• Türk Dili
  • Savunulamaz Cinayet Türkçe’nin Öldürülmesi

Savunulamaz Cinayet Türkçe’nin Öldürülmesi

Türkçe’yi öldürerek sadece dilimizi değil, dünya görüşümüzü, medeniyetimizi ve onun içindeki herşeyi, eşya bilgisini, siyaset kalitesini, üretim heyecanını, hatta din telâkkisini bile varlığı tartışılır hale getirdik.

Edebiyat doçenti bir dostumla telefon hasbihâli yapıyoruz; hoş beş faslından sonra konu edebiyata geçiyor,

 
  • Bilmem farkettin mi diyor; senin bir kitabın var, Altıncı Şehir diye. Şöyle bir taradım; bin civarında eski kelime tesbit ettim.
  • yi ya, ne var bunda?
  • Sadeleştirmeyi düşünmüyor musun ilerideki baskılarda filan?..
  • Anlamadım, niçin sadeleştirecekmişim ki, o kitap 91 yılında filan yazıldı.
  • Hani gençler anlasın diye söyledim.
  • Anlamıyorlarsa sözlüğe bakarlar, mesele biter...

...

Sohbet tatsızlaşmaya başladı; açıkçası biraz da sinirlendim. Ara sıra ev hanımları, memurlar, fazlaca okuma imkânı bulamamış işçilerden mektup alırım, “Hocam bazı kelimeleri anlamıyoruz, ne olur daha anlaşılır bir dille yazsanız, gazete yazısı okurken her zaman sözlük bulundurmak mümkün olmuyor” diye yakınırlar. Bir ölçüde haklılar ama aynı şikâyeti bir edebiyat adamından duymak beni çok üzdü.

Okuyucularımdan özür dilerim; yazdığım yayınladığım şeyler hakkında konuşmak âdetim yoktur; kendini referans gösteren insanlardan da hazetmem ama konu, oniki sene önce yayınlanmış bir kitabım etrafında geçtiği için bahse mecburum: Altıncı Şehir, Anadolu’da şehir hayatının eski nirengilerinden, kurumlarından bahseden bir deneme kitabı.

Bu tip şikâyetlerle canı sıkılan kaç yazar vardır bilmem. Açıkçası, lisanın fakirleşmesinden, kötü tasarruf edilmesinden, gençlerin anadillerini yeterince öğrenemediğinden yakınanların sayısı az değil; hatta İngilizce’nin hükümranlığına karşı “milli kampanya” açanlar, bu konuda kitap yazanlar bile var ama benimle aynı hassasiyeti paylaşmadıklarını görünce üzülüyor, kendimi kaybedilmiş, hatta bâtıl bir dâvânın müdafii gibi hissediyorum. Karşıdan bakılınca aynı saftaymış gibi görünmemize mukabil, bu fikir sahipleriyle aynı noktadan hareket etmiyoruz. Onlar genellikle televizyondan yayılan Amerikan ağzıyla Türkçe konuşmaktan, argodan, Türkçe yerine İngilizce kelimeler tercih edilmesinden yakınıyorlar; ben daha fazlasını istiyorum: İstiyorum ki özellikle gençler ve kendine göre bir okuma zevkine ve alışkanlığına sahip insanlar, bilmedikleri kelimelerden ateşten kaçar gibi kaçmasınlar; onların üzerine gitsinler, kelime hazinelerini geliştirsinler; unutmamalı ki zihin evrenimizi bildiğimiz ve kullandığımız kelimeler tayin eder. Bir kelime sadece sözlük anlamı bilindiği zaman mâlum olmaz; bir de onun ait olduğu bir üst dünya vardır ve o dünya, içinde -eğer hâlâ yerinde duruyorsa- medeniyetimizi barındıran bir âlemdir. Kelimelerden kaçınmak ve üstelik bu duyguyu şikâyet yollu, “sözlüğe mi bakacağız, niçin anlaşılır dille yazmazsınız” şekliyle sızlanma haline getirmek doğru değildir; bilakis akıl almaz bir fukaralığa tâlib olmaktır ki böyle bir perhizi hiçbir din, hiçbir mezhep ve tarikat övmez.

Bilebildiğimiz kelimelerden ibaretiz biz aslında; dünyamızı onlarla kuruyor, onlarla renklendiriyor ve hacimlendiriyoruz. Ne biliyorsak oyuz. Bizden daha çok kelime bilenleri ve bunu rahatlıkla kullanabilenleri kendi hizamıza çekmek arzusunda biraz bencillik, biraz da gönüllü fukaralık yok mudur? “İyi ama bu kelimeler artık kullanılmıyor ki!” bahânesine itaat ettiğimiz için sadece dilimizi değil, dünya görüşümüzü, medeniyetimizi ve onun içindeki herşeyi, eşya bilgisini, siyaset kalitesini, üretim heyecanını, hatta din telâkkisini bile varlığı tartışılır hale getirdik.

Ben kelimeler arasında ırkçılık yapılmasına şiddetle karşıyım; bu o kadar aykırı bir fikir ki, müdafaası bile lüzumsuz görünüyor. Zengin ve büyük dillerin “fâtihâne” bir edâsı vardır; ihtiyaç hissettikleri kelimeleri kendi ses âhengiyle tezhib ederek mûnisleştirir ve bünyelerine katarlar, fethederler. Dünyanın büyük dillerinde bu fâtihâne edâ vardır. Eğer lisanda ırkçılık mübah ve doğru bir usûl olsaydı, “büyük” olamazlardı. Latince büyük dil, Farsça büyük dil, İngilizce, Arapça, İspanyolca büyük dil; Türkçe niçin küçük dil olsun ki; Türkçe’yi biz küçülttük!

Biz hep bir yanlışı bahâne göstererek yanlışta ısrar ediyoruz; Türkçe’nin içinde bir “devrim” yapılması yanlıştı; özleştirme cereyanı yüzünden ait olduğumuz mânâ ve medeniyet âlemiyle bağlarımız koptu. Bu bağlar özellikle koparıldı çünkü “devrim”den önceki Türkçe, medenî köklerimizi işâret eden ihtişamlı bir zenginlik arzetmekteydi. Biz bu lisanı zengin ve ihtişamlı olduğu için değil, güyâ “Türk’e ait olmadığı” için reddettik; halbuki millî hassasiyetin aranacağı en son şey lisândı. Yerine koyduğumuz yeni dilin, (hani şu sade, duru, öztürkçe, herkesin sözlüğe bakmadan anlayabildiği dilin), daha doğrusu her on senede bir tanınmaz hale gelerek fukaralaşan, bir edebî dil olmak vasfından kopan ve tarifi imkânsız bir cinnetle sıkça sadeleştirilmesi gereken dilin ait olduğu üst âlem nedir? Bu suali herkese soruyorum; bu dil hangi üst âleme aittir, bu dilin çağrışımları nedir, kökü nerededir? Cevaba zahmet edilmesin, işte söylüyorum: Bu dilin kökü yoktur, yapraklarının ucundan sızarak kelimeleri, yerde kehribar taneleri gibi billurlaştıran bir gövdesi, rahmet damlalarını ayasında toplayan yaprakları ve yerin yedi kat dibinden gıdasını bulan kök damarları yoktur. Bu dil “lâdini” (seküler) bir dildir; mukaddesleri yoktur, tarihi yoktur, çağrışımı yoktur, çünkü yapma (sentetik) bir dildir; gelişmeye, büyümeye ve günün birinde ihtişamlı varoluş sahası haline gelmeye kabiliyeti olamaz. Bu dil büyümeye değil, küçülmeye mahkûm bir pozitivist jargonudur; bir nevi argo; kendi tarihinden ve mukaddeslerinden kaçanların yaptığı sun’i bir sözlük. Zürriyet itibariyle ebterdir; doğurganlıktan mahrumdur. Kalemi, edebî irtifalara çıkaracak mecâlde değildir; bu dille sosyal ilim yapılamaz, eğitim faaliyetleri sürdürülemez, şiir ve emsâli yüksek metinler tertib edilemez.

Lisanı sadece bir haberleşme vasıtası gibi görenlerle münakaşa etmiyorum; ben, lisanın kelimelerine kutsal, hatta sihirli bir tesir atfeden bir anlayışa sahibim, zira bizim medeniyetimiz esasta bir söz medeniyeti idi, söz, yâni kelâm. İlmî olsun veya olmasın, benim için önem taşımıyor; ben lisanın ilâhi bir kaynaktan çıktığına inanıyorum; atalarım da öyle düşünüyorlardı ve varlıklarını dillerini ihyâ ederek isbat ettiler. İddia ediyorum ki, Osmanlılar’ın tarihleri boyunca ortaya koyabildikleri en medenî kurum, dil oldu. Bugün nankörce inkâr ettiğimiz tarihi Türkçe, sadece bizim değil, insanlığın “korunmaya lâyık medeni eser”lerinden biridir. Biz bu dili “Osmanlıca” ismi yakıştırmasıyla aşağıladık; mektepten, devlet dairesinden, gazeteden, kitaptan, dergiden kovduk. Arap-Fars kırması diye tahkir ettik. Halbuki o, Arapça’dan sonra İslâm âlemi’nin ikinci diliydi. Birinci olamazdı çünkü Arapça, bizzat Kur’an tarafından korunan ve tahkim edilen bir üstünlüğe sahiptir; keza Arapça, bizatihi Kur’an’ın dili olduğu için mânâlı bir karşılaştırma unsuru olamaz. Atalarımız nasıl dünya müslümanlarının resmî önderi ise, Türkçemiz de bu âlemin resmî, siyasî, medenî diliydi; evrensel bir edâsı ve geçerliliği vardı; mutantan ve muhteşemdi. Bu dili tarif etmek için yeni kelimeler yetmez çünkü anlatmaya çalıştığım şey, ancak kendi kelimeleriyle ifade edilebilir bir nitelik taşıyor. İtiraf edelim, biz dilimizden değil, ait olduğumuz âlemden utandık. Bu dili yanımızda taşıyarak, bize ait olmayan yeni bir âleme giremezdik; dil bizi değişmekten korurdu, o dili konuşan herkes, aslında ait olmadığı bir dünyada misafir gibi, sığıntı gibi kaldığını hissederdi. “Devrim”i yapanların derdi dil değil, o dil sâyesinde varlığı hissedilen ve anlaşılan ve mâlum olan dünya idi. Kendi âlemimizden utandığımız için, bize çok sefil ve değersiz göründüğü için dilimizi öldürdük.

Bizim lisânımız katı, gelişmeye ve yeniliğe kapalı bir yapı arz etmiyordu; tam aksine canlı, esnek ve her dil gibi zaman içinde kendini tazeleyen bir kabiliyeti haizdi; “Devrim”e uğradığında, kendi tarihinin en parlak demlerini yaşıyordu ve Balkan Harbi’nin ertesinde Osmanlı ediplerinin kaleminde yeni ve işlek bir vâdide akmaya başlamış, mektep ve gündelik hayatı birleştiren bir sadelik cereyanıyla bir başka güzellik kazanmıştı. Acımadan kıydık ona. Tarihte kendi dilinden ve lügatinden bu kadar nefret eden hangi toplumu hatırlıyorsunuz?

...

Arkadaşıma bunları söylemedim, çünkü kızmıştım; bilmesi gerekirdi; hayatta bilmesi lâzım gelen en önemli şeylerden birisi de buydu. Bundan on sene önce kaleme alınmış ve üstelik haylice baskı yaparak sıradan insanların bile ilgisini celbetmiş bir kitabın metnini sadeleştirmemi teklif etmesini affedemedim.

Öfkemi sizinle paylaşmakla doğru bir şey yaptığımdan emin değilim; kim bilir bu yazıda bile kaç tane “sözlük” gerektiren kelime bulanlarınız olacaktır!

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...