Yabancılara Türkçe Öğretiminde Ebubekir Kânî Modeli

Ebu Bekir Kâm Efendi XVIII. Yüzyılda yetişmiş, devrinin önde gelen ilim ve sanat adamlarından birisi olarak görülmektedir. Kırk yaşından sonra memleketi Tokat'tan ayrılıp İstanbul'a gelerek Divan kaleminde görev yapmıştır. Daha sonra Silistre, Eflak, Rusçuk ve çevresini gezen şair buradaki yöneticilerle dostluklar kurmuştur. Tebliğde Kânî'nin Balkanlar'da geçen yaşamında Eflak Voyvodası İskerletzâde Konstantin'in yeğenine Türkçe öğretmek amacıyla yazdığı Be-nâm-ı Havâriyyûn-ı Bürûc-ı Fünûn adlı eseri üzerinde durularak eserdeki Türkçe öğretimi modeli değerlendirilecektir.

Yabancı dil olarak Türkçenin öğretiminin, henüz yeni olmakla birlikte son yıllarda üzerinde ciddi çalışmaların yapıldığı bir uzmanlık alanı haline geldiği görülmektedir. Avrupa Konseyi'nin 2001 yılını Avrupa Diller Yılı ilan etmesinin ardından dil öğretimine, dolayısıyla Türkçenin yabancı dil olarak öğretilmesine yönelik ilgi de geçen zamana nispetle artarak devam etmektedir.

Türkçenin yabancı dil olarak öğretilme süreci, tarihi perspektifi içinde giderek önem kazanmış olmakla birlikte, Türkçenin yabancılara öğretilmesi aşamasında yararlanılabilecek yöntem ve yaklaşımlarla, konuyla ilgili yapılmış çalışmalara ihtiyaç da paralellik göstermektedir.

Kânî'nin XVIII. yüzyılda kaleme almış olduğu "Be-nâm-ı Havâriyyûn-ı Bürûc-ı Fünûn" isimli eseri Türkçenin yabancılara öğretilmesi konusunda bir model olmanın yanında biçim ve muhtevasıyla da alanında yararlanılabilecek önemli çalışmalardan birisi olması yönüyle bu tebliğin konusu olmuştur.

Tokatlı Ebû Bekir Kânî Efendi'nin yabancılara Türkçe öğretimi konusuyla ilgili söz konusu eserine geçmeden önce şâirin hayatına dair kısa bir hatırlatma yapmakta yarar bulunmaktadır:

Kânî, gerek devrinin, gerekse sonraki dönemlerin kaynakları tarafından XVIII. yüzyılın yetiştirdiği, dönemin önemli mizah ustalarından, âlim ve şâir kişiliği ile tanınmış önemli isimlerinden birisi olarak tanımlanmaktadır. Hayatına dair şâir biyografileriyle ilgili temel başvuru kaynakları arasında sayılan başta şuarâ tezkireleri olmak üzere, ölümünden sonraki çeşitli kaynaklarda yer alan bilgilerin sınırlı bir çerçevede kaldığı görülmektedir. 

Ebû Bekir Kânî Efendi 1712 yılında Tokat'ta dünyaya gelmiştir. Doğumu ve ailesi ile ilgili kaynaklarda bunun dışında herhangi bir bilginin yer almadığı Kânî, tahsil hayatına Tokat'ta başlamıştır. İlk zamanlar derbeder bir yaşam süren şâirin, gençlik yıllarında nükteli biçimde söylediği şiirlerle şöhrete kavuştuğu bilinmektedir. 

Tanınmaya başladığı gençlik yıllarında, iç dünyasındaki bunalım ve çalkantıların devam ettiği bir dönemde, Mevlevî şeyhi Abdülahad Dede ile karşılaşan şâir, ona intisap ederek kırk yaşlarına kadar Tokat Mevlevîhânesine devam etmiştir.

Ebû Bekir Kânî Efendi, şiirdeki asıl şöhretine kaynaklarda belirtildiği kadarıyla 1755 yılında Hekimoğlu Ali Paşa ile tanıştıktan sonra ulaşmıştır. Dönemin Trabzon valisi olan Hekimoğlu Ali Paşa, sadrazam olarak görevlendirildiğinden İstanbul'a dönerken Tokat'a uğramış, burada Kânî tarafından kendisine bir kaside sunulmuştur. Kânî'nin yetenekli bir genç olduğunu fark eden Paşa, onu yanına alarak İstanbul'a götürmüştür.Kânî'nin İstanbul'a gelişiyle birlikte sanat yaşamı da ciddi anlamda değişime uğramıştır.

Kânî İstanbul'a geldiğinde ilk iş olarak eğitim düzeyinin artması ve devlet terbiyesi alması için Dîvân-ı Hümâyûn kaleminde eğitimine devam etmiş ve kısa sürede Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn pâyesini alarak devlet kademesinde işe başlamış, memur olmuştur.

Ebû Bekir Kânî, İstanbul'daki yaşamından ve işinden sıkıldığı bir dönemde kendisinin İstanbul'a gelmesine vesile olan Ali Paşa'nın Silistre'ye gitmesini de fırsat bilerek onunla birlikte önce Silistre'ye daha sonra da Paşa'nın yanından ayrılarak Eflak, Rusçuk ve civar bölgelere geçmiştir. Şairin bu bölgelerde kâtiplik yaptığına dair bilgiler içeren çeşitli kaynaklar bulunmaktadır.

Ebû Bekir Kânî'nin rivâyetlere dayalı olarak Bükreş'te geçirdiği yıllarda, içkiye mübtelâ olduğu ve düşkün bir yaşam sürdüğünden de söz edilmektedir. Kânî'ye atfedilen ünlü "Kırk yıllık Kânî olur mu yani" sözü de yine bu dönemle ilgili olarak şâir etrafındaki anlatılar arasında yer almaktadır.

Kânî, 1755 yılında İstanbul'dan ayrıldıktan sonra yaşadıklarını Dîvân'ında yer alan Hasb-i Hâl'inde ayrıntılı olarak kaleme almış, Eflâk ve Rusçuk gibi gezip dolaştığı beldelerle ilgili izlenimlerini bu şiirinde dile getirmiştir:

Kânî'nin gurbet hayatı 1782 yılına kadar devam etmiştir. Bu tarihte Sadrazam Yeğen Mehmed Paşa'nın davetiyle İstanbul'a dönmüş ve kendisinin divan kâtipliği görevinde bulunmuştur. Ancak saray âdâb ve erkânına uyum sağlamakta zorlanan şair, Paşa'nın sırlarını ifşâ etmesi üzerine idama mahkûm edilmiş, Reisü'l-küttâb Hayri Efendi'nin araya girmesiyle bu cezadan kurtularak kalebent olarak Limni adasına sürgüne gönderilmiştir. Limni adasında sefaletle geçen sürgün yıllarının ardından hayatının sonlarına doğru affedilerek İstanbul'a dönmüş ve Kasım 1791 yılında vefat etmiştir.

Hakkında yazılanlar ve söylenenler bir bütün olarak değerlendirildiğinde onun mağrur, makam ve mevki sevdalısı olmayan, lakayt, hazırcevap, keskin zekâlı, kalender-meşrep, nüktedan ve rint bir şahsiyet olduğunu ortaya koymaktadır.

Şâirle ilgili bu kısa hatırlatmanın ışığında onun Balkanlarda geçen hayatı, esasında bu çalışmanın özünü oluşturmaktadır. Şairi Tokat'tan İstanbul'a taşıyan Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa'nın sadaretten azledilerek Silistre'ye gönderilmesi, İstanbul'daki siyasi gelişmelerden bunalan Kânî için de âdeta kurtuluş vesilesi olmuştur.

Bir mektubunda "Bu kirli sarıklı Kânî, caddeleri ve Pazar yerlerini süsleyen, muhteşem giysiler içindeki devlet erkânıyla aynı seciyede olmadığından İstanbul'dan ayrılmak zorunda kalmış ve Silistre denen İslâm'ın bu sefil hânesini kendisi için bir huzur yeri olarak görmüştür." diyerek düşüncelerini açıklamaktan geri kalmamıştır.

Kânî, Silistre'de Paşa'nın yanında bir süre kaldıktan sonra huzurundan ayrılarak Eflak, Rusçuk gibi çevre bölgeleri dolaşmıştır. Buralardaki yerel yöneticilerin kâtipliklerini de yapan şâir, Eflak Voyvodası İskerletzade Konstantin Bey'in Bükreş'te özel kâtipliği görevinde de bulunmuştur. Şâir ile ilişkilerini geliştiren Voyvoda Konstantin, ondan yeğeni Alexsandr'a Türkçe öğretmesini istemiş, Kânî de bu isteği yerine getirerek Alexsandr'a Türkçe dersleri vermeye başlamıştır. Şâirin, Alexsandr'a Türkçe öğretmek amacıyla yazmış olduğu "Be-nâm-ı Havâriyyûn-ı Bürûc-ı Fünûn" adlı eseri tebliğimizin konusunu oluşturmaktadır.

Söz konusu eser, "sebeb-i te'lif" bölümünde de anlatıldığı gibi Alexsandr'ın Türkçeyi daha iyi öğrenmesine ve Türkçesini ilerletmesine katkı sağlamak üzere yazılmıştır. Eserin ikisi Türkçe, biri Farsça olmak üzere bilinen üç yazma nüshası bulunmaktadır. Türkçe nüshaları Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmut 1871'de; Topkapı Sarayı Müzesi, Emanet Hazinesi 1158'de kayıtlıdır. Farsça yazması da yine Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde kayıt altındadır. Ayrıca eserin XVIII. ve XIX. yüzyıllara ait çok sayıda basma nüshası da bugün kütüphanelerimizde ve sahaflarımızda bulunmaktadır. Matbu nüshalar içinde I. Abdülhamit, II. Mahmut gibi devrin padişahlarına yönelik ithaflar olduğu da görülmektedir. Matbu nüshalarının günümüze kadar yaygın biçimde ulaşmış olması ve bürokratlara yönelik ithaflar, eserin döneminde ne derece popüler olduğunu da ortaya koymaktadır.

Kânî'nin "Be-nâm-ı Havâriyyûn-ı Bürûc-ı Fünûn" adlı eseri 12 hikâyeden oluşmaktadır. Kâni, on iki bölüm halinde yazdığı eserin her bölümüne isim vererek "Makale-i Evvel" biçiminde başladığı eseri "Makale-i İsnâ-Aşer" başlığıyla tamamlamıştır. Soru-cevap yöntemiyle kaleme alınan eserde karşılıklı konuşma formları sıklıkla tercih edilmiştir. Atasözleri, deyimler, beyitler, hadisler ve âyetlerden yapılan alıntılarla hikâyelerin akışına zenginlik katılmış, şâirin mizacına uygun nükteli söyleyişleriyle eser, tek düzelikten kurtarılmıştır. Eserin XVIII. yüzyıl nesir metinleri içinde akıcı üslûbu, didaktik yönü ve verdiği mesajlarla kendine özgün bir yere sahip olduğu görülmektedir.

Hıristiyanlığa mensup Alexsandr'ın Türkçe öğrenmesine katkı sağlayacak olan esere, Kânî isim verirken muhatabının dînî eğilimlerine de Hz. İsa'nın havarilerine atıfta bulunarak ihtimam göstermiştir. On iki havariyi eserin isminde yaşatırken muhtevaya da on iki hikâye şeklinde yansıtmıştır. Hikâyelerde amaç Türkçe öğretmek ve Türkçe kullanım formlarını geniş tutmak olduğu için Kânî'nin üslûpta eşanlamlı sözcüklere fazla miktarda yer verdiği gözlenmektedir. Hikâyeler, muhatabının dil öğrenimine katkısı kadar içerikte verdiği mesajlar açısından da dikkat çekici özelliklere sahiptir.

Eserdeki on iki hikâyeye bu çerçevede kısaca değinmek gerekirse şunları söylemek mümkündür:

Birinci hikâye: Sultanın bir haneye teşrifi ile başlamakta ve hane sahibinin sultana rüyasını anlatması, yorumcuların rüyayı yorumlamaları, bu yorumlar üzerine hane sahibinin sultanla istişare etmesi anlatılarak sultanın dua ve temennileriyle hikâye sona ermektedir.

İkinci hikâye: Sultana hediye edilen bir at üzerine kurgulanmış olaylardan oluşmaktadır. Hediye edilen atın, sultanın konumu itibarıyla dinen ve ahlaken iade edilmesi gerektiğini işleyerek sultan ve sultanın arkadaşı arasındaki dostane ilişkiyi anlatmaktadır.

Üçüncü hikâye: Sultanın bir haneyi ziyareti ile başlayan olayları konu edinmektedir. Hane sahibi içki içmeyi seven ve bu tutumunun dinen meşru olduğunu düşünen bir yapıya sahiptir. Hikâye, sultanın ayet ve hadislerle bu tutumun yanlış olduğunu anlatarak hane sahibini ikna etmesi üzerine kurgulanarak hane sahibinin tövbe etmesiyle sona erer.

Dördüncü hikâye: Gündelik yaşamda sıklıkla görülen olaylar üzerine kurgulanmıştır. Alacak verecek meselesi yüzünden birbirlerine husumet besleyen iki kişinin mahkemeye başvurmalarını ve mahkeme neticesinde adaletin tecelli edip mağdur olan kişinin davayı kazanmasını işlemektedir.

Beşinci hikâye: Yalan ve yalancı şahitlik üzerine kurgulanmıştır. Hikâye, dört ortağın bezirgân bir hacıdan yüklü miktardaki alacakları üzerine dava açmalarıyla başlamaktadır. Dava sonucunda dört ortağın ve şahitlerinin yalan söylediklerinin anlaşılması üzerine mahkeme kararıyla Cezayir'e sürülmesi işlenmektedir.

Altıncı hikâye: Rızkın nasıl kazanılması gerektiği üzerine kurgulanmıştır. Dükkanı yandıktan sonra ailesini geçindirmek için balıkçılık yapan garip bir avcı ile tabip arasında geçen konuşmalara dayalı olarak olaylar ele alınmaktadır.

Yedinci hikâye: Murâkabe ve dua ile dünya isteklerinden kendisini soyutlayan bir şeyhin Allah katında ulvî derecelere sahip oluşunu ve nefsî isteklerden arınarak murakabenin önemini ele almaktadır.

Sekizinci hikâye: Padişahın çok sevdiği ve aynı zamanda padişahın musahiplerinden olan bir seyisin padişaha olan bağlılığını, sevgisini ele almaktadır.

Dokuzuncu hikâye: Bağdat halifesinin sahip olduğu hazineyi ve haramilerin meşru olmayan yollardan bu hazineye sahip olmak için yaptıkları olayları konu edinmektedir.

Onuncu hikaye: Eşraftan bazı kimselerin devletin ileri gelenleriyle görüşmek için yaptığı ziyareti ve bu ziyaret sonunda çeşitli problemlerin çözümü için sunulan teklifleri anlatmaktadır.

Onbirinci hikâye: İftira ve bozgunculuğun toplumu ve bireyleri felakete sürükleyen bir hastalık olduğunu ironik biçimde ele alıp işlemektedir.

Onikinci hikâye: Sır saklama ve koğuculuk üzerine yazılmıştır. Öğüt verici, nükteli söyleyişlerle sır saklamanın insanî ilişkilerde ve sosyal yaşamda ne kadar önemli olduğu ve gerekliliği üzerinde mesaj verildiği görülmektedir.

Eserdeki hikâyelerin biçim, yöntem, dil ve üslup özelliğini göstermesi bakımından aşağıdaki metni örnek olarak verebiliriz:

Makâle-i şâliş

Der-beyân-ı âmeden-i nâşıh-ı şâlih be-hâne-i 'ayyâş-ı tâlih der-faşl-ı te'şir-i nasihat ve

tevbe-kerden ez-'işret.

Su'âl:   Selâmun 'aleyküm

Cevâb: Ve 'aleykümü's-selâm sultânum

Su'âl:  Şafâ geldinüz ne 'alemdesiz sultânum

Cevâb: El-hamdüli'l-lâhi'l-mülkü'l-mennân mûcib-i 'âfiyetimüz olan tâ'atde ve ol vechle râhatdayuz.

Su'âl:  Yâ tâ'atun mûcib-i âfiyet olduğına delilinüz nedir?

Cevâb: Rızâ-yı veliyyü'n-ni'miyyeye muvâfık a'mâli irtikâb ve hilâfından ictinâb iden bende-i lâ-cürm cemi'-i âfâtdan sâlim ve makâm-ı âfiyetde kâim olur.

 Su'âl:  Yâ benüm def-i ğam içün şarâb-ı nâba olan rağbetüm mâni'-i tâ'atüm olmak neden iktizâ ider?

Cevâb: Muharremâta rağbet ihtiyâr-ı ma'şiyet ve terk-i tâ'atdür.

Su'âl:  Yâ benüm cemâ'atle olmadığı hâlde gâh ü bi-gâh üftân ü hizân şalâta kıyâmum kemâl-i tâ'atümden degül midür?

Cevâb: Vela takrabu'ş-şalâta ve entüm sükârâ âyet-i kerimesine muhalif hareket hâric-i mesâcid tâ'atdür.

Su'âl:  Ammâ sultânum içmisem hiç kendimi bulamam bu derde 'ilâc nedür? Cevâb: İçmesi bir mâye-i hayât degüle. Su'âl:  Be ne mümkin niçe terk olınur? Cevâb: Terki hadd-i imkândadur. Su'âl:  Tedbirimiz nedür?

Temsil: Ehass-i nâsdan bir kimesne çârşû-yı şehre çıkup dil-h°âhı olan mâkûlâtı iştirâ içün çıkardığı akçeyi yine der-cib etmegi ihtiyâr ve tut ki yedüm diyerek iddihâr eylediği mâldan fi-sebili'l-lâh bir câmi'-i şerif binâsına şarf-ı miknet ve tahşil-i zahire-i ahret eylediği mesmû'un degül midür?

Cevâb: Beli işitdüm ma'lûmumdur.

Su'âl: Lâkin ol kûfte-hor enfüsini kör eylemiş göz be-her-hâl gördigine meyyâl olur. Huşûşen nefsün mâlûfı ola nice şabr olınur.

Cevâb: Hemân sen de meyde de tavr-ı sâğar-ı lebrizi gördükce şanki içdüm diyerek mey-fürûşa virecegin akceyi der-cib-i iddihâr ile hemân bu vechle menfûrun olur gider.

Su'âl:  Hoş ammâ mül bunun gibi degül. Üç gün ac kalsam kaydum olmaz ve-lâkin bâde-i gül-gûni bir lahza görmesem gözlerüm dünyâyı görmez.

Cevâb: Yat uyu unudursun.

Su'âl: Vay a sultânum senün h°âb u râhat didigin ancak neş'e-i şahbâ ile olur. Derd-i şudâ'-ı humâr h°âb ve huzûra niçe medâr olur.

Cevâb: Hemân iki bardak şuyı içersen karnun şişer. Hâlet-i seyri sana elbetde irâs-ı h°âb

ider.

Su'âl:  Yâ sonra?

Cevâb: Bidâr olursan vücûdına 'ârız olan hiffet vesile-i ğayret ve sâik-i tâ'at olur.

Su'âl:  Be ne ğarib keyfiyyet a sultânum bir bardak şu beni tulum ve dahi ziyâde mağmûm

ider.

Cevâb: Sen benüm sözmi pek dinle. Su'âl:  Beyân eyle görelüm.

Cevâb: Hep mey-hâneci kâfirlerün şafvet virmek içün içine vaz' eyledikleri ölçidendür. Ne kadar başa urur ammâ benüm içdigim bâde-i nâbdur.

Su'âl:  Bâde-i nâb dahi müskirâtdan degül midür? Cevâb: Beli neş'ecigi vardur ammâ kat'an humârı yokdur. Su'âl:  Bâde-i nâb bir mürebbi nesne midür? Cevâb: Ne'am mürebbâdur.

 Kânî, hikâyelerin tamamında kurguladığı olaylar çerçevesinde muhatabına hem dil pratiği yaptırırken hem de Türk-İslâm kültürünün dînî ve ahlâki değerlerini tanıtma, bildirme, duyurma göreviyle eğitici ve öğretici kimliğini, kendi anlayışı ve dünya görüşü çerçevesinde ortaya koymaktadır.

Sonuç:

Sonuç olarak XVIII. yüzyıl şâirlerinden Ebu Bekir Kânî tarafından yazılan "Be-nâm-ı Havâriyyûn-ı Bürûc-ı Fünûn" adlı çalışma, yabancılara Türkçe öğretimi konusunda sahasında ilk örneklerden biri olmanın yanında yazıldığı döneme, kendi sahasında model olma özelliğine sahiptir.

Kânî'nin Türkçenin yabancılara öğretimi konusunda düşüncelerini yazılı hale getirip kitaplaştırması, aynı zamanda onun, çevresinde olup bitenlerden habersiz, dış dünyaya karşı duyarsız bir kişiliğe sahip olmadığı gerçeğini de ortaya koymaktadır.

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir) Kaynaklar:

"Kânî" Büyük Larausse Sözlük ve Ansiklopedi, İstanbul 1986, C.12, s.6307.

"Kani", Encyclopedie de L'islam, Paris, 1978, Tome IV,s.567-568

Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1333, C.II, s.392

Ebuzziya Tevfik, Nümûne-i Edebiyât-ı Osmâniye, İstanbul 1330, s.49

Fatin Efendi, Tezkire-i Hatimetü'l-Eş'âr, İstanbul 1271, s.352-353

Fevziye Abdullah Tansel, "Kânî", Türk Ansiklopedisi, C. XXI, Ankara, 1974, s.204.

İlyas Yazar, Kânî Divanı, İstanbul, 2010, ss-31-53

İstanbul Kütüphaneleri Türkçe Yazma Divanlar Katalogu, İstanbul 1965, C. III, s.862.

Kânî, Be-nâm-ı Havâriyyûn-ı Bürûc-ı Fünûn, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi,vr.4b.

Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmâni, (Haz.: Nuri Akbayar) İstanbul 1996, C.III, s.865

Muallim Nâci, Esâmi, İstanbul 1308, s.261.

Osman Horata, "Son Klâsik Dönem", Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 2006, C.2, s.474.

Sırrı Akıncı, "Hekimoğlu Ali Paşa ve Kânî Efendi", Hayat-Tarih Mecmuası, Ekim 1971, C.2, S.9, s.17.

Şefkat, Tezkire-i Şefkat, İstanbul 1259, vr.59b

Şehabettin Süleyman, Târih-i Edebiyât-ı Osmâniye, İstanbul 1328, s.231-232.

Şeyhülislam Arif Hikmet, Mecmuâtü't-Terâcim, İstanbul 1254, vr. 55ab

Vakanüvis Mehmed Edip Efendi, Târih-i Edib, İÜ Türkçe Yazmalar Bölümü, No:3220,vr:116

Wilkinson Gibb, A History of Otoman Poetry, London, 1967, Volume IV, p.160.

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...