öğrenenlerin

Türkçeyi Yabancı Dil Olarak Öğrenenlerin Konuşma Kaygılarının Değerlendirilmesi

    Dil duygu, düşünce ve isteklerin aktarılmasını sağlayan bir araçtır. Dilin anlama ve anlatma olarak iki boyutu vardır. İnsanın hayatı boyunca edindiği ilgi, görüş, izlenim ve düşüncelerini karşısındakilere sözlü olarak aktarmasına konuşma denmektedir. Konuşma dilin anlatma boyutu içinde yer almakta ve kendini ifade etmenin temel aracını oluşturmaktadır. Sözlü anlatım hem toplum için hem de bir beceri olarak dil eğitiminde önemli bir yere sahiptir.
Hakkında en az çalışılan konuşma becerisinin yabancılara Türkçe öğretimi alanında da çalışılması oldukça önemlidir. Bu çalışmada Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenenlerin Türkçe konuşmaya yönelik kaygıları belirlenmeye ve çeşitli değişkenler bakımından değerlendirilmeye     çalışılmıştır. Çalışma, tarama modeliyle gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya Ankara Üniversitesi Türkçe Öğretim Merkezi Taksim Şubesinde öğrenim gören C Seviyesinde (Yüksek Türkçe) bulunan 68 öğrenci katılmıştır. Araştırmaya temel teşkil eden veriler, Özdemir tarafından geliştirilen "Konuşma Kaygısı Ölçeği" ve "Kişisel Bilgi Formu" aracılığıyla toplanmıştır. Araştırmanın amaçları doğrultusunda toplanan veriler, verilerin özelliklerine uygun analiz teknikleri ve SPSS - 16.0 programı kullanılarak çözümlenmiş; bulgular, tablolar hâlinde sunulmuş ve yorumlanmıştır. Elde edilen verilerin iki değişken arasındaki anlamlılığını test etmek için verilere t testi uygulanmıştır. Elde edilen değerlerin ikiden fazla değişken arasındaki anlamlılığını test etmek için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Çalışmada, Türkçenin zor bir dil olmadığını düşünenlerin zor olduğunu düşünenlere göre anlamlı düzeyde kaygı düzeylerinin düşük olduğu, diğer değişkenlerin anlamlı farklılık oluşturmadığı tespit edilmiştir.

 

 

Giriş

              İnsanın hayatı boyunca edindiği bilgi, görüş, izlenim ve düşüncelerini karşısındakilere sözlü olarak aktarmasına konuşma denmektedir. Yazmayla birlikte dilin anlatım boyutunu oluşturan konuşma, yazıdan daha önce vardı ve yazının icadına kadar tek iletişim vasıtası olarak kullanılmıştı. Konuşma, iletişim vasıtalarının gelişmesiyle birlikte bugün de etkililiğini sürdürmektedir.

Konuşmaya ilişkin tanımlara bakıldığında, Taşer (2006, 35) konuşmayı; pratik, kültürel ya da estetik nedenlerle insanlar arası bir iletişim davranışı olarak değerlendirmiştir. Calp'a (2010, 191) göre konuşma, zihin ve kas gücünün devreye girdiği psiko-motor bir yetenek, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan en etkili araçtır. Özdemir'e (1992, 22) göre ise konuşma, dilsel ve iletişimsel bir etkinliktir. Düşüncelerin ve duyguların görülür ve işitilebilir simgeler (kelimeler) aracılığıyla düzenli bir biçimde bizi dinleyenlere iletme işidir. Adalı (1983) konuşmayı; zihinsel, fiziksel ve fizyolojik bir olgu olarak tarif etmektedir. Konuşanın beyninde bildirim oluşur, beyin ses organlarına bir uyarı gönderir ve bildirim sese dönüşür. Konuşanın ağzından çıkan ses, dalgalar biçiminde dinleyenin kulağına ulaşır. Dinleyenden gelen tepkiyle amaca ulaşılmış olur.

Yapılan tanımların temelde, konuşmanın insanlar arasında yürüttüğü iletişim vazifesine işaret ettiği görülmektedir. İletişim yazılı, sözlü veya sözlü olmayan bilgi ve düşüncelerin karşılıklı değişimini içeren çift taraflı karmaşık bir süreçtir. Açık ve etkili iletişim, yalnızca bilginin gönderilmesini değil alınmasını da kapsar; dinleme, gözlem ve hissetmeyi içerir (Zwozdiak-Myers ve Capel 2005, 105). Bu bakımdan konuşma, (ister kendi kendine olsun, ister ikili konuşma olsun, isterse grup içinde) çeşitli bilgiler elde etme, düşünce ve görüş oluşturma, karşılıklı olarak anlaşma,karşıdaki insanları ikna etme ve daha pek çok başka amaca hizmet eder. Bu süreç boyunca dilin yardımı gereklidir. Konuşma yapılırken, karşıdaki kişinin anlayabileceği biçimde konuşmak, konunun can alıcı noktasını oluşturmaktadır. Net olmayan konuşma, çok hızlı yapılan konuşma, karşıdaki kişide yanlış anlamalara neden olur. Onun bilmediği alan deyimleri ve yabancı kelimeler anlaşılamamaya yol açar. Her iki durumda da karşıdaki kişi, kısa veya uzun bir süre sonra konuşan kişiyi dinleyemez ve dediklerini algılayamaz bir duruma gelir. Böyle bir konuşma, amacına ulaşamadan sona ermiş olur (Ammelburg 2003, 11-12).

De Saint Laurent'e (1967, 6) göre de hayatın şartları insanları diğer insanlarla devamlı surette ilişkide bulunmaya zorlamaktadır ve bu ilişkiler de ancak konuşma sayesinde sağlanabilir. Konuşmak, insan için yemek ve içmek kadar zorunludur; istense de istenmese de zamanın önemli bir kısmı konuşmaya hasredilir. Bu bakımdan konuşmayı günlük hayatın vazgeçilemez bir parçası olarak değerlendirmek mümkündür.

Temizyürek (2004, 2770-2771) ve Yıldız (2003, 61) bireyin diğer insanlarla dil yoluyla kurduğu iletişimin bir boyutu olarak değerlendirdikleri konuşmayı, bir duygu ve düşünce alışverişi şeklinde tavsif etmektedir. Bu anlamıyla konuşma, bireyler arasındaki yaşantıların paylaşılması sürecidir ve içinde yaşanılan çağda da demokratik hayatı oluşturmada bir etken olduğu gibi, demokratik bir toplumda vazgeçilmeyecek en temel bireysel hak ve görevdir. Yüzyıllar boyunca insanların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen ve başkalarını etkilemek için gücünden faydalanılan konuşma, bugün de değerinden bir şey kaybetmemiştir.

Diğer taraftan konuşmalarda amaçlanan hususlardan biri de etkili olma isteğidir. Yapılan bir konuşmanın etkili olması, her şeyden önce, seçilen ifadelere bağlıdır. İyi seçilmiş ifadelerden oluşan bir konuşma, çevreyle sağlıklı ilişkiler kurmayı sağlar, kişiyi sosyalleştirir. Giderek, kişinin değerini ve saygınlığını artırır. Bundan dolayı, düzgün, açık ve akıcı konuşmanın önemi gerçekten büyüktür (Kavcar vd. 2004, 338). Buna göre, etkili bir konuşmanın pek çok faydasından söz edilebilir.

Ergenç (2002, 13-14), bir konuşmanın etkili olmasını yazı dili ile konuşmanın farklı yönlerini belirterek ortaya koymaya çalışmıştır. Buna göre, yazı dilinden farklı olarak konuşma dilinin kendine özgü özellikleri vardır. Anlam ayırıcı güçte olan bu özellikler, yazılı metinlerdeki kelime aralarını belirtmede kullanılan duraklardan, dinleyicinin dikkatini çekmek için kimi söz öbeklerini öne çıkarmak üzere nefesi yoğunlaştırmaya kadar uzanan geniş bir yelpazede yer almaktadır. Bilinçli bir konuşmacının düşüncelerini, duygularını karşısındakine sunarken; onu etkilemek, dikkatini çekmek amacıyla ana dilinin bütün imkânlarını kullanması beklenir. Bunun için de konuşmacı, dilinin işleyiş özelliklerini bilmek ve onları doğru bir biçimde uygulamak zorundadır.

              Diğer dil becerilerinde olduğu gibi konuşma becerisinde de zengin bir kelime hazinesine sahip olmak ön şarttır. Bir kişi, ne kadar zengin bir kelime serveti varsa ve sahip olduğu kelime servetini aktif olarak kullanıyorsa, dinlediklerini veya okuduklarını o kadar iyi anlar, kendini yazılı veya sözlü olarak o kadar iyi anlatır.

              Yalçın ve Özek'e (2006, 131 -136) göre insanlar kelimelerin kavramlaştırma, ayrıştırma ve adlandırma özellikleri doğrultusunda dış dünyaya ait bütün yönelimlerini ifade edebilir ve kendi anlam evrenlerini kurabilirler. Düşünceler kavramlara, kavramlar da kelimelere dayanmaktadır. İnsanların düşünme faaliyetleri, dolayısıyla anlamaya ve anlatmaya dayanan dil becerileri de kelimelerle şekillenmektedir. Konuşma becerisinin gelişmesi kelime hazinesine bağlı olmakla birlikte, kelime hazinesinin gelişimi de konuşma becerisine dayalıdır. Zira konuşma sırasında kelime deposundan çıkarılarak kullanılan kelimeler, bu kullanımla aktif hâle gelerek hazinesini de geliştirir.

             Ergenç (2002, 15) ise bir konuşmanın eksiksiz bir biçimde gerçekleşebilmesi için gereken şartları şöyle sıralar: Konuşma ortamı, konuşmayı paylaşan kişiler, konuşmanın amacı, o ana kadar sunulan bilgilere dinleyenin tepkisi, konuşmada kullanılan araç, konuşanın temel düşünsel destekleri ve iletişimin biçimi.

 Bir konuşmacının başarılı sayılabilmesi için, dilin sahip olduğu bütün ses imkânlarını kullanabilmesi; konuşmasını beden diliyle desteklemesi ve anlamlı, tutarlı ve planlı bir şekilde sunması gerekir.

Konuşma Kaygısı

Kaygı kavramı, Türkçe Sözlük'te (TDK, 2005) "Üzüntü, endişe duyulan düşünce, tasa." olarak açıklanmaktadır. Aydın ve Takkaç'a (2007, 259) göre kaygı, beklenen bir tehlikeye karşı güçsüzlük duygusu uyandıran, rahatsız edici bir duygusal durum olarak tanımlanmaktadır.

Kaygı, insan yaşamında pek çok alanı etkileyebilen bir duygudur. Öğrenme de bu alanlardan bir tanesidir. Yetmişli yıllardan itibaren ortaya konan çalışmalar, kaygının yabancı dil öğrenimi üzerinde de etkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu anlamda yabancı dil kaygısı, genel kaygı çalışmalarından ayrı bir araştırma alanı olarak kabul edilmektedir (Özdemir 2012, 40).

Ergür'e (2004, 48) göre, günümüzde yabancı dil öğrenme sürecinde güçlük çeken öğrenciler ve karşılaştıklar problemlere çözüm yolları geliştirmek büyük önem kazanmıştır. Bu konuda yapılan araştırma bulguları ile öğretmen, öğrenci, veli ve yönetici görüşleri, dil öğrenimi sürecinde kaygı yaşayan öğrencilerin artık varlığını kabullenmenin ve çözüm yolları aramanın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu alanda yapılan araştırma sonuçları kaygı ve özgüven eksikliğinin yabancı dil öğreniminde başarıyı olumsuz yönde etkileyen iki ana neden olduğunu göstermektedir.

Littlewood'a (1984, 58-59) göre yabancı dilin doğal olmayan bir şekilde öğretilmeye çalışıldığı sınıf ortamı, öğrencilerin kendilerini zayıf hissetmelerine sebep olmaktadır. Sınıf ortamında öğrenciler yeni öğrendikleri yabancı dili düzgün telaffuzla ifade edemezlerse, öğretmenleri tarafından eleştirileceklerini, düzeltileceklerini veya arkadaşları tarafından alay konusu olabileceklerini düşünmektedirler. Kendilerini güvensiz ve kaygılı bir ortamda hisseden dil öğrenenler, yabancı dilde iletişime psikolojik olarak kapanmakta ve bu durum eğer daha da ileri aşamaya ulaşacak olursa, öğrenmenin engellenmesine sebep olabilmektedir (aktaran Doğan 2008,50).

             Yabancı dil kaygısıyla ilgili çalışmalar, en çok yabancı dil sınıflarındaki konuşmalarda kaygının ortaya çıktığını göstermektedir (Bekleyen 2004, 30). MacIntyre ve Gardner (1995, 93) konuşma alıştırmalarının kaygıyı artırdığını çünkü konuşma esnasında, yabancı dil öğrenen insanların diğer insanlarla iletişim kurmak zorunda olduklarını belirtmişlerdir (aktaran Öner ve Gedikoğlu 2007, 146).

Bu çalışmada, Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenenlerin konuşma kaygıları çeşitli değişkenler açısından ele alınmıştır.

Devamını okumak için tıklayınız...

Türkçeyi Yabancı Dil Olarak Öğrenenlerin Sosyal Medya Kullanımında Yaptıkları Yazma Hataları

                Araştırma, Fatih Üniversitesi TÖMER'de Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenen yabancı uyruklu 29 öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Öğrencilerin Türkçe yazılı anlatım becerileri, çekim eki yanlışlıkları açısından incelenmiştir. Araştırmanın amacı, Fatih Üniversitesi TÖMER'deki B1, B2 ve C1 seviyesindeki öğrencilerin Facebook, Viber, Whats Up gibi sosyal medya organları aracılılığıyla gerçekleştirmiş oldukları yazışmalarda yaptıkları çekim eki yanlışlıklarını belirlemektir. Öğrencilerin sosyal medya yazışmaları içerik analizi yöntemi kullanılarak incelenmiş ve bir durum tespiti yapılmıştır. İçerik analizi yöntemiyle toplanan veriler, yanlış çözümlemesi yaklaşımına göre değerlendirilmiştir. Bu amaçla belirlenen öğrencilerle üç ay süreyle internet ortamında günlük hayata ilişkin yazışmalar gerçekleştirilmiştir. Araştırma için kullanılacak yazışmalar öğrencilerin bilgisi dâhilinde toplanmış ve araştırmanın gizliliği ilkesine uyulmuştur. Araştırma, öğrencilerin günlük hayata ilişkin yazışmalarındaki yanlışlıklarını tespit ederken aynı zamanda sosyal medya aracılığıyla öğrencilere doğal bir ortamın oluşturulması sağlanmıştır. Öğrenciler, duygu ve düşüncelerini sınıf ortamından uzakta, bir not ya da herhangi bir yazma konusu verilmeden ifade ettikleri için olası bir kaygının önüne geçilmiştir. Elde edilen veriler isim çekim eki ve fiil çekim eki başlıkları altında incelenmiş ve yazma yanlışları tespit edilmiştir. Bu aşamada öğrencilerin daha çok isim çekim eklerinde yanlışlık yaptığı, fiil çekim eklerinde ise çok az yanlış yaptıkları tespit edilmiştir. Yine öğrencilerin isim çekim eklerinden yönelme hâl eki ve belirtme hâl eki ile iyelik eklerinde daha çok yanlış yaptığı belirlenmiştir.

Anahtar Kelimeler:Fatih TÖMER, Yabancı dil olarak Türkçe, Yanlış çözümlemesi, Ek yanlışları, Yazılı anlatım, Sosyal Medya.

 

             Giriş

          Dil insanoğlunun zihninden geçen her türlü duygu ve düşüncesini dışa vurmada, bir kimseyi veya bir topluluğu belli bir davranışa yöneltmede, içinde bulunduğu çevreyi veya durumu tanımlamada kullandığı en etkili araçtır (Şahin vd., 2013: 10). Dil öğrenimi ve öğretimi insanların çok uzun zamandan beri ilgilendiği konulardandır. Zaman içerisinde değişen ihtiyaçlar ve teknolojik yeniliklerle beraber insanlar arası iletişim artmış ve iletişim daha kolay hale gelmiştir. Teknolojideki yenilikler ve milletlerin birbiriyle olan ilişkilerinin artması yabancı dil öğrenimine olan ilgiyi de artırmıştır. "Türk dili de 220 milyona ulaşan konuşuruyla sıralamada tek bir dil olarak kabul edilmelidir. Bu ölçütlerle Türk dili dünyada en fazla konuşuru bulunan diller arasında beşinci sırada       yer          almaktadır(       Akalın,         Erişim         Tarihi: 14.02.2013, http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/sukru_haluk_akalin_turk_dili_dunya_dili.pdf).

          Dünyada ana dili konuşuru olarak sayı bakımından beşinci sırada yer alan Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenmek isteyen kişi sayısı ise her geçen gün daha çok artmaktadır. Bu alandaki çalışmalar son yirmi yıl içerisinde özellikle de son yıllarda yoğunluk kazanmıştır. Türkiye'de son yıllarda her şehirde en az bir üniversite bulunması sağlanmış; 2010 yılında alınan bir karar ile YÖK denetiminde gerçekleştirilen Yabancı Öğrenci Sınavı (YÖS) kaldırılarak bununla Türkiye'de lisans ve lisansüstü öğrenim görmek isteyenlerle Türk üniversiteleri arasındaki psikolojik bariyerinde kaldırılması amaçlanmıştır. Kendi kabul şartlarıyla öğrenci alan üniversiteler; ortaya çıkan talep karşısında, bu öğrencilerin çok büyük bir kısmı Türkçe eğitim veren bölümlerdeki derslere hazır hale getirilmesi için kendi bünyelerinde TÖMER'ler oluşturmaya başlamışlardır (Durmuş, 2013: 109-110). Fakat akademik olarak yeterli seviyede çalışma henüz yapılmamıştır. Buna rağmen Türkiye ve dünyadaki devlet ve vakıf üniversitelerindeki Türkçe Öğretim Merkezleri'nin sayısındaki artış bu alana olan ilginin arttığını göstermektedir.

Türkiye'nin son yirmi yıl içerisinde gerçekleştirmiş olduğu sosyo-ekonomik atılım sayesinde komşularının, Asya ve Avrupa ülkelerinin dikkatini çekmiş ve birçok ülkeden insan Türkçe öğrenmeye başlamıştır. Gelişen teknoloji sosyal bir varlık olan ve sürekli sosyalleşme ihtiyacı bulunan insanın diğer insanlarla olan iletişimini kolaylaştırmıştır. Sadece iletişim alanında değil tıp ve ekonomi gibi alanlarda da birçok kolaylık sağlayan teknolojik gelişmeler eğitim alanında da birçok yenilik ve kolaylığa imza atmıştır. Günümüzde birçok alanın yanı sıra dil öğretimi alanında da teknoloji kullanılmaktadır. Akıllı tahta ve defterlerin kullanımı ile beraber etkileşimli cdler ile online eğitim gibi kavramlar bu sayede eğitim literatürümüz içerisine girmiştir. Teknolojik gelişmelerin beraberinde getirdiği internet de özellikle iletişim ve haberleşme alanında birçok kolaylık sağlamıştır. Facebook, Twitter ve Instegram gibi sosyal medya organları her geçen gün sayısını artırmakta ve çok hızlı metin, fotoğraf ve video paylaşımına yardımcı olmaktadır. Teknoloji ile beraber değişimin çok hızlı olduğu dünyamızda; 21.yüzyılın modern eğitim modellerinde kullanılabilecek araçların başında Web 2.0 uygulamaları olabileceği üzerine birçok araştırma yapılmaktadır. Öğrencilerin internet kullanımları incelendiğinde bloglar, podcast'ler, vikiler, Facebook ve MySpace gibi sosyal ağ siteleri, sanal dünyalar, video ve fotoğraf paylaşım siteleri gibi Web 2.0 teknolojilerini yoğun bir şekilde kullandıkları görülmektedir. internetin kullanımı öğrencilerin sosyal yaşamları kadar akademik hayatlarına da önemli katkılar sağlamaktadır (Genç, 2010: 238).

Devamını okumak için tıklayınız...

Türkçeyi Yabancı Dil Olarak Öğrenenlerin Türkiye'de Kültüre Ve Dine Ait Algıları

Son on yılda yaygınlaşan ama geçmişi 1980'li yıllara kadar uzanan Türkiye'de yabancılara Türkçe öğretiminin eğitim alanındaki önemi, her geçen gün artmaktadır. Üniversitelere bağlı Türkçe Öğretim Merkezleri bünyesinde başlayan çalışmalar, Türkiye Bursları adı altında yapılandırılmıştır. Bu yapılanma Yunus Emre Enstitüsü gibi kuruluşlar tarafından desteklenerek gelişimini sürdürmektedir. Türkçe öğretiminin sadece dil öğretiminden ibaret olmadığı, aynı zamanda farklı coğrafyalardan gelen öğrencilerin dinî, kültürel ve sosyal uyumlarının da önem arz ettiği görülmektedir. Yabancı öğrencilerin Türkiye'ye geldiklerinde kültür ve din algıları, İslamiyet'e dair doğru/yanlış bilgileri, Türkçe öğretim sürecini etkileyen unsurlar olmuştur.

Bu çalışmada, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi'nde bir yıl Türkçeye hazırlık eğitimi alan yabancı uyruklu öğrencilerin, Türkiye'ye geldiklerinde Türk kültürü ve İslam dinine dair düşünceleri, incelenmeye çalışılacaktır. Bunun için ESOGÜ TÖMER'de A2 düzeyinde Türkçe öğrenen 19 doktora öğrencisine açık uçlu dört soru sorularak kültür ve din algıları öğrenilmeye çalışılmış, aynı zamanda A2 kuru boyunca kültür ve din ile ilgili ifadeleri öğretmen tarafından günlük tutularak kaydedilmiştir. Çalışma grubundaki öğrencilerin dinî algıları ve inançları ile Türk kültürü hakkındaki ön bilgileri kayıtların analiziyle tespit edilmiştir. Bu çalışmadaki bulgulara göre, Türkiye'ye gelen yabancı öğrencilere Türk kültürü ve İslam dinini tanıtacak bir oryantasyon çalışmasının yapılması ve bu doğrultuda bir eğitim programı hazırlanması önerilmiştir.

Dil hakkında yapılan her tanım, dili tam olarak ifade edemez. Çünkü dil bünyesinde girift bir yapıyı barındırır. Ama basit bir ifade ile dil, bir anlaşma aracıdır. İlk olarak karşılaştığımız dil, anadilidir. Anadili "Başlangıçta anneden ve yakın aile çevresinden, daha sonra da ilişkili bulunulan çevrelerden öğrenilen, insanın bilinçaltına inen ve bireyin bir toplumla en güçlü bağlarını oluşturan dildir" (Aksan, 1994, s. 66). Bu çerçevede dil toplumla iç içe yaşayan ve gelişim gösteren; o çağın kültür, teknoloji ve sosyal hayat gibi etkenleri ile iletişime geçerek kendini değiştirebilen bir ifade vasıtasıdır.

"Kültür biyolojik olarak kalıtım yoluyla aktarılmaz, öğrenilir" der antropolog Ralph Linton ve bunu insanlığın "toplumsal kalıtımı" olarak adlandırır. Kişi, kültürü içinde büyüyerek öğrenir. Ve kültürün bir nesilden diğerine aktarılması sürecinekültürlerimedenir(Haviland, Prins, Walrath ve Mcbride,2008, s. 113). Dil toplumun bir parçası olarakkültürunsuruyla da iç içedir. Dil, Türk kültür mirasının özüdür. Derlenmiş metinler sözlü edebiyat ve mitolojinin anahtarlarıdır. Bir dilin kaybı yalnızca dil çeşitliliğinin kaybı değil, aynı zamanda dilin aracılık ettiği kültürün de kaybıdır (Johanson, 2011, s. 57). Dil unsurları toplumların kültürel birikimi içerisinde mi oluşur; yoksa dil mi kültürü oluşturur bu tartışılır. Belki de bu ayrımı yapmak doğru değildir. Bazen bu tür dinamikler birbirini tetikleyen, bazen geliştiren, bazen de gelişime ket vuran bir durum arz edebilir. Ama bir gerçek var ki dil ile kültür ayrılmaz bir bütündür ve bu bütün içerisinde dil ve kültür ele alınmalıdır. "Dil kültür yapısını bir arada tutan çimentodur; ya da tek yanlı izlenimleri gidermek amacıyla başka benzetmelere başvurduğumuzda dil, kültür alanının her yanını aydınlatan güneştir; dil: kültür kilimini dokuyan ipliktir; dil: tüm kültür anıtlarının yansıdığı akarsudur" (Uygur, 1996, s. 19). Bu tanıma da bakacak olursak dil, kültürü çağlar ötesine taşıyan bir araç olarak karşımıza çıkar.

Antropolojinin (insan biliminin), kültürleri, sosyal yaşam ve düzenleri inceleyen dalı sosyal-kültürel antropolojidir. Din Antropolojisi ise sosyal-kültürel antropolojinin alt dallarından biridir. Bu, kültür ile din kavramının karıştırılmasına neden olabilir. Çünkü dinî kavramlar ile kültür kavramlarını

Türkçeyi Yabancı Dil Olarak Öğrenenlerin Türkiye 'de Kültüre ve Dine Ait Algılarıkategorize ederken bazı davranış ve inanışlar bir biri içerisinde kaybolmuş olgular olarak ortaya çıkabilir. Mesela batıl inanışlar olarak tabir edilen baykuş ötmesinin uğursuzluk getirmesi, gûl ve gulyabaniler gibi inanışlar, dinî inanış mı yoksa kültür mü olduğu biraz da bilgi eksikliği ile birlikte birbirine karıştırılmaktadır (Çelik, 2013, s. 104).

Bir toplumun kendine özgü nitelikleri, insanın ancak başka toplumlarla karşılaşmasında, bir araya gelmesinde belirginleşir (Aksan, 2011, s. 17). Bu durum yabancılara Türkçe öğretiminde de görülmektedir. Türkçenin öğretiminde kültür aktarımı yapılır kendinî (İslam dini) hususlar da dile getirilmektedir. Özellikle, Türkçenin Türkiye'de yabancılara öğretimi konusunda İslam dinine ait bazı bilgilerin de verilmesi yabancı öğrencilerin dilini öğrendiği toplumun inanç değerlerini kavraması konusunda dil öğrenimi ile bütünlük oluşturmaktadır. Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenenlerin bazı kültürel öğeleri dinî öğe olarak, bazı dinî öğeleri de kültür öğesi olarak algılaması, ayrıca geldikleri ülkelerde İslam dinine veya Türk kültürüne ait ön yargıları, Türkçeyi öğrenmede bazı problemler doğurmaktadır. Mesela Moğol bir öğrencinin ülkesinde karşılaştığı Türk kökenli arkadaşları tarafından kâfir sıfatı ile anılması, o öğrencide Türkler ile ilgili yanlış bir düşünceye sebep olmuş ve Moğol öğrencinin derse olan ilgisini düşürmüştür. Bu durumun tüm Türkler için geçerli olmadığı, bazı kişilerin bireysel düşüncesi olduğu ve Türkiye'de bu durumun kesinlikle dile getirilmeyeceği anlatılınca öğrencinin derse olan ilgisinin arttığı gözlenmiştir.

Kültürel bir öğenin din olgusu olarak algılanması ya da din olgusunun kültürel bir ritüel halini alması dil öğretimini de olumsuz etkileyen faktörler arasına girmektedir. Çünkü Türkçenin öğretimi sırasında İslâmî bazı terimlerin yer alması -dua etmek, ramazan bayramı, zekât vermek, vb.- İslam coğrafyasından gelen öğrenciler ile ortak dil kullanımını doğurmaktadır. İslam dinine ait olmayan bir olgu, İslam dininin olgusu olarak nakledildiği takdirde, İslam coğrafyasından gelen öğrenciler artık dil öğretiminden ayrılarak odaklanmalarını din kavramına götürmektedir ve asıl amaç olan Türkçenin öğretiminden uzaklaşılmaktadır. İhtilafa düşülen her konuda dil öğretimi ikinci plana atılmaktadır. Öğrenci tarafından anlatılan her konunun önce doğruluğu sonra dil özellikleri incelenmektedir. Dil öğretiminde vermiş olduğunuz bilgide eksiklik ya da yanlışlık olursa öğrencinin dil öğrenimini arka plana atması kaçınılmazdır. Ama "kültürün din üzerindeki etkisi" ifadesini kullanmak da yanlıştır. Çünkü din değişmez bir olgu iken kültür canlı ve değişime açık unsurları içerir. John Hick, benimsenip kabullenilen bir öğenin inanç hâline gelmesi sırasında geçirmiş olduğu safhaları şöyle anlatır:

Devamını okumak için tıklayınız... 

 

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...