Danimarka’da Akademik Türkçe Çalışmaları

      Türki dilleri ve Türk kültür tarihi alanlarında en büyük adımlardan birinin Danimarkalı akademisyen Vilhelm Thomsen’in büyük çabaları sonucunda atıldığı herkesçe bilinen bir gerçektir. Elbette eski Türk alfabesinin çözülmesinden söz ediyorum. Bu gelişmenin, Türklerin geçmişlerini daha derinden anlamalarına ve Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüyle birlikte kurulan yeni Türk kimliğine son derece büyük katkısı olmuştur.

      Mayıs 2001’de, Kazakistan Cumhuriyeti bağımsızlığının onuncu yılını kutlarken, eski Türkçe yazıtlar üzerine eğilen bir konferans düzenlenmişti. O konferansa Vilhelm Thomsen ve onun Türkoloji’ye katkıları konulu bir sunuş yapmak üzere davet edilmiştim. Astana’da yeni kurulan üniversite yönetimi, Türkoloji’ye özel katkılarından dolayı bir V. Thomsen ödülü koymaya ve adını bölüme asmaya karar vermişti. O halde, ölümünden yüz seneyi aşkın zaman geçmiş olduğu halde V. Thomsen hala onurlandırılmaktadır ve hala Türki halkların ulusal kimliklerini kurmalarında bir rolü vardır.

      Vilhelm Thomsen’in bir Türkolog olduğu şeklinde yaygın bir kanaat vardır. Ancak Thomsen, Kopenhag Üniversitesi’nde çalıştığı dönemde, yani 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın ilk on yıllarında, bu üniversitede Türkoloji başlıklı bağımsız bir alan yoktu. Thomsen karşılaştırmalı dil bilimi hocasıydı ve aslında temel ilgisi uzun yıllar boyunca Baltık ve Fin dilleri arasındaki temaslardı. Bunun yanı sıra uzun yıllar Etrüsk ve eski Anadolu dilleri incelemelerine de katkılarda bulundu. Ancak eski Türk alfabesini çözdükten ve bu alfabede yazılı yazıtları çevirdikten sonra tüm çalışmalarını Eski Türkçe’ye adadı. Hatta, Türk ve Fars unsurlarını da içeren Doğu Türkistan kültürel tarihi üzerine uzun bir makale yazması da bundan sonradır. Bu bağlamda, Orta Asya’ya yapılan çeşitli keşif gezilerinin sonuçlarından da esin almış, özellikle de dört Alman kaşifin Doğu Türkmenistan’a düzenledikleri gezi dönüşü Berlin’e getirdikleri bir dolu elyazmasından etkilenmiştir.

     Her ne kadar Thomsen’in Türkoloji konularında yazdığı makaleler tüm üretiminin dörtte biri kadarını oluştursa da, hoca olarak Türkçe öğretmesi çok  nadirdir. Thomsen’in ardından gelenler Türkçe konusunda daha az aktif çalıştılar. Aslında din tarihçisi olan öğrencilerinden Vilhelm Gronbech yazdığı doktora teziyle Türkoloji’ye bir katkıda bulundu. Bu tez Danimarkaca yazıldığından ilk zamanlar büyük bir ilgi çekmedi. 1902 senesinde yayınlanan “Forstudier til tyrkisk lydhistorie” başlıklı tez oldukça uzun zaman sonra John R. Krueger tarafından İngilizce’ye çevrildi. İngilizce “Preliminary Studies in Turkic Historical Phonology” (Tarihsel Türki Fonolojisi için Ön Çalışmalar) adıyla 1979 yılında Bloomington’da basıldı.

     İslami kültürde yüksek ordinaryüs profesörlüğün, 1918 senesinde kurulmasıyla da ilgiler çağdaş Türkiye üzerine çevrildi. Johannes Ostrup bir bilim adamı olduğu kadar bir gezgindi de. 19. yüzyılın sonlarında Yakın Doğuyu ziyaret etmiş, Kopenhag’a at sırtında bir dönüşünde büyük ilgi toplamıştı.

    Pek çok Yakın Doğu ülkesi hakkında birince elden topladığı bilgilerle ‘Modern Osmanlı Edebiyatı’, ‘Türk Halk Şiiri’ gibi dersler vermiştir. Dolayısıyla bir kaç sene Danimarka’da Türkoloji’de iki branş vardı: Dil bilim ile daha çok edebiyat ve kültürle ilgilenen ikinci branş. Ancak aslında İngilizce ve Almanca çalışan oğlu Kare Gronbech akademik çevrelerde daha da büyük bir şaşkınlık yaratacak bir tez yazdı. O sırada lisede öğretmenlik yapıyordu. 1935 senesinde Kopenhag’da verdiği doktora tezi Türkoloji literatürünün en büyük klasiklerinden biri oldu: “Der Türkische Sprachbau” (The System of Turcic Languages). Bu eser 1994 senesinde Türk Dil Kurumu tarafından “Türkçe’nin Yapısı” adıyla yayınlanmıştır. Bu çalışmanın yeni ve kalıcı olan yönü ise, yazarının Türki dilleri içeriden anlamaya ve tarif etmeye çalışmış olması, kendi tabiriyle Türki dillerin ne söylemeye çalıştıklarını, neleri de söylemeden bıraktıklarını bulmaya çabalamış olmasıdır. Orta Asya, Doğu Türkistan ve Orta Moğolistan’a düzenlenen bir keşif gezisine katılmış, bu bölgelerin edebiyatlarını toplamayla uğraşmıştır. Bu eserlerle evindeki kütüphaneyi oluşturmuş, bu da daha sonra Orta Asya Enstitüsü kütüphanesinin temelini oluşturmuştur. Aynı zamanda ‘Yüksek Ordinaryüs Profesörlük’ unvanı getirilmiş, Kare Gronberg de 1947 senesinde bu unvanla onurlandırılmıştır.

Kare Gronberg, Türki, Moğol ve Maçu-Tungus dillerini kapsayan geniş bir alanda hocalık yapıyordu. 1952’den, enstitünün kapatıldığı 1980 senesine kadar kendisine Türkçe konusunda Kare Thomsen Hansen asistanlık yapmıştır. Kare Gronbech’in önemli çalışmalarından biri de, Türk dil tarihi ve kültürü açısından çok önemli olduğunu düşündüğü eski Türkçe metinlerin editörlüğünü yapmasıdır. Bunlar arasında Codex Cumanucus ile bunun için yayınladığı bir sözlük ve Rabguzi anlatıları ve kehanetleri “Kısas al-anbiya” da bulunmaktadır. Bu bağlamda, Türkçe Çalışmalarının anıtsal el kitabı, “Philologiae Turcica Fundamenta”nın planlanmasındaki çok önemli rolünü de mutlaka belirtmeliyiz. Bu eserin birinci cildi, Gronberg’in ölümünden iki sene sonra 1959’da yayımlanmıştır.

Orta Asya Enstitüsü, Kare Thomsen ile Iben Raphael Meyer’in fonetik ve temel olarak Türki dillerin tipolojisi ve yeniden yapılandırılması üzerine yürüttüğü çalışmaları sürerken 1980 yılında kapatılmıştır.

Kopenhag Üniversitesi’ndeki Türkçe çalışmaları 1997 yılında yeniden başlamıştır. Bu, Carsten-Niebuhr Yakın Doğu Çalışmaları Enstitüsü’nün çalıştığı konulardan biri olarak planlandı. Bu enstitünün iki büyük bölümü “Eski Yakın Doğu” ile “Yeni Yakın Doğu”dur. Birinci bölümün çatısı altında Yakın Doğu arkeolojisinin yanı sıra Eski Mısırca ve Asurca gibi kimi eski diller çalışılmaktadır. İkinci bölümde ise İslam ile özdeşleştirilen bölge halklarının dilleri, edebiyatları ve sınırlı da olsa tarihleri çalışılmaktadır. İslamı genel olarak bir dinsel ve siyasi sistem olarak alıp çalışanlar da bulunmaktadır. Son olarak da İbrani dili ve edebiyatı çalışılmaktadır. Danimarkaca’da bir filoloji alanı ilgili dille aynı kelime ile adlandırıldığından, araştırma ve öğretimin genellikle dil ile sınırlı olduğu izlenimi uyanıyor. Örneğin başka bir dilde İranistic ya da İran çalışmaları olarak adlandırılacak bir alan Danimarkaca’da basitçe “Persisk” olarak adlandırılıyor, tıpkı “Arabisk” ya da “Tyrkisk” gibi. Halbuki bu sonuncusundan kasıt Türkoloji ya da Türk Çalışmaları’dır.

Bu alanda sadece dil öğretimi yapılıyor zannedilebilir. Halbuki edebiyat da bu adlandırmaya giriyor, ancak tarih girmiyor; ne siyasi ne kültürel ve ne de dil bilimsel anlamda. Benden de ta en başından beri tamamen modern Türk dili ve edebiyatına, Türkiye Cumhuriyeti odağıyla yoğunlaşmam istendi. Benim görüşüme göre bu sadece bilimdışı bir yaklaşım değil, aynı zamanda öğrencilerin Türk toplumu konusunda düzgün bir bilgi edinmelerini de engelleyecek bir şey. Hem Arapça’da hem Farsça’da klasik edebiyat da öğretilirken, Türkçe öğrencileri, cumhuriyetin kuruluşundan önce bir Türk kültürü yokmuş gibi bir izlenime kapılıyorlar, ki bu Türkiye’de ve hatta dışarıda da pek çok kimse tarafından edinilen bir izlenim. Bir keresinde ben kendi Türkçe öğrencilerimden birinci sömestrde “Aslında bir Türk kültürü yok.” gibi bir görüş duymuştum. Onları aksine ikna etmem gerekti. Bu görüş bir yandan elbette yukarıda söz ettiğim nesnel nedenden, yani Türklere ait her şey cumhuriyetle birlikte başladı görüşünden kaynaklanıyor. Ancak Danimarka özelinden gelen nedenler de söz konusu.

Şimdi söyleyeceklerim kimi dinleyicilere polemik gibi gözükebilir. Ancak, söylemek istediğim noktayı olabildiğince az sözle anlatmaya çalışacağım.

Önemli bir gözlemim şu: Örneğin, ‘göçmenler sorunu’ adı verilen durum çerçevesinde, basında, televizyonda, haberlerde, çeşitli programlarda bu konuya değinilmeyen tek gün yok. Burada özellikle ilginç olan, asıl sorunun Müslüman göçmenlerle ilgili görülüyor olması. Bu göçmen grubu, geldikleri farklı etnik, dilsel ve kültürel geçmişlere rağmen homojen bir grup olarak görülüyorlar. Sıradan bir Danimarkalı için Sudanlı, Lübnanlı, Türk ya da Afgan fark etmiyor ve bu aynılık medya ve -kısmen çok etkili olan- sağcı politikacılar tarafından kullanılıyor. Televizyonda, tüm genç Müslüman kadınlar Danimarkalı erkeklere köle olarak satılmalı diyen bir politikacı duyduğunuzda ve bu insanın ırksal nefrete teşvik suçuyla suçlanmadığını gördüğünüzde ve Danimarkalı bir Protestan rahibin Danimarkalıların her zaman tek halk, tek dil, tek din altında yaşayan homojen bir grup olduğunu söylediğini duyduğunuzda, Danimarka’da yaşayan yabancı gençlerin nasıl bir baskı altında olduklarını anlıyorsunuz. Bu göçmenlerin, kendilerine tüm hayatları boyunca Danimarkalı olan her şeyin iyi, olmayan her şeyin kötü olduğu öğretilince hissettikleri baskı olabildiğince Danimarkalı olmaya çalışmak şeklinde olacaktır.

Yabancıları bu şekilde görmenin etkilerinden biri de öğrencilerin Türkçe öğrenmeye karar verdiklerinde beklentilerinin çok düşük olması. Danimarkalı öğrenciler, modern Türkçe öğrenmeyi yapacak başka bir şey olmadığı zaman düşünüyorlar. Türk öğrenciler ise bunu kolay yoldan üniversite derecesi almak olarak düşünüyorlar. Ancak bunlar, genel olarak olumsuz olan bir atmosferde, en azından bölüme öğrenci çekiyor, hatta öğrenci işlerinin beklediğinin de üstünde bir sayıda.

Öğrencileri Türkoloji’nin karmaşıklığına sokmak, onlara modern Türkçe öğrenmekten ve bir miktar modern edebiyat okumaktan öte başka nelerle uğraşabilirler konusunda bir fikir vermek için “Türki Diller ve Halklar” adlı bir ders açtım. Bu ders, Türki dillerin sistemi ve sınıflandırılmasına ve Türki halkların kültürel tarihine bir giriş niteliğinde. Derste Orhon yazıtlarından başlayıp, öğrencilerin asıl Türkçe çalışmalarının başladığı Osmanlı İmparatorluğunun sonuna kadar edebiyat ve dinsel, siyasal tarihlere yoğunlaşıyorum.

Sonunda lisans derecesinin alındığı üç yıllık sürede, konuşma ve gramatik analizlerle pekiştirilen çeviri içeren Türkçe’ye Giriş ve yorumlamadan çok yine gramatik analizlere eğilerek metin okumaları yaptığımız Modern Türk Edebiyatı’na Giriş dersleri var. Bu edebiyat dersi ikinci sene verildiğinden ve hala dil öğrenme sürecinin bir parçası olarak düşünüldüğünden bu şekilde tasarlandı. Metin okumalarına paralel olarak modern Türk Edebiyatı’nın gelişimini de anlatıyoruz. Verilen derslerden bir başkası, ‘Modern Türkiye’de Politika ve Toplum’. Bu, öğrencileri diğer derslere nazaran daha çok çeken ders aslında. Bunun çeşitli açıklamaları olabilir. Bu açıklamalardan biri öğrencilerin kafalarındaki Türkiye ile ilgili, kadın sorunu, kadın özgürlüklerinin kısıtlı oluşu, türban sorunu, laiklik ve din arasındaki sürtüşmeler, Kürt sorunu, neden bu kadar çok Türk ülkesini terk ediyor gibi sorulara yanıt arıyor olmaları.

Benim gördüğüm kadarıyla bunun başka bir nedeni de, dürüst olmak gerekirse, dil bilimsel açıdan çok az bir ilginin olması. Bu dili öğrenmek dışında farklı bir ilgi duyan az. Bu yine bir dil bilincinin yokluğuna dayanıyor. Benzer şikayetleri Danimarkalı Arapça ve Farsça hocası meslektaşlarımdan da duyuyorum. Öğrencilerden gelen ödevlerde neredeyse anlaşılmaz kötü bir Danimarkaca ile çok fazla karşılaşılıyor. Sadece gündelik bir dilden tutun, argoya kaçan bir dille yazılmış ödevlerle karşılaşıyoruz. Bu dil bilinci eksikliği, dil üzerine konuşma yeteneğinin olmayışıyla da ortaya çıkıyor, zira bu öğrenciler üstdilin uluslar arası terminolojisini hiç öğrenmeden geliyorlar üniversiteye. Yani, ‘özne, nesne, fiil, sözdizimi’ gibi terminolojinin tamamını dil derslerinde en baştan vermemiz gerekiyor, zira bunlar lisede verilmemiş.

Bu nokta bizi, yine farklı kökenlerden gelen başka tür bir dil sorununa götürüyor: Türkçe yazılı herhangi bir metin üzerinde Danimarkaca bir literatür çok kısıtlı. 2000 senesinde Türkçe öğretimi için bir kitap yayınlandı. Ancak üniversitede kullanılabilecek bir kitap değildi, zira terminoloji Danimarkacaydı ve kimi yerlerde yazarın uydurduğu terimleri içeriyordu. Fakat öğrenciler uluslar arası gramatik ve dil bilimsel terminolojiye aşina olmalılar, çünkü giriş derslerini tamamladıklarında, Türkçe üzerine yabancı literatürü takip edebilecek durumda olmaları gerekiyor. Dolayısıyla, tüm dünyada standart olarak kabul edilen Lewis’in Türkçe gramer kitabı, Danimarkalı öğrenciler tarafından anlaşılmıyor, çocuklar bu kitabı kullanmayı reddediyorlar. ‘Philologiae Turcicae Fundamenta’ gibi temel bir Türkoloji kitabı ile üzerine yazılmış İngilizce, Almanca ve Fransızca makalelere hiç bir ilginin olmadığını söylememe bile gerek yok. Bu örnekte öğrencileri ürküten şey ise başlığının Latince olması.

Şu ana kadar söylediklerimi sadece şikayet olarak yorumlarsanız hataya düşersiniz. Türkçe çalışmalarına bu kadar cahilce başlayan öğrenciler pozitif yönde şaşkınlığa uğruyorlar ve yarı yolda bırakmazlarsa daha sonra konuya kendilerini çok fazla verebiliyorlar. Ve büyük bir ilgi ve gayret gösteren bir avuç öğrenci böyle bir kendini vermeyi meşrulaştırıyor. Maalesef Danimarka üniversite sistemi bu tür gayretleri ödüllendirmiyor, zira Danimarka üniversitelerinde sadece sayılar konuşuyor. Bütçe, sınavları geçen öğrenci sayısı üzerinden çıkarılıyor. Şu anda Beşeri Bilimler Fakültesi büyük borç içinde ve iflasın eşiğinde. Bunun ilk akla gelen sonuçlarından ikisi, Türkçe gibi sözüm ona ‘küçük alanlar’a sadece iki yılda bir öğrenci alınabilmesi ve iki sömestr olarak planlanan derslerin bir sömestre sıkıştırılması. Vilhelm Thomsen bu günleri görse mezarında kemikleri sızlardı.


Kopenhag Carsten Niebuhr Üniversitesi - Yrd.Doç.Dr. Wolfgang SCHARLIPP

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...