Genel Olarak Dil

Dil  insanlık  kadar  eski  bir  olgu  olarak  ulusal   biçimlenmenin  temelidir. Bir  ulusu  diğer  uluslardan  ayıran  en  önemli   formasyondur. İnsanlığın  bugüne  dek  gelebilen  ve  iç  değişimleriyle  birlikte  varlığını  koruyan    en  eski  aracı  olan  dil;  yalnızca  belli  bir  kuşağın  anlaşma  aracı  değil;  insanlığın  tarihsel - toplumsal  belleğidir  de  aynı  zamanda. Dil  bir  toplumun  yarattığı  maddi - manevi    değerler  bütünün  bir  ifadesi  olarak  bir  üst  kimliktir. Bireyler  ya  da  herhangi  bir  toplumsal  örgütlenmeden  bağımsız; hem  sosyal  faaliyetin  bir  yansıması  hem  de  onun    bir  gereğidir.

Dil,  toplumu   bir  arada  tutan, onu  geçmişten  geleceğe  taşıyıp  yaşatan  doğal  bir  izlektir.

Dillerin  ortaya  çıkışı  insanın  bir  tür  olarak  var  oluşu  kadar  eskidir. Başlangıçta  doğal   tepkilerin  ürünü  olan  sesler  vardı. İlkel  insanların  boğaz,   gırtlak,  ağız  ve  çene  yapısı  dikkate  alınırsa  bu  sesler  boğazda,  gırtlakta, düğümsüz  veya  yarı  düğümlü  çıkan  ünlüler,  yarı  ünlüler  ve  gırtlak  ünsüzleri  olmalıdır.  dönem  insanının  çıkardığı  sesler  daha  çok  yabanıl  bir  özellik  gösterir. Bu  ilkel  kaba  sesler  insanın  evrimiyle  birlikte  olgunlaşan  ve  giderek  bugünkü  şeklini  alacak  olan  dilsel  seslerin  embriyonlarıdır. İlkel  insan  yaşamı  yalındır. Bu  dönemde  dilin  gelişimi  görece  olarak  üretimi   dışı  bir  gelişimdir. Çünkü  dahalık  üretme  gereksinimi  duymamaktadır. Doğada  var  olan  hazır  yiyecekleri  toplayarak,  avlanarak  yaşamını  sürdürmektedir. Maddî  üretim  faaliyeti  avlanma  ve  toplama  olanaklarının  azalmasıyla  birlikte  başlar. Başlangıçta  eylem  vardır  ve  ilk  sözcükler  de  avcılık,  toplayıcılıkla ilgili  sözcüklerdir. Ayrıca  yemek, içmek  gibi  temel  gereksinimleri,  ilkel  duygular  gene  ilk  sözcüklere  kaynaklık  etmişlerdir. İlkel  insanın  duyguları  da  yaşantısı  gibi  yalındı; duygularda  ayrıntıya  varamamıştı  daha, duygular  tepkisel,  afaki  ve  toplumsallıktan  uzak. Üzülmek, sevinmek,  sevmek, nefret, paylaşma  vb.  bir üst  aşamaya  tekabül   eden  daha  karmaşık  duygular  çok  daha  sonra  girecektir  insanın  ruhsal  dünyasına. İnsanın  ilk  kullandığı  isimler  kendi  organları,  dost  ve  düşman  bellediği  varlıkların  isimleri  olsa  gerek.

Dilin  ilkel  oluşum süreci  daha  çok  insanın  doğa  karşısındaki  mücadele  sürecidir. Ne  zaman  ki  toplayıcılık  ve  avcılık - ki  bu  avcılık  silahsız  yapılanı  olsa  gerek - olanakları  azalır  o  zaman  zorunlu  olarak  kendiliğinden  üretme  ihtiyacı  doğar. Bu  başlangıçta  depolama  biçiminde  kendini  gösterir. Böylece  yiyeceklerin  depolandığı  yerler, av  mekanları,  doğal  korunma  ortamları, mağaralar, yüksek  ağaçlar vb    insanların  ilk  barınma  yerleri  olur. Bu  mekanlar  doğal  mekânlardır. Yırtıcı  hayvanlardan  korunma  içgüdüsü  insanı  yüksek  kayalıklarda,  ağaçların  üzerinde  yaşamak  zorunda  bırakır. Ayrıca  vahşi  hayvan  saldırılarına   karşı  ve  bu  hayvanların  avlanması  için  toplu  halde  yaşama  insanın  sosyal  yönlerini  geliştirir  ve  kuşaktan  kuşağa  değer  aktarımı  sağlar. Ana - baba  gibi  akrabalık  kavramları  dahalık  etik  anlamda  biçimlenmemiştir  daha.

Toplayıcılığın  olanakları,  coğrafi  değişiklikler ve nüfusun  artması  yüzünden  yavaş  yavaş  ortadan  kalkar. Et  temel  gıda    olma  özelliğini  korumaktadır. Toplu halde  yaşama,  artan nüfus  avcılığın  teknik  olarak  geliştirilmesini  gerektirdi. İnsan  hileyi  öğrendi;  tuzaklar, taş, kemik  ve  sopalardan  yapılma      silahlar  ilk  üretim  araçlarıdır. Fakat  üretimi  sürekli  kılmak  için  bu  araçlar  yeterli  gelmemektedir. Evcilleştirme  ve  toprağı  işleme  zorunluluğu  doğar. Evcilleştirme  faaliyeti  sahiplenme    ve  özel  mülkiyet  duygusunun  doğmasına  neden  olur. Farklı  insan  toplulukları  toplama,  avlanma  alanlarının  belirlenmesi  ve  korunması  noktasında  oluşmaya  başlar;  bu  da   kabileler  arası  çelişkilere,   çelişkilerin  ilkel  çözümü  olan  örgütlü  şiddete  yani  savaşlara  neden  olur.

Mevcut  uluslara  ait  değerlerin  ilkel  biçimlerinin   ortaya  çıkışı  insanlığın  insanlaşma  sürecinde  yaşadığı  bu  yol  ayrımına  denk   düşen  bu  döneme  kadar  götürülebilir. Toplu  halde  yaşama,  üretme  ortak kültürel  ve  ruhsal  şekillenmeye  neden  olur. Dilin  ortaya  çıkışı,  yani  bir  anlaşma  sistemi  olarak seslerin  hecelere,  hecelerin  sözcüklere,  sözcüklerin  cümlelere,  cümlelerin  uzun  ifade  biçimlerine  bürünmesi  bir  tür  olarak  insanın  yukarıda  özetlemeye  çalıştığımız ilk  serüveninden  sonra  oluşur  ve  gelişir.İnsan  pratik  yaşamına  girmeyen  bir  nesnenin  adını  koyamaz. Dil  Tanrı  vergisi  değil, insan  yaşamının  ürünüdür. İnsan  yaşam  çeşitlendikçe  dil  de  zenginleşir. Dili  zenginleşen  insanın  toplumsal  belleği  güçlenir. Toplumsal  bellek,  insanın  pratik  yaşamdan  aldığı  deneyimleri  kuşaktan  kuşağa  aktararak  eğitim - öğretim  yoluyla  bireyi  bilgilendirir. Bireyin  deneme  yanılmayla  oluşmuş  dar, sınırlı  ufkunu  açar,  muhakeme  gücünü  geliştirir. Kuşaktan  kuşağa  aktarılan bilgi  birikimi  üretimin  artmasını  sağlar, üretimin  artması iyi  beslenmek,  iyi  beslenme  organizma  olarak  insan  bedeninin  sağlıklı  olması  demektir. Proteinli  besinler  ve  tabiî  ki  dil, insan  beyninin  hem  fiziksel  hem  işlevsel  olarak  gelişmesinde  etkili  olur. Bu  süreç  karmaşık  bir  süreçtir. İnsan  eylem  içinde  geçmiş  deneyleri  de  belleğine  katarak  en  azından  somut  düşünmesini  öğrenmiştir. Karnı  doyduğunda  acıkacağını  düşünebilmektedir. Bundan  dolayı  üretme  ihtiyacı  duyması   için  acıkması  vb.  gerekmemektedir. İnsan  artık  geçmiş  deneylerden  geleceği  kestirebilmektedir. İnsanın  gelecek  hakkındaki  ufku  geliştikçe  üretimin  yoğunluğu  artar. Yoğun  üretim  faaliyeti  yaşamı  giderek  karmaşık  hale  getirir. Yaşamın  yalın  olmaktan  çıkıp  karmaşık  hale  gelmesi  onun  bir  ürünü  olan  dilin  de  bir  sistem  olarak  karmaşık, soyut,  kompleks  bir  yapıya  bürünmesine  neden  olur. Dillerdeki  kurallar  aslında  içinden  çıktıkları  toplumun  yaşama  biçimi    ve  üretim  faaliyeti  tarafından  doğal  bir  süreçte  belirlenmektedir. Bu  yüzden  aynı  mekanlarda,  benzer  coğrafyalarda  doğmuş  diller  doğal  süreçteki  gelişimleri  ve  yapı  bakımından  birbirine  benzemektedirler. Bir dilin  ortaya  çıktığı  yerin  coğrafi  nitelikleri  oradaki  üretimin  niteliğini,  üretimin  niteliği  dilin  gelişimini   belirlediği  için  bu  böyledir.

İklim  ve  coğrafyanın  dillerdeki  ses, sözcük, cümle,  yapısına  etkisi  büyüktür. Bir  dilin  yapısını  tek  tek   insanlar  belirleyemezler. Bu  konuda  yer  şekillerinin  belirleyici  olduğunu  rahatlıkla  söyleyebiliriz. Dillerin  doğal  biçimlenmesine  dışarıdan  iradi  olarak  müdahale  edilemez. Dil  ailelerinin  dünyadaki  yayılışları    bu  görüşümüzü  doğrulamaktadır. Dikkatle  incelendiğinde   dil  ailelerinin  bölge  bölge  belli  coğrafyalarda  kümelendiği,  belli  dil  haritalarının  kendiliğinden  oluştuğu  görülecektir.

Örneğin  tek  heceli  dillerin  Orta  ve  uzak  Asya,  iç  bükünlü  dillerin  Akdeniz  havzasında, eklemeli  dillerin  nispeten  ılıman  bölgelerde   kümelenmesi  niyetten  bağımsız  doğal  bir  olgudur. Sert, engebeli  coğrafi   şekillerin  bulunduğu  yerlerde  doğan  dillerdeki  sesler  de  sert  olacaktır. Yine  o  oranda  sözcük  çeşitliği  bakımından  zengin  olmak  zorundadır. Özellikle  fiillerde  bu  kendini  daha  çok  daha  net  olarak  gösterir. Engebeli  coğrafya  çok  değişik  türde  ve  yoğun  hareketliliğe  yol  açmaktadır. Örneğin  Güney  Kafkas  dillerinden  olan  Lazca  ile  Gürcüce'nin  ünsüz  yönündün  zengin, ünlü  yönünden  yoksul; yine  ünsüzlerin  şiddetli - sert  oluşu  Kafkas  coğrafyasının  yapısından  kaynaklanan  bir   durumdur. Yine  bu  dillerde  görülen  karmaşık  yapı  zengin  coğrafya  ile  açıklanabilir  ancak.

SES - MADDE- DİLİN  MADDİ  NİTELİĞİ.

Evrende  hiçbir  şeyin  değişmeden  kalabilen  ‘ilki’  yoktur, sonu  olmayacağı  gibi. Her  şey  bir  öncekinin  devamıdır. Yine  hiçbir  şey  ‘mutlak’  değildir. Maddenin  kendisi  de  mutlak  değildir. Çünkü  ‘madde’  diyebileceğimiz  kendi  başına  var  olan  bir  ‘töz’  mevcut  değildir. Her  madde  bir  diğerine  dönüşür.

Bu  tanımlama  bütün  doğal  gelişim  süreçlerinde  olduğu  gibi  dil  için  de  geçerlidir. Dilin  ‘ilki’  yoktur. Mutlak  olarak  var  olmuş  değişmeden  bugüne  kadar  gelebilmiş  ‘ilk  sözcük’  olmadığı  gibi. Dilde  değişmeden  bugüne  kadar  gelebilmiş  ilk sözcüğü  aramak  insanda  Adem  ile  Havva'yı  aramaktır. Dil  bir  ihtiyacın  ürünü  olduğu  için  insan  en  çok  ihtiyaç  duyduğu  nesnelerle  ilgilenmiş  ve  onları  başka  insanlarla  ‘ilgi’  düzeyinde  paylaşmıştır. Dilin  kendisi  bir  tepki  bir  ilişki  biçimidir. Dil  ilişkinin  uygar  biçimidir. Uygar  toplumlar  sorunlarını  dil  aracılığıyla  çözerler  genellikle.’Hayvanlar  koklaşa  koklaşa, insanlar  konuşa  konuşa  anlaşırlar’  sözü  tam  da  dilin  bu  özelliğini  tanımlamaktadır. İnsan  ilişkilerinde  dilden  başka  araç  aramak  ‘insanı’  insanlıktan  uzaklaştırır. Sözün  bittiği  yerde  insan  da  biter. Zaten  dilin  ham  maddesi  olan  ‘insan  sesi’  bir  tepkidir. Dili  ‘örgütlenmiş  ses,  seslerden  oluşmuş  uyumlu  bir  aile’  diye  tanımlayabiliriz. Ancak  bu  tanımlama   yalnızca  dilin  sesle  ilgili  yanını  açıklamaya  yeter.

Fiziksel  anlamda  ‘ses’etkiyle  belli  bir  gücün  etkisiyle  ortaya  çıkan  maddesel  bir  olgudur. Etkinin, hareketin  olmadığı  yerde  ses  de  yoktur. Yani  maddenin  olmadığı  yerde  maddenin - hareketin  bir  biçimi  olan  ‘ses’  de  olmaz. Maddenin  çeşitli  biçimlerine - elektro  manyetik  dalga  vb. -  dönüştürülebilen,  dilin  han  maddesi  olan  doğal  ‘ses’ - insan  sesi - maddi  bir  olgudur. Bu  da  demektir  ki  dilin  kendisi  maddi  bir  olgudur. Eğer  ses  maddi  bir  olgu  olmasa  idi  elektronik  aygıtlar  vasıtasıyla  binlerce  kilometrelik  uzaklıklara  taşınamazdı. Dili  bu  temelden  ‘sesin  maddi  bir  olgu  oluşu’  temelinden  koparan  bir  anlayış  ona  metafizik  yaklaşıyor  demektir.

İnsan  nasıl  doğada  var   olan  maddeleri  kullanmış  ve  onlara   yeni  biçimler  vererek  kendine  yarar  hale  getirmiş  ise,  bir  maddi  olgu  olarak   sesi  biçimlendirerek  onu  da  kendine  yarayışlı  bir  hale  getirmiştir. Doğada   ‘ağaç’  vardır  ve  insan  onu  türlü  şekillerde  kullanarak  ondan  yararlanır. Kimi  zaman  kâğıda,  kimi  zaman  enerjiye  kimi  zaman  besine,  kimi  zaman  da  barınmaya...  Ama  kâğıt   ağaç  değildir  artık. Nasıl  camın  yapımında  kullanılan  kum  cam  haline  getirildikten  sonra  artık  kum  olmaktan  çıkıyor  ise  ‘dil’  de  maddi  olgularla  buna  benzer  ilişkilendirmeyle  sıkı  sıkıya  bağlıdır. Gerek  bir  ilişki  biçimi  olarak, gerek  varlığın  temeli  olarak  dil  bu  nedenlerle  maddi  olgudur. Ve  onun  kaynağı  doğada  zaten  var  olan  ‘ses’tir.Kısacası  ‘ses’  maddenin  ilişki  biçimi  dil  de  bu  ilişki  biçiminin  bir  ürünüdür.

Başlangıçta   dil  aynı  zamanda  görsel  bir  olguydu. İşaretler, işaretlerin  yetmediği  yerde  doğal - tepkisel  sesler...Dilin  ilk  oluşum  sürecinde  sesler  işaretlerle,  işaretler  seslerle  birleşiyordu. Birbirini  bütünleyen  şeylerdi  bunlar. Zaten  görme,  dokunma, koklama, tatma, duyuları  olmadan  işitmenin  anlamı  da  olmazdı. Beş  duyu  beyne  bağlıdır  ve  beyinde  birbirlerine  koşullanmışlardır. İnsan  göremediği, tadamadığı,  koklayamadığı, dokunamadığı, işitmediği  bir  şeye  isim  veremez. Enerji  olmadan  hareket  ,    hareket  kavramı  olmadan  dilde  ‘fiil’  diye  adlandırdığımız  öğeler var  olamaz. Hareket  en  klasik  ifadeyle  söylersek  maddenin  yer  değiştirmesidir. Bir  de  düşünsel, duyusal  hareket  vardır. Bu  duyulara  bağlı  olarak   beyinde  oluşan,  beynin  işlevleriyle  ilgili  bir  harekettir. Ama  dilin  ilkel  biçimlenişinde   ‘soyut’  hareket  ve  olgularla  ilgili  sözcükler  yoktur. Dilin  kendisi  bir  soyutlama  olsa  da  ‘soyut  sözcükler’  ancak,  gelişmiş  soyut  düşünmeyi  öğrenmiş  insanın  oluşması  ile  ortaya  çıkar.

Dilsel  faaliyetin  hem  öznesi  hem  nesnesi  olarak  insan    ve  onun  duyuları  dili  beslemiştir. Dil  de  insanın  soyut  düşünmesini  sağlamıştır. Dil  insanla  özdeştir  artık, dili  dışlayarak  yapılan  insan  tanımları  hep  eksik  kalacaktır. İnsanın  sosyal  yanının  gelişimi  dilin, dilin  gelişimi  sosyal  yanın  gelişimi  ile  doğru  orantılıdır. Dildir  insanı  sosyaleştiren. Daha  doğrusu  dil  insanın  sosyalleşmesinin  aracıdır. Dilin  oluşması  için  sosyal  ortama  duyulan  gereksinim, sosyal  ortamın    oluşması  için  dile  duyulan  gereksinimden  daha  fazla  değildir.


Sosyalleşmek  bir  arada  olmak  değildir. Eğer  sosyalleşmek  için  bir  arada  olmak  yeterli  olsaydı  toplu  halde  yaşayan  hayvanlarda  da  sosyal  hayattan  söz  etmek  gerekirdi. Arıların, karıncaların  sürü  halinde  yaşayan  bütün  hayvanların  belli  bir  düzen  içinde  yaşadıkları, belli  işbölümü  sistemi  geliştirdikleri  ancak  bütün  bunların  onların  sosyalleşmesi  demek  olmadığını  söylüyoruz. Ama  bu  hayvanlarda  hiçbir  iletişim  aracı  olmadığı  anlamına   gelmiyor. Hayvanlarda  da  insan  dilinin  ilkel  biçimlerine  rastlamak  mümkündür. Hayvanlar  da  çeşitli  durumlarda  iletişim  kurdukları  çeşitli  işaretler  ve  sınırlı  sayıdaki  seslerden  oluşmuş  belirli  anlaşma   araçları  vardır. Bu  işaret  ve  seslerin  hangilerinin  ‘içgüdüsel’  hangilerinin  öğrenmeye  dayalı  olarak  geliştirildiği  ayrı  bir  araştırma  konusudur. Burada  söz  konusu  olan  gelişmiş  insan  dilidir. Sosyalleşme  ancak  dil  ile  mümkün  olur. İnsan  ile  dil  birbirlerine  koşullanmışlardır; insan  dilin, dil  insanın  ürünüdür. Yalnız  bir  organizma  olarak  insan  değil,  üreten, ihtiyaçları  olan  ve  ihtiyaçlarını   önceden  bilen  insandır  bu. Yoksa  eğer  dilin  oluşumu  yalnız  ve  yalnız  duyularımızla  ilgili  olsaydı  insandaki  kimi  ilkel - içgüdüsel  duyular    diğer  gelişmiş  hayvanlarda  da  mevcuttur. Hayvanların  duyuları  da  ihtiyaç  oranında  gelişmiştir. En  küçük  canlı  varlığın  bile  diğer  varlıklarla  bir  ilişki  biçimi  vardır. Bu  ilişki  biçiminin  ürünü  olan  bir  dili  vardır. Fakat  bu  genel  bir  dildir; basit  tekil  seslere  dayandığı  gibi,  çeşitli  işaret  ve  hareketlere  bağlı  olabilir  de. Kimi  canlılarda  bazı  organlar  diğer  organlara  göre  fazla  geliştiği  için  dilin  yönü  bu  gelişen  organa  göre  belirleniyor. Tek  hücreli  canlılardan  insana  kadar  her  canlının  bir  dili  vardır. Ama  her  canlının  dili  onun  ‘cürmü’  kadardır. Bir  salyangozun  tehlike  karşısında  antenlerini  içeri  çekmesi, bir  solucanın  kendisini  etkileyen  bir  durum  karşısında  toprağın  içine  dalması,  ilkel  düzeyde  de  olsa onun  kendini  koruma  içgüdüsü  olduğunu  gösterir. Bir  köpeğin, dostluk , düşmanlık  gösterisi  onun  çeşitli  hareketlerinden  çıkardığı  çeşitli  seslerden  anlamak  mümkündür. Ama  bunu  anlamak  için  bir  tür  olarak  köpeği  iyi  tanımak  onun  dilinden  anlamak  gerekir. Köpeğin  kuyruğunu   sallaması, burnundan  ince  kısık  sesler  çıkarması  dostluğun, tanışıklığın  bir  ifadesidir. Her  canlının  dilinde  hareketler, işaretlerle  sessel  tepkiler  iç  içedir. Bu  yüzden  başlangıçta  dil,  ses  ve  işaret  sistemi  biçiminde  idi.

Organik  bir  varlık  olarak  insan  yarattığı  dille  ‘cürmü’  geniş  bir  canlı  olduğunu  kanıtlamıştır. Bir  dilin  sınırlarını  çizen  ilişkinin  boyutlarıdır. Sığ, basit, kısır  bir  ilişki  biçiminden  zengin  bir  iletişim  sistemi (=dil )  doğmaz. İnsan  nasıl  yaşarsa  öyle  konuşur. Konuşma  ilişki  biçiminin  en  üst  boyutudur. Yukarıda  da  belirttiğimiz  gibi  hayvanların  da  bir  dili  vardır. Köpeğin  kuyruğunu  sallaması,  burnundan  kesik  kesik  ince  sesle  çıkarması  köpeğin  dilinde  dostluğun,  tanışıklığın  bir  ifadesidir. Bütün  hayvanlarda  hareket  ile  ( İşaret ) sessel  tepkiler  iç  içedir. Bu  açıdan  dilin  başlangıçta  ‘işaret-ses’  sistemi  olduğunu  söyleyebiliriz.

Bütün  bu  saptamalardan  sonra şunu  söyleyebiliriz:Genel  anlamda  dil  bir  ilişki  biçimi;  bu  ilişki  biçiminden  doğan  sistematik  bir  anlaşma  programıdır. Dil  toplumun  binlerce  yılda  girdiği  bütün   ilişkileri  saklı  tutan  gizli  bir  programdır. Bireyin  üzerindedir. Yalnızca  kullanım  açısından  değil  oluşum  açısından  da  dil  toplumsal  bir  özellik  taşır. Dilde  toplumun  girdiği  her  ilişki  biçiminin  bir  karşılığı  vardır. Bütün  hayvanlarda  bu  böyledir. O  halde  genel  anlamda  dil  olgusu  yalnızca  insana  özgü  değildir. Maddenin  bir  biçimi  olan  seslerden  oluşmuş  olan  sistematik,  programatik  ve toplumsal  bir  olgu  olarak  dili  insanın  insanlaşma  sürecinden  başlatmak  gerekir. Çünkü  en  azından  şimdilik  o  insanla  sınırlıdır. Ama  genel  anlamda  dil  bir  varlık  biçimi  olarak  hep  vardı  ve  var  olacaktır.

Dil  başlangıçta  temel  içgüdüsel  davranışların  ifadesi  olmuş,  süreç  içinde  üretimle  birlikte  ilişki  biçimleri    ve  ilişki  nesneleri  çeşitlendiği  ölçüde  zenginleşmiştir.

Düşünme  eylemi  sessiz  konuşmadır. Yani  insanın  kendi  ‘beni’  ile  konuşmasıdır. Konuşma  ise  düşüncenin  sese  dönüşmüş  biçimidir. Küçük  yaşta  ilk  konuşmaya  başladığında  insan  beyni  öğrendiği  dilin  bütün  boyutlarına  göre  programlanır.’İnsan  kafasındaki  sözcük  sayısı  kadar  düşünebilir.’   deyişi  bundan  dolayıdır. İnsan  bilmediği  bir  kavramı  düşünemeyeceği  gibi  duymadığı  bir  sözcüğün  doğadaki  hangi  varlığa  tekabül  ettiğini  de  bilemez; bu  yüzden  de  bir  sözcüğü  duyduğunda  o  sözcüğün  karşıladığı  soyut-somut  varlığı  kafasında  canlandıramaz. Bir  dilin  zenginliği  gücü  maddi  manevi  alemi  çeşitli  boyutlarıyla  karşılayabilmesine  bağlıdır. Dil-düşünce  basitten  karmaşığa,  somuttan  soyuta  doğru  gelişir. Gerçekte  bu  bütün  dini  inançlar  için  de  böyledir. Önce  somut  olan  doğa  yani  hayat  vardı. Sonra  onun  bir  yansıması  olan  çeşitli  soyutlamalar  gelmiştir. İnsan  tanrıları  ilkin  ‘heykel’  biçiminde  yani  somut  bir  varlık  olarak  düşünmüş  veya  doğal  varlıklara  doğa  üstü  güçler  misyonlar  yüklemiştir. Daha  sonra  ‘Tanrı’  soyut,  gözle  görülmez  ama  her  yerde  hazır  ve  nazır,  her  şeye  gücü  yeten  bir  varlık  olarak  ‘giz’lenmiştir.O  dönemde  insan  için  en  ‘bilinmez’  yer  olarak  daha  çok  gökte  düşünülmeye  başlanmıştır. Birer  üstyapı  kurumları  olarak  dil  ve  din  benzer  bir  gelişim  çizgisi  izlerler. Somuttan  soyuta,  insan  beyninin  gelişimine  bağlı  olarak.

Dil  de  bütün  yaratılarda  olduğu  gibi  insana  Tanrı  tarafından  bahşedilmemiştir. İnsan  onu  basit  anlamda  bir  yerden  de  ‘almamıştır.’  O  binlerce,  on  binlerce  yıllık  insan  yaşamının  ürünüdür. Hatta  o  insan  bir  üst  organizmal  varlık  olmadan  önce  de  vardı  o,  ama  bugünkü  biçimiyle  değil,   insan  öncesi  varlığın  yaşantısına  denk  düşen  biçimiyle...

Dilin  bir  ‘ilki’  bir  miladı,  başlama  noktası  yoktur. Bugünkü  insan  dili  gelişmiş  insanın  ilişki  biçimine  cevap  veren  bir  araçsa,  ‘insan  öncesi’  varlığın  da  dış  dünyayla  bir  ilişkisi  mutlaka  vardı  ve  bu  ilişki  biçimine  denk  düşen  bir  aracı  yaratmak  geliştirmek  zorundaydı. İlkel  insanın  dili  de,  cürmü  kadardı  yani  ilkeldi. Bu  yönüyle  bakıldığında  dilin  gelişimi  insanın  gelişimiyle  paraleldir  ve  nesnel-doğal  olarak  bir  süreç  olarak  kendini  var  eder.

Dilin  bugünkü  gelişmiş  dilin  doğuşu,  kökenleri  araştırılırken   günümüz  insanından  yola  çıkmak  bizi  yanlışlara  sürükler. Günümüz  insanının,  biyolojik,  fizyolojik  yapısında  on  binlerce,  yüz  binlerce  yıllık  bir  birikimi  genlere  taşıyarak,  bünyesinde  toplar. Evrimin  insanı  olgunlaştırması  ve  bu  olgunlaşmanın  genlere  taşınmasıdır  burada  anlattığımız.

Yazı  dilin  başka  bir  biçimidir. Yazı  ikinci  dildir. İnsanlık  için  en  az  dil  kadar  önemli  bir  faaliyettir  yazı. Dili  bir  soyutlama  olarak  almıştık,  yazı  soyutlamanın - yani  dilin - soyutlamasıdır. Sesi  donduramayan,  sesi  hapsedemeyen,  kristalize  edemeyen  insan  onu,  biçimlere  işaretlere  dönüştürmüştür. Gerçi  yazı  varlıkların  doğrudan  aktarımı -resim-  ile  ortaya  çıkmış  ama  gelinen  aşamada  yazı  resimden  çok  uzak  bir  yerdedir  artık. Yazı  günümüzde  artık  seslerle  işaretlerin  buluştuğu  noktadır  ve  doğal  bir  sürecin  değil  insanın    iradi  çabasının  ürünüdür.


Yazımızın  başında  işaretlerle  sesler  arasındaki  ilişkiden  bunun  dilin  ilkel  biçimi  oluşundan  sözetmiştik. İlkel  işaretler  somuttu  yani  doğrudan  varlığı  karşılıyordu. İnsan  adeta  elleri,  parmakları  ile  resim  çiziyordu. Ve  bunu  çıkardığı  kimi  seslerle  takviyelendiriyordu. Ancak  havada  çizilen  şeylerin  kalıcı  olması  gerekiyordu. Yere  daha  sonra  taşlara çizmeye  başladı  insan  bu  işaretleri. Bugünkü  anlamda  olmasa  da  yazı  çizi  de  bir  anlaşma  aracı  olarak  insanlık  tarihi  kadar  eskidir. Çeşitli  yazı  türlerinin  tarihsel  evrimine  baktığımızda    bunu  rahatlıkla  görebiliyoruz.



Günümüz  yazı  sistemleri  biçimlerin  ve   seslerin  bir  soyutlamasıdır. İlkin  maddi  dünya  ve  onun  bir  yansıması  olan  resim  vardı. Daha  sonra  resmin  yazıya  dönüştüğünü  görüyoruz. Resim  insanın  soyutlama  gücünü  arttırmıştır. Başlangıçta  bir  varlığın  adı  görüntüsü  idi. Yani  varlığın   çizgilerle   ifadesi  olan  resim  varlığın  adıydı. Yaşamın  her  alanında  gördüğümüz  somuttan-soyuta  gelişme  burada  da  karşımıza   çıkmaktadır. Resim  yazı,  varlığın  ‘ilk  adı  olan  resimlerin’  soyutlama  sonuncu  daha  basit  çizimler  haline  gelmesi  ile  ortaya  çıkmıştır. Çizimler  sesli  dil  ile  paralel  gelişiyor,  soyutlama  derinleştikçe  resimle  sesin  birbirleriyle  daha  çok  bütünleştikleri  görülüyor. Harfler  seslerin  adı  olmaya  başlıyor. Gerçekten  de  harfler  seslerin  şekilleridirler. Doğada  sonsuz  sayıda  ses  vardır  ve  sonsuz  sayıda  sese  karşılık  sonsuz  sayıda  harf  türetmek  mümkündür. Harfler  bir  yakıştırma  olarak  tarih  içinde   kendini  kabul  ettirmiş,  tarihsel  temelleri  varlıkla  suretinin,  suretle  alt  biçimlerin  ve  seslerin,    özdeşleştiği,  iç  içe  geçtiği  üst  bir  dildir. Bir  dilin  bütün  unsurlarını  içine  alabilecek,  dilin  olanakları  ölçüsünde  kendini  üretebilecek  yetkinliğe  sahip  bir  üst  dil...

Dil  ile  yazı   tarihsel  gelişimleri  bakımından  bir  bütünlük  oluştururlar. Eğer  bu  sav  doğru  ise  doğal  gelişimi  süreci  içinde  oluşmuş  her  dilin  bir  yazısı  olmalıdır. Bir  millet,  tarihsel  gelişim  süreci    içinde  kendisini  ölümüne  etkileyen,  ortadan  kaldıracak  kadar  büyük  felaketler  yaşayıp  ‘tar  ü  mar’  olmamışsa,  milli  özelliklerini  yitirecek  kadar  uzun  süre  tutsaklık  boyunduruğu  altında  yaşamamışsa,  kendi  dinamikleriyle  yarattığı  dilin  yanında  bir  de  yazıya  da  sahip  olur. Bu  bir  iyi  niyet  değil  doğal  sonuçtur. İnsanlığın  ortak  gelişimi  eşit  süreçler  izler. Gelişmiş  dili  olan  her  milletin  yazı  sistemi  yaratamamış  olmasının  objektif  ve  subjektiv  nedenleri  üzerinde  ayrıca  durulabilir. Ancak  kesin  olan  bir  şey  varsa  o  da  iç  dinamiklerin  burada  da  dış  dinamikleri  belirlediğidir. Yani  tarihsel  olayları,  olguları  dış  dinamiklerle  açıklamaya  çalışan  bir  anlayış,  dünyadaki  dillerin  sayısı  oranında  neden  yazı  sisteminin  gelişmediğini  açıklayamaz. Dış  dinamikler  bazen  iç  dinamiklerin  yerini  alır. Bu  bir  toplumu  yok  oluşun  eşiğine  getiren  en  önemli  belirtidir. Ama  yine  de  burada  dış  dinamiklerin   iç  dinamikleri  belirlediği  sonucu  çıkmaz. İç  dinamikleri  kuruyan  bir  toplumsal  yapı  dış   dinamiklerin  denetimine  girer. İşte  bu  durumda  toplumun  doğal  gelişim  süreci  sekteye  uğrar,  toplum  rotayı  şaşırır. Dümen  ‘dış’  güçlerin  eline  geçmiştir  çünkü. İşte  bu  tür  durumlarda  gelişen  her  dilin  paralelinde  bir  yazı  sisteminin  oluşması  mümkün  olmaz. Çeşitli  nedenlerle  bir  toplumun  süreç  içinde  oluşmuş  yazısı  unutulsa  da  kuşaktan  kuşağa  taşınan  toplumsal  hafızada  ‘yazı’  olgusu  ve  onunla  ilgili  terimler,  kavramlar  mutlaka  yaşar.


Dil  bir  toplumun  ses  kombinezonlarından  oluşmuş  belleği  yazı   ise  dilin  arşividir. Dil  yaşamın  canlı  pratiği  ile  ilişkili  olarak  sürekli  değişip  geliştiği  için,  organizmalar  gibi  varlık  yokluğu  iç  içe  yaşar. Çeşitli  sözcükler,  sözcük  kalıpları,  atasözü  ve  deyimler  yaşamdaki  karşılıkları  ortadan  kalktığı  için  zamanla  kullanımdan  çıkabilirler. Bu  doğal  bir  süreçtir. Ama  toplum,  millet  eğer  kullanımdan  çıkan  bu  dil  öğeleri  yerine  kendi  yaşamına  giren  varlıkların  karşılıklarını  bulamazsa  ve  o  varlıkların  karşılığı  olan sözcükleri  başka  toplumlardan  alırsa,  o  dil  boyunduruk  altına  alındığı  için tehlikede  demektir. Dil  yazı  ile  yaşar. Yazı  unutmaya,  yok  olmaya  engel  olur. Yazı  tarihin  damgasıdır. Bu  yüzden  egemen  toplumlar  baskı  altında  tuttukları  toplumlara  ‘kendi  dillerinde  okuma - yazma’  olanağı  tanımazlar. Tam  tersine  bir  eğitim-iletişim  aracı  olarak  yazı  ile  kendi  tarih  ve  kültürlerini  egemenlik  altına  aldıkları  toplumları  asimile  etmeye  çalışırlar.

Yazı,  bir  dili,  kültürü  süreklileştirmenin  en  etkin  aracıdır. Yazısı  olmayan  bir  milletin  hayatı  havaya  çizilmiş   resme  benzer,  silinip  gider,  yaşanır  ve  unutulur.


Ulusal  değerler  birkaç  yüzyılda  oluşabilecek  kadar  basit  değerler  değildirler, yüzlerce,  binlerce  yıllık  süreç  içindeki  toplumsal  ilişkileri, deneyleri, dalgalanmaları  gerektiren  karmaşık  bir  olgudur. Bir  ulusun  oluşum  süreci  ifadesini  günlük  üretim  ve  kullanım  araçlarının  üretiminde  bulur. Toplumlar  kendilerini  var  eden  koşulları  yeniden  ve  yeniden  ürettikleri  sürece  ayakta  kalabilirler  ancak. Maddî  üretim  faaliyeti  manevi  üretim  faaliyetidir  aynı  zamanda. Çünkü  coğrafyayla  birlikte  maddi  üretim  toplumun  dilini, ahlaki, etnik vb.  özelliklerini  de  yaratır. Bir  ulusun  diğer  uluslardan  bağımsız  olarak  yarattığı  manevi  dünya   o  ulusun  ulusal  kimliğidir. Ulusal  kimlik  maddi  manevi  değerler  bütünüdür. Ulusal  kimlik  sorunu,  dünya  ölçeğinde  bir  protokol  oluşturma   sorunu  değildir. O suni  olarak  var  edilemez,  mevcut  gelişimi  içinde  bir  olgudur.

Kendine  özgü  bir  dili  olan  her  milletin  o  dilden  doğan  kendine  özgü  bir  edebiyatı  da  olur. Çünkü  edebiyat  yaşantının  içinden  çıkar. Kendi  bağımsız  yaşamında  maddi  kültür  yaratan  günlük  geçim  için  gerekli  öğeleri  üreten  her  milletin  buna  bağlı  olarak  geliştirdiği  bir  entellektüel  yaşamı  da  olur. Bir  milletin  entellektüel  yaşamı  o  milletin  maddi  kültür  faaliyetinin  bir  yansıması  olarak  gelişir. Yani  maddi  kültür  faaaliyeti  olmadan   manevi  kültür  dünyası  oluşmaz. Bir  üst - yapı  kurumu  olarak  dil  ve  edebiyat  birbirini  yaratan  geliştiren  özelliğe  sahiptirler. Dil  olmadan  edebiyat, edebiyat  olmadan  dil  olmaz. Dil  edebiyatın  yapı  malzemesi  olurken  edebiyat  da  dilin  gelişmesini  sağlar. Dil  edebiyatta  vücut   bulur. Hiçbir  sanat  alanı  edebiyat  kadar  dil  ile içli  dışlı  değildir. Heykel  için  katı  nesneler, müzik  için  nota - ses, resim  için  ışık - renk vb.  ne  ise  edebiyat  için  dil  odur. Dil  anlatım  ihtiyacından  edebiyat  ise  güzel  ve  etkili  anlatım  kaygısından  doğar. Dil  anlatım  aracı,  edebiyat  güzel  ve  etkili  anlatım  yöntemidir.


Dilleri  bir  olan  toplumlar  farklı  coğrafyalarda  yaşasalar  da  kendi  bağımsız  hayatlarının  ürünü  olan  birbirinden  farklı  edebiyatlar  yaratabilirler. Örneğin  ‘İngilizce’  ile  yaratılmış  bir  İngiliz  bir  de  Amerikan  edebiyatı  vardır. Fakat  bu  sadece  ekonomik, sosyo - kültürel  yaşamın, coğrafi  tanımlamanın  ötesinde  İngilizce’deki  bir  buluşmadır. İngiliz  toplumu  ile  Amerikan  toplumunu  dil  dışında  birleştiren  hiçbir  etkili - güçlü  bağ  yoktur. Dil - edebiyat  bu  iki  toplumu  birleştiren, kaynaştıran  bir  harçtır. Tarihsel  kültür  birliğinin  taşıyıcısı  da  yine  dil  ve  edebiyattır.


Lazların  bugün  yazılı  bir  edebiyatları  yoktur. Her  şeyden  önce  Lazların  dünden  bugüne  kalmış  yazılı  bir  edebiyat  gelenekleri  yoktur. Bunun  nedeni  Lazların  ekonomik, sosyal, kültürel  yapılarında  değil, tarihsel  siyasal  olaylarda  aranmalıdır. Lâzların  gelenekleri - görenekleri,  dilleri  güçlü  bir  edebiyat  yaratmaya  elverişlidir. Ancak, bin  yıllara  varan  tutsaklıklar,  siyasal  iktidarsızlıklar  bu  halkın  tarih  içinde  yarattığı  kültürel, edebi  ürünlerin  yok  olmasına, yağmalanmasına, yazma  yetilerinin  yok  olmasına  neden  olmuştur. Fakat, siyasi  olarak  Lazlardan  koparılmış  olan  soydaşımız  Kuzey  Doğumuzda  yaşayan  Mergellerin,  Güney  batıda  yaşayan  biz  Lazlara  göre  bu  konuda  şanslı  oldukları  söylenebilir. Bugün  Mergel - Laz  Dili  ile  yazılmış  binlerce  sayfalık  yazılı  belge  Tiflis  Üniversitesi'nde  incelenmek  üzere  bizi  beklemektedir. Lâzların  yazılı  edebiyatları  olmadığını  ileri  süren  görüş,  bu  gerçeği  görmezden  gelerek  bu  kanıya  varmaktadır. Bilim  adına  konuştuğunu  iddia  eden  birçok  kişi  Mergellerle  Lazları  farklı  iki  ulusmuş  gibi  gösterme  eğilimindedir. Bu  yaklaşım  bilimsel  değil  siyasidir. Mergeller - Laz,  Lazlar  Mergel'dir. Dil  açısında  olayı  değerlendirirsek  Mergelce  Lazca,  Lazca  Megrelce'dir. Bu  iki  dil  arasındaki  farkın  nedeni  tarihsel  olarak  yaşanan  kopuklukta  aranmalıdır. Lâz - Mergel  Dili'nin  eğitim  dili  olarak  kuşaktan  kuşağa  öğretilmemesi,  yazı  dili  olarak  kristalize  olamaması,  coğrafi  engellerden  doğan  iletişim  kopuklukları  bu  dilin  zaman  içinde  farklı  mecralarda  gelişmesine,  başkalaşmasına  neden  olmuştur. Ancak  bir  Mergel  ile  bir  Laz  anlaşabilirler  yine de. Megrelia'dan  Türkiye  Lazistan'ına  gelen  Megrellerle  Lazlar  belli  ölçülerde  anlaşabilmektedirler.

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...