Türkçenin Tarihi Meseleleri

İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özkan ile Türkçe’nin dünü, bugünü ve yarını hakkında konuştuk.

A. Harun Arslan

-Türkçe’yi bugüne taşıyan şartlar nelerdir? Türkçe’nin çok geniş coğrafyada konuşulan köklü bir geçmişi olan bir dil olduğunu biliyoruz. Türkçenin gelişim sürecini anlatabilir misiniz? 

-Türkçenin gelişimi Türk tarihinin gelişmesi ile paralel bir seyir izler. Bu ne demektir? Türk milleti hangi merhalelerden geçmişse Türk dili de aynı merhalelerden geçmiştir. Tarihe göz attığımızda Türk toplumunun başlıca üç medeniyet merhalesinden geçtiğini görüyoruz: İslamiyet Öncesi Dönem, İslamî Dönem ve Batı Medeniyeti Etkisindeki Dönem. Türkçe daha yazı dili olarak kullanılmaya başlamadan çok uzun bir tarihî süreç geçirmiş bu eski dönemde yani daha Orhun Türkçesinden önceki dönemlerde de çeşitli komşuluk ilişkileriyle Türkçeye birtakım unsurlar girmiştir. Bu, diller arasındaki alışverişin doğal bir neticesidir. Bazı ünvanlar Han, Hakan, Tarhan gibi kelimeler bunlara örnek olarak gösterilebilir.
İslamiyetten önceki dönemde Türkler bozkır kültürü denilen bir hayat tarzı sürdürüyorlardı. Bu hayat tarzında yabancı etki pek fazla yoktu. Bununla birlikte Uygurlar zamanında yerleşik hayata geçip başka toplumlarla karşılaşınca özellikle dinî bakımdan Maniheizm, Brahmanizim Hristiyanlık gibi birçok dini benimseme eğilimi gösterdiler. Bunun yanında o dinî terimleri Türkçeleştirme çabaları oldu. Böylece Türkçeye yabancı öğeler girmeye başladı.

-Peki, Türklerin Müslüman olması, Türkçeye nasıl bir tesiri oldu? 
-Türklerin Müslüman olmalarıyla Türk tarihi büyük değişikliğe uğradı. Türk milleti, başta Büyük Selçuklu imparatorluğu olmak üzere Anadolu Selçukluları ve özellikle Osmanlı imparatorluğu dönemlerinde büyük bir medeniyet dünyasının kapısını araladı. Bilim ve teknikte büyük ilerlemeler oldu. Şüphesiz dil ve edebiyat da bir milletin tarihi ile yakından ilgilidir. Dolayısıyla dil ve edebiyat, içinde yetiştiği şartlara göre şekillenir. Müslüman olunca Türkler tabii, bir yandan İslam dininin esaslarını kendi öz kaynağından almak ve Kur’ân’ı anlamak amacıyla Türkçeye tercüme ettiler. Ardından hadis, fıkıh, siyer gibi pek çok kitabı çevirerek Türkçeye kazandırdılar. Tabii bu Türkçeye kazandırma aşamasında Arapça ve Farsçadan dilimize birçok kelime girdi ve Türkçede bunlar zengin bir anlatım imkânı buldular.

- Dilimize yabancı kelimelerin girmesinde şairlerimizin de etkisi var mıdır? 
Türkçenin gelişmesinde Anadoluda yetişen şairlerin de önemli bir rolü var. Türkçenin yazı dilinin güçlenmesinde şairlerimizin büyük etkisi vardır. Mesela Yunus Emre, Aşık Paşa, Necati, Bâkî, Fuzûlî , Nedim, Şeyh Galip gibi şairler bu kültürün içinde eser verdiler ve Arapça ve Farsçadan aldıkları kelimeleri kullanmak suretiyle Osmanlı Türkçesi denilen bir dil oluşturdular. Özellikle Fatih’in İstanbul’u fethedince, 15. yüzyılın ikinci yarısından sonra imparatorluğun sınırlarının genişlemesiyle artık Türkçe de bir devlet dili, impatorluk dili hâline geldi. Dilimizin en önemli ürünleri ortaya koyuldu. İşte bu saydığımız şairler Osmanlı Türkçesi denilen bir yazı dilini kendi eserlerinde işleyerek oluşturmuşlardır. Tabii, o zaman imparatorluğun bünyesinde, imparatorluk döneminde toplumla halk arasındaki ilişkilerde fazla bir hareketlilik yoktu. Durağan bir hayat vardı. Dolayısıyla dil fazla bir mesele teşkil etmiyordu. Esasen imparatorluk hâline gelince İstanbul ve Türkçe bir cazibe merkezi oldu. Başka toplumlar Türklerle iletişim kurmak için Türkçeyi öğrenmek zorunda kaldılar. İmparatorluğun sınırlarının gelişmesiyle birçok toplum imparatorluk içine girdi. Makedonya, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Arabistan, Mısır, Libya imparatorluk sınırları içindeydi. Dolayısıyla bunlar merkezle, kendilerini yöneten idareyle iletişime geçmek için Türkçeyi öğreniyorlardı. Böylece Türkçe herhangi bir zorlama olmadan kendiliğinden oralarda kullanıldı ve imparatorluk dili hâline geldi. Bu hâl, 19. yüzyıla gelinceye kadar devam etti. 19. yüzyıla geldiğimizde bu sefer Türkler Batı medeniyetini benimsemeye başladılar. Yani orada meydana gelen ekonomik, siyasal birçok gelişme Türklerin bu medeniyeti kabul etmesinde zorlayıcı bir etken oldu. Bu özellikle Tanzimatla başladı. Türkçenin bu dönemde değişime uğramasının en büyük sebebi medeniyet değişikliğidir. 10. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar medeniyet tarihi içinde konuşulan dil fazla değişiklik göstermez. Türkçe kendi içinde konuşma dili yazı dili katmanlarını oluşturdu ama bir medeniyet değişikliğinin getirdiği bir hareketlilik ancak 19. yüzyıldan sonra kendini hissettirdi. Dolayısıyla Tanzimat döneminden sonra Türkçede önemli gelişmeler oldu. Bir kere, Batı medeniyetinin Tanzimat edebiyatındaki en belirgin izleri kendini nesir alanında hissettirdi. Edebî türler olarak roman, tiyatro, hikâye gibi düz yazı örneklerinin hepsi Batı örnek alınarak yazılmaya başlandı. Tabii, bu eserleri halka anlatmak, yeni düşünceleri topluma getirmek için divan edebiyatı döneminde oluşmuş klasik dille bu yeni fikirleri, yeni türleri halka anlatmak biraz zordu.

- Bunun halka aktarılması nasıl oldu? 
- Özellikle Tanzimat döneminde gazeteler bu rolü üstlendi ve bir gazetecilik dili doğdu. Şinasi Tercüman-ı Ahval gazetesini çıkartarak bu yeni fikirlerin sade bir dille anlatılmasına öncülük etti ve bu dönemden sonra dil değişmeye başladı. Bunun ardından Tanzimattan sonra özellikle 1910’dan sonra millî lisan ve millî dil anlayışıyla halkın konuştuğu dilin yazı dili hâline getirilmesi anlayışı hakim oldu ve bu anlayışla “millî edebiyat” dediğimiz yeni bir edebiyat meydana geldi. Bu edebiyatın dili fevkalade sadeydi, konuşma diliyle yazıldığı için halk bunları anlayabildi. Dolayısıyla, Tanzimattan bugüne geldiğimizde “milli edebiyat” anlayışıyla ortaya konan eserlerin dili daha değişik farklı bir yapıya sahiptir. Bu millî dil ve edebiyat anlayışı Cumhuriyetle birlikte daha da ileri bir seviyeye götürüldü.

-Cumhuriyetin ilanından sonra nasıl çalışmalar yapıldı? 
-Cumhuriyete gelindiğine kadar dil bir inceleme alanı olarak ele alınmıyordu. Cumhuriyet döneminde üniversitelerde Türkçe bir bilim dalı olarak incelenmeye başlandı. Ayrıca, bu halkçılık ve milliyetçilik anlayışları halk çocuklarının kendi dillerini kullanmalarına imkân sağladı, okullaşmanın artmasıyla birlikte. Dolayısıyla birçok halk ağzından derlemeler yapıldı, birçok yaşayan kelime dile kazandırılmaya çalışıldı. Ayrıca tarama faaliyetleriyle eski eserler taranmak suretiyle, kullanımdan düşmüş bazı kelimeler yazı diline kazandırıldı. Böylece büyük bir dil faaliyeti cumhuriyetle birlikte gerçekleşti. Türkçede bir taraftan eski eserler taranarak unutulmuş kelimeler dile kazandırılıyor, diğer taraftan derleme yaparak halkın kullandığı kelimelerin yazı diline geçmesi sağlanıyordu. Bir yandan da yeni köklerden yeni eklerle yeni kelimeler türetilerek Türkçenin söz dağarcığı zenginleştirilmeye çalışılıyordu. Tabii, Batı hayat tarzını Tanzimattan sonra benimsediğimiz için bu hayat tarzının getirdiği pek çok yabancı kelime de dilimize girmeye başladı. Özellikle Tanzimatla birlikte pek çok Fransızca kelime dilimize girdi. Bugün de bu kelimelerin pek çoğunu kullanıyoruz. Mesela birkaç örnek verebiliriz: abajur, bale, abone, afiş , baraj , doktor vb.

- Bu konuya paralel olarak dilimize yabancı kelimlerin girişine nasıl bakıyorsunuz? 
-Bugün kullandığımız Türkçe, tarihi üç süreçten geçip geldiği için bu üç dönemin de etkilerini taşımaktadır. Yani bugün dilimizde Arapçadan, Farsçadan, Fransızcadan geçmiş birçok kelime vardır. Özellikle II. Dünya savaşından sonra İngilizcenin dünya üzerinde tesirini arttırması ve bütün az gelişmiş ülkelerde bir dil öğretme seferberliğine başlanması neticesinde bu dilden de Türkçeye birçok kelime girmiş ve hâlâ da girmeye devam etmektedir. Bugün Türkçenin içinde bulunduğu durumun sebeplerinden bir tanesi bu kültürel karışıklıktır. Şimdi burada şöyle bir durum söz konusuydu. Yenileşmeyi ve gelişmeyi önde tutanlar bu eski kelimelerin kullanılması arzu etmiyorlardı. Diyorlardı ki dilimizi hep yeni kelimelerle oluşturalım. Bir de, dilimizdeki kelimelerin eski değil, kültürün birer unsuru olduğunu, bu kelimelerin bugün de kullanılması ve yeni nesillere aktarılması gerektiği düşüncesinde olanlar, ayrı bir görüşü temsil ediyordu. Gerçi, bu son zamanlarda biraz daha yumuşak bir görünüm arz etmekle birlikte bir zamanlar özellikle 1970’li, 80’li yıllarda bu iki keskin görüş dil anarşisinin doğmasına neden oldu. Bir tarafta dilde öz Türkçecilik anlayışıyla tamamen dilimizde eskiden beri kullanıla gelen Arapça, Farsça kelimelere karşı bir tavır sergilenirken öbür taraftan bunların kültürümüzün temel unsuru olarak alınıp değerlendirilmesi anlayışıyla yeni kelimelere yüz çevirmek dilimizde dil anarşisine doğurdu ve bu anarşinin izleri günümüze kadar geldi. Esasında dil şüphesiz akan bir ırmak gibidir, çıktığı noktadan denize ulaşıncaya kadar ona yeni katılımlar olur. Çünkü kültür böyle şekillenir. Hiçbir nehir çıktığı kaynağından denize gelinceye kadar saf kendi suyuyla gelmez, mutlaka ona katılan olur. Zenginleşerek akar gelir. İşte Türkçemizin bugün karşı karşıya olduğu temel mesele bu karışıklık problemidir.

-Nedir bu problem? 
-Bugün dünyadaki gelişmeleri takip edebilecek, dünyadaki çağdaş teknolojiyi yansıtabilecek bir terimler sistemine ihtiyacımız var. Dilimizin bu terimleri türetmesi, çağdaş bilgileri geniş halk kitlelerine ulaştıracak yeni terminoloji oluşturması lazım. Bu, dilimizde yenileşmeye ihtiyaç duyduğumuzun belirtisidir. Mutlaka bunu yapmak zorundayız. Ama bunu rastgele değil, bilinçle, sağlam temellere dayandırarak yapmalıyız. Sırf yenileşme yapıyoruz diye herhangi bir temeli, kuralı olmayan kelimeyle Türkçeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Ayrıca, dildeki bu yenileşme ve gelişme kültür dilimizi ne hâle getiriyor? Eskitiyor. Bir zamanlar zevkle okunan Fuzûlî, Nedim, Bâkî, Şeyh Galip, Yahya Kemal gibi şairlerin şiirleri eskiyor. Anlaşılmaz duruma düşüyor. Bu tabiî çok üzüntü verici bir durum. Peki bunlar eski diye bunlar bizim kültür değerlerimizi oluşturmuyor mu? Bunlar bizim eserlerimiz değil mi? Bunlardan vaz mı geçeceğiz? Hayır! Bunlar belli bir dönemde bir temel kültür oluşturan eserlerdir. Öyleyse ne yapacağız? Geçmişle geleceği birbirine bağlayan dinamik bir kültür dilini oluşturmak zorundayız. Bunu nasıl yapacağız? Kültürümüzün temeli olan bu eserlerden belli başlılarını seçeceğiz. Bunların ihtiva ettiği kelime kadrosunu genç nesilllere aktararak geçmiş kültürümüzün özünü genç kuşaklara öğreteceğiz. Eğer bunu yapamazsak o zaman bu genç kuşakların ileride başarılı olmalarını, daha verimli çalışmalarını, bilimsel çalışmalara yönelmelerini sağlayamayız. Kendi kültüründen, kendi milli değerlerinden, kendi kimliğinden kopmuş bir insanın başarılı olması mümkün değildir. İşte, dilimizde bu karışıklığın sebebi, bir tarafta bu geçmiş değerlerimize sahip kültürel mirasın genç nesillere kazandırılması, öbür taraftanda da yeni unsurlarla dilimizin zenginleştirilmesi. Böyle bir durum var. Bunun orta yolunu bulmak mecburiyetindeyiz. Bunun için de Millî Eğitimimize büyük görev düşüyor. Bilim ve teknoloji dilini, eğitim dilini oluşturmalı; kültür dilini korumalıyız. İşte onun için Milli Eğitim’de şimdi yeni programlar oluşturulurken, yeni eserler hazırlanırken bu yeni genç nesle eski eserlerin kazandırılması, onları anlayacak bir dil şuurunun yerleştirilmesi lazım. Bu eserler içinde Arapça, Farsça kökenli kelimeler var. Bâkî’nin, Fuzûlî’nin şiirlerinde pek çok Arapça, Farsça kelime almış, kullanmışız. Evet, Arapça ve Farsça’dan Türkçeye pek çok kelime gelmiş. Fakat bunların yapısı Arapça, Farsça değil. Kelimeyi almışız ama Türkçenin millî dil yapısı arasına onları yerleştirmişiz. Oradaki söyleyiş Türkçedir. Bu söyleyişin sırrını çözebilmek için mutlaka o dili bilmek zorundayız. Eğer bilmiyorsak Türkçenin geçmiş değerlerinden habersiz kalır ve geçmiş değerlerinden habersiz kalındığı gibi gelecek kuşakların bu değerlerinden mahrum olması onların zengin bir dil oluşturmasını da engeller. Onun için karışıklığın sebeplerinden bir tanesi kanaatimce budur. Bunun çözümünü bulmak zorundayız. Nasıl buluruz? Mesela, Milli Eğitim 100 temel eser seçiyor. Bu seçilen eserlerin dilini değiştirmeden orijinal şekliyle yayımlamalı ve bunları genç nesillere kazandırmalıyız. Bunu nasıl yaparız? Diyelim ki 100 eser seçtik. Burada geçen kelimelerin sözlüğü yapılıp şu kadarı ilk öğretimde, şu kadarı orta öğretimde ve bu kadarı üniversitede genç nesillere öğretilecek deyip onları aktarmanın yolunu bulmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde, şimdi 100 temel eser hazırlanıyor. Bu serbest bırakıldı. Bunun ölçüleri belli değil. Herkes kendine göre bir eser hazırlıyor. Diyelim ki Ömer Seyfettin’den seçmeler hazırlanıyor. Kimi orjinal Türkçesini hazırlıyor, kimi sözlüğünü altına veriyor, kimi eski kelimeleri atıyor, yeni kelimeler koyuyor yerlerine. Bu yanlış! Eski kelimeleri kendi kullanım alanlarının dışına taşırdığınız zaman anlamlarını kaybederler. Eğer güzel şiir, güzel eser yazılmışsa bu kelimelerle yılların verdiği bir tecrübeyle onun kazandığı anlam değerleriyle yazılmıştır. Onun için bir kelimeyi kendi kullanım alanından çıkarttığınızda manasını yitirir. Biz Arapçadan, Farsçadan aldığımız kelimelerin hiçbirini Arapça ve Farsçadaki kullanış şekilleriyle, hemen hemen hiç, kullanmamışız. Biz onlara kendi değerlerimizi, kendi dilimizin musikisini, kendi değerlerimizi yüklemişiz ve kullanıldığı yerde o anlam önem arz etmiş. Dolayısıyla onu sadeleştiriyoruz diye bugünkü kullanılan yeni kelimelerle değiştirdiğinizde o eserin hiçbir anlamı kalmaz. Onun için bu eserlerin dilini olduğu gibi muhafaza etmeliyiz. Bunlardan alabildiğimiz, özümseyebildiğimiz kadarını alıp genç nesillere bunları kazandırmalıyız. Buna dikkat etmek lazım. Dil karmaşasının altında yatan etkenlerden birisi bu bence. Bir taraftan genel kültür dilimizin oluşturulamaması, diğer taraftan yeni teknik kelimelerin veya bilimdeki gelişmelerin Türkçe kelimelerle sağlanamaması. Çünkü teknoloji o kadar hızlı ilerliyor ki bunlara anında Türkçe karşılık bulmak, onları Türkçeleştirmek kolay olmuyor. Dolayısıyla bu kelimeler yabancı şekilleriyle dilimize giriyor. Böylece dilde yabancı kelimelerin kullanım sıklığı artıyor. Bu da dilimizin kendi öz değerlerinin zayıflamasına ve böyle bir dil karmaşasının ortaya çıkmasına sebep oluyor; Türkçenin dünyada hak ettiği saygınlığı görmesine engel oluyor. Çünkü bir dil kendi imkânları ve öz değerleriyle eserler ortaya koyarsa ancak bir şey ifade eder ve saygınlık görür. Yabancı dil öğrenilebilir ama dilimizde mümkün olduğu kadar bu yabancı kelimeleri kullanmamaya, Türkçesi varsa onu tercih etmeye dikkat edilmelidir. Şu ortaya atılıyor. Diyorlar ki o zaman Arapça ve Farsça kelimeleri kullanmayalım. Bunlar altı yüz yıllık birikimin sonunda ortaya çıkmış kelimeler. İlk başta gelirken onların Türkçesini bulup dilimize yerleştirseydik tamamdı. Ama o kelimelerle bir kültür oluşturulmuş, büyük bir medeniyet meydana getirilmiş. Şimdi onları atıp da onların yerine yeni kelime koyalım dersek bir kültür kopukluğu, kültür bunalımı yaşarız. Bugünün genç nesli bundan elli yıl önce babasının yazdığı kitabı anlayamıyor. Halbuki bunun ortak bir yolunu bulmak zorundayız. Çünkü kültür sadece geçmişe ait değil, geleceğe de yöneliktir. Öyleyse geçmişi, bugünü ve geleceği birbirine bağlayan bir kültür dilinin oluşturulması lazım. Bu Türkçenin bugünkü en büyük meselesidir. Eğitimimiz de kültürümüz de buna bağlıdır. Bunu oluşturduğumuz zaman bu kargaşa da kültür kopukluğu da ortadan kalkar kanaatindeyim.

-Bu bahsettiğiniz de belki milletçe genel olarak baktığımızda sadece dil değil geçmişe saygı ile de bağlantılıdır. 
-Şüphesiz, kendi tarihine, kendi geçmişine saygı duymayanların gelecekleri de olmaz. Bunu bilmek lazım. İşte genç nesilleri yetiştirirken bu hususu da göz önünde bulundurmak lazım.

-Son yıllarda dünyanın değişik yerlerinde Türk müteşebbislerin açtığı okul, dernek ve kültür merkezlerinin uzun vadede Türkçeye nasıl bir katkısı olabilir? 
-Türk müteşebbislerin açtığı okullarla kendimizi, kültürümüzü dilimiz vasıtasıyla ifade etme imkânı bulmaya başladık. Türkçeyi öğrendikleri zaman bu insanlar bize sempati duymaya başlayacaklar. Bu sempatinin ardından bu okulların olduğu ülkelerle sosyal, siyasal, ekonomik ilişkilerimiz gelişecek.
Zamanla o ülkelerde Türkçenin daha çok insan tarafından konuşulacağı muhakkak. Bugün yeryüzünde Türkçe iki yüz milyon insan tarafından konuşulmakta ve bu tür faaliyetlerle gelecekte daha çok insan Türkçe konuşacak ve bunlar Türkçenin geleceğin dünyasında ayakta kalacak güçlü bir dil olmasını sağlayacaktır. Günümüzde dünyada altı bine yakın dil konuşulmakta bunlardan sadece yüz tanesi resmi dil konumunda. Bu yüz dilden de ancak on beş tanesi önemli, büyük dil olarak kabul edilmekte. Bunlardan biri de Türkçedir. Bugün dünyada konuşulan on beş büyük dilden yedinci veya altınca sıradaki bir dildir Türkçe. İşte bu niye bağlı. Bu dilleri konuşan insanların çokluğu ile değerlendiriliyor. Bugün İngilizce nerdeyse altmış, yetmiş ülkesinde ya resmi ya yarı resmi dil durumunda. Bunların çoğu İngiliz kökeninden gelmiyor. Ama İngilizceyi resmi dil olarak kullanıyor. İşte geleceğin dünyasında bu okulların oralardaki oynayacağı fonksiyon, Türkçenin oralarda adeta resmi bir dil hâline dönüşmesine hizmet edecek. Bunlar, gelecekte Türkçenin var olmasını, daha çok insan tarafından konuşulmasını sağlayacak hareketlerdir.
Değerlerimizi tanıtmak, kendimizi takdim etmek ancak kültürümüzü oralara götürmekle olur. AB’ye girdiğimiz takdirde kendi dilimizi, kültürümüzü oralara götüremiyorsak o kültürün altında eziliriz. Onun için kendi dilimize ve kültürümüze sahip çıkmak zorundayız. Bu okullar bizim kültür ve dilimizi tanıtan müesseseler olması itibariyle bu süreçte de bize çok önemli katkılar sağlayacak müesseselerdir diye düşünüyorum.

-Peki, bu okul ve derneklerde Türkçe öğrenen öğrencilerin katılımıyla geçen yıllarda Türkçe olimpiyadı yapıldı. Bu yıl da beşincisi yapılacak.. Bu Türkçe Olimpiyatlarının Türkçenin dünya dili olmasına ne gibi katkıları olabilir? 
-Türkçenin dünya dili olması için Türkçenin çok insan tarafından konuşulup öğretilmesi, kültürümüzün tanıtılması lazım. Bu olimpiyatların bu açıdan büyük önemi var. Olimpiyatlar için Türkiye’ye gelen insanlar, ülkemizi, insanımızı, dilimizi tanıyorlar. Anadolu insanının misafirperverliğini görüyorlar. Onlara bir teşvik olması açısından verilen ödüller de bu dilin öğrenilmesini, oralarda itibar görmesini sağlıyor. Dolayısıyla Türkçenin daha çok yayılmasını, belki ileride bu olimpiyatlar arttıkça, katılım çoğaldıkça dilimiz de bir dünya dili olmasa bile pek çok insan tarafından konuşulan bir dil olacaktır. Ben bu kanaatteyim. Tabii, bu olimpiyada katılan insanları teşvik etmek, ödüllerdirmek lazım.
Mesela bakıyorsunuz, küçücük bir ülke kendi dilini öğretmek için burslar veriyor veya o dili öğrenmek için gittiğinde senden kurs parasını almıyor. Niçin almıyorlar. Kendi dil ve kültürlerinin yaşamasına hizmet ettiği için.
Biz de o okullarda Türkçeyi öğrenen insanlara ödüller vererek Türkçenin öğrenilmesini cazip hâle getirmeliyiz.
Bir de günümüzde insanlara ulaşmanın en önemli vasıtası, en önemli iletişim aracı televizyonlar. Türkçenin bir olimpiyat düzenlenerek yarışmasının yapılması haber değeri de taşıyor. O ülkelerde haberler yapılıyor. Türkçeye karşı bir ilgi oluşmuş oluyor. İnsanlar acaba bu Türkçe neymiş diye merak duyuyor. Onun için daha çok katılım sağlanması lazım.
Ayrıca, bu sayede insanımızın başka insanlara tanıtılması sağlanıyor. Onlar buraya geliyorlar burdaki değerlerimizi, misafirperverliğimizi görüyorlar. Bu aynı zamanda bizim dünya kamuoyunda daha iyi tanınmamızı sağlıyor. Çünkü dünya bizi yanlış tanıyor, bizi daha mağara devrinde yaşayan, cahil insanlar olarak biliyorlar.
Üstelik, aileler 15-16 yaşlarındaki çocularını bize emanet ediyor ve ülkemize gönderiyor. Onların buraya gelmeleri bizim insanımızın onların gözünde ne kadar güvenilir olduğunu gösteriyor. Bir kişi buradaki sıcaklığı görüp gittikleri yerlerde hararetle bizim insanımızı anlatıyor.
-Hocam, verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim. 
-Ben, teşekkür ederim.

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...