Dilin İçinden Geçmek

İnsanoğlunun konuşup yazdığı "dil", aslında bizimkinin dışında başlı başına bir evrendir. Uzak, gizemli ve korunaklı bir evren. Ha deyince girilmez oraya, girilse de başıbozuk, avare yolculuk edilmez. Dünyalılar, anasından doğar doğmaz dikilirler onun kapısına. Kendilerine uyacak bir "dil" edinmek ister ve alabildiklerini alıp geri dönerler. Çoğu insanın, ortalama insanın, dil evreninde gidebildiği yer aynıdır aşağı yukarı. O da, burada konuşup anlaşmaya yetecek kadardır. Bunun ötesine geçmek, daha başka hünerler, beceriler ister. Aşkla ve tutkuyla çıkılacak yolculuklar ister. Her seferinde gidilmemiş yollar bulmak gerekir. Bu yollarda ustalaştıkça dil evreninden zengin hazineler göçürüp gelir kişi. Artık kendine özgü yapılar kurmaya başlar. Orada, her türlü yapı ve her hayal için sınırsız malzeme vardır. Ama hiçbir fani henüz bu evrenin sınırına kadar varabilmiş değildir ve aslında varmasının imkanı da yoktur. Onun hala namekşuf kaleleri, bahçeleri ve denizleri vardır.

İşte yazı adamının ömrü, şu bizim dünya ile o dil evreni arasında gidip gelmekle geçer. Taptuk Emre dergahına odun taşıyan Yunus gibi, oradan faniler arasına heybeler dolusu kelimeler, cümleler; bakir hayaller, benzetmeler ve nihayet ince işçilikle örülmüş eserler taşır durur. Sıradan adam bütün ömrünce birkaç yolculuk ancak yaparken, yazı adamı maden işçileri gibi habire derine derine iner, yeni bir cevher bulacağım diye, canı dişinde hep o yollara vurur kendini.

"Yazıcı"nın dille olan macerasını açık etmek için bunca hikaye uydurmak zorunda mıydım? Belki biraz uzunca oldu, ama ben tastamam böyle inanıyorum. Bir dil evreni var ve buradan oraya vızır vızır gidip gelmeler oluyor. Ve herkes oradan getirebildiği kadar konuşup yazabiliyor,meramını o kadar anlatabiliyor. Dil evreninin asıl salikleri yazarlar ve şairler, kısaca dil ustalarıdır. Bulduğuyla yetinmez onlar, uzun yol düşkünüdürler; ne yolculukları biter ne de keşifleri...

Yazıya gönül düşürenlerin çoğu, yazma işinin "dil"den geçtiğinin farkına varamıyor ilkin. Dil evreninde meşakkatli yolculuklara çıkmadan, oranın tenha köşelerine ulaşmadan yazının kulesine çıkıvereceğini sanıyor. Kişinin, yazacağı dili adamakıllı öğrenmesi ve onun içinde "kendine özgü bir dil" kurması ha deyince olacak işlerden midir? Voltaire şöyle bir söz etmiştir: "Kişi üç yılda, beş yılda yabancı bir dili, bir on onbeş yılda da öteki dilleri öğrenir, ama kendi dilini öğrenmesi yıllara sığacak iş değildir." Nasıl, hak verdiniz mi Voltaire'e? Bir dili öğrenmekten muradın, o dili konuşmaktan, hatta o dilde yazıyor olmaktan başka bir şey olduğunu söylemek istiyor. Bu ne hicrandır! Sayısız insan, ana dilini bilmeden, öğrenemeden ömür defterini kapatıp gidiyor. İlhan Berk "Şiir büyük ama çok büyük diller istiyor." diye yazıyor günlüğünde. "Bir iki yönü var bizim dilimizin daha." diyor, sonra "Bir orasını işlemişiz, öbür yönlere gitmemişiz, hiç bilinmiyor da."

Neden bu? Dil evreninde herkesin gidip geldiği asfalt yol üzerinde dönüp duruyoruz da ondan. Kendi yolumuzu bulmak, bulduktan sonra onun toprağını işlemek ve binbir cevherini çıkarmak gibi bir derdimiz, düşüncemiz olmuyor.

Diyeceğim, dili sevmiyoruz biz. Dil üstüne aşklarımız, hayallerimiz yok. Bilmem hak verir misiniz bana; dil konusu, belki matematik kadar soğuk karşılanır okullarda. Çocuklar ve gençler, yok haksızlık etmeyelim, hemen herkes için böyledir bu. İşte konuşuyor ve yazıyoruz ya,onun ötesinde "dil" ile uğraşmak, onun üstüne düşmek gereksiz ve biraz zor bir uğraş gibi görülür. Yazmaya duranlar bile hep keseden yemeyi yeğler bu yüzden. Sıradan dili, o hiç çaba harcamadan elde ettikleri dili kullanırlar sürekli. Onunla bir saray inşa edeceklerini sanırlar.

"Dil sevgisi nasıl kazanılır?" derseniz, onu pek bilmem ben. Bunun bir yaşı, bir öğretimi var mıdır? Yoksa kitaplara, o dil ocaklarına ulaşmak ve onları tadına vara vara okumak yeterli midir? Bildiğim, bu sevginin öyle kolay kazanılır servetlerden olmadığı. Önce kelimelerle başlıyor olmalı. Kelimelerin kabuğunu kırmayı, içindeki özü bulup ağzını tatlandırmayı öğrenmeli insan. Her kelimenin içinde bir öz, bir bal peteği olduğunu, bir hazine arayıcısı gibi onun peşinde koşmak gerektiğini bilmeli. Kelimeler birer bal küpü ve sihirli oyuncaklar gibidir. Birbirine değdikçe inanılmaz sesler çıkarır. Burada "Bir kelime buldum/Çın çın öter." diyen şairi hatırlamalıyız. Boşuna söylemiyor şair, her kelimenin kendine özgü bir sesi ve kokusu vardır. Siz sevip okşadıkça, kulağınızı tutup dinledikçe o size ses verir, balını sızdırır. Kelimelerin gönlünü edip dostluğunu kazandınız mı artık dil evreninde kapılar yavaş yavaş açılır size. Yeni söyleme biçimleriyle, yeni anlam katmanlarıyla tanışırsınız. Ve dilin öteki yüzleriyle...

Yazıya gönül düşürenlerin çoğu, yazma işinin "dil"den geçtiğinin farkına varamıyor ilkin. Dil evreninde meşakkatli yolculuklara çıkmadan, oranın tenha köşelerine ulaşmadan yazının kulesine çıkıvereceğini sanıyor.

Dili sevmek, kelimeleri sevmekle başlar dedim ya, kelimeler tek başlarına ortalıkta dolaşırken bir sevgi uyandırmaz insanda. Biz, kelimeyi anlamlı bir metin ve büyülü bir düzen içinde görür ve ona bu haliyle vuruluruz. O zaman dil ve kelime sevgisi güzel, anlamlı ve etkileyici metinlerle karşılaşmaktan geçiyor. Çünkü kelimeler en güzel seslerini bu nizam içinde verirler. Dili sevmek, tek tek kelimeleri sevmekten başka bir şeydir. İçinde dile dair bir aşk uyanan adamın yaptığı, kendini yani içinin sesini karşılayacak yeni bir "söyleme biçimi" aramak ve bulmaktır. Bunu nerede arar? Kendinden önce kurulmuş ve bulunmuş mükemmel metinlere ulaşarak ve onların içinde gezinerek. Ben buna dilin içinden geçmek diyorum. Voltaire'e kulak verecek olursak dilin içindeki yolculuk öyle bitiverecek cinsten değildir. Bir şair ya da romancı için, edebiyatta kalıcı eserler bırakmak isteyen için, dil bilgeliği kazanana dek sürecek bir yolculuktur bu.

Okullardaki edebiyat ve Türkçe öğretmenlerinin öğrencileri için yapacakları en sevaplı iş, onları, dilin içinden geçirecek yolun başına getirmek ve bu yolculuk için yüreklendirmek olmalıdır. Çocukları, dilin büyüsünü tattıracak metinlerle tanıştırırlarsa, kelimelerin sesini dinlemeyi, kelimeleri sevip okşamayı öğretirlerse onlara, ötesi gerekmez. Öğrenciler bu sevdayla, ağızlarına çalınan bir parmak balın peşine düşüp dil'e giden yolu kendi başlarına bulacaklardır.

Dil, olsa olsa bir büyü işidir. Yoksa kelimelerin, cümlelerin ve paragrafların kendi başlarına insanı yüreğinden vuran tesirli bir sihir kazanması, aklın alacağı işlerden değildir. Bir iki dizelik bir şiirin, bir paragraftık bir metnin insanı nasıl ağlattığına, nasıl güldürdüğüne ve nasıl başka başka duyguların seline verdiğine şaşmamak elde midir? Ben buna şaşarım şaşmasına da, birgün yazacağım bir metnin, bırakın metni, bir cümlenin ya da paragrafın okurumun yüreğine inmesini, onu can evinden vurmasını ve talihsiz okurumun oracıkta yığılıp kalmasını hayal etmekten de alamam kendimi. Böyle "tesir-i hakikiye sahip bir metin yazabilecek miyim? Daha doğrusu kaç kişiye nasip olur bunca dokunaklı, bunca büyülü sözler yazmak? Biraz haince ve bencillik kokan bir arzu olmasına rağmen bunu hep istedim biliyor musunuz? Kendim için değil, dilin kudretini göstermek için istedim. Bunu başarırsam, kelimelerin kabuğunu kırıp içlerindeki öz'ü gösterebileceğime, anlamı "saf haliyle" duyurabileceğime inandım. Karınca misali anlayacağınız: Başaramasam da yolunda ölmek var ya!

 

KAYNAK:http://www.yagmurdergisi.com.tr/

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...