• Türk Dili
  • Dilin Menşei Hakkında Bazı Mülahazalar

Dilin Menşei Hakkında Bazı Mülahazalar

Dil; bir anda kavrayamayacağımız kadar karmaşık, mucizevî özellikler taşıyan, vücudumuzdaki birçok organın hareketi sayesinde ortaya çıkan, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan, beşerin yaratılmasından günümüze gelene kadar çok sayıda değişime uğramış ve uğramakta olan canlı bir varlık ve dünyada mevcut topluluklar arasında çok önemli bir yer işgal eden içtimaî bir müessesedir.

İnsanoğlu kendisine, “Dil olmasaydı, beşeriyet nasıl tekâmül edebilirdi? Geçmişten günümüze kadar gelen medeniyetler nasıl oluşabilirdi? Diller dallanıp budaklanıp yeryüzüne yayılmasaydı, çeşitli milletlerin meydana getirdikleri farklı toplumları nasıl tanıyabilirdik?” gibi sualleri sorduğunda, bunları tam olarak cevaplayamaz. Dilin en küçük parçası fonemden [ses birimi], en büyük parçası olan cümleye kadar bir dil bilgisi düzenini, insanın aklen idrak edebilmesi çok zordur.

Bir dilde söz konusu olan en küçük dil parçası fonemlerdir. Her dilin kendi hususiyetlerine göre bu fonemlerin bir araya getirilmesiyle heceler oluşturulmaktadır. Bu hecelerin, ait oldukları dilin kaidelerine göre değerlendirilip onlardan anlamlı birlikler oluşturulmasıyla da kelime denilen mefhumlar ortaya çıkmaktadır. Kelime birliklerinin çeşitli gramer kuralları altında toplanıp muhatapta soru işareti bırakmayacak bir şekilde hüküm bildirerek bir araya gelmesiyle de cümleler teşekkül etmektedir. İnsanlar, birbirlerine meramlarını cümleler sayesinde anlatabilmektedir. Kâinatta mükemmel bir sistem carî olduğu gibi, dil sistemi de harikulâde bir düzene göre dizayn edilmiştir. Cenâb-ı Hak, hayvanların ve insanların kendi aralarında birbirleriyle anlaşabilmeleri için çeşitli diller yaratmış ve bunun neticesinde mahlukât birbirleriyle irtibat kurabilmiştir. İnsanların konuştuğu dil elbette hayvanların kendi aralarında haberleşmeyi sağladıkları dille aynı değildir. Çünkü insan, eşref-i mahlûkâttır. Yaratılmışların en hayırlısı ve değerlisidir. Beşer, düşünme istidadı ile diğer canlılardan ayrılır. Buna paralel olarak, insanın konuştuğu dillerin de basit olmaması gerekir. Nitekim yeryüzünde konuşulan diller incelendiğinde, oldukça karmaşık bir yapının varlığından söz edilebilir. Bu karmaşıklığa rağmen, “Binlerce yıl öncesine gidildiğinde nasıl bir dille karşılaşırız?”, “İnsanlar çeşitli dillerde mevcut olan ses birimlerini, heceleri, kelimeleri ve dilbilgisi kurallarını nasıl oluşturmuşlardır?”, “Bütün diller tek bir kaynaktan süzülerek mi günümüze kadar gelmiştir?” gibi sorular, insanların zihnini öteden beri meşgul etmektedir. Biz makalemizde bu sorulara elimizden geldiğince cevaplar vermeye çalışarak, mükemmel bir varlık olan dilin, doğuşuyla ilgili bazı görüşleri serdetmeye çalışacağız.

Dilin Menşei Meselesi

Dilin menşei meselesi, ilim adamlarını uzun süre meşgul etmiştir. Dilin kaynağı hususunda bizi en çok kelimeler alâkadar etmektedir. Çünkü dili meydana getiren en önemli unsur, kelimelerdir. Kelimeler, dili oluşturan organlarımızda teşekkül edip kulak denilen işitme organımız sayesinde idrak edilen sistemleşmiş birtakım uyarımlardan ibarettir.1 Yani dilin menşei konusunda arayışlara girdiğimizde genel olarak kelimeler üzerinden gitmemiz daha doğru olur. Tabiî ki, dildeki sesleri, kelimeleri ve cümleleri yazı diline geçirebilmek için sembolik işaretler denilen harflere ihtiyaç vardır. Harflerin bir araya gelmesiyle oluşan alfabeler ise sembolik işaretler topluluğudur. Bir dil, değişik alfabelerle yazılabilir. Burada önemli olan o dilin özelliklerine uygun olan en güzel alfabeyi bulmaktır. Yirminci yüzyıldan önce konuşulan dilleri tespit edebilecek teknolojik araçlardan mahrum olduğumuz için bu konuda bize yazılı kaynaklar yardım etmektedir. Yazılı kaynaklar vasıtasıyla dillerin menşelerini az çok tayin edebiliriz. Dillerin doğuşu hakkında ilim adamları çeşitli görüşler ileri sürmüştür. Aşağıda bunlardan bahsedilecektir:

A. Ses Taklidi Kelimeleri Esas Alan Teori

Wilhelm Oehl’in ortaya attığı bu teoriye göre dil, tabiatta yaşayan canlıların tabii hareketleri sırasında yahut eşyayla olan münasebetleri neticesinde meydana gelmiştir. Mesela Türkçedeki havlamak, gıdıklamak, melemek, böğürmek, miyavlamak, hırlamak, cıvıldamak gibi kelimeler birtakım hayvanların çıkardıkları tabiî seslerden oluşturulmuş fiil isimleridir. Tıkırtı, çağıltı, şarıldamak, çatır çutur, gümbürdemek, çatırdamak kelimeleri de eşya yahut bitkilerin çıkadıkları tabiî seslerden meydana gelmiştir.

Dünya dillerinde tabiat taklidi seslerle oluşturulan birtakım ortak kelimeler vardır. Türkçede kullanılan ‘tınlama’ kelimesi Arapçada ‘tanîn’, Latincede ‘tintinnare’ veya ‘tintinnere’; Türkçede kedinin çıkardığı ses için kullanılan ‘miyavlamak’ kelimesi Almancada ‘miauen’; Fransızcada ‘miauler’ şeklinde geçmektedir.2 Yılanın çıkardığı ‘tıss’ seslerinden oluşan ‘tıslamak’ kelimesi Almancada ‘zichen’; Fransızcada ‘siffler’; İngilizcede ‘hiss’ şeklinde kullanılmaktadır. Bu teoriye göre dilin yaratılması konusunda tabiî âmiller söz konusudur.3 Görüldüğü üzere birçok dilde, tabiat takidi seslerden oluşturulmuş kelimelerle ilgili birtakım benzerlikler vardır.

B. Nida Teorisi

‘Ana’ veya ‘Puh-Puh’ teorisi adı verilen bu teoriye göre insanlar, gördükleri bazı şeylere karşı hayret ve şaşkınlık ifadesi olarak birtakım sesler çıkarırlar. Dil de bu sesler üzerine kurulur. Burada esas olan nidalardır. Meselâ muhtemelen ‘Ah!’ sesinden oluşturulan ‘ağlamak’ kelimesi bunlardan birisidir. Bu teori, bazı kelimeler için geçerli olmakla beraber, dilin doğuşunu açıklamaktan oldukça uzak bir teoridir.

C. İş Teorisi

On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru bazı bilginler, dilin doğuşu hususunda ortak çalışmanın daha etkili olduğu fikrini benimsemişlerdir. L. Noire’a göre bir insanda düşünme ve konuşma istidatını meydana getiren etken, müşterek çalışmadır. O, insanların ilk işlerinden birinin kazmak olduğunu, dolayısıyla ortaya çıkan ilk seslerin bu fiille ilgisinin bulunduğunu söylemektedir. İnsanlar iş yaparken ‘Hay!’, ‘Hop!’ gibi birtakım sesler çıkarırlar.4 K. Bücher ise bu konuda daha da ileri giderek, musikî ile dilin menşelerinin beraberliğinden bahsetmektedir. Ona göre, iptidaî kavimler bir iş yaparken ritmik bir ses çıkarmaktaydılar. Bu sesler onların işlerini kolaylaştırıyordu. İş ile sesin birleştirilmesi, zamanla iş ve işle ilgili bütün fiillerin hayalini ortaya çıkardı. Sonradan bu mefhumlar ve kelimeler de isimleri netice verdi. Görüldüğü üzere bu teoriye göre fiiller, isimlerden daha eskidir. Bu yönüyle de bütün kelime, mefhum ve cümleleri göz önüne aldığımızda teori, dilin doğuşunu ispat etme konusunda geçerliliğini yitirmektedir.

D. Psikolojik Teori

Wilhelm Wund adlı dilbilimci tarafından ortaya atılan bu teoride ise psikoloji ilminden faydalanılarak jest ve mimik dili derinlemesine incelenmiş ve buradan bazı noktaların aydınlatılmasını sağlayacak hükümlere varılmıştır. Wund, dil seslerini; hayvanlar arasındaki canlı sesler, çocukların çıkardıkları sesler, tabiattaki sesler ve yansımalar bakımından inceledikten sonra telaffuz denilen şeyi ağzın içini de ihtiva eden bir mimik olarak kabul eder. Wund’a göre dil seslerinin ilk basamağı, fizikî ve ruhî mânâ taşıyan hayvanî seslerden oluşmuştur. Bağırma durumunda ortaya çıkan ibtidaî sesler, sonradan perdeli seslere dönüşmüştür. Wund, bebeklerin dili öğrenmeye başladıkları zaman çıkardıkları ilk sesleri, hayvan seslerine benzeyen bağırtılar olarak kabul etmektedir.5 Psikolojik Teoride sembolik ifadeler, jest ve mimikler oldukça mühim bir yer teşkil etmektedir. Lakin bu teori de dilin genel yapısı düşünüldüğünde, gerçeklikten uzak olduğu kabul edilecek teorilerdendir.

Yukarıda bahsedilen teorilere bakıldığında, bunların hiçbirinin dilin menşeini açıklamakta yeterli olmadığı görülmektedir. Taklit ile nida teorisi, dili, ferdi bir problem olarak; iş teorisi, sosyal açıdan; psikolojik teori ise ruhî bakımdan ele almaktadır. Dilin menşei meselesi, hâli hazırda, ilim adamlarınca henüz çözüme kavuşturulamamış bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Acaba durum bu kadar karmaşık mıdır? Dillerin tek bir kaynaktan doğup, zamanla dallanıp budaklanarak başka başka dilleri ortaya çıkarması da mantıklı bir önerme olamaz mı?

Birtakım deliller değerlendirilerek yeryüzünde geçmişte konuşulmuş fakat bugün konuşulmayan ve geçmişten günümüze konuşulagelen dillerin aynı menşeden geldiğine hükmedilebilir mi? Farklı dillerde kullanılan bazı kelimelerdeki benzerlikler, bize bu konuda göz ardı edilemeyecek ipuçları vermektedir. Birbirleriyle hiç ilgisi olmadığı varsayılan dillerdeki bazı kelimeler, aynı anlama gelen köklerden kurulmuştur. Meselâ Türkçede kullanılan ‘temel’ kelimesi Yunanca ‘themelion’ kelimesinden gelmektedir. Bu kelimenin başındaki ‘the’ kısmı ‘koymak’ anlamında bir fiildir. Günümüzde Doğu Anadolu ağızlarında kullanılan ‘koyuk’ kelimesi, ‘koymak’ fiilinden yapılmış bir isimdir. ‘Er’ kelimesi ile isimden isim yapma eki olan ‘dem’ hecesinden meydana gelen ‘erdem’ kelimesi esas olarak ‘erkeğe ait’ mânâsını ifade etmektedir. Latincede ‘fazilet’ anlamında kullanılan ‘virtus’ kelimesi de erkek anlamına gelen ‘vir’ kelimesinden türemedir. Yunancada ‘melankholia’ olarak kullanılan kelime, Fransızcada mélancolie şeklini almaktadır. Bu kelime melan [kara] ile kholia [safra] kelimelerinden oluşturulmuştur. Arapçada ‘kara’ anlamına gelen sevda kelimesi, ‘melankolik’ demektir. Türkçede kullanılan ‘karasevda’ kelimesi Yunancadaki ‘melankholia’ kelimesiyle aynı mânâdadır. Latince ‘şehirli, vatandaş’ anlamındaki ‘civis’ kelimesinden türetilen ve Fransızcada kulanılan ‘civilisation’ [medeniyet] kelimesi “şehirlilik” anlamıyla kullanılmaktadır. Osmanlı Türkçesinde de bunun gibi Arapça ‘medine’ kelimesinden ‘medeniyet’ kelimesi oluşturulmuştur ki, ‘şehirlilik’ anlamında kullanılmaktadır.6 Girl [kız] kelimesi, eskiden İngilizcede erkek olsun kız olsun yeni yetişen gençler için kullanılırdı. Türkçede kullanılan ‘oğlan’ kelimesi günümüzde erkek çocuk için kullanılmasına rağmen, Eski Türkçede hem erkek hem de kız çocukları için kullanılmıştır.

İsimlendirme

Dilde nesneleri, kavramları isimlendirme oldukça önemlidir. Çocuklar her şeyin bir ismi olduğunu ve bu isimlerin anne ve babaları için önem taşıdığını belli bir süreç içinde öğrenirler. Bunun için bir eğitim alırlar ve bu eğitim yıllarca sürebilir. İsimlendirme öteden beri bir âdettir. Bir kelimenin sesiyle o kelimenin temsil ettiği şey arasında mutlak bir alaka söz konusu olmayabilir. Bununla beraber dünyada konuşulan birbirinden çok farklı dillerde dahi kelimenin sesiyle bir şey arasında benzerlik kurma temayülü vardır. Meselâ cik, cak’tan daha küçük ve hafif bir şeyi akla getirir.

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de de varlıkları isimlendirmeyle ilgili âyetler bulunmaktadır. Aşağıdaki âyetler bu hususa örnek olarak verilebilir. “Allah Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek: ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi bana bunları bildirin.’ dedi.”8; “Melekler: ‘Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka hiçbir bilgiye sahip değiliz. Şüphesiz, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin.’ dediler.”9; “Allah şöyle dedi: Ey Âdem bunlara bunların (varlıkların) isimlerini söyle.’ Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah: ‘Size göklerin ve yerlerin bilinmezliklerini, açığa vurduklarınızı ve gizli tuttuklarınızı şüphesiz ben bilirim, demedim mi?’ dedi.”10; “Derken, Âdem (vahiy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı. (Onlarla amel edip Rabbine yalvardı. O da) bunun üzerine (onun) tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul eden, çok bağışlayandır.”

Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem’e nesnelere isim vermeyi öğretmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri bu nazarla incelendiğinde, Allah’ın yarattığı ilk insan olan Hz. Âdem’in, Allah’ın bildirmesiyle meleklerden bile daha çok bilgiye sahip olduğu müşahede edilecektir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususla ilgili olarak zikredilen âyetler hakkında çeşitli görüşler bulunmaktadır. Özellikle Bakara Sûresi’nin otuz birinci âyetiyle ilgili olarak, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Âdem’e bütün isimleri öğretmesi ve Hz. Âdem’in de bu isimleri meleklere bildirmesi hususunu âlimler farklı şekillerde yorumlamıştır. Bu konuda Elmalılı Hamdi Yazır: Hz. Âdem’den önceki varlıkların insan olmadıkları için dili bilmediklerini; isim koyma kabiliyetinin Hz. Âdem’e ruh üflenmeden önce verildiğini; âyette geçen ‘alleme’ [öğretme, talim etme] fiilinden hareketle yüce Allah’ın Hz. Âdem’e öğretmek veya bildirmek istediği eşya [hayvan, bitki, tabiata ait varlıklar, yerler vb.] isimlerini peyderpey bildirdiğini, böylece Cenâb-ı Hakk’ın iradesiyle Hz. Âdem’in bütün isimlere, hatta dillere belirli bir tekâmülün neticesinde vâkıf olabildiğini söylemektedir.12 Zaten âyette yer alan “sümme aradahum ale’l-melâiketi” [sonra onları meleklere arz etti] kısmı, Hz. Âdem’e isimlerin Allah tarafından öğretildiğini, meleklerin kendilerine bu isimlerin arz edilmesinden sonra da: “Bize öğrettiğinden başka hiçbir şey bilemeyiz. Sen her şeyi çok iyi bilen hüküm ve hikmet sahibisin.” cevabını vererek, bu isimleri daha önceden bilmediklerini tasdik ettiklerini göstermektedir.

Hz. Âdem’e eşyaların isminin öğretilmesi, onlarla ilgili bilginin de öğretilmesi anlamına gelmektedir.13 Bu noktadan hareketle, Hz. Âdem’e önce eşya ve çeşitli nesillerle alakalı ilim verildiği, daha sonra bu hususlarla ilgili isimlerin ve dillerin suretlerinin öğretildiği14 anlaşılmaktadır. Âyette geçen ‘isimlerin hepsi’ tabirinden diller de kastedilmiş olabilir. Nitekim Hz. Âdem bütün dilleri biliyordu. Hz. Âdem’in çocukları ise onun hayatında ve ölümünden sonra dünyanın muhtelif bölgelerine dağıldılar. Dağılan bu insanlar yeryüzündeki dillerden Arapça, Türkçe, Farsça, Latince vb. dilleri biliyorlardı. Bulundukları ortak coğrafyadan ayrılan her bir âdemoğlu yurt tuttukları topraklarda farklı bir dille konuştu ve yaşadıkları bölgeleye de o dil hâkim oldu. Aradan geçen uzun yıllar diğer dilleri unutturdu ve böylece yeryüzündeki diller çeşitlenmiş oldu.15

Kanaatimize göre günümüzdeki dil aileleri böylelikle ortaya çıkmıştır. Bugün birbirlerinden uzak coğrafyalarda bulunan insanların konuştukları dillerde bile bazı benzerliklerin olması geçmişte bu milletlerin birbirleriyle temas hâlinde olduklarını göstermektedir. Birbirine yakın coğrafyalarda konuşulan dillerin genellikle benzer unsurlar barındırması, Hz. Âdem’den beri dillerin aynı kaynaktan gelip zaman içinde farklılaştıklarını ve ortaya dil aileleri ve gruplarını çıkardıklarını göstermektedir. Yapılacak yeni ve derinlemesine çalışmalarla, yeryüzünde konuşulan birçok dilin aynı menşeden geldiği hususu daha kuvvetli bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Netice

Noam Chomsky’nin fikirlerini takip eden dilbilimcilerin, dünyadaki dillerin hepsinde temel gramer kurallarının benzer olduğundan16 bahsetmeleri; farklı dillerde geçen pek çok kelimenin aralarında benzerliklerin olması,17 dünyadaki belli başlı dil ailelerine mensup diller arasındaki benzerlikler,18 Allah’ın, ilk insan Hz. Âdem’e dünyada olan her şeyi isimleri ile birlikte öğretmesi, bu isimleri onun vasıtasıyla meleklere talim ettirmesi gibi hususlar bugün yeryüzünde konuşulan dillerin aynı kaynaktan, yani ilâhî bir menşeden geldiğini göstermektedir.

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...