üzerine

Dil Üzerine Fanteziler Yahut Konuşabilseydi

-Kendisinden aldığım feyz ve ilhamla Sivaslı bilge insan Prof. Dr. M. Kaya Bilgegil’in hatırasına hürmeten...

Bir milletin varlık sebeplerinin başında yer alan “dil” konusunda fazla düşündüğümüzü, sonucu olumlu yönde etkileyebilecek bir duyarlılık sergilediğimizi söyleyebilmek güçtür. Bunu, yazılı ilk kaynaklarımızdan olan Orhun Abideleri’nden itibaren “kültür tarihimize” baktığımızda kolayca anlayabiliriz.

Biyolojik ihtiyaçları, duygu ve düşünceleri, hayalleri, rüyaları, toplumsal yönü ve henüz keşfedilmemiş ruhi derinlik ve bilinmezleriyle insan, “dil” adını verdiğimiz sosyal varlıkla iç içedir. Ona ait dünyanın maddî ve manevî bütün unsurları, kelimelerin zengin anlam dağarcığında yer alır ve biz onlarla düşünür, onlarla hayaller kurar, onlarla duygularımızın uçsuz bucaksız âlemlerine uzanırız. Sadece sözlüklerde yer alan anlamlarıyla değil; ses, şekil, bilgi, görgü, hayata ve olaylara bakışımız, yetiştiğimiz çevre ve hatıralarımızla birlikte hafızamıza kaydedilirken, sihirli bir şekilde onlarla bütünleşiveririz. Yani, “lisan aynıyla insan” olup çıkar.

Sözlükler, ağaç için: “Gövdesi odun veya kereste olmaya elverişli bulunan ve uzun yıllar yaşayabilen bir bitki” diye yazmakta... Biraz düşündüğümüz zaman, zihinlere kazınan bu anlam ve şeklin yetmediği anlaşılacaktır. Komşumuzun eriği, davetkâr görüntüsüyle sabırları zorlayan kirazı, en güzelleri hep dal uçlarında arz-ı endam eden göz alıcı meyveler ve tehlikeli olanı seçmenin delişmen câzibesi... Kavurucu yaz sıcaklarında gölgesine sığındığımız ulu meşe, bozkırın ortasında tâ uzaklarda bir parça nefes gibi duran söğütler ve öbek öbek sıralanmış; kokusu, taze baharın saçlarına takılmış “gönlü, ardınca sürükleyen” iğde yumakları... Parklarda, yaramaz âşıkların kazıdığı “oklanmış kalpleri”, ömrü boyunca taşımağa mahkum “sırdaş ağaçlar”... Oyuncakların çamurdan yapıldığı günlerden kalma çocuk yüreklerinin şenliği, delikanlılık özleminin muhayyel atları... Kim bilir, sözlüklerde asla bulamayacağımız daha neler, onların anlam dünyasında hep yaşar.

Fazla düşünmeden seçtiğimiz örnek kelimemizle ilgili yazılabileceklerin fazlalığı, okurken gidilecek yerler ve hatıralardan kolayca anlaşılabilir. Herhangi bir anlamı olmayan, cümle içinde yalnızca görev üstlenen kelimelerde de durum farklı değildir.

Dilbilgisi hocaları istedikleri kadar onlara edat desinler!.. “O halde”, ben ve sınıf arkadaşlarım için fizik; “yani”, kimya hocamızdı. Bir derste yirmi bir tane “o halde”; yirmi üç tane “yani” saymıştık. Ardından sıralanıveren yedi yıl, yatılı okul ve yüzlerce hatıra...

“Anne”, başlı başına efsunlu bir âlem... Kafka: “Almanca anne kelimesi bana, hiçbir zaman İbranice anne kelimesi kadar sıcak gelmedi.” demekte. Üstelik eserleri Almanca. Alman düşünce ve edebiyatının en güçlü temsilcilerinden. Ana dil, annenin dili, kelimelerin tadı ve “Ana başa taç imiş, her derde ilaç imiş”, “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmazmış.” Yahya Kemal, “anne millete” dönmekten söz etmekte... Nurdan bir çehre, sıcacık kucak, uykusuz geceler, kınalı eller, onların tutuşturduğu aile ocaklarında yoğrulan koca bir millet ve sayısız manalar iklimi...

İşte size tanıdık bir örnek daha... Delikanlı çağlarının yasak aşkı, nöbetçi hocaların amansız takibinin yegâne heyecanı sigara. Onu gömlek ceplerinde gezdirebilmek ne büyük keyif, ne büyük yiğitlikti... Her nefes, adeta hürriyet gibiydi.

Yetiştirenlere sordum, acısı yüzlerine yansıdı. Tam bir yıl süren çileden, tütün satımına bağlanan borçlardan, düğün tarihlerinden, otuzuna varmadan kocayan gelinlerden söz ederken, yüzlerinde, tüyleri diken diken eden bir nefret okunmaktaydı. Bir yanda kavruk çocuklar, diğer yanda tiryaki keyifleri, “teselli pınarı.”

“Merakımı tütünüyle dürdüğüm, vefa olup kâğıdına girdiğim, hasretimle beleyip te sardığım sigaram.

Pürsek bir iplik gibi çözülür düşüncelerim boz dumanında...

Dudak dudağa emişiriz: Ben illetini sen hiddetimi...

Ateşinde eriyen öfkem lacivert bir ipek kıvamıyla yüzünden akar:

 Dudaklarımdan can sıkıntımı alır; kül edip avuçlarıma dökersin...

Bazen efkârımı sarıp, yare sunduğum da olur. Efkâr yar göksünden geçer: Düşüm duman duman uçar...

Hakkını neye inkâr edeyim: Annemden sonra senin cömert buselerinle yatağıma girdim ve onları istediğim yerde istediğim zaman armağan ettin.

Zehir de olsan insanların ihaneti kadar acı değilsin!”1

diyen şairin tütüne, sigaraya bakışı ve kattığı farklı anlamlar...

Örneklerden kolayca anlaşılacağı üzere; yaşananlar, hissedilenler, beklentiler, dilin gücü ve büyüsüyle zaman içinde birleşerek, her defasında yeni anlamlar sunabilmektedir. İnsandan insana, kültürden kültüre değişen bir zenginlik...

Bunların ötesinde, “İnsanoğlunun dili, yalnız onun konuşabilmesi, düşündüğünü başkalarına iletebilmesi değildir. Dil dediğimiz düzen insanın gözüdür, beynidir; düşüncesi, ruhudur. Ama insan beyninin nasıl bilinmeyen noktaları varsa, dilin de çözülemeyen, apaçık ortaya konamayan yönleri vardır. Özellikle işleyişi, mantıkla olan ilişkisi açısından.”2

Bu ilişkiyi oldukça karmaşık bulan Walter Porzig: “Nesnel realiteyi kavramadaki başarıları ne derece üstün olursa olsun, dil bunları ruhsal yaşantılardan hareketle ve onlara geri dönerek gerçekleştirir. Dilce biçimlendirmeyi araştırdığımız her yerde, onların dolaysız sebepleri olarak ruhsal olaylarla karşılaşıyoruz. Her dil ifadesinde bütün ruhsal güçlerin tamamı katılmış ve onda garip bir biçimde kavranılabilir olmuştur.”3 der.

Aynı kelimeler ve beraberinde oluşan anlamlar dünyası, fert olarak (ruhen-bedenen) insanı nasıl etkiliyorsa; toplumu da benzer şekilde kuşatır. Aralarında gizil, esrarlı bir yakınlığın doğmasına zemin hazırlar. Böylece yığın halindeki insanlar; anlaşır, kaynaşır milletleşme sürecine girerler. “Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, insan topluluklarını bir yığın veya kitle olmaktan kurtararak, aralarında duygu ve düşünce birliği olan bir cemiyet, yani millet haline getirir.”4 Dilden kopuş, ana dile karşı kayıtsızlık, başka dillere teslimiyet;insanlar arasındaki maddî-manevî bağları zayıflatacak, millet varlığının geleceği tehlikeye düşecektir.

Bugün, asırlarca kaldığımız vatan coğrafyalarında (dört asır Kuzey Afrika’da, beş asır Balkanlar’da) Türk varlığından söz edemeyişimizin en önemli sebebi, oralarda Türkçe’nin konuşulmayışı, Türkçe’yi ortak dil haline getiremeyişimiz, Türkçe’ye karşı kayıtsızlığımızdır. Halbuki İngilizler’in, Hindistan, Pakistan, Bengaldeş’teki hakimiyetleri bir asır kadardır. Buna rağmen hepsinde ikinci resmî dil İngilizce’dir, hemen her yerde hissedilen kültür ise, İngiliz kültürüdür. Arada asırlar var, daha fazla kalmışız; ancak sözünü ettiğimiz vatan topraklarında (bazı küçük istisnalar dışında), Türkçe ve Türk kültüründen bahsetmek zordur.

Milletlerin kimliğini, şahsiyetini belirleyen en önemli unsur olan dil, diğer temel öge durumundaki kültürün de uçsuz bucaksız hafızasını oluşturur. Yazılı-sözlü eserlerden, gelenek-göreneklere, yiyip-içmemize, oturup-kalkmamıza, musıkîmize, eğlenmemize, hayata ve olaylara bakışımıza, genel kabullerimize kadar kültür sahasına giren ne varsa, dilin sınırsız belleğinde yer alır.

On bir yaşlarında bir öğrencim vardı. Görev yaptığım ilkokulun bahçesinde oturur sohbet ederdik. Sesi çok güzel olduğundan bağlamamıza türküleriyle de eşlik ederdi. Öğretmen arkadaşlar nereden duymuşlarsa, öğrencimizin âşık olduğunu söylediler ve ısrarla beni kırmayacağını, doğru olup olmadığını öğrenmemi istediler. Bunun zannedildiği gibi aşk olamayacağını, gelişim basamaklarının tabiî seyri olarak düşünülmesi gerektiğini söylememe rağmen merak edip uygun bir zamanda sordum. Bana çok güvendiğini söyledikten sonra, “evet öğretmenim, onu seviyorum” dedi. Kim olduğunu, tanıyıp tanımadığımı sorunca; tanıdığımı, aynı okulda üçüncü sınıflarda bir öğrencimizin olduğunu ifade etti. Ancak, o isimde birini hatırlamadığımı belirtince, sırrını biraz daha açarak “ asıl ismini asla kullanmadığını, beraber görünmemeğe de dikkat ettiğini” anlattı. “Neden böyle yapıyorsun?” diye sorduğumda; aldığım cevabı hâlâ unutamıyorum: “Asıl adını söylemiyorum, zira onda “söz izi” kalmasından korkuyorum...”, “Birlikte görünmüyoruz,” -bir destan kahramanı vakarıyla uzaklara bakarak- “göz izi” kalmasın istiyorum.” Anlatırken yüzüne yansıyan ifadelerden, seçtiği kelimelerden ona karşı derin bir hayranlık duydum. Yüreğimi, Dede Korkut Hikâyeleri’nden hatırladığım “sevgide Türk tavrını”, asırlar sonra yansıtan; Boğaç Han, Deli Dumrul, Bamsı Beyrek yoldaşı bir yiğidi görmenin bahtiyarlığı kaplayıverdi.

“Beri gel başımın bahtı, evimin tahtı Göz açıp da gördüğüm, Gönül verip sevdiğim

O, artık gerçek bir delikanlıydı ve alnından öpülmeyi çoktan hak etmişti.

Kelimelerin bu gücü, biraz sezilebilirse, dil konusunda dostun da, düşmanın da hesabı kolayca anlaşılabilir. İngilizler çoktan çıkmışlar Hindistan, Pakistan, Bengaldeş’ten. Ordu bırakmalarına da lüzum yok, masraflı iş. İngilizce(dil) tek başına yeterli. Aslında fazla uzağa gitmeye de gerek yok; yakın tarihimizde yaşanan olaylara, duygularımızı bir tarafa bırakarak, sıradan bir gözlemci gibi bakmak bile “dil gerçeğini” anlamak bakımından kâfidir. 80’li yılların ortalarında, Bulgaristan’da yaşayan soydaşlarımıza yapılan zulmü biraz düşündüğümüz zaman; Belene Kampları, topraklarını terke zorlama ve işkenceler hemen hatırlanacaktır. Bir milletin, bu şekilde yok edilemeyeceğini gayet iyi bilen Jivkov yönetimi, baskılarını dil üzerinde yoğunlaştırarak; önce Türkçe eğitimi, Türkçe konuşma ve yayını yasakladı. Ardından Türkçe isimleri Bulgarca isimlerle değiştirmeğe zorladılar. Bununla da yetinmeyerek, Türk mezarlarındaki mezar taşlarını parçalayarak Türkçe’ye ait izleri dahi yok ettiler. Çünkü, Türkçe’yi (dilin gücünü) ortadan kaldırmadan, “Türk”ü topraklarından silmek mümkün olmayacaktı.

Benzer olaylar, Bosna’da da tekrarlanırken, vahşetin iki yüzüyle karşılaştık. İlki tüyler ürperten bir görüntüydü: Annesinin elinden tutarak yürümekte olan çocuk, “keskin nişancı Sırp caniler” tarafından başından; anne ise, sırt bölgesinden vurulmakta; çocuk önce öldüğünden, yavrusunun ölümünü göre göre genç kadın can vermekte; ona, son nefesine kadar ölümden daha büyük bir acı yaşatılmakta idi. İkincisinde, Türk’ü hatırlatan bütün varlıklar hedefti. Mostar Köprüsü, camiler, çeşmeler, bir daha canlanmasınlar diye kökleri dağlanan fethin nişanesi ulu çınarlar, mezar taşları..

Yapılanları düşündüğümüz zaman, gerek Bulgarların, gerekse Sırpların; “bizi ezelden ebede kadar bir millet halinde koruyan, birbirimize bağlayan bu Türkçe’dir, bu bağ öyle bir bağdır ki, vatanın hudutları koptuğu zaman bile kopmaz, hudutlaraşırı yine bizi birbirimize bağlı tutar; Türkçe’nin çekilmediği yerler vatandır, ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar, vatanın kendi gövde ve ruhu Türkçe’dir.”5 diye,dikkatleri “coğrafyanın dille vatanlaşması” üzerine çeken Yahya Kemal’i bizden daha iyi anladıklarını da itiraf etmek gerekecektir.

Türkçe’nin gücünü tarih boyunca anlayamadık, kullanamadık. Üstelik bu konudaki kayıtsızlığımızı bize hatırlatan eserlerin bazıları kâğıda, deri üzerine değil, taşa kazınmışlar. Devrin geleneği olmasından öte, gelecek nesillere “îmalı” mesajlar vermek istercesine... İşte Orhun Yazıtları... Türk Milletinin, özellikle de yöneticilerinin, dile, kültür konularındaki vurdum duymazlıklarına yönelik sitemlerle doludur. Çocuklarına Çin adları koyan, Çince konuşan kağanlar; -“Türk beyler Türk adını bıraktı”6, sözüyle yerilir.

Doğu Göktürklerin, Çin hakimiyetine girmeden evvel, başlarından geçen olaylara baktığımız zaman, aradan asırlar geçmesine rağmen “ibret almayanlar için tarih tekerrür eder” kuralına uygundur.

Altıncı asır... İç çekişme ve bazı şartların zorlamasıyla önemli güç kaybına uğrayan İşbara, Çin hükümdarına başvurarak barış ister. Teklif sevinçle kabul edilir. Ünlü diplomatları Ç'ang-sun Şeng vasıtasıyla "halkını Çince konuşmağa, Çinliler gibi giyinmeye, Çin âdetlerini kabule teşvik ve mecbur etmesi”7 gibi şartlarını hakana iletirler. İşbara, “imparatora gönderdiği 585 tarihli mektupta, ona bağlı kalacağını, haraç vereceğini, kıymetli atlar hediye edeceğini, ancak dilini değiştiremeyeceğini, uzun saçlarını kestiremeyeceğini, halka Çinli elbisesi giydiremeyeceğini, Çin âdet ve kanunlarını alamayacağını, zira bu bakımlardan Türk Milletinin hassasiyetle çarpan tek kalp olduğunu bildirir.”8 Çin yönetiminin bu yöndeki zorlamaları hiç bir zaman bitmez; çünkü kalıcı, sıkıntısız-masrafsız, en etkili hakimiyet, ancak dil ve kültür yoluyla gerçekleşebilir. Yani, “gönüllü kölelik”... Sonrası hazin... Esaret, bağımsızlık mücadeleleri, yitirilen canlar, kaybolan yıllar...

Yazıtlarda dil ve kültürün etkisine hem doğrudan, hem de dolaylı işaretler vardır. “Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yakınlaştırmış. Yaklaştırıp kondurduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş."9 Türk'ün zayıf noktalarını yakalamak, onu özünden koparabilmek için dil, en etkili, en sihirli vasıta.

Üç âbidede de bilgisizlikten, bilgisiz yöneticilerden şikâyet dikkati çeker. Çünkü, bilgisiz kağanların buyrukları da bilgisiz olacaktır. Bilgiye ulaşmanınsa yolu, yine dilden geçer.

Büyük Türk milliyetçisi Kaşkarlı Mahmut’un, Divanı Lügati’t Türk’ü yazmasındaki asıl düşüncesinin, “Araplara Türkçe’yi öğretmek” olduğu hep söylene gelmiştir; doğrudur... Lâkin durup dururken Araplara Türkçe öğretmek gayreti içine neden girsin? Araplardan böyle bir istek geldiğini de sanmıyoruz. O halde, sözlük yazmak gibi zahmetli bir işin çok önemli bir maksadı olmalı.

Birinci sebep olarak devrin şartları, yani Türklerin kurdukları güçlü devletler düşünülebilir: “Tanrının devlet güneşini Türk burçlarında doğdurmuş olduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin bütün teğrelerini döndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne ilbay kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı; dünya milletlerinin idare yularını onların ellerine verdi; onları herkese üstün eyledi; kendilerini hak üzere kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte çalışanı, onlardan yana aziz kıldı ve Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi; bu kimseleri kötülerin -yak takımının- şerrinden korudu. Okları dokunmaktan korunabilmek için, aklı olana düşen şey, bu adamların tuttuğu yolu tutmak oldu. Derdini dinletebilmek ve Türklerin gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan başka yol yoktur.”10

İkincisi, “Türk dili ile Arap dilinin atbaşı beraber yürüdükleri bilinsin”11 sözlerinde yatan, her iki dilin de güçlü diller olması düşüncesidir ki; bu hususta, “neden böyle bir mukayeseye ihtiyaç duyulduğu” sorusuna makul bir cevap bulmanın zorluğu açıktır.

Öyle zannediyoruz ki; asıl sebep, şu tarihî gerçeklerden hareketle kolayca anlaşılabilir: Türkçe ihmal edilmiş, Gazneliler ve Selçukluların Farsça’ya düşkünlükleri Türkçe’yi geri plâna itmiş, İslâmlaşmakla Araplaşmak birbirine karıştırılmış, Arapça ve Farsça bilimin, sanatın ve devletin dili olma yolundadır. Türkçe, iki dil arasında âdeta boğulmakta. Yönetici ve aydınlar, kendi dillerine karşı son derece ilgisiz. Üstelik Türkçe konuşup yazanlar aşağılanmakta...

Divanı Lügati’t-Türk, 11. yüzyılda yaşanan bu onur kırıcı dil-kültür çözülmelerine karşı “dur” diyen gür bir haykırış, bir baş kaldırıdır... Bir milletin varlık sebebinin; bilgi, edep, fazilet, terbiye ve hünere ulaşmanın yolunun “dil”den geçtiğini çok iyi bilen Kâşkarlı Mahmut, “erdem başı til” atalar sözünü birkaç yerde bilhassa kullanır.

Bir başka tarihî hakikat de Anadolu’yu bir baştan öbür başa kasıp kavuran Moğol istilasıdır... Taş taş üstünde, baş baş üstünde kalmamış, kütüphaneler yakılmış, korku kol gezmekte... Ya, sonrasında, Yunus gelmeseydi? Böyle bir ihtimal bugün için imkânsız. Ancak, soruyoruz: “Türkçe ve Türk nice olurdu?” Billurdan Türkçe’siyle: “Gelin tanış olalım, sevelim, sevilelim.” demeseydi?

İnsanın ve sözün pişmesini, vakti gelince, gerektiği kadar konuşmanın değerini, etkisini ondan öğreniriz.

“Kişi bile söz demini Demeye sözün kemini Bu cihan cehennemini Sekiz uçmağ ede bir söz”12

Bir söz düşünün, “ağulu aşı, yağ ile bal” edebilen...

Karamanoğlu Mehmet Bey’in: “Bundan böyle dergâhta, bârgâhta Türkçe’den başka dil kullanılmaya” emri ise, zorlayıcılıktan öte, bir feryattır. Ne demek; Türk ülkesinde, Türk devletinde, Türk’ün yaşadığı yerde “Türkçe konuşma buyruğu”!..

Osmanlı asırlarında da göz ardı edilmiş, Mehmet Bey’in ikazı. Türkçe, Arapça ve Farsça arasında boğulmuş, daha çok halkın, halk sanatkârlarının sahiplenmesiyle nefes almıştır.

Batılılaşma arzusuyla başlayan maceramızda ise, yeni gözdemiz artık Fransa ve Fransızca'dır. Tanzimat, Servet-i Fünun, Fecr-i Âti roman, hikâye, tiyatro ve şiirinde Fransızca birkaç kelime yazabilmek için neredeyse fırsat kollanır.

Millî Edebiyat şair ve yazarlarının itirazları olumlu sonuç verir. Ömer Seyfettin, M. Emin Yurdakul, Ziya Gökalp gibi sanatkârların gayretleriyle Türkçe kendine gelir. Onun, uçsuz bucaksız hazinesinden beslenirken, başka dillerin cenderesini de kırarlar.

“Sende aziz dağların, beldelerin sesleri var, Ben elmas sorguçlu hakanları sende duydum. Sende birçok şairler, kahramanlar haykırmışlar; Sendedir ki ecdadın tarihini dinliyorum.

Benim ölmez ırkıma bir ebedî vatansın sen; Taht yıkılır, lâkin sen yıldız gibi parıldarsın;

Hayat susar, lâkin sen umman gibi çağıldarsın”13

mısralarıyla bir milletin varlık sebebi olan dile, yani Türkçe’ye seslenilir.

Gökalp’in, “Lisan” adlı şiiri ise, sadece Türkçe’ye değil, genel anlamda dilin önemine dikkatleri çekmesi bakımından son derece önemlidir:

“Turan’ın bir ili var Ve yalnız bir dili var. Başka dil var diyenin Başka bir emeli var.

Türklüğün vicdanı bir; Dini bir, vatanı bir; Fakat hepsi ayrılır Olmazsa lisanı bir.”14

Türk olmanın, Türk kalmanın, Türk’ü sevmenin temel şartı; Türkçe’yi sevmek, Türkçe’de ısrar ve Türkçe’ye sahip çıkmaktan geçer.

Genç Cumhuriyet’in ilk yıllarında dil ve kültür alanlarındaki olumlu adımlar, Atatürk’ün ölümünden sonra, iç ve dış politik tercihlerle devam etmemiş; dilde tasfiyecilik, yabancı dille öğrenim gibi yanlışlarla günümüze kadar gelmiştir. Osmanlı’nın son dönemlerinde sayıları hızla artan yabancı okulların faaliyetleriyle sonraki dönemlere zemin hazırlanılmış, “ibret alınmadığı için” de aradan on üç asır geçmesine rağmen “Türk beyler Türk adını bırakır” olmuşlar. Bugün gelinen hazin durumsa, çoğu kimseyi artık rahatsız dahi etmemektedir (İlkokul dördüncü sınıftan başlayan resmî; anaokullarına uzanan gayrı resmî yabancı dil eğitim- öğretimi). Halbuki, bu alanda hazırlanmış eserler ile doktora ve doçentlik takdim tezlerinden birkaçına göz atıvermek, düşüncelerimizin berraklaşmasını sağlamaya yetecektir15.

Dil konusunda, yönetici ve aydınların ilgisizliğinin devam ettiği gerçeği karşısında; çözüm yolları sunabilmenin zorluğu, içinde bulunulan şartlar dikkate alındığı zaman, bir başka gerçeği haykırır: Ya Tonyukuk, ya Karamanoğlu Mehmet Bey yeniden gelmeli; ya da “dil” (Türkçe), bizzat konuşup meramını kendisi anlatmalı, feryadını kendisi dile getirmelidir!.. Zira, Türkçe’ye gönül verenlerin dillerinde “tüy” çoktan bitti..

M. Hidayet VAHAPOĞLU, Osmanlıdan Günümüze Azınlık ve Yabancı Okullar, Ankara 1997.

Necdet SEVİNÇ, Ajan Okulları, İstanbul 1975

Avustralya'da Türkçe Ve Türk Edebiyatı Üzerine Bazı Tespitler

Türkçe'nin ve Türk Edebiyatı'nın tarihte ulaştığı son kıta Avustralya'dır.Ülkemizden 17.000 kilometre uzaklıktaki bu kıtaya(ülkeye) ilk kez 20.yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu döneminde bireysel göçler olmuştur.1960 yıllardan sonra ise Türkler bu ülkeye kitlesel olarak göç etmişler ve kalıcı hale gelmişlerdir.Kıbrıs (daha sonra KKTC) ,Türkiye,Bulgaristan,Irak,Kosova,Azerbaycan,Çm (Doğu Türkistan) vd. bölgelerden Avusralya'ya göç eden Türkler çoğunlukla Sidney ve Melbourne'a yerleşmişlerdir.Bugünkü sayıları 100.000 dir.

Bildirimizde son 40 yılda Avustralya'da Türkçe'nin ve Türk Edebiyatı'nın durumuna genel bir bakış, edebiyat adına yapılanlar-yapılamayanlar,Türkçe basın-yayın,bilimsel girişimler,bu ülkedeki İngilizce-Türkçe mücadelesi ve edebiyatla ilgili diğer yan sorunlar ele alınacak,somut örnekler verilecek tir.Bildiri bitiminde konu ile ilgili kaynakça sunulacaktır.

Türkçe'nin bir dünya dili kimliğini kazanmasına vesile olabilecek göstergelerden birisi de hiç kuşkusuz dünya üzerinde yaygın olarak kullanılmakta olan bir dil olması gerçeğidir. Bu çerçevede Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika'dan sonra Türkçe'nin ulaştığı 5. kıtanın Avustralya olduğunu rahatlıkla belirtebiliriz. Esasında bu uzak kıtaya Türklerin ilk ulaşması Osmanlı İmparatorluğu döneminde söz konusu olmuştur. Bu konuda ilginç ayrıntılardan birisi de ''Molla Abdullah'' ve ''Gül Mehmet'' adlarındaki bu ülkede yaşayan iki Türk'ün Avustralya'ya savaş ilan etmesi olayıdır. Bu olay Avustralya resmî tarihinde yer etmiş ilginç bir ayrıntıdır.(1) Daha yakın tarihte ise 1948 yılı üzerinde durmak gerekir. Bu tarihte Avustralya'ya ilk Türk göçü başlamıştır. Zamanla Kıbrıs, Türkiye, Orta Asya, Balkanlar vb. bölgelerden Avustralya'ya Türk göçleri olmuştur. Bilindiği gibi 1974 öncesi, Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde Kıbrıs Türkleri İngiliz Milletler Topluluğu üyesi Avustralya'ya rahatlıkla göç edebiliyorlardı. Bu nedenle Avustralya'ya göç eden Türk toplulukları arasında Kıbrıs Türkleri'nin ciddi bir ağırlığı, potansiyeli söz konusu olmuştur. Kıbrıs Türkleri bu ülkeye/ kıtaya göç olayında başı çekmişler, öncü olmuşlar ve Türkiye dâhil, değişik ülkelerden göç eden bütün Türk gruplarına yardımcı olmuşlardır. 1967 yılında Türkiye ve Avustralya arasında işçi anlaşması yapılmış ve akabinde 14 Ekim 1968 tarihinde 169 kişilik ilk işçi kafilesi Sidney'e ulaşmıştır. Bugün Avustralya da Türkiye Türkleri dışında Kıbrıs Türkleri de vardır. Doğu Türkistan'da Uygur Türkleri de. Azerbaycan, Bulgaristan, Irak, Yunanistan (Batı Trakya) vb. Türk topluluklarının bu ülkede 100.000 kişilik Türk kitlesini oluşturmaktadırlar. Ayrıca Türk/Osmanlı kültürüne bağlı Türkçe'ye aşina, bu ülkede Türklerle beraber hareket eden Boşnak, Arnavut vb. grupları da unutmamak gerekir. Sidney Melbourne şehrinde yoğunlaşan Türkler ''geçici işçi'' olarak bu ülkeye gitmişler ama zamanla ''kalıcı Avustralya vatandaşları'' haline gelmişlerdir. 40 yılı aşan bu süre içinde Türkçe'yi daima yaşatarak iletişim, eğiştim, yayın ve edebiyat dili haline getirmişlerdir.

Genel bir yaklaşımla Avustralya'da Türkçe'nin ve Türk Edebiyatı'nın konumu, özelikleri, problemleri üzerinde ayrıntılara şöyle göz atılabilir:

Dil Açısından: Çok farklı ülke ve coğrafyalardan Avustralya'ya göç eden Türkler elbette ki "Türkiye Türkçesi'ni" ortak bir iletişim, yayın ve eğitim dili olarak kabul etmişlerdir. Azerbaycan, Kıbrıs vb. kökenli Türk şairlerinin yazdıkları ve yayınladıkları kimi metinlerde ağız- şive etkisinde bazı söyleyişler görülmekle birlikte edebî dil büyük ölçüde Türkiye Türkçesi'dir. Elbetteki özel hayatta aile içinde ağız-şive etkisinde konuşma durumu söz konusudur.

Avustralya'da Türkçe'nin kullanımı ile ilgili sorunların ele alındığı, çözüm yollarının arandığı iki önemli bilimsel toplantı Melbourne'da yapılmıştır. Bunlar 8-9 Haziran 1996 tarihinde yapılan I.Avustralya Türk Dili Kongresi'dir. İkincisi 22 Ağustos 2004 tarihinde yapılan "Avustralya'da Türkçe Eğitimi, Sorunları ve Çözüm Önerileri" adlı sempozyumdur.

Avustralya'da Türkçe açısından en önemli sorun bu ülkede ve kıtada resmi yaşam dili olarak İngilizce'nin Türkçe üzerindeki doğrudan ve dolaylı etkileridir. Ki bu etkilenme konuşma dili sınırlarında kalmayıp edebî metinlere kadar yansımış haldedir. Bu konuyla ilgili Avustralya'da yayımlanan dergi ve gazetelerde çok sayıda uyarıcı yazı ve şiir yayınlanmış; ailelerin -gençlerin dikkati çekilmeye çalışılmıştır. Sidney'de yaşayan Alev Yılmazocak'ın "Üçüncü Dil" başlıklı yazısı bu tür metinler açısından bir örnektir.(2)

 Basın-Yayın Açısından: Avustralya'da 40 yılı aşkın bir süredir kesintisiz bir Türkçe basın-yayın geleneğinden bahsedebiliriz. Çok farklı Türk gruplarınca, değişik amaçla Türkçe dergiler -gazeteler yayınlanmıştır. İlk zamanlar ilkel -basit tekniklerle yayınlanan bu dergi ve gazeteler zamanla modern teknoloji ile kaliteli bir hale ulaşmışlardır. Günümüzde internet ortamı da bu alanda önemli bir gelişme sağlamıştır. Avustralya'da Türkçe basın -yayın geleneği Bilal Şimşir tarafından kitaplaştırılmıştır. Bu önemli kitapta sunulan ( ve kitabın yayınlandığı 1997 yılında sonra yayınlanan dergi ve gazetelerle) bu ülkede ve kıtada Türkçe'nin basın - yayın dili olduğunu net bir şekilde söylemek mümkündür.(3)

Avustralya'da yaşayan Türk edebiyatçıların bu ülkede 40 yıldır yayınladıkları edebî metinlere bir bütün olarak baktığımızda ağırlıklı olarak şiir,hikaye,anı türlerinde eserler verildiği görülmektedir. Ayrıca az sayıda halkbilim araştırma kitapları da yayınlanmıştır.Son yıllarda Avustralya Şiir Gönüllüleri grubunca yayınlanmış " Okyanus Ötesi" gibi şiir cd.lerini de bu noktada unutmamak gerekir. Bu şairler arasında çok ilginç görüşler ortaya koyanlar da vardır.Bulgaristan Türkleri'nden şair Mehmet Bahar, "Abdülhamid'in istibdad devrinden bıkan, Avustralya veya Yeni Zelanda'ya bir çiftliğe yerleşmek isteyen Tevfik Fikret ve arkadaşlarının bir türlü gerçekleştiremedikleri hayallerini onlar adına kendisinin gerçekleştirdiğini" ifade etmektedir.

Avustralya'da şiir türündeki yayınlanan ürünleri kendi içerisinde şöyle gruplamak da mümkündür:

  1. Anonim şiirler
  2. Halk şiiri etkisindeki ürünler
  3. Divan şiiri etkisinde ürünler
  4. Serbest şiirler

Bu gruplarla ilgili ürünler bildirimizin sonunda sunulacaktır.

Avustralya'daki Türkçe ve Türk Edebiyatıyla ilgili gündeme getirmek istediğimiz diğer ayrıntılar ise şöyledir:

1) Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinin ilgili bölümleri Avustralya'daki akademik çevrelerle de ilişkiye-işbirliğine girerek bu ülke ve kıtadaki Türkçe Edebiyatı ele alan çalışmalar yapmalıdır. (Doktora-Yüksek Lisans çalışmaları gibi) Bireysel bir girişim olarak 2003 yılında bu konu tarafımızdan ders konusu olarak üniversitede bir süre okutulmuştur. (4)

2) Yine aynı akademik çevrelerce Avustralya'daki Türkçe Edebî yayınların sağlıklı bir envanterinin hazırlanması gereklidir.

3) 1997 yılında bu alanda yayınlanan Avustralya Türk Edebiyatı Antolojisi'nin mevcut haliyle yeterli olmamasından hareketle gözden geçirilerek, yeniden yayınlanması gereklidir.(5)

4) Avustralya'da yaşayan Türk topluluklarının küçük hacimli antolojileri de vardır. (Sihem İmam Hüseyin'in 1998 yılında Melbourne'de yayınladığı "Avustralya Batı Trakya Türklerinden Hikâye ve Şiirler gibi ) bu antolojilerin güncelleştirilmesi uygun olacaktır.

5) Avrupa'da zaman zaman görüldüğü gibi Avustralya'da yaşayan Türk şair ve yazarları arasında marjinal çizgilere kayanlar olmuştur.

6) Avustralya'daki Türk şair ve yazarlarını bir platformda buluşturacak Türk Yazarlar Birliği gibi bir kuruluş hâlâ yoktur.

7) Ortak bir edebiyat dergisi, bülteni, web sitesi hâlâ yoktur. (6)

Sonuç olarak altyapıyla ilgili çok ciddi sorunlar ve eksikliklere rağmen Avustralya'da bir "Türkçe ve Türkçe Edebiyat" gerçeği vardır. Bu ülke ve kıtada Türkçe halen iletişim-eğitim ve edebiyat dili olarak kullanılmaktadır. Bu durumu bir başarı olarak görmek gerekir. Şayet altyapıyla ilgili sorunlar azalırsa, Avustralya'da Türkçe ve Türk Edebiyatı hiç kuşkusuz ki daha nitelikli bir konuma gelecektir.

Örnek Metinler:

"Karanfilim sarkarım                                                                            "Minarede ezan var

Açılmağa Korkarım                                                                               Kız köşkünde gezen var

Yar geliyor deseler                                                                               Şu Kıbrıs'ın içinde

Hasta olsam kalkarım"                                                                          Yüreciğimi ezen var"

(Batı Trakya'dan) (Kıbrıs'tan)

(Avustralya'da Elele, S:6,1995, Melbourne)

 "Üç kış birden yaşadım                                                                         "Avustralya bir ada

İki ülke boşadım                                                                                     Şarkısı hoş bir seda

Kıbrıs'tan Avustralya'ya                                                                            Döner bir çarkın içinde

Denizden yol döşedim"                                                                            Bizler küçük bir vida"

(Türkay Ilıcak , Avustralyadan Maniler , Melbourne)

Rubai

"Sevenleriz, sevmeyi yaşamak bilenleriz, Yaşarken de her gün bin defa ölenleriz, Bizim can pazarında ölümden korkumuz yok Biz kiminin gittiği yerden çoktan dönenleriz."

(Mehmet Bahar, Melbourne)

Gazel

Bu dünya böyledir dostum,cahiller erken ölmezler, Bilimi dinde zanneden bilenler,bil ki, bilmezler, Nedendir bu duyarsızlık, yobazlardaki arsızlık Cahilden türlü hırsızlık,ilimden nebze çalmazlar. Çamurdan yaptı kulları,ki hep bir madde pulları, Acep insanoğulları bu halden ders mi almazlar? Solun mahvı, sağın kahrı, O ki halketti bu dehri Nasıl pergelledi şehri, garipler melce bulmazlar. Cavit, deyince kastların hem üstlerin hem astların O en vefalı dostların yanında zerre kalmazlar.

( Cavit Avni, Sidney )

Öğr. Gör. Feyyaz SAĞLAM

Dokuz Eylül Üniversitesi

Kaynaklar : 

  1. ILICAK M.Türkay, İki Türk'ün Avustralya'ya Savaş İlanı, Venüs Yayıncılık,2001,Melbourne, Avustralya
  2. SAĞLAM Feyyaz, Dünyada Türkçe ve Türk Edebiyatları, KIBATEK Yayınları, No:7, 2003, İzmir, ( Avustralya'da Türk Göçmen Edebiyatı Bölümü, S:250-256 )
  3. SAĞLAM Feyyaz, Avustralya Türkleri Edebiyat Üzerine Bazı Düşünceler, Bilge, S:16, Bahar, 1998, Ankara.
  4. SAĞLAM Feyyaz, ''Avustralya Türkleri Edebiyatı'nda Gelişmeler: Türkçem Okyanusların Dili, Türk Dünyası Edebiyatı İncelemeleri'' Cilt 2, KIBATEK Yayınları No:10, 2006, İzmir
  5. ŞİMŞİR Bilal N., Avustralya Türk Basını, 1997, Ankara
  6. YILMAZ Ok Alev, Üçüncü Dil, Yeni Vatan, 16.01.1987, S:326, Sidney, Avustralya

Bir Dünya Dili Olma Açısından Türkçemiz Üzerine Genel Bir Değerlendirme

I. Üzerinde duracağımız konuya, dünya dili ne demektir? sorusuna verilecek bir yanıtla başlamak istiyorum.

Bir dile dünya dili denebilmesi için o dilin sıradan öteki dillere bakarak üstün bir niteliğe ve birtakım ayrıcalıklı özelliklere sahip olması gerekir. Bu özellikleri, kısaca o dilin tarihî bir derinliğe, yani eskiliğe ve zenginliğe, çok geniş bir coğrafî yaygınlığa, bu yaygınlıkla orantılı bir kültür ortaklığına; ayrıca sistem yapısındaki gelişmeye elverişli mükemmelliğe, tarih boyunca taşıdığı kültürel değerlere, söz varlığındaki dolgunluk ve zenginliğe, kavram ve anlam değerleri açısından ulaştığı yapı mükemmelliğinin sonucu olan geniş bir kavramlar alanına ve söz varlığına sahip olması ve bütün bu özelliklerin birleşkesi olarak da köklü ve güçlü bir kültür, sanat, bilim ve felsefe dili olabilme niteliklerine sahip bulunması diye tanımlanabilir.

II. izmir Dokuz Eylül Üniversitesince düzenlenen “III. Uluslararası Sempozyum”un ana başlığı “Dünya Dili Türkçe” olduğuna göre, acaba Türkçemiz bir dünya dili olabilme açısından yukarıda sıralanan nitelik ve özelliklerden hangilerine sahip bulunmakta ve nasıl bir durum sergilemektedir? Bu soruyu, Türk dili üzerinde şimdiye kadar yapılagelen çeşitli bilimsel araştırmalara dayanarak yanıtlamaya çalışmak uygun olacaktır.

III. Türk dilinin tarihî akışında, coğrafî yayılışında, yapı ve işleyişinde, söz varlığında ve
kültürel değerlerinde var olan temel özellikler ana çizgileri ile şu noktalarda toplanabilir:

1. Türkçe, çok eski bir tarihî varlığa, dolayısıyla öteki önemli dillere kıyaslanınca zengin bir tarihî derinliğe sahiptir. Türkçenin tarihî derinlik ve eskiliği, elbette onu konuşan Türklerin tarihteki varlıkları ve eskiliği ile orantılıdır.

Bugün elimizde arkeolojik kazılarla elde edilen belgelerin ve bu kazılardan çıkarılan tabletlerin ortaya koyduğu sonuçlara göre, Türklerin tarihteki varlıkları, zaman açısından Türk dilinin bütün kollarına kaynaklık eden ve MÖ birkaç yüzyıl öncesine kadar uzanan Büyük Hun Devletini oluşturan Türk kavimlerinin varlığından çok daha eskilere, en az milattan 3500-4000 yıl öncelerine (Ercilasun, 2004:36) kadar uzanmaktadır. Sümerce üzerinde çalışan bilim adamlarının ortaya koyduğu verilere göre, Sümerler ile Türklerin ataları arasında söz varlığı alış verişinin bulunması, bu konuda her iki dil arasında 168 Türkçe kelimenin ortaklaşması ve bazı ek benzeşmelerinin bulunması (Tuna, 1997:5-15; Tosun-Yalvaç, 1981), Türklerin daha MÖ 3500 yıllarında Yakın Doğu‟da muhtemelen Doğu Anadolu‟da yaşadıklarını ve bu iki dil arasındaki söz varlığı alış verişinin de bu döneme rastladığını ortaya koymuştur. Bu konuda Afif Erzen, Doğu Anadolu ve Urartular (1986) adlı eserinde MÖ 4000‟lerde başlayan çok güçlü bir kültür birliğinin varlığına işaret ederek bu kültürü yaratanların Asyalı bir kavim olan ve dilleri Altay diline benzeyen Hurriler olduğunu, bu kültüre de “Erken Hurri Kültürü” dendiğini bildiriyor. Hurrilerin torunları da Doğu Anadolu‟da yurt tutmuş olan Urartulardır. A. Ercilasun da Avrupalılar; Anadolu, iran ve Hindistan‟a uzanmadan önce Anadolu‟dan ta Kuzey Hindistan‟a kadar uzanan bir eklemeli dil kuşağının varlığına işaret etmiştir (2004:33). Bu konuda M. Erdal ise, “Türkçenin Hurrice ile Paylaştığı Ayrıntılar” adlı bildirisinde, arkeolojik verilere dayanarak Hurrilerin Yakın Doğu‟ya MÖ 2000 yıllarında Orta Asya‟nın batısından geldiklerini ve dillerinin eklemeli ve Oğuzca ile akraba bir dil olduğu, hatta Tibet kaynaklarında Tibetlilerin Batı Türkistan‟daki Oğuzlara Hor dediklerini dikkate alarak Hurriler ile Oğuzlar arasında ayniyet bağlantısı kuran bir teori de ortaya atmış (2004:929-937) bulunmaktadır.

Öte yandan Mezopotamya‟daki Sumerler ile Doğu Anadolu‟da yurt tutmuş Türkler arasındaki ilişkiyi aydınlatacak bir başka belge de Eski Çağ tarihi ile ilgili kaynaklarda yer almıştır. Anadolu‟da yapılan arkeoloji kazılarında, Hititlerin merkezi olan Hattuşaş(Boğazköy)‟ta ele geçirilen bir arşivde, Akkad kralı Naram-sin‟e ait “Şartamhari Metinleri” diye bilinen çivi yazılı metinler elde edilmiştir. Bu metinlerden öğrenildiğine göre, imparator Naram-sin MÖ 3000 yıllarında Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesini ele geçirmiştir. O zaman bu bölgede, şehir devletleri hâlinde yurt tutan 17 krallık vardı. Bunlardan biri de adı 15. sırada yer alan Türkî kralı İlşu-Nail‟dir (ayrıntılar için Korkmaz 2010:33-37). Bu bilgilere daha başka kaynaklarda yer alan veri ve bilgiler de eklenebilir. Görülüyor ki, Türkler ve konuştukları dil olan Türkçe, bugün elde var olan verilere göre Orta Asya‟dan önce Yakın Doğu ve Anadolu‟ya kadar uzanan bir eskiliğe sahiptir. Ancak, ne yazık ki, bugün elimizde bu dönemlere ait Türkçe bir metin yoktur.

Milattan birkaç yüzyıl öncesini içine alan Büyük Hun Devleti dönemi ile onun parçalanmasından sonra oluşan dönem ve alanlar, genellikle Çin kaynaklarındaki kayıtlardan izlenebilmektedir. Halen elimizde mevcut en eski Türkçe metin, Esik kurganı buluntuları arasında ele geçen ve MÖ 4. yüzyıla ait olduğu bilinen, Orhun yazısına benzer harflerle yazılmış olan iki satırlık bir metindir. Ayrıca, Çin kaynaklarında MS IV. yüzyıla ait tek beyitlik bir metin de bilinmektedir (Tekin, 1993).

Türkçeye ait düzenli ve sağlam metinler, bilindiği üzere, ancak milattan sonraki yüzyılları içine alan Türk devletleri dönemlerine girmektedir. Nitekim VI. yüzyıldan başlayarak Köktürk, Uygur, Karahanlı, Harezm, Altınordu, Kıpçak, Çağatay, Osmanlı dönemlerini içine alan tarihî akış ise, doğrudan doğruya belgelerle izlenebilmektedir. Elimizde artık bu dönemlere ait yüzlerce eser ve yazılı metinler vardır. Bu eserler, bir yazı ve edebiyat dili olarak, Türkçenin çok yönlü değerlerini sergilemektedir. Bu zengin tarihî dönemlerin devamı da biraz sonra üzerinde durulacağı üzere, çok geniş bir coğrafyayı içine alan günümüz Türk yazı dilleri ve lehçeleri ile varlığını sürdüre gelmektedir.

2. Burada Türklerin tarihteki eskiliği dolayısıyla, Türkçenin milattan önceki tarihî dönem-leri ile ilgili bir soruna da parmak basarak açıklığa kavuşturma durumu ortaya çıkıyor.

Yukarıda işaret edildiği üzere, yapılan arkeoloji kazılarından elde edilen veri ve bilgiler, Türklerin tarihini MÖ 3000-3500 yıllarına kadar götürebildiği hâlde, elde bu dönemleri aydınlatacak metinlerin bulunmaması, Türkçenin bu tarihî derinliğe koşut bir eskiliğinin ve gelişmişliğinin var olup olmadığı hususunu tartışma konusu yapabilir ve yapmıştır da… Bu noktada düğümü çözecek yöntem, Türk dilinin yaşı konusundaki araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlardır.

Bilindiği gibi, bugün için bizim en eski yazılı metinlerimiz MS VI-VIII. yüzyıllar arasına giren Köktürk Yazıtlarıdır. Bu yazıtların dil yapısı üzerinde yapılan araştırma ve çalışmalar, yazıtlardaki dilin gerek söz varlığı, gerek içerdiği kavramlar, kavram alanları ve özellikleri açısından hayli gelişmiş, sanatlı ve edebî bir dil yapısına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu dilin böyle gelişmiş bir düzeye ulaşabilmesi için ne kadar zaman geçmesi gerektiğini dikkate alan dil bilimci ve dilciler, Eski Türkçenin yaşının 2000 yıl daha gerilere götürülebileceğini belirtmişlerdir (Aksan, 1975-76:133-141; 1987:45-48). Biz bu konudaki bir makalemizde, Eski Türkçeden günümüze uzanan yazılı dönemlerdeki gelişmeleri dikkate alarak Eski Türkçenin yaşının 2500-3000 yıl daha gerilere çekilebileceği görüşüne ulaştık (Korkmaz, 1989, 1994:353-370; 2005/I, 217-231). Hatta bu yaşı 4000, 5000 ve 6000 yıl eskiliğe götüren araştırma ve görüşler de vardır (Sertkaya, Kormuşin, 2006). Demek oluyor ki, Türk dili de gelişme koşulları açısından çok eski bir tarihî derinliğe sahip bulunmaktadır.

3. Coğrafî genişlik konusuna gelince:

Tarihî açıdan çok eskilere uzanan Türk dili, coğrafî bakımdan da kapsamlı bir genişlik ve yaygınlığa sahiptir. Nitekim, yine arkeoloji kazılarına dayanan buluntuların ortaya koyduğu verilere göre, Türklerin Orta Asya‟daki yaygınlığı ta taş devrinden başlayıp demir ve tunç devirleri ile bozkır kültürünü içine alan bir coğrafî genişliğe dayanmaktadır (Kafesoğlu, 1996:48, 210-211; Koca, 2003:13-15; Esin, 1978:11-12; Ercilasun, 2004:39-42).

Her ne kadar Çin kaynaklarında Hun adı Hiyungnu biçimiyle ilk kez MÖ 318 tarihli bir anlaşmada kayda geçmişse de yine bu kaynaklarda, Türklerin Çin‟deki ve Asya‟daki yayılma alanlarını MÖ 1700 yıllarına kadar indiren bilgiler yer almaktadır (Kafesoğlu, 1996:58; Ögel, 1981:117-121; Ercilasun, 2004:51-52). Çin‟in

batı kesimine doğru uzanan ve Asya Hunları diye adlandırılan bu büyük Hun Devletinin içinde Türk ya da Türk olmayan birçok kavim yer almaktaydı. Zaman içinde çeşitli efsaneler ile de karışıp kaynaşarak mitolojik unsurları ve farklı katmanları içine alan Oğuz Kağan Destanı da aslında Hun devrinin ve Hun coğrafyasının destanıdır (Ercilasun, 2004:55-59). Zamanla Hun tarihinin siyasî yapısında kendini gösteren değişme ve parçalanmalar dolayısıyla, bir yandan Asya‟nın doğusundan batısına uzanan göç dalgaları ile Türkler, Batı Türkistan, Afganistan ve Hindistan‟a kadar uzanırken (MÖ 170), bir yandan da milattan sonraki IV. yüzyılda (374), Hunların İdil Irmağını geçerek Karadeniz kuzeyindeki Germen kavimlerini yerinden oynatıp Doğu ve Batı Roma sınırlarına dayanması, Avrupa tarihinde bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bu göç dalgası, Roma imparatorluğunu ikiye ayırdığı gibi, Batı Roma imparatorluğunun yıkılışına (MS 476), dolayısıyla Eski Çağ‟ın kapanıp Orta Çağ‟ın başlamasına da yol açmıştır (Ercilasun, 2004:69).

Büyük Hun Devletinin dağılmasından sonra tarih sahnesine çıkan ve birbirini izleyen Köktürk, Uygur, Karahanlı, Harezm, Altınordu, Çağatay, Selçuklu, Osmanlı gibi Türk devletlerinin coğrafî alanları, doğuda Moğolistan ve Çin sınırından başlayıp Orta ve Batı Asya‟yı aşarak Balkanlar‟a kadar uzanan bir genişlik ve yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca, Karadeniz‟in kuzeyinden Batıya doğru yol alan Peçenek, Kıpçak, Kuman vb. Türk göçleri de coğrafya alanlarını Macaristan içlerine kadar genişletmiştir. Bugün Macaristan‟ın Kumanova diye anılan bölgesi ve bu bölgeye ait Kumanca yer adları o dönemin yadigârıdır. Aynı genişlik kuzeyde Sibirya içlerinden güneyde Hint Okyanusu‟na ve Afrika‟ya kadar uzanmıştır. 1453 yılında Fatih‟in istanbul‟u zaptı ile de yine Türkler aracılığında tarihin Orta Çağ dönemi kapanmış ve Yeni Çağ dönemi başlamıştır. Bundan sonraki coğrafî yayılımlar günümüze kadar uzanmış bulunmaktadır.

Görülüyor ki çok eski çağlardan başlayıp günümüze kadar uzanan farklı zaman dilimlerinde; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Türklerin elbette bu yayılışla orantılı olarak dil coğrafyalarında da aynı genişlik söz konusudur.

Günümüz Türk dünyasına gelince:

Dil sınıflaması bakımından Moğol, Mançu, Kore ve Japon dillerini de içine alan Altay dil ailesinin nüfus yoğunluğu açısından en önemli kolunu oluşturan Türkçe, kendi içinde Güneybatı, Kuzeybatı, Güneydoğu ve Kuzeydoğu Lehçeleri diye adlandırılan dört büyük lehçe grubunu oluşturmakta; bunların her birinde önemli yazı dilleri, lehçe ve ağızlar yer almaktadır. Böylece, Türk dili bugün yine doğuda Çin Halk Cumhuriyeti içerisinden başlayıp batıda Atlas Okyanus‟una; kuzeyde Kuzey Buz denizinden Hindistan kuzeyine kadar uzanan bölgelerde, birbirlerine oranla temel yapıyı değiştirmeyen ancak, bazı ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz varlığı ayrılıklarıyla 12 milyon kilometrelik bir coğrafya alanında 220 milyon insan tarafından konuşulan ve yapılan hesaplamalara göre, yalnız Türkiye Türkçesinde bile konuşma dilini, yazı dilini, edebiyat ve bilim dili ile ağızları içine alan 600 binden fazla söz varlığına sahip olan (Akalın, 2009:196-204) bir dünya dili durumundadır. Büyüklük açısından da dünyada 5. sırada yer almaktadır.

Genel olarak Türk Dili başlığı altında topladığımız bu dil, bugün Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız, Yeni Uygur Türkçesi gibi, her biri bağımsız birer yazı dili oluşturan kolları dışında, Rusya Federasyonunun doğu ve batı kesimleri ile Kafkas ve Balkan‟lara yayılmış olan Altay, Hakas, Tuva, Başkurt, Gagavuz, Karakalpak, Balkar, Kumuk, Karaçay, Nogay Türkçeleri ile Çuvaş ve Yakut Türkçeleri sıralanabilir. Türk dilinin coğrafyası açısından bunlara bugün Kuzey Kıbrıs, Suriye, Irak, iran, Romanya, Bulgaristan, Makedonya ve Kosova gibi ülkelerde yaşayan Türk nüfusu ve konuştukları Türkçe de eklenebilir. Ayrıca, 1960‟lı yıllardan başlayarak iş bulma, eğitim görme, dil öğrenme, ticarî ve teknik alanlara açılma gibi çeşitli nedenlerle dünyanın beş kıtasına yayılan Türk nüfusu da altı milyonun üzerindedir. Bu konuda yapılan araştırma ve incelemelere göre, günümüzde Türkiye dışında 34 ülkede daha Türkiye Türkçesi konuşanlar tespit edilmiştir (Akalın, 2009:202). Çağımızın ortaya koyduğu gelişmeler ve Türk nüfusunun yaygınlığı dolayısıyla ihtiyaca göre, orta ortaöğretim kurumlarında Türkçenin öğretildiği 87 ülke vardır (Akalın, 2009:202).

Sonuç olarak Türkçenin coğrafî sınırları Asya dışında, Avrupa‟da Atlas Okyanusu‟na, Amerika kıtasında Kanada ve Birleşik Amerika ile Avustralya kıtasına kadar uzanan bir yayılma da göstermiştir. Ben 2005 yılında Güney Amerika‟daki Kolombiya‟nın 3. büyük ili olan Cali(Kali)‟nin dağ turizmine açılan bir bölgesinde ihtişamlı bir tabela ile Hotel Ankara yazısını görünce heyecanlı bir sevinç duygusuna kapılmaktan kendimi alamamıştım. Aynı bölgede yemyeşil dağlar arasına serpiştirilmiş bir çiftlik evinin Villa Antalya diye adlandırılmasına da tanık oldum.

Dönelim kendi ülkemize… Cumhuriyet döneminde Türk kültürüne, Türk dil ve edebiyatına verilen büyük önem dolayısıyla, önce istanbul ve Ankara Üniversitelerinde başlayan Türklük bilimi çalışmaları bugün Türkiye çapında bütün üniversitelerimize yayılmış; çok verimli çalışma ürünleri ortaya konmuş bulunmaktadır. Hele Türk Dil Kurumu‟nun bu alandaki çok yönlü ve kapsamlı çalışmaları başlı başına bir dönüm noktası oluşturmaktadır.

20. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak Rusya, Almanya, Macaristan gibi ülkelerde sistemli Türkoloji çalışmalarının yapılması ve yaygınlaşması sonunda bugün dünyanın 28 ülkesinde kurulmuş olan Türkoloji bölümlerinde Türk dili, Türk edebiyatı ve Türk kültürü çalışma ve araştırmaları yapılmakta, değerli yayınlar ortaya konmaktadır.

4. Türk dilinin sistem yapısındaki özelliklere gelince:

Zaman darlığı dolayısıyla bu konuda fazla ayrıntıya girmeden örnek olarak Türkiye Türkçesini ele alıp özet halinde açıklama ve değerlendirmeler yapmak gerekirse, şu hususlar dile getirilebilir:

a- Dilimiz ses yapısı açısından ünlüler ile ünlüler ve ünsüzler ile ünsüzler arasındaki benzeşme kuralları dolayısıyla uyumlu ve mükemmel bir görünüm sergilemektedir. Ağacın dallarından tutacaksınız; bizim ilimizin çevresindeki ilçeler örneklerinde görülen ve ünlüleri ünlüler ile dengeleyen ünlü benzeşmesi ile; keskin, yaprak, dizgin, tutsak, gözcü örneklerinde görüldüğü üzere ünsüzlerle ünsüzler arasında boğumlanma (articulation) özellikleri açısından var olan ünsüz benzeşmesi kuralları bu dilin ses yapısına uyumlu bir akıcılık kazandırmıştır (Korkmaz, 2010/1:38-39). Aynı düzenli durum Türkçenin hece yapısında da ortaya çıkar. Türkçe sözlerin tek doruklu birer hece yapısına sahip olması, ona uyumlu bir özellik kazandırmıştır. Dilin uyarlama gücü, bu özelliğe uymayan yabancı sözleri de kurala uydurmuştur. Skumbri>uskumru, scala/iskele, film>film, vasf>vasıf örneklerinde görüldüğü (Banguoğlu, 1990:123 ve öt.) gibi. Dilimizde ayrıca,konuşmayı bazı dalgalanmalara uğratarak cümleleri türlü ses perdesinden geçirmek yoluyla onlara çeşitli duygu ve anlam incelikleri katan bir tonlama özelliği de vardır. Konuşma dilinde kendini gösteren bu tonlar yükselen ve alçalan tonlar biçimindedir. “Yanıma gelir misiniz?” soru cümlesinde söz yükselen bir tonla sonuçlanırken Artık dışarı çıkmayınız gibi bir yargı cümlesinde alçalan bir ton yer almıştır. Bu tonlara elbette sözcükler üzerindeki vurgular da eklenmelidir. Vurgu ve tonda dilin anlam yapısına göre ayarlanan iniş ve çıkışlar, dilde bir müzikalite ortaya koymuştur. Yabancıların Türkçeyi kulakta müzik etkisi bırakan bir dil olarak değerlendirmeleri, bu dilin nice yüzyılların süzgecinden geçerek durulmuş uyumlu ve müzikal bir nitelik kazanmış olmasından kaynaklanan önemli bir özelliğidir. Türkçenin bu uyumlu yapısı yalnız günlük konuşmalarda kalmamış; birer halk bilimi ürünü olan maniler, türküler, ninniler, atasözleri ve destanlara da yansıyarak dile uyumlu bir değer ve zenginlik katmıştır.

b- Bir dilin, çağın gereksinimlerini karşılayabilecek düzeyde bir gelişim gösterebilmesi, o dilin yapısının ve türetme olanaklarının işlek ve yaratıcı olmasına bağlıdır. Bilindiği üzere, Türkçe, çok çeşitli türetme olanaklarına sahip bir dildir. Addan ad, addan fiil, fiilden ad, fiilden fiil türetme yolu ile ortaya koyduğu binlerce söz varlığı dışında, iki ayrı sözcüğün birleştirilmesi ile ortaya çıkan gecekondu, imambayıldı, düşeyaz-, bırakıver- gibi birleşik kelimeler ve yine dilin kendi kendine oluşturduğu akça „para‟, dolmuş, gözde „sevgili‟, tanıdık „ahbap‟, yazın, kışın gibi örneklerde göze çarpan ek kalıplaşması yolu ile ortaya koyduğu sözcükler, dilin yaratıcılığından kaynaklanan ve yeni yeni kavramlar elde etmek için başvurduğu değişik bir türetme yoludur. Dilimizin kökü sabit tutan ve yeni türetmeleri köke eklenen çok çeşitli yapım ve sözleri birbirine bağlayan çekim ile karşılayan eklemeli (iltisaklı, agglutinative) bir dil olması, ona gerçekten sitemli ve mantıklı bir matematik değer kazandırmıştır.

5. Dilimizin söz varlığı, anlam bilimi özellikleri açısından da üzerinde durulmaya değer bir zenginlik gösterir. Türk dili, coğrafî yaygınlığı, tarihî derinliği ve eskiliği, geçirdiği çeşitli kültürel süreçlerle orantılı olarak zengin bir kavramlar dünyasına da sahip bulunmaktadır. Bu konuyu bir bildiri çerçevesinde birkaç örnekle değerlendirmek gerekirse, şunları söyleyebiliriz: Türk dili, onu konuşanların dış ve iç dünyasındaki binlerce kavramı anlamlı birer söz varlığına dönüştürebilmek için, biçim bilgisi kuralları dışında, anlam bilimi açısından da birtakım yollara başvurmuştur. Söz gelişi aslanağzı, ateş çiçeği ballıbaba, keçiboynuzu, devetabanı „bir bitki türü‟ gibi söz varlıkları, anlam bilimi açısından çeşitli nesneleri doğadaki nesnelere benzetme ve somutlaştırma yoluyla ortaya konmuş sözlerdir. Benzetme ve somutlaştırma yolunun daha zengin örneklerini ceviz yeşili, dede yeşili, deve tüyü, kahverengi, gülkurusu, kavuniçi, vişneçürüğü gibi başka dillerde örneklerine pek rastlanmayan ve renklere ton incelikleri katan çeşitli renk adlarında da görmekteyiz. Bunlara dilberdudağı,   hünkârbeğendi,   imambayıldı,   kadınbudu   köfte,   kalburabasma gibi   ince   nüktelerle bezenmiş yemek ve tatlı adları da eklenebilir (Aksan, 1987:55-57).

Bunlar dışında, insan vücudundaki bazı organların dış dünyadaki bazı nesnelere kaydırılması yoluyla yapılan adlandırmalar da vardır: Boğaziçi, Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı, dolap gözü, dört yol ağzı, Beşparmak dağları, kapı kolu, masa ayağı vb.

Türkçede, kavramları söz varlığına dönüştürme yollarından biri de anlaşılması güç soyut nitelikteki kavramların somut aktarmalarla karşılanmasıdır. Söz gelişi canı sıkılmak, işi kavramak, bir işte pişmek, kafası bozulmak, yüreği yanmak gibi söylemlerdeki sıkılmak, kavramak, pişmek, bozulmak, yanmak fiilleri mecazlı kullanım yoluyla somuttan soyuta uzanan anlam kayması örnekleridir.

Somutlaşmanın pek belirgin kalıplarından biri de dilimizde çok kapsamlı bir yer tutan deyimlerde yer almaktadır. Birbirinden farklı dil bilgisi kalıplarına başvurularak bir araya getirilmiş olan  birden  çok  söz   ya   da   söz  grubunu  yine  mecazlı  kullanımlar  yolu  ile  kaynaştıran  deyimler,aslında anlaşılması güç soyut kavramları somutlaştırma yolu ile karşılayan, dile anlam derinliği ve güzellikler katan özgün (orijinal) sözlerdir: Aba altından değnek göstermek; ağzını bıçak açmamak; başı dara gelmek; dişini tırnağına takmak; havanda su dövmek; turnayı gözünden vurmak; şeytana pabucu ters giydirmek; yüz bulup astar istemek (ayrıntılı bilgi için Korkmaz, 2007/III:259-268) gibi yüzlerce deyim aynı zamanda dilimizin kavram alanını genişleten söz kalıplarıdır.

Bunlara, halkın yüzyıllar boyunca geçirdiği deneme sonuçlarına dayanan, inandırıcılığı genel kural niteliği taşıyan ve bilgece düşünceleri özlü birer cümle kalıbı hâlinde anlatan Ak akça kara gün içinde; bakarsan bağ, bakmazsan dağ; balık baştan kokar; denize düşen yılana sarılır; dilim seni dilim dilim dileyim, başıma ne gelirse senden bileyim; el elden üstündür; doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar; Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır; mum dibine ışık vermez; üzüm üzüme baka baka kararır gibi yüzlerce atasözü de dilimizi hem şekil yapısı, hem de anlam derinliği ve zenginliği ile süsleyen çok değerli söz kalıplarıdır.

Türkçeye söz varlığı açısından zenginlik, çeşitlilik ve anlam niceliği katan öğelerden biri de ikiz kelimelerdir. ikiz kelimeler ev ev dolaşmak, demet demet maydanozlar, öbek öbek çiçekler, yığın yığın karpuzlar örneklerinde görüldüğü gibi, ya aynı sözün tekrarı ile anlam dolgunluğu ve zenginliği sağlayan sözlerdir. Yahut da vara yoğa üzülmek; dereden tepeden konuşmak; kolu kanadı kırılmak örneklerinde görüldüğü gibi, zıt anlamlı sözlerin yinelenmesine dayanır.

Türkçenin söz varlığını zenginleştiren, ona anlam incelik ve derinliği katan daha nice özelliklerden de söz edilebilir. Bu durum yalnız Türkiye Türkçesinde değil, bugün Türk dilinin yaşayan öteki yazı dilleri ve lehçelerinde de görülen bir durumdur. Lehçe farkları dolayısıyla bazı şekil değişiklikleri söz konusu olsa da genel durum aynı zenginlik ve derinliği yansıtır niteliktedir.

Türk dili çok eski dönemlerden başlayarak tarihî, sosyal, ticarî ve kültürel nedenlerle hem başka toplumlara kendi bünyesinden birçok söz vermiş, hem de birlikte yaşadığı ya da ilişkide bulunduğu komşu veya komşu olmayan başka toplumlardan (yani onların dillerinden) birtakım sözler alarak da kendi söz varlığına katmış bulunmaktadır. Dilimize bu yolla eski dönemlerde Çince, Moğolca, Sogotça ve Tibetçeden başlayarak daha sonraki dönemlerde de genellikle Arapça, Farsça gibi Doğu dilleri ile Fransızca, ingilizce, italyanca gibi Batı dillerinden epey söz girmiştir. Bunlara daha sınırlı sayıda Rusça, Yunanca, Ermenice, Almanca gibi sözler de katılabilir. Türkçe yabancı dillerden aldığı bu sözlerin büyük bir kısmını kendi dilinin ses ve söyleyiş kalıplarına yerleştirerek kendi söz varlığına katmış ve varlığını bu yolla da genişletip zenginleştirmiştir. Bugün Türkçede yerleşmiş bulunan acemi, âciz, ambar, anahtar, baston, boğaça, cadde, çerez, çılbır, düven, evlek, damat, fakir, fukara, inci, kent, marangoz, papatya, parça, postal, pulluk, reçete gibi nice nice sözler artık Türkçeleşmiş ve dilin kendi malı durumuna girmiştir.

Buna karşılık, özellikle aydınlar kanalı ile, yazı dilinde, Türkçenin yapısına ters düşen ve dile kendi kuralları ile birlikte girerek kullanımda yabancılık damgasını yitirmemiş olan bir kısım yabancı sözler de vardır. Onlar ayrı bir konuşma konusu oluşturduğu için burada o nitelikteki sözlere dokunmadan geçiyoruz. Yalnız şurasını da belirtelim ki bu nitelikte olup da dilimize sinmemiş olan yabancı kökenli sözlerin pek çoğu, önce dilde sadeleşme ve yeni lisan akımları, daha sonra da Dil Devrimi süreçlerinden geçerek dilde Türkçeleştirme çalışmaları yolu ile atılmış ve yerlerine Türkçeleri konarak benimsenmiş bulunmaktadır. Bu konuda elbette dili kullanan aydınlara düşen önemli bir görev de vardır.

6. Sözlerimizi bitirirken Türk dilinin bir özelliğini daha belirtme gereğini duyuyoruz. O da dilin bir kültür hazinesi olarak sergilediği durumdur. Her dil gibi Türk dili de tarihin derinliklerinden günümüze uzanan dönemlere ait bütün sözlü ve yazılı değerlerini, yani edebiyat, sanat, felsefe, bilim ve düşünce ürünlerini hep dil hazinesine aktarmış bulunmaktadır. Bu bakımdan bir milletin, bir toplumun, bir kavmin dili, o milletin, o toplumun kültür varlığının aynası durumundadır. Dolayısıyla Türk dili yazılı ve sözlü binlerce ve binlerce eseriyle bu açıdan da bir kültür zenginliği sergilemektedir.

Dilin bir toplumun bireyleri arasında yalnızca karşılıklı anlaşmayı sağlayan bir araç olmayıp aynı zamanda duygu ve düşünceleri en iyi dışa vurma ve toplumu oluşturan bireyleri birbirine kenetleme aracı olması, sosyal bir olgudur. Dolayısıyla toplumun yüzyıllar boyunca biriktiregeldiği kültürün en iyi koruyucusu ve kuşaktan kuşağa aktarıcısıdır. işte dilin insan ile toplumu, toplum ile kültürü birbirleri ile kaynaştıran bu özelliği, ona sıradan bir iletişim aracı olma dışında, üstün ve önemli bir nitelik kazandırmıştır. Onu tarihi boyunca biriktiregeldiği sözlü ve yazılı bütün kültür değerleri ile de taçlandırmıştır.

Sonuç olarak görülüyor ki, Türk dili bugün yukarıda belirtilen temel özellikleri dolayısıyla hem edebiyat, sanat, bilim ve felsefe alanlarını temsil edebilen bir kültür dili, hem de bir dünya dili özelliklerine sahip bulunmaktadır.

Ancak, binlerce yılın süzgecinden geçerek ve işlenerek günümüze ulaşan Türk dilinin her zaman çağdaş gelişmelere ayak uyduran bir yapı sergileyebilmesi için, hiç şüphe yok ki dili işleyenler açısından da onu konuşan ve yazanlar açısından da gerekli ilgi ve duyarlığın gösterilmesi kaçınılmazdır. Bu duyarlık yediden yetmişe hepimizin boynunun borcudur.

Konuşmamızı ulu Atatürk‟ün pek isabetli olarak dile getirdiği “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür” (inan, 1959:261); ve “Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla (bilinçli olarak) işlensin ” yani ona sahip çıkılsın sözleri ile bitiriyoruz.

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

Prof. Dr. Zeynep KORKMAZ Emekli Öğretim Üyesi

 

KAYNAKLAR

AKALIN, ġükrü Halûk (2009), “Türk Dili Dünya Dili”, Türk Dili, S.687 (Mart), s. 195-204.

AKSAN, Doğan (1975-1976), “Eski Türk Yazı Dilinin Yaşıyla ilgili Yeni Araştırmalar”

AKSAN, Doğan (1987), Türkçenin Gücü, Türkiye iş Bankası Yayınları, Ankara.

AKSOY, Ömer Asun (1971), Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü I, TDK yay., Ankara.

BANGUOĞLU, Tahsin (1990), Türkçenin Grameri, TDK yay., Ankara.

ERCiLASUN, Ahmet Bican (2004), Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Ankara, s. 39-42; 51-52; 69.

ERCiLASUN, Ahmet Bican (2007), “Türkçenin En Eski Komşuları”, Makaleler, Akçağ yay., Ankara.

EREN, Hasan (2001), “Türklerin Ana Yurdu Sorunu”, Türk Dili, S.: 600 (Aralık), s. 665-688.

ERDAL, Marcel (2004), “Türkçenin Hurrice ile Paylaştığı Ayrıntılar”, V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı Bildirileri, Ankara, TDK yay., s. 929-938.

ERZEN, Afif (1986), Doğu Anadolu‟da Urartular, Ankara , TTK yay., s. 1-17.

ESiN,  Emel  (1978), İslamiyet‟ten  Önceki  Türk Kültürü Tarihi ve İslamiyet‟e  Giriş, istanbul.

GOLDEN, Peter (2002), Türk Halkları Tarihine Giriş, (Çev: Osman Karatay), Ankara.

GÜRSOY, Kenan (2009), “Türkçe Felsefeye, Düşünceye Çok Elverişli Bir Dildir”, Türk Dili, S.:693 (Eylül), s. 261-271.XLV

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

HATiPOĞLU, Vecihe (1981), Türk Dilinde İkileme, TDK yay., Ankara.

iNAN, Afet (1959), Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara, s. 261.

KOCA, Salim (2003), Türk Kültrünün Temmelleri, II. cilt, Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (1989), “Tarihî Devirlerdeki Gelişmelere Göre Eski Türkçenin Yaşı”, TDAY-Belleten 1989 (1994), s. 353-370.

KORKMAZ, Zeynep (1994), Türkçede Eklerin Kullanılış Şekilleri ve Ek Kalıplaşması Olayları, TDK yay., Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2005), Türk Dili Üzerine Araştırmalar, I. cilt, TDK yay., Ankara, 12-84.

KORKMAZ, Zeynep (2007), Türk Dili Üzerine Araştırmalar, III, TDK yay., Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2009), Türkiye Türkçesi Grameri: Şekil Bilgisi, TDK yay., 3. baskı, Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2010/1), “Türkçe, Nasıl Bir Dildir?”, TD, S. 697 (Ocak, 2010), s. 38-39

KORMUġiN, igor (2007), 75. Dil Bayramı Konuşmaları Dünden Bugüne Türkçe Oturumu, TDK yay. (baskıda)

MEMiġ, Ekrem (2007), Eskiçağ Türkiye Tarihi, 7. baskı, Konya.

SERTKAYA,  Osman (2007),  75.  Dil Bayramı Konuşmaları Dünden Bugüne Türkçe Oturumu, TDyay., (baskıda)

TEKiN, Talat (1993), Hunların Dili, Doruk yay., Ankara.

TOSUN, Mebrure - Kadriye YALVAÇ (1981), “Sümer Dili ve Grameri/ Sümerceden Örnekler”, TTK yay., Ankara.

TUNA, Osman Nedim (1997), Sümer Ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi İle Türk Dilinin Yaşı Meselesi, TDK yay., Ankara.XLVI

Deyim Ve Atasözlerinin Yabancılara Türkçe Öğretiminde Kullanımı Üzerine Bir Araştırma

I. BÖLÜM : GİRİŞ

1.1.            Problem Durumu

                  Gelişen dünyamızda yabancı dil öğrenimi ve öğretiminin önemi büyüktür. Yabancıların Türkçe öğrenmelerinin önemi ve gerekliliği yine buna paralel olarak onlara Türkçe öğretmenin önemi ve gerekliliği son otuz yıl içinde büyük ivme kazanmıştır. Önemi fark edilen bu durum karşısında devlet politikalarının da yönlendirici etkisiyle birçok devlet kurumu (devlet üniversiteleri ve diğer kamu kuruluşları) ve özel kuruluşlar (vakıf üniversiteleri, dil kursları vb.) çeşitli çalışmalar başlatmıştır.

                 Yukarıda adı geçen kurum ve kuruluşlar sürekli gelişen dil öğretim stratejileri, yöntemleri ışığında yabancılara Türkçe öğretimi alanında önemli mesafeler kat etmiştir. Türkçe öğrenen yabancılara materyal hazırlama alanındaki çalışmalar da hızlanmıştır; ancak ilk aşamada daha çok İngilizce, Fransızca, Almanca gibi dillerin öğretim yöntemleri benimsenmiştir. Buna neden olan Türk dilinin yapı ve özelliklerine uygun yöntemlerin neler olabileceğine ilişkin çalışmaların yetersiz oluşudur.

                  Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde, yabancı dil öğretiminin genel öğretim yöntemleri ve tekniklerinden doğal olarak yararlanılacaktır, bu bir zorunluluktur; ancak ikinci bir zorunluluk karşımıza çıkmaktadır: Türk dilinin özelliklerini, yapısını gözeten ve bunlara uygun, Türk kültürünün de sağlıklı aktarımını sağlayacak materyaller hazırlanmalıdır.

                   Kültürün ilk ve temel unsuru “dil” dir. Dil bir milletin ruhunun yansımasıdır. Duygularını, düşüncelerini yazılı ve sözlü ifade eden bir milletin dili incelenerek o milletin duygu ve düşünce hayatının özellikleri rahatlıkla belirlenebilir. “Bir toplumun pek çok özelliği, yaşayışı, gelenekleri, dünya görüşü yaşam felsefesi, inançları, bilim teknik ve sanata katkıları o toplumun diline yansır; o toplumun dilinden izlenebilir. Bugün Köktürk yazıları, ulusumuzun VIII. yüzyıldaki kültürüyle ilgili, pek değerli ipuçları vermektedir. Kısaca söylenecek olursa dil, aynı zamanda her yönüyle bir ulusun kültürünün de aynasıdır; insanın ve uygarlığın en önemli belirtisi ve aracı, dildir.” (Aksan, 1990:13). M.Engin’e göre dil, millî hafızanın, millî  hatıralarını, duyguların ve düşüncelerin, bütün maddî ve manevî değerlerin bütün, buluş ve yaratışların müşterek hazinesidir (Ergin, 1994:20). Kültürü oluşturan unsurlar içinde sıralayabileceğimiz her değer (gelenekler, din, hukuk, sanat vb.) dil aracılığı ile anlatılıp nesilden nesile aktarıldığına göre, dil millî birliği sağlayan, insan topluluklarını birbirinden kopuk yığınlar olmaktan kurtararak millet hâline getiren yegâne sistemdir. Dilin en damıtılmış hali olarak düşünebileceğimiz atasözleri ve deyimlerin sağlıklı kültür aktarımındaki görevini bu bağlamda ele almamız gerekmektedir. Bir dili konuşan toplumun yüzyıllar boyu edindiği tecrübelerin toplamı olan deyim ve atasözlerinin hem o dili ana dili olarak konuşan bireylere hem de yabancı dil olarak konuşanlara öğretimi büyük önem taşımaktadır. Türkçenin zengin kaynaklarından olan deyimlerin ve atasözlerinin Türkçe öğrenen kişiler tarafından yazılı-sözlü iletişimde doğru kullanılması, öğrencinin Türkçeye hâkimiyet derecesini belirler. Bunun sağlanabilmesi de uygun deyim ve atasözlerinin hazırlanacak materyallerde etkili bir biçimde kullanılmasıyla mümkün olabilecektir.

                   Hazırlanacak materyallerde nelerin, nasıl ve niçin kullanılması gerektiğini plânlamak, sınıflandırmak bir uzmanlık sorunudur. Yukarıda sözünü ettiğimiz aksaklıkların giderilmesi, bu doğrultuda yapılacak çalışmalarla sağlanabilecektir. Bu bağlamda araştırmamız öncelikle yabancılara Türkçe öğretiminde kullanılan ve örneklem olarak seçilen kitapların deyim-atasözü varlığını tespit edip daha sonra bu alanda uzmanlarca hazırlanacak kitaplarda ve dolaylı olarak diğer materyallerde bir anlamda Türkçenin ve Türk kültürünün zenginliğini gösteren deyim ve atasözlerinin temel, orta, yüksek seviyelere uygun ve sağlıklı olarak kullanılmasına yönelik birtakım bulgular ve yorumlar içermektedir.

1.2.            Araştırmacının Amacı

Araştırmamız;

1.2.1.                  Araştırmamız yabancılara Türkçe öğretmek amacıyla hazırlanan ve örneklem olarak seçilen kitaplardaki deyim, atasözü varlığını; bunlarla ilgili etkinliklerin nicelik, nitelik özelliklerini tespit etmeyi,

1.2.2.                  Genel olarak yabancı dil öğretiminde, özel olarak Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde tarihsel süreç ve günümüz şartları; sağlıklı kültür aktarımı; yabancı dil öğretimi temel ve genel ilkeleri; yabancı dil öğretim yöntemleri ve teknikleri; yabancı dil öğretiminde kullanılan görsel ve işitsel materyaller; Avrupa Dil Gelişim Dosyası, Türkiye Türkçesi Öğretim Programı bağlamlarında deyim, atasözlerinden yararlanma zorunluluğunu ortaya koymayı,

1.2.3.                  Yukarıda sıralananlar doğrultusunda yabancılara Türkçe öğretimi alanında hazırlanacak materyallerde Türkçenin zengin bir varlığı olan deyim ve atasözlerinin nasıl, ne kadar, niçin kullanılması gerektiğini içeren birtakım bulgu ve yorumlar ortaya koymayı amaçlamaktadır.                          

1.2.4.                  Çalışmamız yukarıda sıralanan amaçları gerçekleştirme durumuna göre bu      alanda çalışanlara yardımcı olmayı, ayrıca Türkçenin ve Türk kültürünün öğretimine katkıda bulunmayı amaçlamıştır.

1.3.            Araştırmanın Önemi

Araştırmamız,

1.3.1.                  Örneklem olarak tespit edilen yabancılara Türkçe öğreten kitapların deyim atasözü ve bunlarla ilgili etkinliklerin nitelik, nicelik özelliklerini ortaya koyması; bunlarla ilgili yorumlar içermesi; literatürde de bu durumu tespit eden çalışma bulunmaması yönüyle,

1.3.2.                  Genel olarak yabancı dil öğretiminde, özel olarak Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde tarihsel süreç içinde ve günümüz şartları bağlamında deyim ve atasözlerinden yararlanma zorunluluğunu ortaya koyması yönüyle,

1.3.3.                  Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde dolaylı yoldan kültür aktarımının da sağlanabilmesi için deyim ve atasözlerinin seçimine, kullanımına dair pratikte ve teoride birtakım bulgular ve yorumlar içermesi yönüyle,

1.3.4.                  Yabancılara Türkçe öğretimi alanında hazırlanacak kitaplara bir dayanak, kaynak olabilecek 2005 Türkçe Dersi Öğretim Programının atasözü ve deyim öğretimine yaklaşımını değerlendirmesi yönüyle,

1.3.5.                  Yukarıda adı geçen program uyarınca hazırlanan ve örneklem olarak seçilen 6.7.8. sınıf Türkçe Ders ve Çalışma Kitapları’nın atasözü, deyim varlığını da tespit etmesi yönüyle önemlidir.

1.4.            Araştırmanın Varsayımları

1.4.1.                  Türkçenin zengin bir kaynağı olan deyimlerin ve atasözlerinin Türkçe öğrenen kişi tarafından yazılı-sözlü iletişimde doğru kullanılması, öğrencinin Türkçeye hâkimiyet derecesini belirler. Çalışmamız deyim ve atasözleriyle zenginleştirilmiş materyallerde bu hâkimiyeti sağlamada öğreticiye ve öğrenciye yardımcı olmayı,

1.4.2.                  Yaygın olarak kullanılan dil öğretim kitaplarının deyim ve atasözlerini kullanımları bakımından zenginliğini veya eksik yönlerini ortaya koymayı,

1.4.3.                  Hazırlanacak materyallerde atasözü ve deyimlere yönelik uygulanabilecek bazı öneriler sunabilmeyi varsaymaktadır.

Devamını okumak için tıklayınız...

Dil Üzerine

“Dil insanlar arasında anlaşmayı sağla­yan bir vasıtadır. Dilin kendine mahsus kanunları vardır ve ancak bu kanunlar çerçe­vesinde gelişir. Dil bir gizli anlaşmalar sistemidir”. Fakat bu gizli anlaşmalar nasıl ve ne zaman olmuştur? Bu bilinmemektedir.


Her kavmin dili ayrı olduğu halde, dil­ler arasında bâzı benzerlikler vardır. Dil ilminde yapılan araştırmalarla bütün dille­rin bir ana dilden ayrılmış olduğu tahmin edilmektedir. İlk insan ve ilk dil... Sonra insanlar çoğalarak kavim ve kabileler sayı­sınca diller meydana gelmiş; yani mebde ve menşe bir...

Milletler kültür ve medeniyet yolunda yürüdükçe dilleri de gelişmiş ve değişmiş; dile yeni mefhumlar, kelimeler girmiştir. Milletlerin kültür ve medeniyet yolundaki bu yürüyüşleri ayrı ayrı olduğundan, ayrı diller, farklı zenginlikte diller meydana gel­miştir. İklim ve coğrafyanın insan ve dil üzerindeki tesiri bu ayrılığı daha da artır­mıştır. 

Fakat birbirleriyle münasebet hâlinde olan kabileler, hususun aynı kültür ve mede­niyet içinde bulunan milletler, her sahada alış veriş yaptıkları gibi bu alış veriş dille­rindeki kelimelerde de olmuştur. Bu yüz- den yeryüzünde hiç bir büyük dil Öz dil (arı dil) değildir; olamaz. Aynı medeniyet için­de yaşamış olan veya yaşayan ve aralarında kültür teması olan bütün milletlerin dilleri birbirinden kelime alıp vermiştir.


Meselâ: İngilizcede 90 bin yabancı ke­lime vardır. 120 bin civarında kelimesi bu­lunan İngilizceden bu 90 bin kelime ya­bancıdır, öz İngilizce değildir diye atılırsa ortada ne İngiliz kültürü, medeniyeti, ne de İngiliz edebiyatı kalır.

İngilizler dillerinde her dilden kelime olmasıyla öğünürler. Bu şuurlu bir dil an­layışının ifadesidir.

Bütün büyük dillerde böyle binlerce, onbinlerce yabancı menşeli kelime vardır ve hiçbir millet bu kelimeleri dilinden at­mayı düşünmez. Çünkü hiçbir dilin bütün kelimeleri "millî” olamaz fakat sesleri millî olur, cümle yapısı millî” olur. Hususun asır­lar boyu Asya, Avrupa ve Afrika coğrafya­sında at koşturmuş Kara Deniz ve Ak De­nizi bir Türk gölü hâline getirmiş büyük bir milletin dili özdil olamaz.

Hatta bazılarının zannettiği gibi İslâmlık öncesi Türk Dili bile özdil değildir. İçinde bir yığın yabancı kelime vardır. Meselâ Eski Türkçedeki (İslâmlık öncesi Türk Dili) töre kelimesi İbrâniceden, alıp kelimesi Moğolcadan, ev kelimesi Ârâmi dillerinden, günümüzde öztürkçe zanne­dilen kend, kand kelimeleri Soğd-Sankrist dillerinden, acun kelimesi Soğdcadan, dost kelimesi Farçadan dilimize girmiştir.

Türkler İslâmiyeti kabul ettikten sonra da İslâm medeniyeti içinde Arapça ve Fars­ça dillerinden Türkçeye kelime girmiştir. Fa­kat dilimize giren bu kelimeler değişmiş, Türkçenin fonetik yapısına uymuştur. Bu kelimelerle birçok deyimler yapılmış, bu kelime ve deyimler halk dilinde yerleşerek yediden yetmişe herkesin bildiği, kullan­dığı kelimeler olmuştur. Yâni Türkçe bu kelimelere kendi mührünü vurmuştur. Kısacası bu kelimeler Türkçeleşmiştir. Mese­lâ: Arapçadaki manâra dilimizde minare, Arapçadaki na’na’ Türkçede nane, Arapça­daki sahlap Türkçede salep şekline girmiş­tir. Yine Türk milleti gul kelimesini almış gül yapmış, câme-şûy kelimesini almış ça­maşır yapmış, guuşe kelimesini almış köşe şekline sokmuş, şüban kelimesini almış ço­ban yapmıştır.

Böylece binlerce kelime Türkçeye gir­miş, Türkçeleşmiş, Türk milletinin malı olmuştur.

Dış Ülkelerde Yabancılara Grafiklerle Türkçe Öğretimi Üzerine Bir Model

            1996 yılında Çekoslovakya ile bir 'Kardeş Üniversite' sözleşmesi yaptım. Bu dönemde orada öylesine güzel bir Doktora çalışması ile karşılaştım. Bu çalışmadan ülkemizde de 'yabancılara Türkçe Öğretimi' konusunda yararlanabileceğimi düşündüm. Ve bu eser 'Yüksek lisans ve Doktora' derslerinde ele aldım. Çok çalışkan ve kendini bu ülküye vermiş arkadaşlarımızla enine boyuna tartıştık. Neticede bu eseri tercüme etmeye karar verdik. Tercümesi tamamlandı. Sahibini buldum ve kendisinden bu eserin Türkiye Türkçesi ile tercümesine dair izni de aldım.

İşte bugün burada sizlere sunmaya çalışacağımız tebliğimiz dünkü Çekoslovakya, bugünkü Çek Cumhuriyeti'nde 'Yabancılara Türkçe Öğretimi Üzerine Geliştirilen bir Model Üzerine' yapılan çalışmanın bir bölümü olacaktır.

Yalnız esas tebliğimize geçmeden önce ede kısaca Çekoslovakya'da 'Türkçe Öğretimi ve Yabancılara Türkçe Öğretimi' konusunda kısa bir bilgi vermek isterim.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra takriben 1960'lı yıllarda Çekoslovakya'da Türkçe öğretiminin başladığını görüyoruz. Yaklaşık elli yıllık bu dönemde Çek dilinde üç Türkçe ders kitabı ve bir kaç da Türkçe konuşma kılavuzunun yayımlandığı görülmektedir.

Bu ülkede en önemli ve bilimsel olan çalışma, 1964'te, Prag Karlova Üniversitesinin Yüksek Okullar Öğrenim Metinleri dizisinde, Türkçe öğretimi konusunda basılmış, meşhur Çekoslovak Türkologu Doç.Dr.Josef Blaskovic'in Türkçe'ye Giriş adlı Türkçe ders kitabının birinci cildi oklup, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Çek dilinde yayımlanan ilk Türkçe ders kitabıdır. Bu kitap; Türkçe ses bilgisi, yazım kuralları, konuşma ve okuma bilgisi, Türk edebiyatından örnek metinler, anahtar sözcükler ve ekler dizini, Türkçe-Çekçe ve Çekçe-Türkçe sözlük olmak üzere altı bölümden oluşmaktadır. Ayrıca bu kitapta Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili temel bilgiler, Türk dillerinin sınıflandırılması, Türkiye'yi tanıtan resimler de bulunmaktadır. Ayrıca derslerden biri de Türk dilinde bulunan Arapça-Farsca sözcük öğelerine ayrılmaktadır.

Kitapta, çağdaş Türk dilinin belli başlı örneklerini yansıtan gazete metinlerine hiç yer verilmediği ve Türk dil bilgisi terimlerinin yeterince kullanılmadığı gibi, Türkçe dil bilgisinin önemli özelliklerinden biri olan "ad tamlama türleri" de yeterince tanımlanmamış ve "bileşik zamanının" anlam ve kullanım sahaları ise yeterince örneklenmemiştir. Türkçe'de çok kullanılan -yor/-ar/-miş/-acak+olmak bileşik eklerine ise hiç yer verilmemiştir.

Blaskovic'in ders kitabından sonra L. Hrebicek tarafından hazırlanmış olan Türkçe başlıklı kısa bir ders kitabı çıkmıştır. Bu kitap, 56 sayfadan ibaret olup, Türkçe'nin temellerini öğretmeye çalışmaktadır. Kitabın önemli tarafı hem sözlükle ekler dizisini hem de çağdaş Türk dilini yansıtan gazete metinlerini içermesidir.

1980'li yıllarda komünist Çekoslovakya'sında, üniversitede Türkçe öğretimi durduruldu. Türkçe öğretimi sadece Prag Devlet Dil Okulu'nun akşam kurslarında sürdürüldü. Komünist rejimin dağılmasının ardından 1990 yılında Prag Karlova Üniversitesinde Türkçe öğretimi yeniden başlatıldı. 1990 yılından sonra Prag Devlet Dil Okulu'nun akşam Türkçe kurslarına da ilgi arttı. Hem eski Türkçe ders kitaplarının tükenmiş olmasından hem de Türkçe'nin, Çeklere Türkçe'yi öğreten bu ders kitaplarının yayımlandığı altmışlı yıllardan beri bir hayli değişmiş olmasından dolayı yeni ders kitaplarına ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu ihtiyaç, ilk safhada piyasaya sürülen birkaç Türkçe konuşma kılavuzu ile kısmen giderilmeye çalışıldı.

Daha kapsamlı Türkçe ders kitabı ancak 1999 yılında Radka Hristova tarafından Pratik Türkçe başlığı altında yayımlanmıştır. 250 sayfalık bu ders kitabı 28 derste Türkçe temeller ini öğretmek amacını güdüyordu. İlk dersler sadece gramatik açıklamalarla araştırmalar içerirken daha ileri derslerde öğrencinin gramer bilgilerinin ilerlemesiyle birlikte konuşmalar ve Türkçe metinlere yer verilmektedir. Ders Üniteleri;çeşitli konulu diyaloglar ve metinler, metinlerde geçen yeni sözcük ve konularıyla ilgili soruları içeren Yurt Bilgisi başlıklı bir bölümü izlemektedir. Kitabın sonuna Türkçe coğrafi terimler listesi eklenmiş bulunmaktadır. Dilbilgisel terimler ders kitabında (örneğin çekim, kip, ulaç, fiil gibi) hem Çekçe hem Türkçe sunulmuştur. Halbuki Türk dilbilgisi terminolojisinde bu durum bir tutarsızlığa neden olmuştur. Öz Türkçe terimlerle Osmanlıca terimler yan yana kullanılmakta. Örneğin bir yandan "ulaç" kullanılırken diğer yandan "hal", "fiil" gibi. Kullanımlar göze çarpar.

Türkçe'nin çağdaş durumunu gayet kapsamlı bir şekilde yansıtarak Çek öğrencisine aktarmaya çalışan Hristova'nın ders kitabını, Blaskovic'in ders kitabıyla karşılaştırıldığında Türk dilinin kırk yılda kat etmiş olduğu yolu (özellikle söz varlığında) görmek mümkündür. Ne yazık ki Hristova'nın ders kitabı, yabancı kökenli, özellikle Arapça ve Farsça sözcüklerle onların değişik ses yapısından kaynaklanan, gerek ses uyumu gerekse son ek almalarında oluşan istisnalara hiç değinmemektedir.

Ders kitabının başlıca kusurları alıştırmaların yetersizliği, kitapta kullanılan tüm sözcükleri içeren alfabetik Türkçe-Çekçe ve Çekçe-Türkçe sözlüğün bulunmaması, bir de Türkçe sözcüklerim Çekçe çevirisindeki yanlışlıklardır. Buna (sırf Blaskovic'in ders kitabıyla karşılaştırmada) resimlerin yokluğunu eklemek belki haksızlık olur, çünkü resimler masraflı olup nispeten ucuz kitabın maliyetini belki haddinden fazla arttırmış olacaktı. Eğer altmışlı yıllarda dünyaya, hele de Türkiye'ye kapalı bulunan komünist Çekoslovakya'da ders kitabındaki resimler ülkeyi tanıtmada önemli bir rol oynamış ise, bugünlerde Türkçe'ye ilgi duyan her Çek yurttaş Türkiye'ye serbestçe yolculuk yapabildiği için -ki üniversite Türkçe öğrencilerinin ilk yapmış oldukları- resimlere o kadar gerek yoktur.

Söz konusu kusurlara karşın zevkli, kırmızı, ay yıldızlı kapak, kaliteli baskısı ile dikkat çeken Pratik Türkçe kitabı, hem bu alandaki önemli bir boşluğu doldurmakta, hem de Yeni Çek Cumhuriyeti'nde, hızlı değişen ve gelişen Türkçe'nin yeni, daha kapsamlı ve ayrıntılı bir ders kitabına çoktan duyulan ihtiyaçları karşılamaktadır.

Bilindiği gibi bu çalışma, matematikle ilgili grafik kuramından faydalanılarak oluşturulan Türkçe dil bilgisi modelinin anlatımı şeklinde olacaktır.

Her dil bilgisi modelinin temel amacı bilinen bir dilin sağlam cümleler üreten en basit sistemini bulmasıdır. Dil bilgisinin geleneksel modelleri insan anlayışının bir ürünü olarak gerçekleşir. Resmî olarak uzlaşılamayan kavramlar genelleşir ve kavramaları açıklama girişimleri bütünüyle başarısız olur. Başka bir ifadeyle, bu kavramlar insan sezgisiyle doğru cümle oluşturmaya uygun bir yol olarak kullanılır. Bu yüzden insan sezgisinin ürünleri bu modellerin doğal temeli olmaya başlar. Münasip ve münasip olmayan cümlelerin ayırt edici vasıflarının sınırlandırılması için bir öğe olarak resmî olmayan bir görünümdeyken, onlar modern dil bilimcileri tarafından oluşturulan birkaç modelden yoksun görünürler. Bu nedenle bilgi veren kişinin asıl görevleri modelin yeterliğinin bir hakem olarak addedilmesidir. Bilgi veren kişinin mümkün olan kabullerinin resmîleşmesine rağmen, o insan anlayışının dil bilimine ilişkin özelliklerinin daha fazla soyutlanmasından başka hiçbir şeyi tekrar sunamaz. O, şeklen açık ve anlaşılır bir sistemle bağlanan bir kara kutudur. Modern dil bilgisi sistemlerinin bir makine gibi temel amaçları olmasına rağmen, bu amaç geride kalan şeyin haricinde başarılı değildir. Belki de bu, insan kafasını makineye dönüştürmek için bazı girişimlerin bir sebebidir.

Elbette ki soyut grafik teorisinin dayandığı bir sınırlı girişimin amacı bu değildir. Biz dil bilimlerinin arasındaki ilişkileri araştıran dil biliminin alanını terk etmeyeceğiz. Bir taraftan insan yapımı olan ve "doğal" duran uygun cümle, diğer taraftan resmî sitemin yapımı cümle; şayet iki cümle arasındaki geçişler, bilhassa yeterli özellikler, insan kafasının içindeki sisteme geçiş için yeterli bir neden olarak görünmüyor olabilir. "Doğal" cümlede meydana gelen ilişkileri "yapay" cümledeki bağlantıların içine sokarak eşit duruma getirmek için bir nedendir. Dil bilim araştırmalarının şu anki bulgularında bilgi veren kişinin yardımı olmaksızın her iki cümleyi aynı saymak mümkün görünmüyor.

Her hususta seçici olan bu çalışma, modeli tanımlamaktadır. Chomsky'nin keşfettiği tümdengelim metodu hem dönüşümcü bilgi kuramından, hem de modern mantık ve dilbilimlerine başvuran bir çalışmadır. Bu durum, Grafik teorisinin kuramsal bütününde de kısmen kullanıldı. Bizim amacımız basit ve geleneksel modelin yapısını kurmaktır. Yine de bu, dönüşümün bir sonucu olarak grafik ile kavramlar ve dil bilimi arasında bazı farklılıklara yol açar.

Bu çalışma sadece Türkçe gramerde baş vurulacak modelin ana özelliklerini karakterize etmeyip aynı zamanda grafik modelinin Türkçe gramerdeki temelini tanıtmakla ilgili değildir. Sadece mümkün ve işe yarar bir modelin basit tartışmasıdır.

Devamını okumak için tıklayınız...

Esnek Yapılı Deyimler Üzerine

Sözvarlığında kavramları renkli bir şekilde ifade eden deyimler, söz dizimi ve anlam yönünden sınırlandırılmış birlikteliklerdir. Barındırdığı sözcükler arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Fakat dilde bazı deyimlerde bu sıkı ilişki aynı ölçüde değildir. Özellikle kullanımları sırasında bazı deyimler, sözcük ve sözcüklerin dizimi yönünden farklı görünümler sergilemekte ve esnek yapılı deyimler olarak adlandırılmaktadır.

Dilde sözcüklerin yanında kavramların karşılanmasında önemli vazifeler yüklenen deyimler, bir hareketi, bir durumu daha canlı, daha etkileyici şekilde ifade ederler. Barındırdığı sözcüklerin anlamlarının toplamından farklı bir kavramı karşılaması, deyimi dildeki diğer sözcük gruplarından farklı kılmaktadır.

Deyimler ile ilgili olarak araştırmacıların özellikle deyimlerin anlam ve söz dizimi yönlerini esas alarak tanımlama ve açıklamalarda bulundukları görülmektedir. Deyimi oluşturan sözcüklerin anlamlarıyla deyimin anlamı arasındaki farklılık, deyimdeki sözcüklerin yerini başka bir sözcüğe bırakıp bırakamayacağı, deyimin söz diziminin değişmezliği deyim tanımlamalarında öne çıkmaktadır.

Ömer Asım Aksoy deyimi "Bir kavramı, bir durumu ya çekici bir anlatımla ya da özel bir yapı içinde belirten ve çoğunun gerçek anlamlarından ayrı bir anlamı bulunan kalıplaşmış sözcük topluluğu ya da tümce." şeklinde açıklamaktadır (Aksoy, 1993:52).

Hadumod Bussmann (2006:533) da deyimleri, sözvarlığının birden fazla sözcükten oluşan unsurları olarak kabul eder ve deyimlerin şu vasıfları taşıdıklarını belirtir:

  1. Deyimin anlamı, barındırdığı sözcüklerin ayrı ayrı anlamlarına bakılarak çıkarılamaz.
  2. Deyimdeki sözcük, yerini başka bir sözcüğe bıraktığında deyimin anlamında düzenli, sistemli bir değişim olmaz.
  3. Deyimi sözcüklerin gerçek anlamlarına göre yorumlamak, deyim olmayan eşsesli başka bir biçimini ortaya çıkarır.

Alan Cruse (2006:82-83) deyim tanımında, deyimlerin birden fazla biçimbirim barındıran çok sözcüklü birliktelikler olduğunu söyler. Cruse, tipik deyimlerin iki temel özelliğe sahip olduğunu belirtir: Deyimler, parçaların bütünü (İng. compositional) değildir. Yani anlamı, barındırdığı parçalara bakılarak tahmin edilemez. Diğer bir özelliği ise söz dizimi yönünden donmuş yapılardır.

Yapılan tanımlarda ve açıklamalarda deyimler belirli sınırlılıklara sahip, donmuş yapılar olarak ele alınmasına karşın bazı deyimler, kullanımları sırasında, söz dizimi, barındırdığı sözcükler yönünden esneklikler gösterebilmektedir. Hatta esneklik gösteren deyimlerin bu farklı şekilleri zamanla sözlüklerde bir madde veya parantez içerisinde alternatif biçimler olarak yer alabilmektedir.

Türkçede Esnek Yapılı Deyimler

Dilin söz dizimi kurallarına uygun olarak birden fazla sözcüğün kalıplaşarak oluşturduğu deyimler, cümle içerisindeki kullanımlarında tek bir sözcük gibi muamele görürler.

Türkçede genel olarak deyimin son sözcüğü, cümle içerisindeki kullanımlarında, diğer sözcüklerle olan bağlantıyı sağlamaktadır. Bu sebeple deyimin çekimlenmesi sırasında deyimin en hareketli, en çok farklılaşan yeri deyimin özellikle son sözcüğüdür:

...adalet dağıtma konusunda, kılı kırk yarıyordu. (Y. Bahadıroğlu)

Bu savunmasız melek yarın bir cadı kazanırca düşecek ve orada yapayalnız olacaktı. (H.T.Akarsu) .. .bu adamların çoğu devletin kilit noktalarında vazifeli idiler. (Y.Bahadıroğlu)


Deyimlerin son sözcüğü yanında diğer sözcüklerinde de çekim ekleri yönünden farklılıklar olabilmektedir. Daha çok parça-bütün ilişkisi içerisinde belirli uzuvlar, nitelikler ön plana çıkarılarak kavramlar karşılanmak istendiğinde cümledeki şahsa bağlı olarak iyelik ekleri değişiklikler arz edebilmektedir:

Durun durun, kafa/n karıştı, beni nereden izliyorsunuz? (M. Mungan) Böyle olduğu halde ben, gene istif/mi bozmuyordum. (R.N.Güntekin) Bazı şeyler vardır, canımızı sıkar. (S.Ali).

Her ağır bombardımandan sonra askerlerin yürekleri ağzına geliyordu. (T.Özakman)

Bu örneklerde cümledeki şahsa bağlı olarak iyelik eklerinin değişmesi, sözcüklerin deyim içerisindeki hâl münasebetlerini etkilemediğinden deyimin kalıplaşmış yapısı için herhangi bir sorun teşkil etmemektedir.

Deyimlerin kalıplaşmış yapısının bozulmadığı bu kullanımlar yanında bazı deyimler, cümlelerde söz dizimsel ve sözcüksel yönden farklılıklar arz edebilmektedir.

Ömer Asım Aksoy'un hazırladığı Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü ve deyimlerin kullanımlarını takip edebilmek için oluşturduğumuz derlem dikkate alınarak barındırdığı sözcük(ler) ve söz dizimi yönlerinden farklı şekillere sahip esnek yapıdaki deyimler tespit edilmiş ve deyimlerde görülen esneklik çeşitleri 4 başlık altında gruplandırılmıştır:

-         Biçimbirimlerde değişim

-         Yer Değiştirme

-         Eksiltme

-         Ekleme

1. Biçimbirimlerde Değişim

Biçimbirimlerde değişimi sözlüksel biçimbirimlerde değişimler ve dilbilgisel biçimbirimlerde değişimler olarak ikiye ayırmak mümkündür.

1.1. Sözlüksel Biçimbirimlerde Değişim

Genel olarak sözcük değişimlerinde deyimdeki bir sözcüğün yerini, yakın anlamlı başka bir sözcüğün aldığı görülür. Bu değişimlerin bazıları sözlüklerde de yer almaktadır:

deliye dönmek ---      çılgına dönmek

gözünü korkutmak ---      gözünü yıldırmak

hafife almak --- basite almak

kalbini kırmak - gönlünü kırmak - hatırını kırmak

ortadan kaybolmak --- ortadan yok olmak

ödü kopmak --- ödü patlamak

üstü kapalı --- üstü örtülü

yerin dibine girmek - yerin dibine batmak - yerin dibine geçmek
yüzü kıpkırmızı olmak -----      suratı kıpkırmızı olmak

Bunun yanında yakın anlamlı olmadıkları halde aynı kavram alanı içerisinde olan sözcüklerin de, kurulan dizisel ilişki neticesinde birbirlerinin yerine geçebildikleri belirlenmiştir:

Peşin yargılarında keçiler gibi direniyor, bana hak vermemek için bin dereden su getiriyordu.

(R.Ilgaz)

Sabahtan beri kırk dereden su getiriyor, yetmiş dilden yalvarıyordu. (K. Tahir)

... şeytana külahı ters giydiren bir iş adamı... (R.H.Karay)

Dürüst müydü, yoksa şeytana pabucu ters giydirebilecek biri mi? (T.Buğra)

Biraz evvel bana silah çekmiş olan bu çocuğu peşime takıp sürüklemiş olmak.. .(RN.Güntekin) .. .Türkmen çobanına kılıç çekmek kanun değil! (K.Tahir)

Boğaz tokluğuna anam orada senelerce çalıştı, verem oldu. (P. Safa)

... Osmanlı bir insanı karın tokluğuna çalıştırmayı aşağılayıcı bulmuş olmalı. (İ. Pala)


Sebep, mekan, mazhariyet gibi yönlerden kurulan ilişkiler sonucu ad aktarması yapılarak deyimdeki bazı sözcükler değişebilmektedir:

hayata gözlerini kapamak/yummak------------ dünyaya gözlerini kapamak/yummak

gözünden kaçmak--------- dikkatinden kaçmak

yüzünü/suratını buruşturmak---------- yüzünü/suratını ekşitmek

yüzüne kan gelmek--------- yüzüne renk gelmek

1.2. Dilbilgisel Biçimbirimlerde Değişim

Yaptığımız taramada ek ve son çekim edatları yönünden farklı görünümlere sahip deyimlerle de karşılaşılmıştır. Ek-ek, edat-ek, edat-edat etkileşimleri deyimlerin farklı şekillerde tekrar yapılandırılmasına sebep olmaktadır:

Bu sözler de kulağına küpe olsun. (O.Pamuk)

...sana bir kıssa anlatayım da kulağında küpe olsun! (F. Baykurt)

Her zaman enine boyuna düşünen Tuğrul Beyin, baskından başka bir şey düşünemediği belliydi (M.N. Sepetçioğlu)

Enini boyunu düşündüm. Her işi hesapladım. (H.N. Atsız)

Kendini elimden geldiği kadar teskine çalıştım. (Y.K.Karaosmanoğlu) Onları elinden geldiğince ağırladı. (T. Buğra)

Gündüz bardaktan boşanırcasına yağan (O.Kemal)

...koltuğuma yaslanıp bardaktan boşanır gibi yağan...(O. Pamuk)

Sicilimi yazanların yerden göğe kadar haklı olduklarını kabul ederim.(R.N.Güntekin) Apartmanda oturanlar yerden göğe dek haklılar.(M.N.Sepetçioğlu)

2. Yer Değiştirme

Dilin söz dizimi özelliklerine uygun olarak sözvarlığında yer edinen deyimlerin bazıları, kullanımları sırasında sözcüklerin sıralaması bakımından esneklikler gösterebilmektedir. Sözcükler, içinde bulundukları deyimin söz dizimi yapısını bozmadan sadece yerlerini değiştirmektedir. Taradığımız eserlerde yer değiştirmenin gerçekleştiği esnek yapılı deyimler, genellikle ikiden fazla sözcükten oluşmakta ve birleşik fiil yapısındadır:

Herif bize taktı kancayı. (Y.Kemal)

.. .dayım o yüzden mi Ermiş Yusuf'a kancayı takmıştı? (M.C.Anday)

...vilâyetlerde Dahiliye Nezareti'ne göz dikmiş nice valiler var... (H.E.Adıvar) Balat'ın, Kuledibi'nin palazlananları gözünü Ada'ya dikmiştir. (Y. Karakoyunlu)

Sonra tekrar hayal aynı vuzuh ile gözünün önüne geliyor.. .(A.H.Tanpınar) .çocuğu büyük mermer havuza fırlattığı sahne geldi gözünün önüne. (R.E. Koçu)

Önünden geçen kadın, kendine mi güldüğünü sandı ne, ters ters baktı. (Y.Atılgan) Selâmeddin Beyin yüzüne baktı ters ters. (M.N.Sepetçioğlu)

O hengâmeden kaşla göz arasında sıyrılıp...(M.N.Sepetçioğlu) Bak eloğluna, gözle kaş arasında emrini verdi. (R.N.Güntekin)

ağzından baklayı çıkardı ----- baklayı ağzından çıkardı

başını alıp gitti ---- alıp başını gitti

bir şeyden gözlerini kaçırmak ------        gözlerini bir şeyden kaçırmak

eli ayağı kesildi ---       kesildi eli ayağı

göz ucuyla baktı ----       baktı göz ucuyla

gözünün önünden geçti -----        geçti gözlerinin önünden

gözünün önüne getirdi ----       getirdi gözünün önüne

kağıt kaleme sarıldı ----- kalem kağıda sarıldı

kaşlarını çattı --- çattı kaşlarını


kendini tutamadı--------- tutamadı kendini

uyku gözünden akıyordu ---------- gözünden uyku akıyordu

yüreği cız etti-------- cız etti yüreği

  1. Eksiltme

Andre Martinet (1998:201), insanın iletişim sırasındaki ihtiyaçları ile zihinsel ve fiziksel faaliyetlerini en aza çaba harcayarak ortaya koyma çabasının, dilde değişimlere yol açtığını belirtir. Bilinen ve sık kullanılan ikiden fazla sözcükten oluşan bazı deyimlerimizin bir sözcüğü düşürülerek kullanıldığını görmek mümkündür. Düşen sözcüklerin daha çok tamlama grubunun bir unsuru olduğu tespit edilmiştir. Bunun yanında benzer anlamlı sözcükleri barındıran tekrar grubundaki sözcüklerden birinin de düşürülebildiği görülmüştür.

Tavşanın suyunun suyu... (R.Ilgaz)

Şöyle suyunun suyu bir akrabalık gibi... (S.F.Abasıyanık)

Bunu söylerken yanımda vücudunun kaskatı kesildiğini ve isyana hazırlandığını hissediyordum. (R.N.Güntekin)

.. .hazırlanmış cesedi görmüş, başında kaskatı kesilmişti.. .(A.H.Tanpınar)

Hele şu dilinin altındaki baklayı çıkarsın bakalım!... (P.Safa) Söyle söyle, dedi, dilinin altındakini çıkar bakalım! (O.Kemal)

.. .büyük arzularla beslemek ve böylece hepsini avcumun içine almak daha kolay... (S.Ali) Demek beyi avucuna almış, şehirde apartman katı tutturup dayatıp döşetecekti? (O. Kemal)

Bi gün, babacığım, kafamın tası atacak, bak ki o zaman.. .(Y.Bahadıroğlu) .. .bir haftadır aramayışına kılıf uydurmaya kalkışınca kafam atıyor. (C.Tan)

.. .ses seda çıkmıyordu.--------- .. .ses çıkmıyordu.

...iki elim yakanda...----------...elim yakanda...

aklım başımdan gitti.---------...aklım gitti.

.. .elini ayağını bağladı. —... elini bağladı.

  1. Ekleme

Bazı deyimlerin kullanımlarında belirli bir anlamı karşılamak için sözcüklerin arasına sözcük girebildiği tespit edilmiştir. Deyimin aslî unsurları olmamasına rağmen eklenen sözcüklerin deyime kattığı anlam ve deyimlerde sıkça görülmeleri bazılarının, sözlük maddesi olarak, sözlüklerde yer almasını sağlamıştır. Eklenen bu sözcüklerin çoğunun, miktar zarfları ve pekiştirme bağlaçları olduğu belirlenmiştir.

... o yüzyıllar boyu iliklerimize işlemiş geleneksel otoriter anlayış.. .(A.Kulin) Şu ormanın rutubeti, iliklerime kadar işledi. (S.Kocagöz)

Gözünü aç muhtar, hükümetin maksadı, kıvılcımı ateş olmadan söndürmek.. .(Y.Bahadıroğlu) .. .ülkeyi büsbütün dağılmaktan korumaları için gözlerini dört açmaları gerekir. (H.Topuz)

.. .hiç kimsenin de kılı kıpırdamamış. (H.Topuz)

...olaydan haberi oldu, kılı bile kıpırdamadı...(S.K.Aksal)

...kendilerini kıskanmak aklımın köşesinden geçmemiştir. (A.Ağaoğlu) Bunun böyle olacağı aklının köşesinden bile geçmemiş.... (Y. Kemal)

Amcamın babamla barışmak istediği rivayeti kulağımıza geldiği zaman.. .(S.Ayverdi) Bu sözler Kara Ahmed Paşa'nın kulağına kadar gelmiş... (F.F.Tülbentçi)

Nedamet eden herkese kapımız açıktır. (Y.Bahadıroğlu)

Dile benden ne dilersen. Tüm kapılarım ardına kadar açık senin için... (C.Tan)

Ağzı süt kokmak                                                          

Ağzı daha süt kokmak

Aklı yatmak

Aklına gelmemek Canı sıkılmak Elini sürmemek

Gözünü kırpmamak

Hali kalmamak İstifini bozmak Kafası karışmak

Kılına dokunmamak

Kulağını açmak Kuş uçmamak Merakı artmak Oralı olmamak

Ortalıkta çıt çıkmamak Üzerine düşeni yapmak Yüreğine su serpti

Aklı iyice yatmak

Aklına bile gelmemek

Canı çok sıkılmak

Elini bile sürmemek

Gözünü bile kırpmamak

Hali bile kalmamak

İstifini bile bozmamak

Kafası iyice karışmak

Kılına bile dokunmamak

Kulağını iyi açmak

Kuş bile uçmamak

Merakı büsbütün artmak

Oralı bile olmamak

Ortalıkta çıt bile çıkmamak

Üzerine düşeni fazlasıyla yapmak

Yüreğine biraz su serpmek


Sonuç

Deyimler, anlam ve söz dizimi yönünden tutucu, değiştirilemez özellikler taşımasına rağmen bazılarının dilde farklı şekillere sahip olmasını çeşitli sebeplere bağlayabiliriz:

-  Deyimlerin dildeki diğer kavram karşılama yollarından farklı olarak sahip oldukları dikkat çekici, renkli özelliklerinin nedensizleşme süreciyle birlikte azalması ve bireyin anlatımdaki bu dikkat çekiciliği tekrar sağlamak için deyimi yeniden farklı bir şekilde kurgulaması.

-  Anlatılmak istenen durum veya eylemi daha iyi, daha ayrıntılı anlatma isteği.

-  Kültür ve dildeki değişim.

-  Deyimin dildeki uzlaşılmış şeklinin dili kullananlarda tam yerleşmemiş olmaması.

Burada ele aldığımız esnek yapı arz eden deyimler, dilde farklı görünümlere sahip olmasına rağmen yine de belirli sınırlılıklara sahip, yarı kalıplaşmış yapılardır.

 Yrd. Doç. Dr. Bayram ÇETİNKAYA

Afyon Kocatepe Üniversitesi

Kaynaklar

  1. Aksan, Doğan (1998). Her Yönüyle Dil, Ana Çizgileriyle Dilbilim. Ankara:TDK Yay.
    1. Aksoy,  Ömer Asım  (1993). Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü I-II (Yedinci Basım). İstanbul: İnkılap Kitabevi.
    2. Bilgegil, Kaya (1989). Edebiyat Bilgi ve Teorileri (Belâgat). İstanbul: Enderun Kitabevi.
      1. Bussmann, Hadumod (2006). Routledge Dictionary of Language and Linguistics. Taylor & Francis e-Library.
      2. Chomsky, Noam (1993). Lectures on Government and Binding: The Pisa Lectures. Mouton de Gruyter:New York.
      3. Cruse, Alan (2006). A Glossary of Semantics andPragmatics. Edinburgh:Edinburgh University Press.
      4. Demir, Celal (2008). "Türkçede Deyimlerin Söz Dizimsel Özellikleri", Türk Dili, S.677, 428­444, Ankara:TDK Yayınları.
      5. Gülsevin, Selma (2002). "Yüklemi 'Deyimleşmiş Birleşik Fiil' Olan Cümlelerde Özne", Türk Dili, S.609, 612-618, Ankara:TDK Yayınları.
      6. Hatiboğlu, Vecihe (1963). "Kelime Grupları ve Kuralları", TDAYBelleten 1963. Ankara:TDK

Yay.

  1. Kahraman, Tahir (1996). Çağdaş Türkiye Türkçesindeki Fiillerin Durum Ekli Tamlayıcıları. Ankara:TDK Yay.
  2. Karahan, Leyla (2009). Türkçede Söz Dizimi. Ankara: Akçağ Yayınları.
  3. Korkmaz, Zeynep (2003). Türkiye Türkçesi Grameri (Şekil Bilgisi). Ankara:TDK Yay.
  4. Martinet, André (1998). İşlevsel Genel Dilbilim (Çev. Berke Vardar). İstanbul:Multilingual.
    1. Uzun-Subaşı, Leyla (1991), "Türkçedeki Deyim Yapılarında Biçimbilimsel ve Sözdizimsel Özellikler", Dilbilim Yazıları 1990, 57-64, Ankara:USEM Yay.

Türkçe Öğrenen Yabancıların Sözlük Kullanma Becerileri Üzerine Bir Araştırma

 

          Sözlük, yeni kelimelerin öğreniminde başvurulan ana kaynaktır, denilebilir. Bu nedenle Türkçenin yabancılara öğretiminde de oldukça önemli bir materyaldir. Türkçenin yabancılara öğretimi üzerine pek çok çalışma bulunmaktadır. Ancak sözlük kullanımı üzerine oldukça sınırlı sayıda çalışma olduğu anlaşılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Türkçe öğrenen yabancıların, kelime hazinesinin gelişiminde sözlük kullanma becerilerini tespit etmektir. Araştırmanın çalışma grubunu 2011-2012 eğitim öğretim yılında Gazi TÖMER'de A2 kurunda bulunan öğrenciler oluşturmaktadır. Bu çalışma, betimsel modelde tasarlanmıştır. Araştırmada nicel veri toplama tekniklerinden yararlanılmıştır. Nicel veriler, "Yabancı Öğrencilerin Sözlük Kullanma Becerilerini Belirleme Anketi" ile toplanmış ve verilerin analizinde SPSS 15.0 istatistik programı kullanılmıştır. Analiz sonucunda elde edilen bulgular doğrultusunda Türkçe öğrenen yabancılar için seviyeler göz önüne alınarak bir sözlük oluşturulması gerektiği şeklinde birtakım öneriler sunulmuştur. 

            Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde dinleme, okuma, konuşma ve yazma temel becerilerinin kazandırılması hedeflenmektedir. Ancak bu becerilerin kazandırılabilmesi için öncelikle bazı ön öğrenmelere ihtiyaç vardır. Budak (2000:19), bunlardan birisinin kelime bilgisinin geliştirilmesi olduğunu ifade etmektedir.

Yabancı dil öğretiminde kelime bilgisinin önemini Nation (2001: 362), "Kelime bilgisi yabancı dil öğretiminde amaç değil dinleme, konuşma, okuma ve yazma becerisinin gelişmesini sağlayan araçtır." şeklinde ifade etmektedir. Gass (1999:325) da yeni bir dil öğrenmenin yeni kelimeler öğrenme anlamına geldiğini söyler. Bu nedenle dil öğretimi kelimelere bağımlı hâle gelir, denilebilir.

Hulstijin vd. (2005:54), öğrencinin metinde bilmediği kelimelerle karşılaşmasının metni anlamada ciddi engeller oluşturduğunu söylemektedir. Bu engellerin ortadan kaldırılabilmesinin ilk şartı, öğrencinin kelime hazinesinin zenginleştirilmesidir. Örneğin, okuduğunu ya da dinlediğini anlamada kelime hazinesi önemli bir faktördür.

Kelime hazinesini zenginleştirme çalışmalarından biri de öğrenciye sözlük kullanma alışkanlığının kazandırılmasıdır (Demirel, 1999:139; Hameau, 1988:303; Pehlivan, 2003:89). Yeni öğrenilen kelimelerin kalıcı hâle gelmesi için ifade edilen bu çalışma şeklinin etkili olduğu söylenebilir. Çünkü herhangi bir kelimenin, kelime grubunun, deyimin veya terimin öğrenciye kazandırılmasında doğru yazım (imlâ), doğru seslendirme (telaffuz) ile doğru anlam ve ona uygun doğru kullanım göz önünde bulundurulan hususlardır. Cemiloğlu'na (1998:138) göre kelime ile ilgili bu üç yön yapılacak çalışmalarla bir arada gerçekleştirilir ve bütünlük içerisinde bir kazanım sağlanmaya çalışılır. Kısaca aynı anda kelimenin hem anlamı ve kullanımı hem yazımı hem de nasıl telaffuz edileceği gösterilir. Sözlükler, bu kullanım esaslarının hepsini içinde barındıran kaynaklardır.

Sözlük, "Bir dilin bütün veya belli bir çağda kullanılmış kelime ve deyimlerini alfabe sırasına göre alarak tanımlarını yapan, açıklayan, başka dillerdeki karşılıklarını veren eser" şeklinde açıklanmaktadır (TS, 2005). Kelime öğretimi maksatlı ve tesadüfî olarak iki türlü gerçekleşir. Sözlükler, tesadüfî kelime öğrenmek için en elverişli araçlardır (Hummel, 2010; Macizo ve Bajo, 2006; Bruton, 2007). Türkçe öğrenen yabancılar özellikle de Türkiye'de hedef dili öğrenen öğrenciler için ders dışında başka bir ifadeyle günlük hayatlarında sözlük kullanmak bir zorunluluk hâlini almaktadır. Nation (2006), yeni bir dil öğrencisinin dinlemek ve konuşmak için 8000 ilâ 9000; konuşmak içinse 6000 ilâ 7000 arasında kelime bilmesi gerektiğini söylemektedir. Bu da sözlük kullanımını zorunlu kılmaktadır. Huang (2003), yabancı dil öğrenenler için sözlüğün vazgeçilmez bir araç olduğunu söylemekte ve sözlüğü uzun yol arkadaşı şeklinde nitelemektedir.

Göğüş (1978; 366-367), sözlük yardımıyla yapılacak kelime öğretimiyle ilgili etkinlikleri şöyle özetlemektedir:

  1. 1.Yapıca inceleme: "gözlük, gözcü, gözlem" gibi aynı köke dayanan kelimeler sözlükten tespit edilip ek-kök ayrımı yapılır.
  2. 2.Bir kelimenin kaç farklı anlama geldiği belirlenir (sökmek kelimesi, TS (2005)'te on bir farklı anlama gelmektedir.).
  3. 3.Yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar buldurulur (münakaşa-tartışma gibi).
  4. 4.Bir kelimenin gerçek ve mecaz anlamı ayırt ettirilir (ses: 1. Kulağın duyabildiği titreşim, seda, ün. 2. Ciğerlerden gelen havanın ses yolunda yaptığı titreşim. 3. mec. Duygu ve düşünce. 4. mec. Herhangi bir davranış, tutum karşısında uyanan ruhsal tepki. 5. müz. Aralarında uyum bulunan titreşimler)
  5. 5.Deyimlerin anlamları üzerinde durulur. Türkçe Sözlük (2005)'te kelimelerin anlamı ifade edildikten sonra kelime ile ilgili yaygın kullanılan deyimlerden örnekler sunulur (el: el açmak, el atmak, el bağlamak, el el üstündür gibi.).
  6. 6.Bir kavramla ilgili kelimeler taranır (sahil, plaj, deniz, dalga, güneş, yüzmek, kum, kumsal...).
  7. 7.Bir kelimenin hangi kelimelerle kullanılabileceği belirlenir (teşekkür, teşekkür etmek.).

Sıralanan bu uygulamalar, özellikle temel seviyede ders işleme sürecinde Türkçe öğrenen yabancıların sözlüklerini nasıl kullanmaları gerektiği konusunda onlara pratik kazandıracaktır. Arı (2006:328), kelime öğretiminden önce öğrencilere sözlük kullanmayı öğretmek gerektiğini savunur. Süreç, öğrencinin bilmediği ya da merak ettiği kelimeleri sözlükten bulmaya ve öğrenmeye çalıştığı bireysel bir faaliyete dönüşmesi ile sonuçlanacaktır.

Türkçe öğrenen yabancıların sözlük kullanımları üzerine Özcan (2006) tarafından yapılan bir çalışma bulunmaktadır. Araştırmada Türkçe öğrenen yabancılar için bir sözlük bulunmayışından yola çıkılarak temel seviyede öğrencilerin bilmesi gerektiği düşünülen kelimelerden hareketle çok dilli bir sözlüğün geliştirilmesi hedeflenmiştir. İlgili literatürde sözlük kullanımı üzerine yeteri kadar çalışma bulunmamaktadır. Türkçe öğrenen yabancıların, kelime hazinesinin gelişiminde grup şeklinde ve bireysel olarak kendinden yararlanma imkânı sunan sözlükleri kullanma becerilerini tespit etmek bu çalışmanın amacıdır. Bu amaç doğrultusunda öğrencilerin sözlük kullanma becerilerinin cinsiyete ve ülkeye göre farklılaşıp farklılaşmadığı da ortaya konmaya çalışılmıştır.

Araştırmada nicel veri toplama tekniklerinden yararlanılmıştır. Nicel veriler, "Yabancı Öğrencilerin Sözlük Kullanma Becerilerini Belirleme Anketi" ile toplanmıştır. Anketin hazırlanması sürecinde ilk aşama, konuyla ilgili kaynakların taranmasıdır. Bu tarama sonucunda Türkçe öğrenen yabancı öğrencilerin sözlük kullanma becerilerini ortaya çıkarabilecek ifadelerden bir madde havuzu oluşturulmuştur. Bu ifadelerde dil bilgisi bakımından herhangi bir anlatım bozukluğu olup olmadığını belirlemek için oluşturulan maddeler Türkçenin kurallarına uygunluk açısından kontrol edilmiştir. Böylece yabancı öğrencilerin sözlük kullanma becerilerini ortaya çıkarabilecek 25 ifade yazılmıştır. Deneme maddelerinin sayısının olabildiğince fazla olmasına dikkat edilmiş ve sonunda 22 madde üzerinde karar kılınmıştır. Hazırlanan anketin kapsam (içerik) geçerliğine de bakılmıştır.

İçerik geçerliği, ölçme aracının kullanılacağı amaç için uygun olup olmadığına dair uzman görüşlerine başvurularak ölçülmek istenen alanı temsil edip etmediğinin kararlaştırılmasıdır (Karasar, 2002). Araştırmada ölçeğin kapsam (içerik) geçerliliğine bakılmıştır. Hazırlanan 22 madde, araştırmacılar dışında yedisi Türkçe Eğitimi, biri de Ölçme Değerlendirme alanında çalışan sekiz uzman tarafından biçim, anlatım özelliği, yanlış anlamalara sebep olabilecek ifadelerin bulunup bulunmadığı ve sözlük kullanma becerisini belirtip belirtmediği şeklinde incelenmiş, gerekli düzeltmeler yapılmıştır. Uzman görüş ve önerileri doğrultusunda içerik ve biçim açısından düzeltmeler yapılarak 4 madde çıkarılmış ve 18 maddelik taslak anket ön deneme aşamasına hazırlanmıştır. Hazırlanan ölçme aracının kapsam (içerik) geçerliği bu sayede sağlanmıştır.

Uzmanların görüş ve önerileri doğrultusunda geliştirilen taslak anketteki maddelerin Türkçe öğrenen yabancıların sözlük kullanma becerilerini ortaya koyup koymadığı, Gazi TÖMER'de öğrenim gören 30 öğrenciden oluşan bir öğrenci grubuna sorulmuştur (Bu öğrenciler, asıl uygulamada çalışma grubuna dâhil edilmemiştir.). Bu uygulamanın ardından öğrencilerin yanıtladığı her bir anket maddesi için görüş ve önerileri dikkate alınmış ve gerekli düzeltmeler yapılmıştır (Örneğin, birinci madde taslak ankette "Kendime ait bir sözlüğüm var." şeklindeyken ön uygulamada öğrencilerin bu maddeyi anlamaması sonucu "Benim bir sözlüğüm var." ifadesine dönüştürülmüştür.). Anketin geneli için Cronbach Alpha katsayısı 77,16'dır.

Yabancı öğrencilerin seviyeleri dikkate alınarak araştırmacılar tarafından bu maddelere yönelik iki seçenekli bir ölçme formu hazırlanmış ve öğrencilerin sözlük kullanma becerileri tespit edilmeye çalışılmıştır.

Verilerin Analizi

Araştırma kapsamında toplanan verilerin analizinde SPSS 15.0 istatistik programı kullanılmıştır. Anket maddelerinin dağılımında frekans ve yüzde değerleri alınmıştır. Maddelere verilen dönütlerin ülke değişkenine göre anlamlı bir fark taşıyıp taşımadığının belirlenmesinde tek yönlü varyans analizinden (ANOVA) yararlanılmış; farkın anlamlı olduğu maddelerde farkın hangi grup ya da gruplardan kaynaklandığını tespit etmek amacıyla da Tukey testi yapılmıştır. Ayrıca cinsiyet değişkeni için t-testi yapılmış; anlamlı fark bulunan maddeler yorumlanmıştır.

Devamını okumak için tıklayınız...

Türkçe Öğretimi Üzerine Yabancı Yazarların Hazırladığı Ders Kitaplarında Söz Dağarcığı Ve Kültürel Unsurlar

       Türkçenin anadili olarak Türklere öğretiminin Türkiye ayağıyla birlikte yurt dışındaki Türk çocuklarına ve Türk soylulara öğretiminin yanında yabancı dil olarak öğretimi konusunda da çok sık değişen programın yarattığı sorunlarla birlikte, öğretim elemanı yetiştirilmesi sorunu, dil öğretiminde kullanılan yöntem ve yaklaşımları takip konusunda yetersizliğe, ders araç ve gereçleri özellikle kitaplar konusunda eksikliğimiz de ilave edildiğinde dünyanın en çok konuşanına sahip yedinci dil olmasına rağmen ikinci bir dil olarak günümüzde pek tercih edilmediğini görmekteyiz.

        Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminin yaygınlaşamamasının temelinde yukarıda sıralanan sorunların yanında ekonomik, siyasi ve kültürel etkenlerin de önemli bir rolü olduğunu söyleyebiliriz. Günümüzün aksine geçmişte Türkçe öğrenmek oldukça rağbettedir. Özellikle ekonomik ve siyasi sebeplerden dolayı Osmanlı İmparatorluğu'nun zirvede olduğu 16., 17. yüzyıllarda Türkçeye yoğun ilgi gösterdiklerini, o döneme ait Türk yazarlarla batılı yazarların kaleme aldığı Türkçe öğretim kitaplarının sayısından ve dil öğretim merkezlerinin varlığıyla ispatlayabiliriz.

         Venedik Cumhuriyeti kendi uyruğundan olan doğu dilleri ve özellikle de Türkçe bilen tercümanlarını yetiştirmek amacıyla 1551 yılında İstanbul'daki elçiliğinin bünyesinde ilk dil oğlanları (giovani della lingua) okulunu kurmuştur. Venedik Cumhuriyeti İstanbul'daki dil oğlanları okulu örneğini, 1669 yılında Fransa, 1754 yılında Avusturya, 1766 yılında Polonya ve son olarak 1814 yılında İngiltere izlemiştir. Papalık siyasî ve askerî nedenlerle 1627'de kurulan Collegiumde Propaganda Fide'nin programına Türkçe öğretimini dâhil etmiştir. Yine Paris'te Louis-le-Grand kolejinde Türkçe ve diğer doğu dillerini öğrenen kişilerin eğitimlerini "Doğu dilleri konusundaki bilgilerini arttırmak ve tercümanlık görevlerinde kullanılmak üzere İstanbul"da Fransız Elçiliği binası içerisinde bulunan Kapüsen Koleji'nde eğitim öğretimlerine devam ettiklerini biliyoruz.

   Türk yazarlar tarafından XI. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar (XX. yüzyıl dâhil) XI. yüzyılda 1 kitap, XIX. yüzyılda 6 kitap, XX. yüzyılda 149 kitap olmak üzere toplam 156 kitap; yabancı yazarlar tarafından ise XVII. yüzyılda 11 kitap, XVIII. yüzyılda 11 kitap, XIX. yüzyılda 34 kitap, XX. yüzyılda 172 kitap olmak üzere toplam 228 kitap yazılmış olması (Hengirmen 1993:7) Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminin uzun yıllar yabancıların tekelinde kaldığının göstergesidir.

         Hem bu okullar hem de adı, sayıları verilen kitaplarla ilgili bazı çalışmalar mevcutsa da yeterli değildir. Bu bildiride yabancılar tarafından yazılmış ders kitaplarından üç örneklem seçilmiştir "A Practıcal Grammar of the Turkish Language", "Turkish Literary Reader" ve "Gramatika Turetskogo Yazıka" adlı kitapların Türkçe öğretiminde hangi yöntem ve yaklaşımları kullanıldığı tespit edilmeye çalışılacaktır. Geçmişte ve hâlihazırda yazılan kitaplarda kullanılan söz dağarcığının tespiti ve hangi kültürel değerlerimizin aktarıldığı konusunda yardımcı olacağı gibi, "Türk" algısının batıda nasıl oluşturulduğu konusunda da bize ışık tutacak veriler kazandıracaktır.

              Batılıların Türklere Bakış Açısı:

             Modern dünyanın olmazsa olmazı imaj ciddi bir iletişim dilidir. Dışarıda Türkiye'ye nasıl bakılıyor? Türkiye ve Türk          denince akıllara nasıl bir tip veya tipler geliyor? Önyargılar nelerden kaynaklanıyor? gibi sorulara cevap aramaya çalışan birçok araştırma, makale ve kitabın varlığından haberdarız.

            Bu çalışmalardan hayatında bir kez olsun Türk görmemiş insanların bile, Türklerle ilgili bir kısım önyargılarının olduğunu öğreniyoruz. Türkiye hakkındaki olumsuz imajın oluşumunda, karşı tarafın bilgisizliği, yanlış anlaması ve gerçekleri çarpıtması gibi bir kısım etkenlerin rolünün yanında, Türkiye ve Türkler aleyhine batılı devletlerin bilinçli politikalarını ve bizden kaynaklanan nedenleri de göz ardı etmemek gerekir.

           Türk tarihi, edebiyatı, kültürü ve genel olarak Türkiye, dolayısıyla Türkler hakkındaki olumsuz önyargılarda kitapların bunlar arasında özellikle tarih dersine ait kitapların, seyahatnamelerin, gezi yazılarının, şiir, roman, tiyatro türünde yazılmış edebi eserlerin önemli bir rolü olduğunu biliyoruz.

      Türkiye hakkındaki olumsuz imajın oluşumunda bizden kaynaklanan nedenleri başka bir çalışmaya bırakarak; batılı devletlerin tarihteki korkuları, dini bağnazlıkları ve siyasi, ekonomik çıkarları kaynaklı oluşmuş yargılar üzerinde kısaca durmakta yarar vardır.

       Türk kimliği, Avrupa'nın kendi kimliğini tanımlayabilmesi, birlik ve bütünlüğüne zemin teşkil edebilmesi için tehdit olarak gördüğü bir "öteki" olarak algılanmıştır. Yüzyıllar öncesine dayanan Doğu - Batı ayrımının ne zaman oluştuğu ve bu ayrımın kime göre tanımlandığı oldukça önemlidir. Doğu, Antikçağdan beri, gönül maceralarının, egzotik varlıkların, akıldan çıkmayan anılarla görünümlerin, olağanüstü deneyimlerin mekânı olarak Avrupalılar tarafından yaratılmıştır. Ortaçağ'la birlikte Batı kendini, Universitas Christiana (Hıristiyan âlemi) ya da Christianitas (Hıristiyan evreni), İslamiyet'i ise "öteki" çerçevesinde tanımlamıştır. Bu da Doğu'yu Avrupa'nın kültürel rakibi ve karşıtı durumuna sokmuştur (Kılıçbay 1998: 47-53). 18. yüzyılın ortasından itibaren ise Doğu — Batı ilişkilerinin iki temel özelliği olduğu görülmektedir. Bunlardan ilki, Avrupa'nın Doğu üzerinde sistematik, gelişen bir bilgiye sahip olmasıdır. İkinci özelliği de Avrupa'nın üstünlük iddiasında bulunmasa dahi güç dengesini daima kendi tarafında tutuşudur. Politik, kültürel ve hatta dini alanda dahi Doğu - Batı ilişkileri temelde daima zayıf ve güçlü ortaklar arasında olduğu şekli ile kalmıştır. Bununla birlikte Doğulu her zaman düşüncesiz, hain, entrika ve kurnazlığa yatkın, Avrupalı ise buna karşılık, erdemli ve olgun olarak nitelendirilmiş (Uzel 1998: 65).

 Selçuklu Türklerinin yükselişiyle birlikte Türkler diğer İslami unsurların gözünde, "İslam' ın Kılıcı" konumuna erişmişlerdir. Bu dönemde Türkleri ötekileştirici niteliğe sahip belge niteliği taşıyan mektuplar Türk imajının oluşmasında önemli bir rol üstlenmiştir. 14. ve 15. yüzyıllarla birlikte Batı Avrupa'daki Türk imgesini her şeyden önce, Osmanlıların Balkanlarda egemenlik kurmaları ve 1453'te İstanbul'u fethetmeleriyle sonuçlanan savaşlar belirlemiştir. İstanbul'un Türklerin eline geçmesiyle birlikte, Türklerin Batı'ya akınlar düzenleyecekleri ve Hıristiyanlığı yok edecekleri korku ve endişesi belirmeye başlamıştır[1]. Dolayısıyla 15. ve 16. yüzyıllarda süregelen savaşlar Türklerin Avrupa'daki imajını  belirleyen temel unsurlardan biri olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nda uzun zaman kaldıktan sonra görüp yaşadıklarınıanlatan seyyahlar da "Türk tehlikesi" imajını pekiştirmişlerdir[1]. Bu yüzyıl içerisinde Türklere karşı Birleşik Avrupa projeleri oluşturulmaya çalışıldığı görülür.

 Devamını okumak için tıklayınız...

Türkçe Öğretiminde Kullanılan Rusça Yazılı Ders Materyalleri Üzerine Düşünceler

Rusya’da Türkçe öğretimi I. Petro’nun 1716 yılında verdiği bir emir ile başlamıştır. Özellikle Çar I. Petro döneminde, siyasi ve askerî gelişmelere bağlı olarak Türklere ve Türk diline ilgi artmıştır. Bu dönemde Türkçenin pratik olarak öğretilmesi ve tercümanlar yetiştirilmesi yönünde kararlar alınmıştır. Rus çarının Türkler, Araplar ve Farslar ile ilgili politikasının bir gereği olarak, özellikle de 1711 Prut seferi dolayısıyla Türkçe, Farsça ve Arapça bilen kişilere ihtiyaç duyulmuştur. Bunun akabinde Çar Türkçe (ve Tatarca), Arapça ve Farsça bilen tercümanlar yetiştirilmesi için 1716 ve 1724 yıllarında yazılı emirler vermiştir.  Bilimler Akademisinin (1724-1725) I. Petro tarafından kurulması ile birlikte genel olarak doğu bilimleri, özel olarak da Türkoloji çalışmaları ivme kazanmıştır. Moskova, Kazan Harkov ve St. Petersburg üniversitesinde Doğu Dilleri Bölümü açılmış; bu bölümlerdeki çalışmalarda Türk dili araştırmaları özel bir yer almıştır.

I. Petro’dan günümüze kadar Türkiye Türkçesi, Tatar Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ve diğer Türk lehçelerinde birçok çalışmalar yapılmış ve kitaplar basılmıştır. Rusya’da Türkçe öğretimine yönelik olarak ilk ders kitabı, St.Petersburg Üniversitesi’nin ilk Türk dili profesörü olan şarkiyatçı ve edebiyatçı Osip İvanoviç Senkovskiy tarafından 1822 yılında yazılmıştır. Bu tarihten itibaren günümüze kadar birçok gramer kitabı yazılmış, sözlükler basılmış ve ilmi eserler ortaya konmuştur.

1990’lı yıllarda S.S.C.B.’nin dağılmasının ardından Rusya - Türkiye ilişkilerinde ciddi bir hareketlenme oluştu. Bu hareketlenmenin neticesinde, Rusların Türk diline karşı olan ilgisi büyük ölçüde artış gösterdi. Buna paralel olarak dil kursları açıldı, üniversiteler bünyesinde yabancı dil olarak Türkçe okutulmaya başlandı, Rusya Federasyonu’ndaki ilk ve orta dereceli okullara hatta anaokullarına kadar Türkçe öğretimi yayıldı. Bu da beraberinde Türk dili ders materyalleri ihtiyacını ortaya çıkararak bu alanda yeni bir pazarın oluşmasını sağladı. Özellikle son beş altı yılda bu alanda hummalı çalışmalar başladı. Yedi sekiz yıl önce piyasadaki Türk dili ile ilgili ciddi eserlerin sayısı 10’u geçmezken şimdi bu sayı günlükkonuşma kılavuzları hariç 100’e yaklaştı. Rusya’da Türkçe yayınları kontrol edecek ve bunlara onay verecek bir kurumun olmaması da kitap basım yayımını kolaylaştırdı.

Rusya köklü bir Türkoloji geleneğine sahip, Türk halklarını çok yakından tanıyan bir toplum olmasına rağmen ticaret amacıyla, kontrolsüz olarak yapılan bu yayınlar neticesinde kitap piyasası metotsuz veya hatalı kitaplarla dolmaya başladı.

Soğuk savaş döneminde Türkiye ve Sovyetler Birliği arasında eğitim ve kültür alanındailişki olmadığı için Türkçedeki yenilikler zamanında aktarılamamıştır. S.S.C.B. döneminde hazırlanmış ve hala kullanılmakta olan kitaplar yenilenemediğinden kitaplardaki kullanılan Türkçe ile günümüz Türkçesi arasındaki farklılıklar hemen dikkati çekmektedir. Bunun dışında başka bir etken ise Sovyet coğrafyasında başta Azerbaycanlılar olmak üzere Türkçe konuşan topluluklarının dilcileri Türkçe üzerine çalışmalar yapmışlar ve kendi lehçelerindeki bazı kullanışları -hatalı olmasına rağmen- yazılı materyallerine aktarmışlar ve bu hatalar da düzeltilmemiştir. Ne yazık ki bu materyaller S.S.C.B. döneminde Bilim Bakanlığından onaylı olduğu için hala üniversitelerde kullanılmaktadır. Konunun daha iyi ortaya konulması açısından bu kitaplardan yapmış olduğum dikkat çekici alıntılardan bazılarını burada vermek istiyorum.

Örnek 1

Arkadaş kelimesi yerine "Ahbap"

Dansçı kelimesi yerine "Rakkase"

Asker kelimesi yerine "Nefer"

Kız kardeş kelimesi yerine "Bacı"  kelimeleri kullanılmıştır.

Örnek 2

Yine kelimesi yerine "Gene"

Bakmaya kelimesi yerine "Bakmağa"

Parlayan kelimesi yerine "Parlıyan" kelimeleri kullanılmıştır.

Örnek 3

Norveç kelimesi yerine “Norveçya”

Ceket kelimesi yerine “Jaket”

Yakutistan kelimesi yerine “Yakutya”

Türkçe kelimesi yerine “türkçe”

Aşçı kelimesi yerine “ahçı”

Kayıkçı kelimesi yerine “kayıkcı”

Rusça kelimesi yerine “rusca” şeklinde yazılarak yazım hataları yapılmıştır.

Örnek 4

Makineli tüfekler patlıyordu cümlesi yerine “Mitralyözler patlıyordu”

Ayakkabı ayağına olmadı cümlesi yerine “İskarpin ayağına olmadı”

Boş şeyler konuşuyorduk cümlesi yerine “Havai şeyler konuşuyorduk”

Bazı kitaplarda kullanılan metin ve örnek cümleler güncelliğini yitirmiştir.

Başlangıç seviyesi için uygun olmayan “Tütün işçileri tarlada tütün topluyorlar” veya “Bu ayının postu kalındır” gibi gereksiz cümleler kullanılarak dil öğretiminde zorlamaya gidilmiştir. Bu gibi hataların dışında metodik hatalara da rastlanmaktadır. Piyasadaki satılan kitaplar dil öğretiminden çok dilin kurallarının öğretimine yönelik olarak hazırlanması dikkat çekicidir. Öğrenci pratiğe yönelik Türkçe öğreniminden çok gramer öğrenmektedir. Bu da Türkçenin pratik kullanımını yavaşlatmaktadır. Yeni hazırlanan kitaplar içerisinde ise ileri seviyelere yönelik Türkçe kitapları yok denecek kadar azdır. Mevcut çalışmalar başlangıç ve orta seviyeye yöneliktir.

Kitaplar görsel materyaller yönünden yoksun veya yetersizdir. Yeni baskı kitaplarda görsel ve işitsel yayınlara az da olsa yer verilmeye başlanmıştır. Yeni basım kitapların çoğu “copy-past” yöntemiyle internetten veya basılmış kitaplardan kopyalayarak hazırlanmıştır. Bu da Türkçe öğretimine yeni bir şey katmamaktadır.

Türkiye’den getirilmiş kitaplarda ise Rusça açıklamaların olmaması bunun yanında Rusçadan Türkçeye ve Türkçeden Rusçaya tercüme metinlerin bulunmaması büyük bir eksikliktir. Öğrenci iki dil arasında tercüme yapmadan dil öğrenmeye çalışmaktadır.Ayrıca Ruslar için hazırlanmış Türkiye kaynaklı  kitaplardaki öğretim metotları İngilizce öğretim kitaplarının neredeyse birebir kopyasıdır. Konu seçimi ve sıralaması İngilizce mantıkla yapılmıştır. Örnek kelime ve cümleler birden ağırlaşmaktadır. Öğrencinin Türkçe bilen birisinden yardım almadan bunları anlaması ve yapması oldukça zordur. Yabancılar için hazırlanmış Türkçe kitaplarından birisinde hemen ilk konuda “ Aşağıdaki kelimelerden hangisinde  hem kalın hem de ince sesli harf beraber kullanılmıştır.” sorusu ve cevabı ile karşılaşmaktayız. Bu gibi soru ve konular yüzünden öğretmen iki belki üç ay sonrasının konusunu anlatmak mecburiyetinde kalmaktadır. Kitaplar sadece Türkçe hazırlandığı için mutlaka öğretmen yardımı gerekmektedir. Türkiye’de hazırlanan kitapların bir başka eksiği de öğrencinin öğrenmediği konu ve gramer kurallarının metin ve örneklerde kullanılması ve kavram karmaşasıdır. Bu karmaşadan haklı olarak şikayetçi olan Moskova Devlet Dil Üniversitesi Türk dili uzmanı Prof. Dr. Tevfik Melikli bir yazısında yaşanan sıkıntıları şu şekilde ifade etmektedir:

“Türk Dili ve Edebiyatı Bölümleri bulunan Rusya üniversitelerinde ortak sorunlarla karşı karşıya kalmaktayız. Bu sorunların bir kısmı, Türkiye ve yabancı ülkelerde Türk Dili Grameri ve Türk Dili Eğitimi üzerine yapılmış ilmi ve pratik çalışmaların yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Çağdaş dil eğitiminin taleplerini karşılayabilecek sağlam "Yabancılar için Türkiye Türkçesi Grameri" kitabı bulunmamaktadır. Bu alanda yayımlanmış kitapların çoğu Türkçenin kurslar düzeyinde öğrenilmesine yöneliktir. Bir başka sorun, Türkçe gramer terimleri alanında yaşanan kargaşadan kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi şimdiye kadar isim halleriyle ilgili terim kargaşası devam etmektedir. Türkiye'de dil bilgisi uzmanları ismin hallerini farklı farklı terimler kullanarakadlandırmaktalar. Örneğin, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu ismin 6 halini- kim hali, kimi hali, kime hali, kimde hali, kimden hali ve kimin hali terimleriyle yorumlarken, Prof. Dr. Hamza Zülfikar isim çekimlerini yediye çıkararak, onları yalın hali, belirtme hali, yönelme hali, kalma hali, çıkma hali, tamlayan hali ve eşitlik hali terimleriyle belirlemiştir. Rusya'da da durum aynıdır. Prof. Dr. P.İ.Kuznetsov'un 1999 yılında yayımlanmış "Türk Dili" kitabında Prof. Dr. Hamza Zülfikar'ın terimlerinden faydalanılmaktadır. Prof. Dr. Y. V. Şeka ise isim çekimlerini Rusça terimler kullanarak adlandırıyor. Bu ve buna benzer durumlar da doğal olarak Türkçe eğitimini olumsuz yönde etkilemektedir.”

Karşılaşılan bir diğer sorun ise tek taraflı hazırlanmış sözlüklerdir. Sadece Rusça-Türkçe sözlük veya sadece Türkçe-Rusça sözlük metot açısından pek kullanışlı değildir. Dil öğrenen insanların her iki sözlüğe de aynı anda ihtiyacı olmaktadır. Bu tür çalışmalar yayınevlerinin daha fazla para kazanmak için uyguladıkları bir yöntemdir. Yayınevlerinin son zamanlarda satışa sundukları diğer bir kitap türü de kendi kendine öğrenim metodu kitaplarıdır. Kendi kendine öğrenim adı altında satılan kitaplardan dil öğrenilmesi çok zordur. Bu kitaplar ancak öğretmensiz ortamlarda öğrencinin anlamadığı konuları anlaması adına yardımcı olabilir. Kendi kendine Türkçe öğrenimi diye satılan kitaplar da Türkçe öğrenimine ciddi bir katkı sağlamamaktadır.

Anadili öğretmeni olmayan eğitim kurumlarında bu kitaplardan Türkçe öğrenen insanların Türkçesi günümüz Türkçesinden uzak ve anlaşılmaz bir hal almakta bu hatalar kalıcı olmaktadır. Bu da güzel dilimiz Türkçenin öğretilmesine ciddi bir zarar vermektedir.

Türkçenin öğretimi sorunlarına çözüm bulmak için Türk ve yabancı dil uzmanları bir araya gelerek ortak çalışmalar yapabilecekleri Yunus Emre Enstitüleri gibi Uluslararası Türk Dili Enstitüsü'nün kurulmasına büyük ihtiyaç vardır. Böyle bir merkez yurtiçi ve yurtdışında Türk dilinin incelenmesi ve eğitimine, çeşitli ülkelerde Türk dili kitaplarının hazırlanmasına, seminerler, dil yarışmaları düzenlenmesine yardımcı olabilir. Enstitü aynı zamanda Türk dili hocalarının fikir alışverişinde bulunacakları bir merkez özelliklerine de sahip olmalıdır.

Genel sorunlar dışında Türkçenin Rusya'da eğitiminin özel sorunları da bulunmaktadır. Bunların başında Türk dilinin öğretimi ile ilgili ders kitaplarının yetersizliği, eğitim malzemelerinin, okuma kitaplarının, ülkenin eski ve yeni kültür hayatını, tarihini, coğrafyasını anlatan eserlerin, günlük gazetelerin bulunmaması veya yeteri kadar olmaması gelmektedir. Bu alanda da işbirliğine gidilmeli, gereken eğitim ve öğretim malzemeleri hazırlanmalıdır.

Türk Dil Kurumunun da katılımıyla Rus-Türk üniversitelerinin temsilcilerinin bulunduğu ortak bir komisyon oluşturulmalı ve bu komisyonun inceleyeceği tavsiye edilmiş kitaplar listesi hazırlanmalıdır. Bu konuda Rus Eğitim Bakanlığı ile de görüşmeler yapılmalı, bu kitaplar Eğitim Bakanlığının tavsiye kitapları listesine alınmalı resmi ve özel eğitim öğretim kurumlarında bu kitaplar okutulmalıdır.

Kaynakça:

Dudina A.N. (2007) Turetskiy Yazik Praktiçeski Kurs. Moskova: Komkniga Yayınevi

Konanov A.N. (1982) İstoriya İzuçeniya Turskih Yazıkov v Rossiy. Leningrad: Nauka Yayınevi

Konanov A.N. (2002) Grammatika Sovremennogo Turetskogo Literaturnogo Yazika. İstanbul: Multilingual Yabancı Dil Yayınları

Kuznetsov P.İ. (2005) Uçebnik Turetskogo Yazika Naçalniy Kurs. Moskova: Vostok-Zapad Yayınevi

Kuznetsov P.İ. (2007) Uçebnik Turetskogo Yazika Zaverşayuşi Kurs. Moskova: Vostok-Zapad Yayınevi

Miniahmetova E.H. (2004) Turetskiy Yazik Uçebniy Posobiye Odessa: Astorprint Yayınevi

Şeka.Y.V. (2000) İntensivniy Kurs Turetskogo Yazika. Moskova: MGU Yayınları

Şeka.Y.V. (2007) Praktiçeskaya Grammatika Turetskogo Yazika. Moskova: Vostok-Zapad Yayınevi

Makaleler:

T.C. M.E.B.

Avrupa'da Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi Sempozyumu 25-26 Ekim 2001 Ankara  
"Rusya'da Türkçenin Eğitim Sorunları" Prof. Dr. Tevfik MELİKLİ

Not: Bu makale 1-3 Temmuz 2010 tarihinde İzmir'de düzenlenmiş olan III. Uluslararası Türkçenin Eğitimi Öğretimi Kurultayı konuşma metnidir.

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...