Dilin Önemi

 İnsanları birbirleriyle anlaştıran dil, aynı zamanda kültürün biricik aynasıdır. Kültürün inceliği, derinliği, tarihi gelişmesi dile yansır. Dilden bir kavramın silinmesi, kültürden bir damarın koptuğunu gösterir.

Vefa ve sadakat birbirine yakın iki kelimedir; ama aynı zamanda birbirinden farklıdır. Bunların birisini dilimizden çıkarmak, hayat anlayışımızdan bir şeyleri alıp götürür; tıpkı muharebe ve harbi savaş olarak Türkçeleştirdiğimiz gibi. Bu işi yapanların İstiklal Harbi’nde değişik muharebelerin bulunduğuna nasıl dikkat etmediklerini anlamak mümkün değildir.

Dilimiz coğrafi ve tarihi bakımdan övünülecek boyutlara sahipti. Viyana’dan Çin Seddi’ne giden seyyah, coğrafyanın getirdiği derinlikleri duya duya dilimizle bu geniş bölgede herkesle anlaşabilirdi. Tarihi yönden de aynı zenginliği ihtiva ediyor, nesiller arasında kültür bütünlüğünü sağlıyordu. Geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinin bitimine kadar herhangi bir kitabın anlaşılması için sadeleştirilmesini kimse düşünmemişti. Belli bir kültür seviyesine gelenler, yüzyıllarca önce yazılanları rahatça okuyabilirlerdi. Bu engin birikimden gıdasını alanların yazdıkları eserlerin yanına, günümüzde yazılanları vicdanımız sızlamadan koyabilir miyiz?

Değişik sebeplerden dolayı son dönemlerde ilmi gelişmelerin dışında kaldık. Elbette ki her disiplin kendine ait kavramlarla hayatı yorumlar. Bu kavramlar dilimize girip, onu yamalı bohçaya çevirmesinler diye bilhassa Cumhuriyet öncesi aydınları dilimizi zorlayarak, onları karşılayacakları üretirlerdi. Dilimizin sadeleştirildiği, güya yazı dili ile konuşma dilinin birbirine yaklaştırıldığı, eğitim ve öğretimin bu temayüle uyularak yapıldığı yıllarda, aydınlarımız bu yabancı kavramlara “dur” demeyi unuttular. Asli görevleri çalışmalarıyla dilimize girmesi melhuz kelimelerin yerine, bize ait kavramlar kazandırmak olanlar, görevlerini hatırlamadılar, günlük hayatımızda anlaşmamızı sağlayan kelimeleri tasfiyeye tabi tuttular.

İlk yıllarında Cumhuriyet’imizin kuruluş yıldönümü kutlanırken bir genç Mustafa Kemal’e “Paşam, gençlik ideoloji istiyor.” deyince, Atatürk o genci yanına çağırır. Bir harita getirtir ve o gence mealen şunları söyler: “Şu haritaya bak evladım. Milletimizin nerelere dağıldığına, ne kadarının bağımsız olduğuna dikkat et. Görüyorsun ki milletimizin büyük bir kısmı yabancı bayrakların altında yaşıyor. Şu an için siyasi müşküller var. Elli yıl, yüz yıl sonra neler olacağı bilinmez. Bir milletin hayatında elli yıl, yüz yıl önemli bir zaman dilimi değil. Önemli olan tarih şuurumuzu, dil birliğimizi kaybetmememizdir. Bunun için Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu kuracağız. İstanbul şivemizi bütün Türk dünyamızda yaygınlaştıracağız, tarih şuurumuzu bütünleştireceğiz.” Gerçekten de bunlar kuruldu. İstanbul şivesi yaygınlaştırılacağı yerde, büyük bir tasfiye hareketi başlatıldı. Bu dil kurumunda Atatürk, Yahya Kemal gibi dil zevki gelişmişlerin görev almasını istiyordu. Yahya Kemal’e teklif edince, o şu cevabı verdi: “Paşam, benim dilde ilmim yok, vehmim var; beni affediniz.” Daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın “Yahya Kemal Bey, dil konusunda haklı çıktınız.” dediğini yaşayan dilimizi asıl aldığını biliyoruz.

Biliyoruz; ama ne yazık ki devletçe de desteklenen tasfiye hareketi bir türlü durmuyor; Troçki’nin devamlı ihtilalini andırırcasına aralıksız bir şekilde dilimizi yıpratıyor. Bu konuda geldiğimiz yeri rahmetli Erol Güngör, “Türk milleti her on yılda bir hafızasını kaybeden bir hasta durumuna düşürülmüştür.” cümlesiyle açıklıyor. Rahmetlinin tespiti doğrudur. Bugün liseyi bitiren gencimiz altmışlı, hatta yetmişli yıllarda kaleme alınmış bir eseri rahatça okuyamıyor. Birikimi olmayan bir toplumun kültüründen nasıl söz ederiz?

Tasfiyecilik bizi aynı zamanda coğrafyadan kopardı. Bindokuzyüzlerde İstanbul’da yayınlanan gazete ve dergiler Azerbaycan’da, Kırım’da, Kazan’da, Buhara’da; oralarda yayınlananlar da İstanbul’da okunuyordu. Şimdi ne onlar bizi doğru dürüst anlıyorlar ne de biz onları. Kültür köprülerimizi kurmak isteyenlere de elimizden gelen her kötülüğü yaptık ve yapıyoruz. Diğer milletler kültürlerini yaygınlaştırmak amacıyla akıl almaz fedakârlıklara katlanırlarken biz kültürümüzü devletimizin sınırlarına çekmenin yollarını aradık ve arıyoruz.

Bilmiyorum, milletini hayattan silecek zihniyeti besleyen diplomalılar kadrosu bir başka memlekette oluşmuş mudur? Zihniyet mücadelesi, elbette silahlı mücadeleden daha zordur. Ne çare ki bu zorlu mücadeleyi kazanmaya mecburuz. Ecdadın ve doğacak nesillerin sorumluluğunu duyanlar için başka bir ihtimal var mı?

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...