Divanü Lûgat-İt-Türk'ün Dil Öğretim Yöntemleri Ve Dünya Filolojisine Katkıları Bakımından Bir Değerlendirmesi

  İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran temel özellikler vardır.İn­san, hayatıboyunca bu özellikler ile tanımlanmaktadır. Düşünen bir canlıolan insan, aynızamanda toplumsal ve sosyal bir varlıktır. Bu özellikleri­nin bir sonucu olarak, konuşan, anlaşan ve anlatım aracıolarak da dili kullanabilen bir canlıdır.

Bugün yeryüzünde, insanoğlu tarafından yapılan bütün keşifler, bir ihtiyaçtan doğmuştur. Yazı,bunların arasında en önemli buluştur di­yebiliriz. Tarihin en eski dönemlerinden beri, kültür ve medeniyetlerin oluşmasında, son derece etkili olan yazı,dil dediğimiz olgunun doğasında mevcut olan kurallar bütününü ortaya çıkarmakta gecikmemiştir. Bu se­beple, dilin yapısına ilişkin çalışmalar da yazının bulunduğu dönemlere rastlamaktadır.

Dil üzerine yapılan ilk çalışmaların genel bir değerlendirmesi ya­pıldığında, bunların çıkışnoktasıolarak dinî ve kısmen ticarî nedenleri görmekteyiz. Doğu ve batıdünyasının dili algılayışbiçimleri birbirinden oldukça farklıolsa da, KaşgarlıMahmut'un Türkçe'yi belirli bir sistem içinde ele alması,daha da önemlisi dilini koruma çabası,onu tarihin ö­nemli filologlarıarasına almıştır.

Biz bu yazıda, başlangıçtan 11. yüzyıla kadar, doğu ve batıdün­yasında dil alanında yapılan çalışmaların genel bir değerlendirmesini yaptıktan sonra, KaşgarlıMahmut'un dili ele alıştarzıüzerinde duraca­ğız. Ardından, Divanü Lûgat-it-Türk'teki yabancıdil öğretim yöntemle­riyle ilgili hususlarıtespit etmeye çalışacağız. Genel olarak kaynaklarda KaşgarlıMahmut ve eseri Türk dünyasısınırlarıiçinde ve Türkoloji araştırmaları çerçevesinde değerlendirilmektedir. Dünya tarihinde, dil ve özellikle dil öğretimi üzerine yapılan çalışmalar arasında, Divanü Lûgat-it-Türk ve yazarının belirli bir konuma getirilmesi gerekmektedir. Bu sebeple, yeri geldikçe, Kaşgarlı ve eserini, tarihî ve aktüel bir bakış açı­sıyla doğu ve batıdaki çalışmalarla mukayese etmeye çalışacağız.

Daha önce de kısaca belirttiğimiz gibi, bugün insanlık için önem taşıyan bütün buluşlar, bir ihtiyacın ürünüdür. Gramer (dil bilgisi) çalış­maları, yazının bulunmasından ortalama 2500 yıl sonra başlamıştır. Dil üzerine yapılan bu ilk çalışmalar, bir dili öğrenme ve öğretme ihtiyacın­dan kaynaklanmaktadır.

Sümerler, hece yazıyı ilk kullanmış insan toplumları arasındadır. Şuruppak tabletlerinden anlaşıldığına göre, Sümer okulunda bir yandan çivi yazısı imleri öğretiliyor, öte yandan bunları destekleyici mahiyette, sözcük öbekleri, deyimler, bileşik adlar, eylem çekimleri üzerinde bilgi veriliyordu(Demircan, 2002: 141).

Anlaşıldığı gibi, insanlık tarihinde, dil öğretimine ilişkin ilk bilgi­ler Sümerlerden kalmadır. Yazının bulunması, ikinci bir ihtiyacı, yani dilin öğretilmesi konusunu da gündeme getirmiştir. Kaynaklar, dil bilgisi ve dil öğretiminin başlamasına neden olan olayı Sümer ve Akad toplum­ları arasındaki tarihî ve siyasî bir olaya bağlamaktadır.

O dönemlerde, Mezopotamya, bir çok farklı dilin konuşulduğu bir bölgedir. Babil'de egemenlik Akadlara geçtikten sonra da kent halkı­nın daha önceden konuştuğu Sümer dili yok olmamıştır. Akadlar siyasî üstünlük elde etmelerine rağmen, Sümer dinini de benimsemişlerdir. Bu­nun sonucu olarak, dinî törenlerde de Sümerce kullanılmaktadır. Öte yan­dan, Mezopotamya'da çok canlı bir ticaret hayatı vardır. Bunun sonucun­da ilk sözlükler yazılmaya başlanır. Değişik dillerdeki ad ve fiil çekimleri saptanıp, sözcük türlerinin de tespit edilmesinden sonra, artık dil bilgisi çalışmaları belirle bir ivme kazanmıştır (Akerson, 2000:26). İlk dil bilgisi çalışmalarının, çok dilli bir ortamda başlaması dikkat çekici. Demek ki, bir başka dili öğrenme ya da, kendi dilini öğretme ihtiyacı söz konusu olduğunda, insanoğlu dil bilgisine ve sözlüklere ihtiyaç duymuştur.

Mezopotamya'da ticarî hayatın gerektirdiği birtakım koşullar, daha da önemlisi, dinî törenlerin Sümer dilinde yapılması, ister istemez, bir arada yaşamak durumunda olan Akadça ve Sümerce arasında muka­yeseli dil çalışmalarının yapılmasını zorunlu hale getirmiştir. Bu ilk ça­lışmaların hızlı bir ilerleme kaydetmesinde, Akad ve Sümer dillerinin farklı dil ailelerinden gelip, ayrı yapılarda olmalarının önemli bir rolü vardır.

Akraba dillerin yapıları birbirine benzediğinden o dönemlerde, öteki dili öğrenmek için belki de sözlük yeterli sayılacaktı. Oysa, akraba olmayan diller arasındaki sözcük dağarcığı, biçimbirimler, çekim ve söz dizimi açısından büyük farklar vardır. Akraba olmayan iki dilin yan yana varlığını sürdürmesi, sözlüklerin yeterli olmamasına, bunun sonucunda da dil bilgisel kategori ve yapıların araştırılmasına yol açmış olabilir (Akerson, 1991: 16).

Görüldüğü gibi, ilk dil bilgisi araştırmalarının başlaması için Me­zopotamya'da gerekli sosyolojik ve siyasî şartlar oluşmuş durumdaydı. Bölgeninçok dillibir yapıya sahip olması, ticarî ve siyasî hareketlilik, birbirine akraba olmayan ayrı yapıdaki iki dilin (Sümerce ve Akadça) yan yana yaşama zorunluluğu, bu çalışmaları başlatmış ve belirli bir aşama kazandırmıştır. O tarihlerden aşağı yukarı 3400 yıl sonra, Kaşgarlı da benzer şartlar içerisinde dil çalışmalarına başlamıştır. Belki de onu, dil alanında bu kadarmetodikve nitelikli araştırmalar yapmaya sevkeden etkenler, Türkçe sevgisini de eklersek, yukarıdaki sebepler olabilir. Türk­çe ile Arapça'nın farklı dil ailelerine mensup olmaları, bölgenin diğer Türk lehçeleriyle birlikte çok dilli bir ortam özelliği göstermesi, Türklerin henüz benimsediği İslâmiyet'in Arapça'yla yayılmaya başlaması, Türk­lerle Araplar arasındaki siyasî ve ticarî ilişkiler, Mezopotamya'daki ben­zer ortamı oluşturmuştur. Bu şartların büyük çoğunluğu, tarihte Sümer ve Akad toplumları arasında da mevcuttur. Bütün bunların yanında, Türk­çe'nin Sümerceyle ve Arapça'nın Akadça ile aynı dil ailelerine mensup olmaları, dil çalışmalarını başlatan yukarıdaki şartların geçerlilik derece­sini bir kat daha artırmaktadır.

Mezopotamya'daki bu gelişmelerin ardından, filolojinin ve buna bağlı olarak, dil bilgisi ile ilgili çalışmaların batıdaki teşekkülü ve tekâ­mülü, önemli görülen ve saygı duyulan edebî nitelikteki metinlerin, anla­şılması ve korunması ihtiyacıyla gündeme gelmiştir.

En başta Homeros'un metinleri olmak üzere, ulusal geleneğin temeli sayılan eski ozanların eserlerinin dildeki değişimler yüzünden zamanla zor anlaşılmaya başlaması, Eski Yunan'da "dil" kavramını gündeme getirmiştir. Eski metinleri açıklama çabası, Yunanistan 'da hem filolojinin, hem de ona çok yakın olan başka bilim dallarının (gramerin) doğmasına yol açmıştır. Metinler üzerinde yapılan gözlemler toplanıp sınıflandırılmış ve bu çalışmalardan, terminolojisi dil biliminde bugün de kullanılan Yunan grameri ortaya çıkmıştır(Bayrav, 1998: 10).

Eski Yunan'dadilkavramına mantıksal bir bakış açısı vardır. O dönemdeki düşünürlerin, dille ilgili yargılarını eski metinlerden hareketle ortaya koymaları, bize göre bu mantıksal yaklaşımın temelini oluşturmak­tadır. Bu bakış açısı aynı zamanda, Eski Yunan'da dille ilgili düşüncelerin, alan araştırmasına dayalı gözlemci bir bakış açısıyla hayata geçiril­mesini de engellemiştir. Bu bakımdan, o dönem batı dünyasının dile ba­kış tarzı Kaşgarlı Mahmut'un dili algılayış ve ele alış yönteminden ol­dukça farklıdır. Eski dönemdeki Yunan filozoflarının etimolojik anlayış­larında dahi, bu mantıksal yaklaşımın izleri görülmektedir. Oysa Kaşgarlı, kelimelerin kökenine dair ileri sürdüğü fikirlerde bile, bizzat kendi araştırmalarından yola çıkmıştır.

Batıda dille ilgili çalışmaların genel adı olanfilolojiteriminin ya­pısındakilogossözcüğünün anlamlarından biri demantıktır. Eski Yunan kültüründe konuşma anlamına da gelen bu kelimenin anlam sınırları ol­dukça geniştir.Kelime aynızamanda, söylenen sözcüğün bütün biçimleri hakkında bilgi veren ve onun altında yatan rasyonel melekeye işaret et­mektedir.İnsanlığı,yaşayan öteki türlerden farklıkılan logostur(Taylan, Eser-Cem Taylan, 2002: XV).Batı dünyasında, Eski Yunan kültürünün temel taşlarından biri olan logos sözcüğünün en iyi algılandığı metin türlerinden biri de şiir olmuştur. Bu sebeple, Homeros'un şiirleri, Grek kültüründe uzunca bir dönem ahlakî ve tarihî gerçeklerin kaynağı olarak görülmektedir. Bu durumda, Eski Yunan'da gramer çalışmalarının çıkış noktası olarak Homeros'un şiirleri, o tarihlerde büyük bir manevî saygı görmüştür. Burada kullandığımızmanevî saygıifadesi, dinî bir içerik taşımamakla birlikte, gösterilen saygının derecesini ve niteliğini ortaya koymaktadır. Bu manevi saygının, batıda dil çalışmalarını başlatan birinci derece etken olduğunu düşünüyoruz.

Eski Yunan döneminde, dil öğretimiyle ilgili çalışmalara rast­lanmamaktadır. Dil kavramına genellikle benmerkezci bir açıdan yaklaş­maları, hatta öteki toplumların dillerini kuş sesi anlamına gelenbarbarkelimesiyle nitelendirmeleri, dil konusundaki tutuculuklarını açıkça orta­ya koymaktadır. Bu yaklaşımlarının bir neticesi olarak, dillerini başka toplumlara öğretmek ve başka toplumların dillerini öğrenmek fikrinden uzaklaşmış olabilirler. Eski Yunan kültüründeki dil çalışmalarında düşü­nürler, daha çokdilde temel bir sistemin yani gramerin olup olmadığıkonusunu tartışmışlardır.

Eski Roma'da ise, dil konusunda Grek geleneği bazı yönlerden değişerek varlığını devam ettirmiştir. Roma İmparatorluğu'nun genişle­mesiyle birlikte, Büyük İskender'in (İ.Ö. 356-323) seferleri öncesinde Grekçe'nin olmadığı bir şekilde, Latince birbiri ardından ele geçirilen nüfusun konuşma dili olarak benimsenmeye başlamıştı. Başlangıçta orta İtalya'daki Latium Ovası'nın önemsiz biritalik lehçesiolan Latince, Ro­ma İmparatorluğu çöktükten sonra da Britanya'dan Kuzey Afrika'ya, Atlantik'ten Karadeniz'e kadar uzanan coğrafyada konuşuluyordu. Bu, Avrupa'da, daha önceden benzeri görülmemiş bir kolonileştirmeydi ve Avrupa uygarlığının üzerinde kalıcı bir iz bırakmıştı. (Taylan, Eser-Cem Taylan, 2002: XVII). Roma İmparatorluğu'nun genişlemesiyle birlikte Latince'nin tek dil olarak ortaya çıkması ve bu alandaki bütün çalışmala­rın Latince üzerinde yoğunlaşması, kuşkusuz Avrupa dil bilim geleneğin­de önemli izler bırakmıştır. Bunun yanı sıra, Latince'nin giderek Avru­pa'daüst dilkonumuna gelmesi, dil alanındaki çalışmaları olumsuz yön­den etkilemiştir diyebiliriz.

Latince'nin, tartışılmayan üstün dil konumuna yükselmesinde, din dili olmasının önemli bir rolü vardır. Bundan dolayıdır ki, Roma İm­paratorluğu döneminde, mukayeseli dil araştırmalarına pek rastlanma­maktadır. Üstün dil kavramı, belirli bir tutuculuğu da beraberinde getir­miştir. Zamanla Roma'da büyük kentlerin dilleri de yavaş yavaş güçlen­meye başlamıştır. BunlaraRomans Dilleriadı verilmektedir. Bu, bir an­lamda çift dillilik gibi algılansa da, Avrupa ülkelerinin Hıristiyan kilise­sine bağlılıkları neticesinde tarihî ve siyasî olaylarda gösterdikleri ortak tutum, etkisini dilde göstermiş, Latince'nin yolunu açmıştır. Avrupa'da farklı yerel dillerin ortaya çıkmasına rağmen Latince, yukarıda ifade etti­ğimiz nedenlerden dolayı, din, eğitim ve idarî bakımdan nüfuzunu koru­muştur. Bu sebeple de dil öğretiminde daima Latince merkez alınmıştır.

Bir süre sonra, Hıristiyanlığı Avrupa'da daha geniş kitlelere yayma düşüncesinden hareketle kilise, yerel dillerin önemini keşfetti. İncil'i bu dillere çevirmek, din propagandası açısından çok etkili olacaktı. İncil, 4.yüzyılda Gotçaya, 9. yüzyılda ise Slav dillerine çevrildi. Bu anla­yışın bir sonucu olarak, Avrupa'da ulusal diller yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır. Bu, aynı zamanda öteki diller sorununu da gündeme getirmiş­tir. Bu durum bile, Latince'nin üstünlüğünü ortadan kaldıramamıştır. Egemen din, Hıristiyanlık olduğu için, dinî metinler ulusal dillere çevrilse de, Latince kültür dili olarak kalmış ve etkisini uzunca bir dönem devam ettirmiştir (Akerson, 1991: 26).

Latince'nin Avrupa üzerindeki bu etkisini, İslâmiyet'in yayılma­ya başladığı dönemde, Asya'da; Arapça üstlenmiştir. Türklerin İslâmi­yet'le tanışmalarından sonra Türk dilleri, Arapça karşısında bir anlamda Avrupa yerel dillerinin konumuna düşmeye başlamıştır. Türk dilinin A­rapça karşısında giderek kan kaybettiğini fark eden Kaşgarlı Mahmut, bu duruma engel olabilmek için önce, Kitâbu Cevâhirü'n Nahvi Lûgat'it Türk isimli bir gramer kitabını, daha sonra da, Divanü Lûgat-it-Türk i­simli eşsiz eserini kaleme almıştır. Kaşgarlı'nın bu dil mücadelesinin benzerine, o döneme kadar ne batıda ne doğuda rastlanır. Avrupa ülkele­rinden herhangi biri, Latince ile mücadele edebilecek bir Kaşgarlı Mah­mut çıkaramamıştır. Avrupa'da böyle bir kişi ancak, Kaşgarlı'dan üç yüz yıl sonra ortaya çıkar. Dante, üç yüz yıl sonra Kaşgarlı'yla benzer bir amaç güderekİlahi Komedyaisimli eserini bir Avrupa yerel dili olan İtalyanca ile kaleme alır.

Devamını okumak için tıklayınız...

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...