart dillere dahil edilmişlerdir. Örnek olarak bugünkü hayat koşulları sebebiyle Boşnakça'da olduğu gibi Türkçe'de de nadir rastlanan ya da sadece belli durumlarda kullanılan derdef (>gergef) veya mangala (>mangal) kelimelerini gösterebiliriz. Bu örneklerin yanı sıra Türkiye Türkçe'sinde yaygın olarak kullanılan caksire (>çakşır), dugum (>güğüm), ibrik, saz gibi kelimeler, Bosna halklarının dillerinde anlam daralmasına uğrayıp bugün kullanımda bunlara nadir rastlanmaktadır. Bu gruba alınan kelimeler, standart dillere dahil edildikleri halde konuşanın bilincinde bulunmayabilirler. Diğer deyişle, konuşan gösterileni bilmediği durumda göstereni de bilemeyecektir.

Dördüncü grupta: kullanımdan çıkıp dilin arkaik ögeleri olarak bilinen Türkçe kelimeleri toplamak mümkün. Bunların Slav kökenli karşılıkları standart dilde yer almaktalar, Türkçe kökenli eş anlamları ise supstandard olarak nitelendirilmektedir. Meselâ: avlija (>avlu), baksuzluk (>bahtsızlık), becar (>bekâr), bosca (>bohça), ceif (>keyif), dembel (>tembel), dert, dusmanin (>düşman), fukara, hasta, hevta (>hafta), kapija (>kapı), kavga, mahala (>mahalle), mejhana, pazar (>pazar yeri anlamında), raf, sokak. Yalnız, belli sosyal ve kültür özelliklerine işaret eden bu tür kelimeler, üslûp açısından belirtili (marked) olarak nitelendirilir. Bunlar, düz anlamlarının yanı sıra yan anlamlarını da taşıyorlar; böylece farklı bir üslûp kalitesi sağlayarak dilin niteliğine olumlu katkıda bulunmaktalar. Bu sebeple onların yazı dilinde önemli bir rolü vardır"...

Yazımızın devamında Arnavutça'ya giren Türkçe kelimelerin durumundan ve bu alanda yapılan bilimsel çalışmalardan söz edelim. Şimdiye kadar yapılan araştırmalara göre Arnavutça'da aşağı yukarı Türkçeden giren 10.000 sözcük bulunmakta.Arnavutların farklı Türk boyları ile ilk temasları Arnavutçayı,bu dilin temel özelliklerini ve edebiyatını derinden etkilemiştir.Macar dilbilimci İstvan Schüts tarafından ilk temaslar araştırılmış ve X-XIV.y.y.lar Türkçenin Arnavutçayı etkileme yıllarına dahil edilmiştir.Bu vesile ile İ.Schüts iki kelimeyi örnek gösterir: katund ve dushman (düşman).Ona göre bugün de bazı Arnavutların köye katund demelerinin ana sebebi Türkçe katun kadın kelimesidir.Arnavut çobanlar ailelerinden uzun süre uzakta kalıp evlerine kış başlamadan dönerlerdi.Türk suvarileri özellikle Peçenekler bu yerleşim merkezlerine saldırdıklarında nüfusun sadece kadın ve çocuklardan oluştuğunu görmüşler ve köylere kadın demişlerdir.Bu ilginç adlandırma katun kelimesinin orta Türkçe döneminde bu arkaik şekliyle artık kullanılmadığını göz önüne alındığında daha da önem kazanmaktadır.Prof.dr.Eqerem Çabej,"Hyrja ne historine e gjuhes shqipe(Arnavut Dili Tarihine Giriş) (1960) adlı eserinde,Arnavutların 15.y.y.ın ikinci yarısında Güney İtalya ve Sicilyaya taşınmış olan Arnavutların dilindeki Türkçe kelimelere bakmakla daha sonra Osmanlı hakimiyeti altındayken yoğun olarak maruz kalacakları Türkçeden önce dillerine girmiş olan kelimelerin tespitinde iyi bir sağlama yolu olacağı görüşündedir.Çünkü İtalyadaki Arberesh adlı Arnavutların 1702 yılına ait F.M.D Lecce sözlüğündeki 1700 kelimeden 350' sinin Türkçe olduğu görülmektedir.(jelek,dushek,boze,kaftan vs.)Katolik olan kuzey Arnavutlarından Gjon Buzuku'nun "Meshari"(1555) adlı eserinde de birka tane Türkçe kelimeye rastlanmıştır.Bu eser Arnavut dilinde yazılmış olan ilk dini eser olmasıyla da büyük önem taşımaktadır.Fakat Türkçe kelimelerin Arnavutçaya girdiği en yoğun dönem 17-18 y.y.olarak bilinmektedir.Arnavutluk bu sırada Osmanlı İmparatorluğuna bağlıdır ve politik ideolojik,dini ve kültürel konularda Osmanlının güçlü tesiri günlük hayatı da içine almış bulunmaktadır.Sadece günlük kullanım değil,medreselerde okutulan dilin Türkçe oluşu Arnavut edebiyatının da divan edebiyatı etrafında eserler vermesine vesile olmuş Arnavut Divan Edebiyatının önemli isimlerinden Nezim Frakula ve Hasan Zyko Kamberi gibi şahsiyetler neredeyse yüzde 70 Türkçe kelimelerle örülü eserler vermişlerdir.

Thimi Mitko'nun (1878)Yunanca ve Arnavutça hazırladığı "Bleta Shqiptare" adlı eserinde 1000 kelimeden 500'ü Türkçedir.

Gustav Majer Fjalori Etimologjik(Etimolojik Sözlüğüne) eklediği "Vezhgime mbi turqishten(Türkçe çalışmalar,1893) adlı eserinde 5140 sözcükten 1180 tanesinin Türkçe kökenli olduğunu söyler.

Tahir Dizdari'nin 2005 yılında Tiranda yayınlanan "Turqizmat ne gjuhen shqipe" (Arnavut dilinde şark kelimeleri) sözlüğünde 4406 kelime bulunmaktadır.Tahir Dizdari,Osmanlı döneminde Arnavutlar arasında kullanılan tüm Türkçe kelimeleri bir araya getirmeye uğraşmış,ama ne yazık ki bunu başaramamıştır.Sözlükte,Türkçe,Arapça ve Farsça olmak üzere tüm sözcükler ayrı ayrı sınıflandırılmaya çalışılmıştır.Tahir Dizdarinin oriyentalizmalar sözlüğünde aşağı yukarı 1732 Türk,1460 Arap ve 505 kelimenin Fars kökenli kelime olduğunu ileri sürmektedir.Buna benzer bir hesaplamayı Androkli Kostallari de yapmıştır.Diğer taraftan Anton Krajni 1954 yılında yayımlanan "Arnavut Dili Sözlüğünde" 1500 kelimenin Türkçeden gelen kelime olduğunu ve on altı kelimeden birinin Türkçe olduğunu ve daha önce Bahskimi derneği tarafından basılan sözlükte bu oranın sekizde bir olduğunu ekliyor.Ne var ki bugün konuşulan Arnavut dilinde Türkçe,Arapça ve Farsça kelimelerin sayısının kaç olduğu belli değildir.Türkoloji ile uğraşan genç nesillerin bu konuya önümüzdeki dönemde daha çok önem vermeleri kaçınılmazdır.Ancak bu şekilde Balkanlarda yaşayan halkların dillerinde hala yaşamakta olan Türkçe kelimeler ve Türkçe vasıtasıyla giren diğer unsurlar derlenmiş,fonetik,semantik ve etimolojik değerleri biçilerek okurlara sunulmuş olacaktır.

Kaynaklar:

Abazi-Egro, Genciana "Per klasifikimin e turqizmave ne gjuhen shqipe",Feja, Kultura dhe Tradita İslame nder       Shqiptaret, Prishtine, (1995)345-350.Bllaca, Rizah "Kenge Popullore" I, II. 1977, Prishtine.

Boretzky, Norbert, Der Türkische Einflus suf das Albanische,Teü I, II,Otto Harrassowitz, Wiesbaden, (1975).

Çabej, Eqrem-Aleksander XHUVANİ, Prapashtesat e gjuhes shqipe,Tirane(1962).

Çabej, Eqrem, "Per nje shtresim kronologjik te huazimeve turke ne gjuhen shqipe", Studime Filologjike, 4, (1975).

Çabej, Eqrem, Studime gjuhesore, I, II, III, IV, V, VI, Rilindja, Prishtine,(1976).Çeta, Anton, "Kenge Kreshnike" 1:1974, II: 1991, III: 1993. Prishtine.

Çipuri, Hasan, "Orijentalizmat e gjuhes shqipe ne terminologjine ushtarake"PERLA.Nr.4,1997.Desnitskaja, Agnia "O stiliticeskoj funkcii turcizmov albanskoj poezii",Voprosy teori i i istorii jazyka, Leningrad, fq.88-95, (1965).Dizdari, Tahir, "Fjalori i orijentalizmave ne gjuhen shqipe" Tirane,2005.

Dizdari, Tahir, "Disa vezhgime mbi turqizmat ne shqipe", Konferenca e Pare e Studimeve Albanologjike, Tiran, 407-409, (1965).

  1. Dizdari,Tahir, "Huazime Orientalizmash ne Shqipe"Buletin i Universitetit Shteteror te Tiranes.Seria shkencat shoqerore,l96o.nr. 1,3; 1961, nr.1.4;1962.nr.1. Studime Filologjike.-1964.nr.2. 311965 nr.1,3; 1966 nr.1.Filja, Hysen, "Kenge Popullore te Shqiperise se mesme", Tirane,1991
  2. Halimi, Mehmet, "Ndikimi i orijentalizmave ne fushen e fjaleformimit nder te folme shqipe" Feja,Kultura dhe Tradita İslame nder Shqiptaret,Prishtine, (1995).
  3. Haxhihasani, Qemal, "Epika Historike" 1.1983 Tirane..Haxhihasani, Qemal, Miranda Dule "Epika Historikke" II, 1981, Tirane.Haxhihasani, Qemal, Miranda Dule "Epika Historike" III. 1990, Tirane.
  4. Kostallari, Androkli, "Rreth depertimit te turqizmave ne gjuhen shqipe gjate shekujve XVII-XVIII" Gjurmime albanologjike VII-  1977,Prishtine, 39-51.
  5. Kaleshi, Hasan "Ndikimet gjuhes turke ne fjalformimin e gjuhes shqipe"Buletin i Punimeve Shkencore te Fakultetit Filozofik te PrishtinesVII,f.165-199,(1970).
  6. Kaleshi, Hasan "Ndikimet Orientale ne Tregimet Popullore Shqiptare"Glasnik Muzeja Kosova Buletini i Muzeut te Kosoves, XI, Prishtine.
  7. Krajni, Anton""Hymja e Turqizmave ne Shqipe dhe Perpjekjet per Zevendesimin e Tyre" Studime Filologjike,1965, nr.1. 150.
  8. Lafe, Emil "Rreth vendit te orijentalizmave nder huazimet e shqipes", Feja,Kultura dhe Tradita İslame nder Shqiptaret, Prishtine, (1995). "Mbledhes te hershem te folklorit Shqiptar" 1:1960, II: 1961, III: 1962.
  9. Mehdiu, Feti "Arnavut Dilinde Birkaç Türkçe Sözcüğün kullanılışı"Prilozi za orijentalnu filologiju s. 18-22, 30/1980, Sarayevo.Mejer, Gustav "Etymologisches Wörterbuch der albanischen Sprache Strassburg,1891.
  10. Miklosich, Franc "Die türkischen Elemente in den südost-und osteuropaischen Sprachen" Wien, 1885.Morina, İrfan /'Arnavutça'da Türkçe Kelimeler" ÇEVREN, No: 46, 47, 48,1985, Priştine.
  11. Myderrizi,Osman "Fjalori Shqip-Turqisht i Hafiz Ali Ulqinakut"Buletini i Universitetit Shteteror te Tiranes, XV, no.3
  12. Sikiriç, Şaçir, Abdulah Şkaljiç Turcizmi u narodnom govoru i narodnoj knjizevnosti Bosne i Hercegovine (dopunsko izdanjeinstituta za proucavanje folklora u Sarajevu, 1957 godine-şapiro-grafirano "PRİLOZİ" VIII-IX 1958-9, Sarajevo (tanıtma ve eleştiri yazısı).
  13. Shkaljıç,Abdulah, Turcizmi u srpskohrvatskom-hrvatskosrpskom jeziku,"Svjetlost", Sarajeva

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...