eski

Eski Çamlar Bardak Oldu

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Devir değişti, her şey farklı olmaya başladı.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Gerçekten zamanla her şey değişiyor. Aslında, “Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek.” esastır. Değişim iyiye ve güzele olmalı, asıl kaynaktan uzaklaşmadan, “Eskiyi eski diye atmadan, yeniyi de yeni diye hemen kabul etmeden.” Seçici olmak, faydalı olmak, toplumla uyumlu olmak.
Küçük bir çam ormanının yanında şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyden bir Mehmet askere gitmiş. Vatani görevini yaparken, köylüler köye güzellik veren çam ormanını yok etmişler. Artık ormanın gölgesinde kimse oturmuyor, kuşlar cıvıldamıyor, sincaplar da zıplamıyormuş. Kesilen çam ağaçlarından, ibrik, bardak ve testi gibi su kapları yapmışlar.
Askerliğini bitiren Mehmet, bir gün köye dönmüş. Evini barkını, anasını ve nişanlısı ile buluştuğu çam ormanını çok özlemiş. Yemyeşil çam ormanının yerinde yeller estiğini ve deve dikenlerinin her yeri kapladığını görünce çok üzülmüş ve etrafındakilere, “Bu güzel ormanı ne yaptınız?” diye sormuş. Köylülerden biri, “Eski çamlar bardak oldu.” demiş.

Eski Kulağı Kesiklerden

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Kurnaz, becerikli, işbilir, her işin altından kalkan…

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

İnsan tilki gibi kurnaz olup kimseye zarar vermemeli, bir usta gibi becerikli olup aleme faydalı işler görmeli; işini, aşını, eşini bilmeli, her faydalı işin üstesinden gelmelidir.
Hacı Bektaşi Veli'nin tarikatına girmek isteyenlere tarikatın şartları açıklanır, gerekli öğütler verilir, tekkenin girişinde derviş adayının kulağına bir delik açılarak küpe takılırmış.
Tarikatın şartlarından biri de hiç evlenmemekmiş. Sonradan bu kuralı bozanların kulaklarından küpeleri çekilerek alınır ve bu yırtık kulakla dolaşırlarmış. Halk, cezalı dervişlere “kulağı kesikler” diye hitap edermiş.
Osmanlı sultanlarından Yavuz Selim'in kulağındaki küpe, bu tarikatın işaretlerinden biri olarak bilinir. Sultan Selim'in şeyhin eşiğine baş koyup kulağını deldirdiği rivayet edilir.

Eski Yugoslavya Bölgelerinde Türkçe’nin Öğretimi

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Eski Yugoslavya’nın büyük bir kısmı beş yüz yıl kadar Osmanlı yönetimi altında bulunmuştur. Bu nedenle Yugoslavya’nın tüm bölgelerinde Türk dili, edebiyatı, folkloru, müziği, gelenek ve görenekleri gibi büyük ölçüde Türk mirası bulunmaktadır. Bu yüzdendir ki ulus ve halkların tarihlerinin, dillerinin edebiyatlarının,  folklorlarının, müziklerinin, tek sözcükle kültürlerinin araştırma ve incelemeleri için ister istemez Türk dilinin öğrenilmesi gereklidir.

1912 yılına dek Osmanlı İmparatorluğu döneminde, az çok Bosna-Hersek’te daha çok Türk  ulusunun kabarık sayıda yaşadığı Kosova ve Makedonya bölgelerinde Türk dilinde eğitim sibyan okullarında (dört yıllık ilkokul) ve medreselerde yapılmıştır. Daha geçlerde yani XIX. yüzyılın sonlarında bu dini mekteplerden başka iptidai (ilkokul), rüştiye (ortaokul), idadiye (lise) ve darülmuallimlerde (öğretmen okullarında) de bu dille eğitim sürdürülmüştür.

Uzun bir süre sonra ilk olarak  krallık, daha sonraları Tito Yugoslavyası’nda yaşayan ulus ve halklar Türk dilini öğrenmek için bir sürü uğraşılarda bulunmuş, nihayet Prof.Dr. Fehim Bayraktareviç’in çabalarıyla 1925 yılında Belgrat Üniversitesi Filoloji Fakültesi’nde Şarkıyat Kürsüsü açılmış ve orada Arap dili ve edebiyatı ve ayrıca Fars edebiyatıyla birlikte Türk dili de öğretilmiştir.

1944 yılının Aralık ayında Tito Yugoslavyası Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Karadağ, Sırbistan ve Makedonya adlı altı cumhuriyetten kuruldu. Sırbistan Cumhuriyeti’nde ise Voyvodina ve Kosova Özerk Bölgeleri de bulunuyordu.Slovenya’daSlovenler,Hırvatistan’daHırvatlar, Sırplar ve Boşnaklar,Bosna-Hersek’te Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar,Karadağ’da Karadağlılar, Sırplar, Boşnaklar ve Arnavutlar,Sırbistan’daSırplar, Karadağlılar, Boşnaklar, Macarlar, Rupinler, Arnavutlar, Romlar (Çingeneler), Goralılar (Pomaklar) ve Türkler,Makedonya’daMakedonlar, Arnavutlar, Sırplar, Torbeşler (Pomaklar) ve Türkler yaşamaktaydı. Görüldüğü gibi Makedonya Cumhuriyeti’nde ve Sırbistan Cumhuriyeti’nin güneyinde yer alan Kosova Özerk Bölgesi’nde kabarık sayıda Türk halkı varlıklarını sürdürmekteydi. 1945’te Makedonya Cumhuriyeti’nde Türk dilinde hem “Birlik” gazetesi yayımlanmaya, hem de Türk okulları çalışmaya başladı. 1950 yılında Bosna-Hersek’in başşehri Sarajevo’da Şarkiyat Enstitüsü’nün kurulmasıyla Felsefe Fakültesi’nde Şarkıyat Bölümü de açıldı. Bölüm’ün kurucusu Prof. Nedim Filipoviç idi. Kosova Özerk Bölgesi’nde ise tek Türk ulusunun hakkı çiğnendi. Buradaki Türk halkı bu hakka ancak 1951 yılında sahip olabildi.  Böylece bu yıldan itibaren Makedonya Cumhuriyeti’nde olduğu gibi Kosova Özerk Bölgesi’nde de ilk ve orta okullarda Türk dilinde eğitim görülmeye başlandı. Daha ileride Türk dilinde Öğretmen ve Yüksek Pedagoji Okulu da açıldı. Daha geçlerde bu yüksek pedagoji okulları kapatılarak onların yerine 1972 yılında Priştine Üniversitesi Felsefe Fakültesi’nde Şarkıyat Bülümü, Üsküp’te 1976 yılında Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, 1988 yılında ise yine Priştine Üniversitesi Filoloji Fakültesi’nde ayrıca Türk Dili ve Edebiyatı Kürsüsü açılıp çalışmalarına başladı. Bu bölüm ve kürsülerde Türk öğrencilere Türk dilinde, Arnavut ve Boşnak öğrencilere ise Arnavut ve Sırp dilinde Türk dili ve edebiyatı dersleri verilmiştir.

2001/02 okul yılında ise Priştine Üniversitesi Filoloji Fakültesi’nde Türk dili, dünya dili olarak öteki dünya dilleri arasına girmiştir. Bu nedenle Kosova’da Türkçe’nin öğretimi:

  1. Ana dil olarak,
    1. Yabancı dil olarak ve
    2. Dünya dili olarak üç yönde yapılmaktadır.

Kosova’da Türkçe’nin Ana Dil Olarak Öğretimi:

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, 29 Kasım 1945 tarihinde yeni Tito Yugoslavyası’nın kuruluşunda Sırbistan Cumhuriyeti’nin güneyinde bulunan Kosova Özerk Bölgesi’ndeki Türk halkına azınlık olarak ana dillerinde eğitim görme izni verilmiştir. Makedonya Cumhuriyeti’nde öteki ulus ve halklar gibi Makedon ve Arnavut dillerinde yayınlar yapılırken, ilk ve ortaokul eğitim ve öğretimlerini ana dillerinde sürdürürken,  Kosova’daki Türkler ancak Arnavut veya Sırp dillerinde okullarında eğitim görmeye mecbur kalmışlardı. Fakat 20 Mart 1951’de öteki tüm azınlıkların varlıkları gibi Türk varlığının da  kabul edilmesinden ve Türk halkının da kendi ana dilinde eğitim yapabilmesi kararı alınmasından sonra 1951/52 öğretim yılında Türk dilinde ilk kez ilkokullar açılmış ve ondan sonra Kosova’da hemen hemen tüm okullarda Türk öğrencileri de öteki ulus ve halklar gibi kendi ana dillerinde eğitim çalışmalarını sürdürmeye başlamıştır. Hemen kadro yetiştirilmesi için Üsküp’te ve Priştine’de yaz ve kış kursları düzenlenmiştir. İlk olarak dört yılık, ondan sonra sekiz yıllık ve daha geçlerde ilk orta (meslek) okullarında ve liselerinde eğitim ve öğretim devam ettirildi. 1954 yılında da Hıvzı İdris ve Şükrü Ramo’nun hazırladıkları “Dil Bilgisi” adlı ilk Türk dili grameri Üsküp’te çıktı. Bu kitap tükendikten sonra Türkiye’de çıkan dil bilgisi kitapları getirilerek kullanılmaya başlandı. Makedonya Cumhuriyetinde olduğu gibi 1956-1958 yıllarındaki göçler yüzünden bu bölgedeki Türk okullarında da kadro eksikliği sorunu ortaya çıktı. Bu eksiklikleri gidermek için 1964-65 okul yılında Prizren’de bir öğretmen okulu da açıldı. Fakat zamanla durum yine değişti ve bu öğretmen okulu da kapatıldıktan sonra Türk dilinde öğretmen yetiştirme  görevini liseden sonra iki yıllık yüksek pedagoji okulları üzerine aldı ve böylece Sırp ve Arnavut dili ve edebiyatı bölümleri gibi Prizren’de Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü de çalışmasına başladı. Bir yıl sonra bu bölüm Priştine’ye taşındı ve burada 1972 yılına dek Türk öğretmen kadrosunu yetiştirdi. 1972-73 okul yılında Yüksek Pedagoji Okulundaki Türk dili ve edebiyatı bölümü yine kapatılarak Priştine Üniversitesi Filoloji Fakültesinde Türk halkına ana dilinde tahsil görmesi ve bununla ilk, orta meslek okullara ve liselere Türk dili ve edebiyatı kadrosu yetiştirmek için karar alındı. Fakat Priştine Üniversitesi Felsefe Fakültesinde bir tarafta Sırp Dili ve Edebiyatı ve Arnavut Dili ve Arnavut Edebiyatı gibi ikişer bölüm açıldığı halde Türk halkına bir Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün bile açılmasına izin verilmedi. Onun yerine Şarkiyat  Bölümü açıldı: Bu bölümün kurucusu Prof. Dr.Hasan Kaleşi idi. Bölümün o sürelerdeki kadrosu Türk ve Arap Dili ve Edebiyatı derslerini veren dörder (toplam sekiz) görevliden oluşmuştur. Bu bölümde Türk öğrencilerine tek Türk Dili I (2+2), II (2+2), III (2+2), IV (2+2) ve Türk Edebiyatı  I (2+2), II (2+2), III (2+2), IV (2+2) Türk Edebiyatı Kuramı (2+1) ve Türk Dili ve Edebiyatı Metodiği (2+2)  dersleri  ana dillerinde verilirken genel dersler dediğimiz Pedagoji (2+0), Sosyoloji (2+0), bir yabancı dil (2+2), Savunma ve Korunma (2+0) dersleri ise Sırpça olarak okutuluyordu. Arap dilini öğrenmek istemeyen Türk öğrenciler ve ayrıca çoğu medreseyi bitiren ve medreselerde dört yıl Arap dilini  öğrenen ve Türkoloji’yle uğraşmak istemeyen Arnavut, Sırp, Boşnak ve Makedon öğrencilerin kimileri  bu karşılaştıkları güçlükler yüzünden bu bölümü bitirmeden terk etme mecburiyetinde kalmışlardır. Bu nedenle Şarkiyat Bölümü’ne Arap dili ve edebiyatı ile Türk dili ve edebiyatı diye bir veya en çok iki yıl bir arada öğrendikten sonra, Türk ve Arap dili ve edebiyatı diye iki kola ayrılması önerilerinde bulunduksa da bu konuda bir türlü olumlu bir sonuca varılamadı. Arnavut ve Sırp dillerinde olduğu gibi ana dili olarak Türk dilinde dil, edebiyat ve öteki tüm dersleri dinleyip sınavlarını hazırlamaları için 8 yıl direndikten sonra, ancak 1988 yılında gerçekleştirilebilindi. 1988/89 okul yılında Türk Dili ve Edebiyatı Kürsüsü Kosova’dan üç öğretim üyesi ile ilk çalışmalarına başladı. Bir yıl sonra dersler bir misli daha çoğaldı ve bu yüzden hemen Üsküp Üniversitesi Filoloji Fakültesinden iki profesör daha angaje edildi. Bir yıl sonra da iki genç asistan kürsüye alındı ve böylece gereken tüm boşluklar doldurulmuş oldu. Bu kürsüde dünya dillerinden bir dil, Pedagoji (2+0), Savunma ve Korunma (2+0) Sosyoloji (2+0) gibi dersler Sırp dilinde, öteki Türk Dili I (2+2), II (2+2), III (2+2), IV (2+2), Türk Edebiyatı I (2+2), II (2+2), III (2+2), IV (2+2), Osmanlıca I (2+2), II (2+2) Genel Edebiyat Kuramı (2+0), Türk Dili Tarihi (2+1), Türk Halk Edebiyatı (2+2), Türk Diyalektolojisi (2+2) ve Türk Dili ve Edebiyatı Metodiği (2+2) dersleri Türk dilinde verilmekte idi. Kürsünün iki yılında 25 Türk öğrencisi kayıtlı idi.

Sonraki yıllarda öğrencilerin  sayısı daha düşük oldu. Bölüm Kosova olaylarına dek çalışmalarını böyle sürdürmüştür. Kosova olaylarından sonra da bu Kürsü çalışmalarını aynı şekilde devam etmeye başladıysa da bir buçuk yıl içinde bir sürü güçlüklerle karşılaştı. Fakat bir buçuk yıl sonra yine aynı çalışma durumuna girmeyi başarmıştır. Bu yıl tüm Avrupa Üniversitelerinde olduğu gibi Priştine Üniversitesi de 1999 yılında Polonya’da  imzalanan anlaşmaya göre hazırlanan yeni eğitim sistemini uygulamaya başladı. Böylelikle bu yıldan itibaren Priştine Üniversitesinde eğitim gören tüm  fakülte öğrencileri üç yıllık temel öğretiminden sonra iki yıl daha aralıksız, yüksek lisans eğitimine devam edebilirler ve bunu bitirdikten sonra “master” diplomasına sahip olabilirler. Ondan sonra üç yıllık doktora eğitimi sürdürülecektir. 2001-2002 okul yılında bu yeni programlar hazırlanıp uygulamaya başlandı. Yeni programa göre Türk dili ve edebiyatı bölümünde birinci yılda şu derslerin yapılması öngörülmüştür: Türk Dili I (Sesbilgisi) (2+2), Türk Edebiyatı I (İslamlık Kabul Olunmadan Önce Türk Edebiyatı) (2+1), Türk Uygarlığı (1+0), Genel Dil Bilgisine Giriş (2+0), Türk Halk Edebiyatı (1+1), Genel Edebiyat Kuramı (1+0), Bir Dünya Dili (1+1), Arnavut Dili (1+1) mecbur ve ayrıca birer sömestre Çocuk Edebiyatı (2+2), Psikoloji (2+0), Gazeteciliğe Giriş (2+2), İnformatik (1+1), Kütüphanecilik (1+1) dersleri seçme olacaktır. Öğrenci bu dört seçmeli dersten iki dersi seçip sınava girmek zorundadır.

Türkçe’nin Yabancı Dil Olarak Öğretimi

Ana dili olarak Türkçe’nin öğretimi hakkında söz ederken Türk halkına kadro yetiştirmek için mevcut olan iki yıllık Türk Dili ve Edebiyatı Yüksek Pedagoji Okulunun kapatılmasıyla Filoloji Fakültesi’nde dört yıllık bir Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün açılması gerektiğinden söz etmiştik. Fakat bunun yerine ilk olarak Sırp ve Arnavut öğrencilerine olduğu gibi Türkçe’nin öğretiminin sürdüğü konusunu  az çok açıklamaya çalıştık. Arnavut ulusundan kadro olarak Türkolog yetişmesiyle Arnavut öğrencilerine Arnavut dilinde de Türk dili ve edebiyatı öğretimine başlandı. Bu bölümde Sırpça ve Arnavutça, Arap Dili ve Edebiyatı yanında Türk Dili I (2+2), Türk Dili II (2+2), Türk Dili III (2+2), Türk Dili IV (2+2), Türk Edebiyatı I (2+2), Türk Edebiyatı II (2+2), Türk Edebiyatı III (2+2), Türk Edebiyatı IV (2+2), Türk Edebiyatı Kuramı (2+2), Osmanlıca (2+2) öğretildi. Fakat 1991 yılında Arnavutların boykotları nedeniyle bu bölümün Arnavut  dilindeki kolu kimi evlerde veya camilerde  Sırp dilindeki kolu ise yine Filoloji Fakültesi çerçevesinde derslerini sürdürmeye devam etmiştir. 1988 yılında Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün açılması nedeniyle Sırp dilinde Şarkiyat Bölümü de gerekliliğini yitirerek kapatıldı. Kosova olaylarından sonra Arnavut dilindeki Şarkıyat Bölümü tekrar Filoloji Fakültesi’ne taşınmış ve böylece eski plan ve programlarla eski etkinliğini sürdürmeye başlamıştır.

Kosova’da “Gora” denen bölgede 100.000’i aşkın Goralı ve Torbeşler adlarıyla anılan Slavlaşmış Pomaklar da yaşamaktadır. Bunların ana dilleri Sırpça, Makedonca ve Bulgarca karışımından oluşan bir Slav dilidir. Fakat bunların çoğu kendilerini -Hun, Avar ve Kumanlar’dan kaldıklarını bildikleri için- Türk hissetmektedirler ve “Biz o ulustanız ama o ulusun dilini bilmiyoruz” demektedirler. 50 yıl öncesine dek yaşlı Goralılar Türkçeci iyi konuşanlar idi. Bu nedenle bu yıl Goralıların çoluğu çocuğu Türkçe'yi öğrenmeye hevesliler ve böylece Prizren’de bulunan BAL-TAM (Balkan Türkoloji Araştırmaları Merkezi) girişimi ile bu merkez Priştine Üniversitesi Filoloji Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve AKV (Anadolu Kalkınma Vakfı) İşbirliğiyle bu yıl Gora’nın Brot ve Restelitca köylerinde I. Sınıftan VIII. Sınıfa dek öğrencilere sekiz grupta Türkçe kursu açmayı üstlendiler. Bunlara haftada iki veya üç kez  ikişer Türk dili dersi verilmektedir. Bunlara Türkiye’den yabancılara Türkçe öğretmen için basılan kitaplar öğrencilerin yaşlarına göre uygulanmaktadır. Bu kursların bir yıl sürdürülmesi planlanmıştır.

Türkçe’nin Dünya Dili  Olarak Öğretimi

2001/02 okul yılı için yeni plan ve programlar yapılırken sıra dünya dillerine geldiği sırada Türk Dili de dünyanın bir çok ülkelerinde rahat rahat konuşup anlaşılabilecek bir duruma geldi. Bu yıl Priştine Üniversitesi, Filoloji Fakültesi Dekanlığı’nca Türk Dili dünya dili olarak kabul edilmiştir ve bu yüzden bu okul yılında ve sonraki yıllarda hangi bölümde olursa olsun öğrenciler İngilizce, Almanca, Rusça, Fransızca, İtalyanca ve Arapça dilleri  yerine dünya dili olarak Türk dilini seçip öğrenebilirler. Bu her öğrencinin isteğine bağlıdır. 

Türk Dili Tarihinin Eğitiminde Arapça Eski Kaynakların Önemi

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Türk  dili dünyanın en güzel ve gelişmiş dili olarak Orta Doğu ve Avrupa’da yaşayan halkların diline büyük etki yapmıştır. Bu etki ortaçağın Latin dili değerlerinden Arap dilinde de duyulmaktadır. Görebildiğimiz Arap kaynaklarından (VIII.-XIII. yüzyıllar) Türk dilinden geçmiş olduğu besbelli olan onlarca sözlük bulunmaktadır. Sami dilinde mensup olan Arap dili kendi dil kuralınca Türkçe kökenli sözcükleri fonetik ve morfolojik bakımından benimsemiş ve Türkçe kökenli sözcükler Arapça’nın gramerine uymak zorunda kalmıştır.

Cahiz'in “El-Risale”, İbn ebd Rebbihi’nin “Ukd-ul-ferid”, Munavi'nin “Feyizül gadir”, Yezid bin Meyzed’in “Tefdil” ve Muhemmed bin Sehm’in “Tarih” kitaplarında rastladığımız Türkçe akrabalık terimlerini işbu yazıda açıklamağa çaba göstermekteyiz. Örneğin, Munavi söz konusu kitabında Türklere dair yazdığı sayfalardan birinde şöyle anlatır: Ve iza edreketulimra’atu indehum ihtarat men Eradat min rical ve tereket taetu Ebvabiha (Kız çocukları dünya evine girmek yaşına varınca istedikleri erkeği seçerek babalarını terk ederler). Arapça “ebiha” yerine Türkçe “baba” sözcüğünü kullanmış Munavi, “baba” sözünün çoğul şeklini “babalar” Arap usuli ile yapmıştır: baba “Ebvah”. Söz konusu kitapta “kardeş, yegen, bibi, bacı” gibi sözcükler de işlenmiştir. Mesudi “Acaib-il-dünya” kitabında şöyle yazmıştır: Fe emma-t-Türk hum eheviyehum-l ekber yekulu lehu adabik” (Türkler büyük kardeşlerine ağabik (abi) derler).

Mesudi’nin “Kitab-il-mesalik ve-l-memalik” eserinde de Türk diline dair değerli notlar var.

Cahis “El-risale” eserinde, eski Arap tarihçilerine dayanarak şu ifadeyi yazmıştır: “Fi biladi el çibalüt Türk Fehuve-l-çebel-ul-ezim elel-ard” (Türk dağı memleketler içinde ve yeryüzünde en yüce dağdır).

Kanımızca, yüce Türk milleti yüce dağlardan da yücedir ve Ortaçağ döneminden günümüze kadar bu yücelik artarak süregelmektedir. Arap dilinde mevcut olan Türk sözcüklerinin her birinin bir özel tarihi, alınma nedeni ve amacı vardır.

Türklerin Arap memleketlerine sel gibi akını XI yüzyılın ilk yıllarında başlar. Türkler ilk önce Horasan’ı tuttuktan sonra İran ve Suriye’yi de ele geçirdiler. 1055’inci yılda Tuğrul Bey Bağdat’ı fethediyor. Selçuklular daha sonra 1076’ncı yılda Şam’ı aldılar. Ali Vafil 1950 yılında Kahire’de basılmış “Fıkh ellüğe” kitabında yazıyor: Selçuklar İslam şarkında önemli Müslüman memleketlerini merkezleştiren en kudretli sülale olmuştur. Selçuklular döneminde ilim ve edebiyat gelişerek Nasir Hosrof, Anveri, Muizzi, Sanan, Attar, Ravendi, Gazali, Gamiri gibi bilgin ve edipleri ortaya çıkarmıştı. Nizamülmülk’ün Bağdat, Belh, Nişapur, Herat ve İsfahan’da yaptırdığı büyük Nizamiyye medreseleri de böyle bilginlerin yetiştirilmesinde büyük etki sağlamıştır.

İbn el Esir “Et tarih el bahir fid daule el Atabekiye bil Mausil” eserinde not olarak şöyle yazıyor: “Türkler’in Araplara etkisi yalnızca dil bakımından değildi. Arapların tüm tavırları, düşünce ve zevkleri de Türkleşiyordu. Mesela, bazı Abbasi halifeleri törenlerde Türk elbiseleri giyermişler, hatta halife Mustancit’in gayet güzel Türkçesi varmış.”

Türklerin yetiştirdiği yüzlerce filozof, doktor, matematik bilgini, tarihçi ve şairi Araplar için Arap dilinde belirsiz sayıda kitaplar yazmışlardır. Selçuk hanedanlığının oluşundan ve İslam egemenliğinin Türklerin eline geçmesinden sonra Türk dilinin önemi daha da artar. Mahmut Kaşgari’nin “Divani-lügat-it-Türk”ü, Sultan Veled’in “Veledname”si, Yunus Emrenin “Güldeste”si bunlara örnektir.

Rus bilgini Oda-Vasilyeva “Arap memleketlerinde dil problemi hakkında” eserinde gösteriyor ki, Türkler Arabistan’ı ele geçirdikten sonra Arap dili Türk diline oranla giderek kendi otoritesini kaybetmeye başlamıştır. Arap yazı dili yalnızca diyanet işlerinde ve medreselerde geçerliğini muhafaza edebilmiştir. Türk yazı dili, Arap halk konuşma diline geçiyor ve sözlüklerin malı oluyordu. Araplar hiçbir zorluk, tehdit, korku olmaksızın Türk dilini öğrenmeye çaba gösteriyorlardı. Türk dilinin güzelliği onları hayran ediyordu.

Araplara ait olan halk deyimlerinde, ata sözlerinde Türkçe sözlerinin kullanılmasının tarihçesini belirtmek imkansız olsa da, tahminen bu tarih XIII. yüzyıldan daha önceye ait olacaktır. Al Şeyh Celal el Henefi “El Emsal el Bağdadiye” adlı kitabında eski Arapların deyimlerinde kullanılmış Türkçe sözlere şunları örnek veriyor:

İza sare şeşelik indel-kelb semmet avav ağa (İşin köpekten keçirse, ona hav-hav ağa de),

İştegel bi berat vehesebel bettalet (Para kazan ve onu kahramanlık hesap et),

El dinsiz yüride lehul-imansizeh (Dinsiz korkusu imansızdandır) vs.

Örneklerde kullanılan ağa, bettal sözcükleri Türkçe sözcüklerdir.

Ağa sözcüğünün çağdaş Türkçe’de çeşitli anlamları var. Türlü fonetik varyantlarda kullanılabilir: ağa-aka-akka-eke-yeke vb. Çağdaş Azeri Türkçe’sinde ağa sözü ile ilgili özel adlar da mevcuttur. Ağa adı ile hanımların ve erkeklerin adlarının adlanmasına örnekler verelim:

Ağahan-büyük han; ağadayı-büyükamca; ağabacı-abla; ağadadaş-büyük kardeş; ağabeyim-büyükhanım vs.

Ağa köy muhtarına, büyük nüfuzu olan kimseye de denir. Mesela: “Ben kendi keyfimin ağasıyım.”

Arap dilinde kullanılmış “dinsiz ve imansız” sözcüklerinin ekleri Türk kökenlidir.

İbrahim Enis “Min esrar el Luga’ kitabında dil alıntılarını yansılamaya benzetmiştir. Dil alıntılarına ayrı zamanda ferd olarak ayrı-ayrı adamlar ve tüm halk katılmış olur. Genel olarak, bir dilden yabancı bir dile sözcüklerin geçmesinin nedenlerini dilciler çeşitli olaylarla ilişkilendiriyorlar. Politik, coğrafi, ekonomik, askeri durum bu olayların en önemlilerindendir. Sadece şunu da unutmayalım ki, alıntı sözcükler ihtiyaç yüzünden de öteki dile geçebilir, örneğin, VIII-XIV. yüzyıllarda (XV-XX. yüzyıllarda ise daha fazla).

Araplar Türkçe sözcükleri kendi dillerine ihtiyaç yüzünden almışlardı, oysa onların da “hakan, yatağan, onbaşı, çavuş, sancak, bey, bucak” gibi sözcükleri kullanması gerekiyordu.

VIII-IX. yüzyılın tarihçileri Teberi, İbn Haukel gibi tarihçilerin kendi kitaplarında ve XI. yüzyılın Ön Asya Selçuklularının el yazılarında “uluk, toğrultekin, alp, çabuga” gibi Türk sözlerine rastlamak mümkündür. XIII yüzyılda yaşamış İbn el Esir Türk-Moğol hücumunu tasvir ederken “çetir, çadır” sözünü kullanmıştır. İbn Battute kitaplarında “hatun,  hanım” sözlerini sık sık kullanmıştır.

Hilafet döneminde Türklerin saray ve orduda önemli görevlerinde bulunmaları Arap memleketlerinde Türk dilinin derin kök atmasına neden olmuştur. XIII yüzyılda Abbasi hilafeti kesinlikle çöktükten sonra Türklerin Araplar arasında hakimiyeti artmıştır. Bu dönemde Arap yazılarında “alay, ordu, süngü, fişenk, bayrak, bölük” gibi askeri terimler kullanmaya başlamıştır. Rus Dilcisi B.Gördlevski 1932’inci yılda eski Sovyetler Birliği’nde yayımlanmış “Türk dilinin Arap diline etkisi” adlı makalesinde “Türk sülalerinin egemenliğinde bulunan arazilerde Türklerin yönetim kurulu mevcut olduğundan dolayı böyle bölgelerindeki Araplar kendi konuşmalarında sık sık Türk sözleri kullanıyorlardı.” Demiştir. Örneğin, elçi, ulak, çapar, yedek, konak, yeni gibi sözler Arapların o zaman kullandıkları Türkçe sözcüklerdendir. Sözlüklerde adı geçen sözcükler aynı zamanda Arapça anlamları ile beraber verilmiştir.

Mesala: mebeliğu bursa, yani beşir (Çapar sözlüğünü Araplar “capar” şeklinde kullanmışlar, bildiğimiz gibi, Arap dilinde “ç” sesi yoktur. Adı geçen sözlüğü sözlükte böyle açıklamışlar: çapar-haberi ileten, yani haberci);

İlçi-mumessilu dauletin inde döleti uhra (Elçi-bir döletin öteki bir dövlette temsilcisi)

Sultan Mehmet Sani’nin (II. Mehmet) zamanında  Türklerin devlete tam sahipliği, hilafet ordularında Türklerin daha fazla bulunması Arap diline Türkçe sözcüklerinin geçmesini daha da hızlandırıyordu.

Bu dönemde Arap dilinde Türkçe yiyecek, giyecek adları da geniş şekilde kullanılmıştır. Mesela, bastırma, dolma , kazan. Gündelik hayatta bazı sözlükler Türk dilinden Arap diline geçmiş sözcükler kitaplara bile etki yapmıştır.

Mesela:

Torba, yatak, boya, yaşmak, aher, araba, tamga, başlık, ekinci, biçim vs.

Arap diline geçmiş Türkçe sözcüklerin morfolojik açıdan çoğu ad grubu sözlerdir, fakat eylem, belirteç, sayı ve sıfatlara da rastlanıyor. Mesela; şimdi, yavaş, başka, buyur vs. ilgi çeken örnekler içinde ortaçağ Arap dilinde Türk kökenli eklerin de kullanılmasıdır. Daha sık sık kullanılan ek ise “-ci” ve “-lık” ekleridir.

Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.

Türk dilinde de “ci” eki çok kullanıldığından Arap dilinde bu eke daha sık rastlıyoruz.

Mesela:            aşçı, arabacı, yesirci. Not olarak söyleyim ki, çağdaş Türkçe’de “yesirci” sözü kullanılmaktadır. Eskide “yesirci” esirleri satan adama derlerdi.

VIII-XIII. yüzyıllarda geniş yayılmış Türk eklerinden biri “-lik” eki olmuştur. Mesela: Şenlik, beşlik, beylik , selamlık, çiftlik.

Arap yazılarında bazı hallerde “altılık ve altmışlık” sözleri “tilek ve timişlik” şeklinde verilmiştir. Böyle bir yanlışlığın nedeni “altı ve altmış” sayılarının söz kökünde mevcut olan “al” hisseciğini kimi Arap katipleri Arap dilindeki “al” propozisyonu gibi kabul edildiğine bağlı olduğunu sanıyoruz.

Kaynaklarda bileşik sözlüklerin etimolojisinde Türkçe sözcüklere rastlıyoruz. “Baş” sözünün yardımı ile Arapça’da çeşitli sözler bulunmaktadır. Mesela: baş katip, baş çavuş, subaşı vs.

Arapça’ya geçmiş Türk sözlerinde ses bilimsel bakımdan değişmeler olmuştur. Burada başlıca olarak dikkatimizi üç nokta çekiyor:

  1. Türkçe ünsüzlerinin Arap dilinde ifadesi;
  2. Türkçe ünlülerinin Arap dilinde ifadesi;
  3. Türköe sözcüklerde ses bilimsel olayların mevcutluğu.

Türk dilindeki “ç, j, g, p” ünsüzleri Arapça’da olmadığından adı geçen ünsüzler Arapça’da fonetik kuralına uyarak “c, z, ş ve b” ünsüzleriyle ifade olunuyor.

Bunlar hakkında İbn Mühenna “Hilye el insan vel-hilye el lisan” eserinde, Zemahşeri “Mukaddemet el-edep”, Melioransky “Arap fildogu Türk dili hakkında” kitaplarında yazmışlardır. Bu bakımdan M.Kaşgari’nin “Divanı-lugat-it-Türk”eseri daha önemlidir. Adı geçen bilgin Arap ve Türk dillerine dair birkaç fonetik kural ve olaylar hakkında zengin ve çağdaş dilcilik ilmi için önemli sorulardan bahsetmiştir. Şahabeddin Ahmet et Haffaci “Sefaul Celil fi ma fi kelam el Arap min ed dahil” adlı kitabında Türk dilinde mevcut olan “ç, p, g” ünsüzlerinin Arapça verilecek şekillerinden bahsetmiştir. İbrahim Enis “Min essar el luga” eserinde Türkçe’de olan “p” ünsüzünün yerine göre “b”,  “f” , “v”  ünsüzleri ile yazıldığını kaydediyor.

Arap dilinde “g” ünsüzü olmadığından bu sessiz “c” ve “k” harfleriyle yazılmıştır. Mesela: karagöz-karakuz, vergi-virku, gözçü-kuzcu vs. Türk diline özgü olan “sağır nun” olarak adlanan “n” ünsüzünün  Arapça’da yansıtılmasında bir çok zorluklar mevcuttur. Mahmut Kaşgari kendi kitaplarında yazmıştır ki, “nuni seğirin” telaffuzu Türk olmayanlar için gayet güçtür. Araplar, adı geçen ünsüzü kendi dillerinde “nk” ünsüzü ile ifade etmişlerdir. Mesela: yeni-yenki, domuz-tunkuz vs.

Arap ve Türk dillerinde aşağı yukarı benzer ünsüzler de mevcuttur. Onların Arap dilinde verilmesinde de bir o kadar aykırılıklar vardır. Çeşitli fonetik kurallara ait olan Türk ve Arap dilleri kendi gramerlerine uygun biçimde yabancı sözcükleri benimserler. Türk dilinden Arap diline geçmiş sözlükler Arap dilinin etkisiyle değişmiş, farklılaşmış ve sesiz benzeşmesine uğramıştır. Benzer ünsüzler arasında ise az değişiklikler olmuştur. Mesela: “b” ünsüzü arasında fark olmadığı için ünsüzler aynı şekilde yansıtılmıştır: Boya-buya, tabur-tabur, araba-erebe vs.

Türk dilinde ise “t” ünsüzü, dil-diş, sert ünsüz olarak belirlenmiştir. Arap dilinde ise “t” ünsüzü iki çeşittir. Bu yüzden terkibinde “t” ünsüzü olan Türkçe sözlerin Arap dilinde verilmesinde belli bir kural var. “T” ünsüzü Arap dilinde uzun ünlüden önde gelirse kalın telaffuz edilen “t” şeklinde yazılır. Mesela: takım-takım, tozluk-tuzluktuz-tuz vs. Sonor ünsüzlerle gelen “t” ünsüzü Arap dilinde genel olarak sert, arkadamak “t” ünsüzü ile yansıtılmıştır. Örneğin: yatak-yetekdolma-tulmaturşu-turşutatlı-talı vs. Kimi hallerde “t” sesi “d” sesi ile de verilmiştir. Mesela: toğan-duğan, tan-dan vs.

Arap ve Türk dillerinde olan “c” ünsüzü de aynı şekilde telaffuz ediliyor: ocak-vucak, sancak-sancak, sac-sac vs. Aynı sözleri “g” ve “k” ünsüzleri hakkında da demek mümkündür. Mesela:yoğurt-yuğurtboğaz-buğaz,  tamğa-tamğa vs.

Arap kaynaklarında diğer ünsüzlerin yayılışında belli benzerlik veya aykırılıklar mevcuttur. Onların birkaçını örnek olarak şu şekilde verebiliriz: hatun-xatun, kışlak-kişlak, kazik-hazik, köprü-kubra, şimdi-şindi, yasak-yesek vs.

Türkçe alıntılarda mevcut olan ünlülerin yazılışında da çeşitli aykırılıklar görünüyor. Mesela, Türk dilinde mevcut olan yuvarlak “o” sesi Arap dilinde yoktur. Bu nedenle terkibinde “o” sesi olan Türk sözleri Arap kaynaklarında “u” ünlüsü ile veriliyor. Mesela : ordu-urdu, oda-uda, oçak-vuçak, onbaşı-unbaşı vs.

Arap dilinde bazı sesbilimsel olaylar mevcuttur ve bu olaylar Arap diline geçmiş Türkçe sözcüklerde de gözüküyor. Mesela, Arap diline geçmiş Türkçe sözlerin bir kısmında uzun “a” ünlüsünden önde gelen “g”,“k” sessizi kimi hallerde kullanılmıyor. Mesela: kazma-azma, karagöz-karakuz-aracuz vs. Bazı iki heceli Türk sözleri Arap diline bir heceli sözcük gibi geçmiştir. Mesela: Türk dilinde “kesim” sözü kullanılır. “Kesim” sözü “kesmek” soyundandır. Arap dilinde “kesim” sözü “kısm” sözü şeklinde kullanılmıştır. Not olarak söyleyelim ki, kesim-kısm sözü Arapça’da sık sık kullanılır. Mesela: taksim, kesmet, kasım vs.

Arap kaynaklarında rastladığımız bazı Türkçe kökenli sözcüklerde ses değişmesi olayı mevcuttur. Mesela: şalvar-şirval, kurultay-kurlutay vs.

Bugün çağdaş Türkçe’de gayet çok kullanılan “örnek” sözü Arap dilinde “urnik”, çoğul şekli ise “eranik” biçiminde işlenmiştir. Şaşkın sözünün “şaşmak” eyleminden olduğu bellidir. Türk dilindeki “şaşgın” sözü Arap dilinde “aşkın-eşkin” şeklini almıştır. “Eşkin” sözü sonraları Arap dilinde hızlı yürüyen at; “kaçkın adam” anlamı ifade etmiştir.

Arapça’da kullanılan “başat” sözcüğü Türkçe’deki “baş” sözcüğünün çoğul biçimidir ve anlamı “önder, başkan”dır. Ortaçağ döneminde Arap kaynaklarında tespit olunmuş Türkçe sözler şimdiye kadar kendi araştırıcılarını beklemektedir.

Türk dilinden Arap diline geçmiş sözlerin bir kısmı Arap dilinde oldukça  yayılmıştır. Mesela: Çelebi-şelebi. Çelebi-eskiden, Mevlevi büyüklerine verilen sıfat; eski dilde bay yerine kullanılan unvan; görgülü, kibar erkek anlamlarında kullanılmıştır. Çanta-Şanta (çoğul şekli-şunat); -çanta- çağdaş Türk dilinde kösele deri, bez, plastik veya tahtadan yapılan, büyüklüğüne göre para, evrak, eşya taşımak için kullanılan kaptır. Bu anlamlardan başka Arap dilinde başka anlamlar da bildirmektedir. Mesela: Şantatul esap-doktor çantası; şantatul sirç-eyer (at) çantası; şantatul ceraye-paraşüt çantası. Çorba-şurba; Arap dilinde şurba sözünü böyle açıklamışlar: Teami mai miner-ruzi au edese au hezer uutibuh bil lehmin au bi semeni (Pirinç veya mercimek veya sebzenin et ve yağla bir yerde pişirilmesinden yapılan yemek). Kimi bilginler çorbanın-şorba şeklinde Fars dilinden geçtiğini söylese de, biz adı geçen sözün Türk kökenli olduğuna ve Arap diline Türklerce geçirildiğine kesinlikle inanıyoruz.

Arap dilinde olan eski kaynaklarda rastladığımız Türk kökenli sözcüklerden biri de “karakul” (bekçi) sözüdür. Bu sözün yazılmasında çeşitli yazım şekli mevcuttur: karakul, kerakul.

Bilindiği gibi “karavul” sözü bileşik sözdür ve kara-kul kısımlarından mürekkeptir. Adı geçen sözcük Türk dilinden aynı zamanda Fars, Rus ve birkaç Avrupa diline de geçmiştir.

Böyle söyleyebiliriz ki, Abbasiler dönemine ait Arap kaynaklarında rastladığımız Türkçe sözler Araplarla Türklerin kültürel, politik ve ticari ilişkilerinin sonucudur; aslında bu ilişkiler çok eskiden de mevcut olmuştur ve adı geçen bağlantıları Arap ve Türk dillerinin sözlüklerinde yansıtan çok sayıda kelime sübut etmektedir.

Türk dilinin Arap diline en kuvvetli etkisi Türklerin Arap memleketlerinde bulundukları döneme, özellikle Osmanlı dönemine aittir. Türkçe sözler Arap diline yazılı ve konuşma usulü ile geçmiştir. Arapça’ya geçmiş Türkçe sözcükler türlü değişikliklere uğramıştır. Türk diline has olan “ü, ö, e” ünlüleri, “p, ç, j, g” ünsüzleri Arapça’nın benzer ünsüzleri ve ünlüleri ile değiştirilmiştir.

Arap ve Türk dillerinde mevcut olan fonetik olaylar sonucunda birkaç bileşik Türkçe sözcük Arap diline basit sözcük şeklinde geçmiştir. Arap diline geçmiş Türkçe sözcüklerinin bir kısmı yerli lehçelerde kullanılır, ama yazı dilinde tespit olunmamıştır.

Bir kısım sözcük ise yazılı dile geçmiştir ve çağdaş Arap dilinde de kullanılmaktadır. Türk dilinin etkisi Arap yazı dilinden daha çok lehçelerine olmuştur. Kimi Türkçe kökenli sözlerin bazıları Arap dilinde tanınmayacak kadar değiştiğinden onların şimdi Arap sözcük olmadığını söylemek gayet zor iştir. Mesela: Keyz-kızmak (öfkelenmek), zeyk-sıkmak (boğmak), kısım-kesim (bölüm), keb-kap (kapamak) vs.

Bu biçimden olan sözcüklerin araştırılması, onların geçme yollarını belirlemek, linguistik açıdan değerlendirmek Türk ve Arap ulusunun, dilinin, edebiyatının, tarih ve gelişmesinin öğrenilmesinde özel önem taşıdığından onların incelenmesi bilimsel bakımdan kaçınılmazdır.

KAYNAKÇA

  1. Atalay B. Arapça ile Türkçe’nin karşılaştırılması, İst., 1954
  2. Gordlevskiy V. Türkçe’nin Arap diline etkisi. L., 1932, K.(Rusça).
  3. Toylar B. Arabic words in English. London, 1934.
  4. İbrahim E. Min esrari el Luga. Kahire, 1958.
  5. Ibn el Esir. Et tarih el bahir fid daule el Atabikirye, Kahire, 1903.
  6. Ibn Muhenna Cemaleddin. Hilye el insan vel hilye el Lisan, Bağdat, 1900.
  7. Ibn Mensur el Cevaligi. El muereb min el kelam el ecemi ela huruf el mucem. Kahire, 1365 (h).
  8. Mustafa Maragai. Hidayetul-talib ile kavaid-l-luga el erebiyye, Leyden, 1901.
  9. Mahmud Kaşgari. Divani-Luğat-it-Türk. Bağdat, 1333 (h).

10.  Murib Ali Abdurrahim. Tarih el-arap vel muslimin. Bağdat, 1959.


Azerbaycan, Bakü Devlet Üniversitesi - Ramazan SIRACOĞLU

 

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...