Türkçe'nin Rüyası

Türkçenin bir dünya dili olması, millî kültür şuuruna sahip her Türk insanının özlemi ve beklentisidir. Ancak bu beklentinin, sadece dilek ve temennilerde bulunmakla ya da birtakım resmî kurumlar kurarak bütün sorumluluğu da onlara yüklemekle gerçekleşmesi mümkün değildir. Üniversitelerin, araştırma merkezlerinin çoğu hayatla ilgisi bulunmayan tez veya projeleri de Türkçe rüyasının gerçekleşmesine herhangi bir imkân sağlamamaktadır. Esasen Orta Asyada bağımsızlığını kazanan Türk devletlerinin varlığı, neredeyse birkaç asırdır ele geçmeyen bir fırsatı mümkün hâle getirmiştir. Büyük bir kültürel mirasa sahip olan Türkiye, geniş Asya coğrafyasında olduğu gibi, Balkanlarda, Kafkaslarda ve hatta Avrupada önemli bir kültürel altyapıya sahiptir. Son on yılda tarihî şartların Türkiyeye sunduğu rol, özellikle Türkçenin inkişafı bakımından önemlidir. 

 

Bilindiği gibi, ülkemizde özellikle ortaöğretimde ve yükseköğretimde İngilizce’nin artan önemi karşısında, bazı aydınlarımız farklı mülâhazalarla yabancı dille eğitime karşı bir olumsuz propaganda başlatmışlardır. Doğrusu, “yabancı dille eğitim” ile “yabancı dil öğretimi”nin birbirinden tefrik edilmesi zaruret halini almıştır. Bu yönüyle “yabancı dille eğitim” anlayışının, bilhassa ülkemiz açısından yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Ancak burada yabancı dil öğrenmeyi ve yabancı dil öğretimini teşvik etmenin de aynı derecede önem arz ettiğine işaret etmek gerekir. 

Türkiye, bulunduğu coğrafyadaki komşularıyla tarihî ve kültürel bağları bulunan bir ülkedir. Çoğu imparatorluk bakiyesi olan komşu devletler, sadece tarihî ve kültürel açıdan değil, ekonomik ve siyasî olarak da Türkiye ile sağlıklı ilişkiler kurmak zorundalar. Bu durum, ilgili ülkelerin yararına olacak bir karardır. Irak, İran, Suriye, Bulgaristan, Gürcistan, Yunanistan, Rusya, Kuzey Kıbrıs gibi komşularımız ile coğrafyamıza bir o kadar yakın Türk Cumhuriyetleri ve kardeş toplulukları, büyük ve zengin bir devlet geleneğine sahip Türkiye ile karşılıklı menfaatler kurmakla büyük avantajlar elde edebilirler. Sınırlarımıza komşu ülkelerde hiç de küçümsenmeyecek bir Türk varlığı olduğu bilinmektedir. Aradan geçen yıllara ve birçok siyasî, kültürel baskıya rağmen bu Türkler varlıklarını sürdürmekte ve her geçen gün nüfus, kültür, dil, siyasî güç bakımından önem kazanmaktadır. Ne yazık ki ülkemiz, henüz birçok insanın idrak bile edemediği geniş bir kültür coğrafyasının varisi konumundadır. Genel bir vasıflamayla “Adriyatik’ten Çin’e” uzanan bu coğrafyanın maddî ve manevî kültür varlığı henüz derlenmiş ve ortak değerlerin bir envanteri de çıkarılmış değildir. Bu coğrafya on bir milyon kilometrekarelik bir alanı kapsamakta ve bünyesinde iki yüz milyon civarında nüfusu barındırmaktadır. Çin, Moğolistan, Tacikistan, Afganistan, Ukrayna, Moldavya, Yugoslavya gibi ülkeleri de bu kültür coğrafyası içerisinde saymak gerekmektedir. 

Geniş Türk kültür coğrafyasına Batı’daki medenî bazı değerlerin ve bilgi, teknoloji transferinin, bir yönüyle Türkçe vasıtasıyla gerçekleştirilmesi önemli bir fırsat sayılmalıdır. Türkçe’yi öğrenmenin zarureti, bu bakımdan devletimizin ve ilgili kurum ve kuruluşların da desteğiyle bu geniş alanda gündeme getirilmelidir. Ortak tarih, din, kültür ve dil etrafında bütünleşebilecek olan büyük Asya coğrafyasında, tıpkı geçmişte olduğu gibi, tek bir dille anlaşabilmenin ve modern dünyanın birikimlerine sahip olan Türkiye üzerinden bilgi transferinin gerçekleşmesinin önemi, artık anlaşılmalıdır.

Milletimizin ihyâsı ve yeni bir Rönesansı gerçekleştirebilmesi, bir bakıma Türkçe’nin geniş bir coğrafyada tanıtılması, sevdirilmesi ve Türkçe öğrenme zaruretinin ispatlanması ile mümkündür. Ülkemizde Türkçe’nin öne çıkarılması, yaygınlaştırılması ve önemi yönündeki söylemler, genellikle kuru bir didaktizme bağlı olarak ortaya konmaktadır. Batı dillerinin -özellikle de İngilizce’nin- bazı özel okullarda önem kazanmasını önemli bir tehlike olarak kabul eden çevreler, ne yazık ki Türkçe’nin nasıl ön plâna çıkarılacağı ve Türk dünyası ile diğer dünya ülkelerine Türkçe’nin nasıl önemli bir dil olarak anlatılacağı konusunda bir proje sunamamışlardır. Bu bakımdan yıllarca bazı resmî kurumların veya akademisyenlerin dilek ve temennilerden ibaret serzenişleri, Türkçe’nin inkişafı için yeterli bir çaba olamamıştır. 

Günümüzde geniş Türk kültür coğrafyasında ve bunun da ötesinde, birçok kıt’ada açılmış olan Türk okulları ve Türkçe kursları, asırların özlemi olan bir rüyayı gerçekleştirmeye en yakın proje niteliği taşımaktadır. Belki bilinmediği için, belki de yerinde müşahede edilmediği için, bu kurumların değeri (ne yazık ki) yeterince anlaşılamamıştır. Türk iş adamlarının ve müteşebbislerinin açmış olduğu bu okullar, modern eğitim altyapıları ve çağdaş görünümleriyle Türkiye’nin modern yüzünü sergilemektedirler. Okullarda İngilizce, Türkçe ve yörenin ana dili olmak üzere üç dilde eğitim imkânı bulunmaktadır. Bu okullarda Türkiye Türkçesi öğrenen yabancı öğrenciler, Türk müziği ve Türk şiiriyle de yakından ilgilenme fırsatı elde etmektedirler. 

Afrikalı bir çocuğun İstiklal Marşı’nı âdeta bir Anadolu insanı gibi berrak ve düzgün okuması, Moğolistanlı bir çocuğun “Beni Köyümün Yağmurlarında Yıkasınlar” türküsünü içten okuması, bir Rus çocuğun “Kol Düğmelerini” başarıyla seslendirmesi, milletimiz adına kıvanç duyulacak bir husus olarak hepimizi bahtiyar kılmaktadır. 

Ancak bu okulların Türkçe’yi kısa zamanda tanıtıp sevdirmeyi başarmalarının arkasında bir “toplam kalite” esası yatmaktadır. Genel anlamda fen ve teknik alanlarda başarılı olan ve uluslararası yarışmalarda önemli başarılar elde eden bu eğitim kurumları, nitelikleri itibarıyla kamuoyuna bir güven hissi vermişlerdir. Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji, Bilgisayar, Çevre gibi bilimsel alanlarda altın madalyalar kazanan bu okulların başarısı, bir yönüyle çağdaş Türk insanının ve Türk devletinin başarısı sayılmaktadır. Çeşitli ülkelerde Türk insanının başarısını yansıtan bu faaliyetler, Türkçe öğrenmenin önemini ve zaruretini de gündeme getirmiştir. Esasen Türkçe’nin dünya dili olarak büyük bir iltifat kazanması, ancak Türk biliminin, Türk düşüncesinin, Türk sporunun, Türk müziğinin ve Türk sanatının dünya çapında başarılar elde etmesiyle mümkündür. Ne yazık ki -birçok konuda olduğu gibi- bu konuda da sonuçları değerlendirmekten öteye gidilememekte ve bir türlü asıl sebepler üzerinde durma cehdi elde edilememektedir. 

Türkçe’nin dünya gündemine girebilmesi, bir yönüyle bilim, sanat ve spordaki başarılara bağlıdır. Eğer dünyayı ürettiğiniz bir bilgiye muhtaç bırakmışsanız, dilinizin öğrenilmesini de zaruret haline getirmişsiniz demektir. İnsanların akın akın İngilizce öğrenmeye uğraşmasında, bu dille meydana getirilen muazzam bilgi birikiminin ve teknolojik üretimin payı büyüktür. Bir dilin büyüklüğünü ve üstünlüğünü, siyasetçiler, tüccarlar veya ekonomistler değil, yazar ve şairler sağlayabilir. Hugo’yu ve Balzac’ı Fransızcasından, Tolstoy’u Rusçasından, Cervantes’i İspanyolcasından okumanın lezzetine varabilmek için, bu dilleri öğrenme sevdasına düşenlerin cehdini anlamak gerekir. Dilimizin şirazesini bozanların kulakları çınlasın!... Ömer Seyfettin, Sait Faik, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın temsil ettiği Türkçe’nin lezzetini günümüzün “çok satan” romanlarında bulmak, mümkün değildir. Öyleyse, bilimsel, kültürel ve sanat yönündeki başarılarla birlikte, şair ve ediplerin dili iyi kullanmaları ve Türkçe’nin hakkını verebilmeleri de önem arz etmektedir. 

Türkçe’nin dünya dili olması, bütün bu sebeplerin iyi tahlil edilmesi ve bu yönde atılmış samimi adımların desteklenerek, bu yöndeki teşebbüslerin geliştirilmesi ile mümkündür. 


TÜRKÇE ANEKDOTLARI : 

“Arjantin’de büyükelçilik konutunda bir 29 Ekim töreni sonrasında, kanun eşliğinde İstanbul Türkülerini güzel bir Türkçe’yle söyleyen Ermenilerle sohbet ediyoruz. Bu kadar güzel Türkçe konuşmalarına hayret ediyoruz. “Bak” diyor Garbis, “Biz Türkçe’yi o kadar seviyoruz ki Arjantinli gelinim bile evde Türkçe konuşur...”
***

“Hindistan’da Eski Delhi’nin ara sokaklarında bir attar dükkânının önünde duruyoruz. Seksen yaşlarındaki pîr-i fâni attar, Türk olduğumuzu öğrenince, bir ilkokul talebesi edâsıyla, hemen kasanın üzerindeki kirli defterini açıp “Türkçe Öğreniyorum” kitabından fiil çekimlerini okumaya başlıyor : “Geldim, Geldin, Geldi, Geldik, Geldiniz, Geldiler...”
***

“Japonya’da dünya kupası maçlarını seyrediyorum. Önümüzdeki Japon öğrencilerden İngilizce olarak ellerindeki dürbünü birkaç dakikalığına bize vermelerini talep ediyorum. Biraz sonra dürbünü geri verirken de yanlışlıkla Türkçe “teşekkür ederim” diyorum. Japon gençler bir ağızdan “bir şey değil!” diye cevap veriyorlar. Şaşırıp soruyorum, Türkçe’yi nereden öğrendiklerini. “Biz Tokyo’daki Türkçe Kültür Merkezi talebeleriyiz...” diye cevap veriyorlar.
***

“Teknemizin motoru bozulunca dalgalar bizi Midilli adasına kadar sürüklüyor. Gece yarısı kendilerine yaklaştığımızı gören Rum köylüler, korkup çekindiğimizi anlayınca bize dostluk göstermeye ve moral vermeye çabalıyorlar. İçlerinden yaşlı bir Rum, Türkçe konuşarak şöyle diyor : “Ne korkuyorsunuz bre, ölüm yorganda da var, urganda da!...”

***

Dr. Ahmet ERTUĞRUL -Yağmur Dergisi-Sayı: 17 Ekim - Kasım - Aralık 2002 

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...