olmak

Adam Olmak, Babası Gibi Eşek Olmamak

İnsanlığa faydalı hale gelmek.

Bir işe yaramak, insanlara faydalı hizmetlerde bulunmak güzel bir şeydir. Herkes işine, mesleğine ve yeteneğine göre kendisi, ailesi ve içinden çıktığı toplum için çalışmalı, güzel ve faydalı eserler bırakmalıdır. Çünkü “Esersiz kişinin yerinde   yeller eser.”
Abdurrahman Şeref Bey, Galatasaray Lisesi'nde tarih dersleri okutuyormuş. Abdulhamit'in cahil ve görgüsüz paşalarından birinin çocuğuna sınıfta herkesin içinde:
- Adam ol, baban gibi eşek olma, demiş. Çocuk hocanın bu sözünü hemen babasına yetiştirmiş. Paşa çok kızmış. Hocanın haddini bildirmek üzere okula gitmiş. Hoca, müdürün odasına çağrılmış. Paşa hiddetle:
- Hoca efendi, ben bir paşayım. Bana eşek demeye ne hakkınız var, ne cesaret bu, der.
Abdurrahman Şeref Bey:
- Ne ilgisi var paşam. Ben öyle bir şey söylemedim. Hem sizi tanımam ki, der.
Paşa:
- Evet söylemişsiniz. Talebeniz olan oğluma, “Adam ol, baban gibi eşek olma!” demişsiniz.
Abdurrahman Şeref Bey:
- Ha… Evet… Çocuğunuzu derse çalışmadığı için azarladım. Fakat sözlerimle size hakaret etmedim. Aksine sizi örnek gösterdim: Adam ol baban gibi!.. Eşek olma, dedim, der.
Paşa söyleyecek söz bulamaz. Hocaya teşekkür ederek okuldan ayrılır.

Alnı Açık Olmak

Geçmişinde utanılacak bir davranışta bulunmamak.Temiz karakterli, helalinden kazanıp yiyen, kimseyi aldatmayan, kimseye zulmetmeden ve ailesini utandırmadan yaşayan insana ne mutlu!

Eskiden suçluların alınlarına, cezalarına uygun olarak kızgın demirle damga vururlar, suçluların bu usulle topluluk içinde tanınmaları sağlanırmış. Şimdiki gibi adli kayıtlar yokmuş.
Alnından damgalanan suçlular, bu damgalarını halktan saklamak için, alınlarını göstermeyecek şekilde başları öne eğik dolaşırlar, külahlarıyla alınlarını kapamaya çalışırlarmış.

Alnımız açıktır yüzümüz de pak
Alın terimizle yaşar gideriz
Sökecektir artık nur yüzlü şafak
Kendi deryamızda coşar gideriz

Balta Olmak

İstediğini almak veya yaptırmak için birine musallat olmak.

Kimse, kimseye zorla ve baskıyla işini yaptıramaz, kimsenin de hakkını gasbedemez. Zorbalığın ve eşkıyalığın sonu yoktur. Namuslu insanlar da en az zorbalar kadar güçlü olursa, kimse kimseye balta olamaz.
İstanbul'da Osmanlı'nın duraklama ve gerileme devirlerinde her zamanki gibi yeniçeriler zorbalığı ele almışlar. Astıkları astık, kestikleri kestikmiş. Ticaretle uğraşanların başlarına bela kesilmişler ve ticaretten zorla pay almaya başlamışlar.
Yeniçeriler, nerede bir iş yapılacaksa ücret almak için iş yerlerine, İstanbul'a mal getiren gemilerin de başına balta asarlarmış. Geminin yük sahibi ve kaptanı, yükün boşaltma ve satış işine karışmaz, bu işi, yeniçeri zorbaları yapar, paradan da arslan payını alır, kimse de ağzını açamaz, her işe balta olurlarmış.

Dimyata Pirince Giderken Evdeki Bulgurdan Olmak

(Daha fazla kazanacağını daha iyisini elde edeceğini umarken, elindekinden olmak anlamında bir deyim.)

Dimyat Mısır’da Süveyş Kanalı ağzında ve Portsait yakınlarında bir iskeledir. Eskiden Mısır’ın meşhur pirinçleri, ince hasırdan örülmüş torbalar içinde buradan Türkiye’ye gelirdi.

Dimyad’a pirinç almaya giden bir Türk tüccarının bindiği gemi Akdeniz’de Arap korsanları tarafından soyulmuş ve adamcağızın kemerindeki bütün altınlarını almışlar.

Binbir müşkülât içinde Türkiye’ye dönen pirinç tüccarı o yıl iflas etmek durumuna düşmüş. İstanbul’dan kalkmış memleketi olan Karaman’a gitmiş. O sene tarlasından kalkan buğdayları da bulgur tüccarlarına sattığından, kendi ev halkı kışın bulgursuz kalmışlar. Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak sözünün aslı buradan kalmıştır.

İpin Ucu Birinin Elinde Olmak

Bir işi, biri çevirir olmak, idare edici olmak.

İpin ucunu başkalarına vermemek lazım. Yani kendi işimizi, kendimiz görmeli ve idare etmeliyiz. Bir başkası bizim işimizde gösterdiğimiz titizliği göstermeyebilir. Aksine işlerin yürümesinde aksilikler çıkarabilir.
Evvelce, uzun bir medrese eğitiminden sonra diploma alan bir medrese öğrencisi, şehrin camilerinin birinde vaaz vermeye heves etmiş. Ancak ilk defa bir kalabalığın karşısına çıkacağından, bir yanlışlık yapar da rezil olurum korkusuyla yakın bir arkadaşından yardım istemiş. Arkadaşına:
- Ben ayak bileğime bir ip bağlayayım. Sen de kürsünün yanına otur, ipin ucundan tut. Vaaz esnasında yanlış söz edersem sen ipi çekersin. Ben de anlar, yanlışımı düzeltirim, demiş.
Genç ve hevesli vaiz kürsüye çıkmış. Arkadaşı, kürsünün yanında ipin ucundan tutarken cemaat de, “Ne söyleyecek?” diye merak edermiş.
Duadan sonra vaiz, “Kâle’n-Nebi”(*) diyecek olmuş. “Kâle’n-Nebi” diye başladığı sırada, cemaatten biri oturacak yer ararken yanlışlıkla ayağı ipe takılmış. Şaşırdığını sanan vaiz, yanlışını düzeltmek için “Kıyle” diye söze başlamış. Arkadaşı da yanlışını anlasın da düzeltsin diye ipi çekmiş. Vaiz iyice şaşırmış ve “Kûle” demiş. İp yine çekilmiş. Cemaat de gülmeye başlamış. Vaiz ne söyleyeceğini şaşırmış ve arkadaşına kızmış. Kendi kendine, “Onu dost bildim. İlk vaazımda beni cemaate rezil etti.” diye söylenmiş. Molla cemaate şöyle seslenerek kürsüden inmiş:
- Ey cemaat-i müslimin! Sizlere çok şeyler söylemek isterdim. Ne yapayım ki ipin ucu başkasının elinde, beni yanılttı, kusura bakmayın, demiş.

Talihi Yar Olmak

Bahtı açılmak, şansı gülmek, işleri yolunda gitmek.

Şans herkese gülmez. Kimi hayatta muradına erer, kimi eremez. Bazı insanlar hayata şanslı gelir. Her arzuları karşılanır, işleri yolunda gider, hiç sıkıntı çekmez. Bazıları da sıkıntılar içinde doğar, sıkıntılar içinde bu dünyadan göçer gider.  Allah kimine kahrından, kimine lütfundan verir. Kimine de hiç vermez.
Kanuni Sultan Süleyman (1520 -1566) ın gözdesi, entrikaları ile tanınan ve Osmanlı sarayının güzel ve zeki sultanlarından olan Hürrem Sultan, kızı Mihrimah Sultan'ı, Sadrazam Rüstem Paşa ile evlendirmek ister. Mihrimah Sultan'ın nice yakışıklı yiğitler ve bahadırlar dururken Rüstem Paşa'ya layık görülmesi rakiplerinin hoşuna gitmez. Bu izdivacı engellemek isteyenler, Rüstem Paşa'nın cüzzamlı olduğunun söylentisini yayarlar. Kanuni, Rüstem Paşa'nın doktorlar tarafından muayene edilmesini ister.
Bu sırada Diyarbakır'da görevli olarak bulunan Rüstem Paşa, saray başhekimi ile hamama gider. Hamamda Rüstem Paşa'nın iç çamaşırında bit bulunur. Bunu gören hekim, cüzzam hastalığına yakalananların vücudunda bit yaşayamayacağına inandığı için, Rüstem Paşa'nın hasta olmadığına karar verir.
Sonunda Paşa ile Mihrimah Sultan evlenir. Böylece bu dedikodu da ortadan kalkmış olur.

Toprağı Bol Olmak

İlk çağ inançlarına göre, insanlar öldükleri vakit bittakım eşyaları ile birlikte gömülürlerdi. Tanrılarına sunmak ve öte dünyda kullanmak üzere mezarlara birlikte götürdükleri bu eşyalar genellikle kıymetli maden ve taşlardan mamul kap kacak ile takılardan oluşurdu. Türk Beyleri de İslamiyetten önceki zamanlarda korugan dedikleri mezarlarına altın, gümüş ve mücevherleriyle birlikte gömülürler, sonra da üzerine toprak yığdırtarak höyük yapılmasını vasiyet ederlerdi. Eski medeniyetlerin beşiği olan Ortadoğu ve Anadolu'da, pek çok ünlü hükümdarlara ait bu tür mezar ve höyükler hala bulunmaktadır.


  Altın ve hazine her zaman insanoğlunun ihtiraslarını kamçılamış, nerede ve ne kadar kutsal olursa olsun elde edilmek için insanı kanunsuz yollara sevk etmiştir. Höyüklerdeki hazineler de zamanla yağmalayanmaya başlanınca ölenin ruhununmuazzep edildiği düşüncesiyle üzerine toprak yığılır ve gittikçe daha büyük höyükler yapılır olmuş. O kadar ki ölenin yakınları ve cenaze merasimine katılanların birer küfe toprak getirip mezarın üstüne atmaları gelenek halini almış. Öyle ya, mezarın üzerinde toprak ne kadar bol olursa, düşmanlar ve art niyetliler tarafından açılması ve hazinenin yağmalanması, o kadar engellenmiş olurdu. Bu durumda toprağı bol olan kişi de öte dünyada rahat edecek, en azından kulanmaya eşyası ve tanrılara sunmaya hediyesi bulunacaktır. Bugün dilimizde yaşayan "toprağı bol olmak" deyimi, aslında ölen kişi hakkında iyi dilek ifade eder. Türklerin İslam dairesine girdikten sonra yavaş yavaş terk ettikleri höyük geleneği, "toprağı bol olmak" deyiminin de gayrimüslimler hakkında kullanılmasına yol açmıştır.

Türkçeye Göz Kulak Olmak

Bir dilin zenginliğinin göstergesi nedir? Sözcüklerinin çokluğu mu, yoksa yapı bakımından zengin biçimlere sahip olması mı? Dilbilimciler esasen bütün dillerin, konuşurlarının ihtiyacına cevap verecek düzeyde olduğunu belirtmekte, bugün bazı dillerin daha üstün görünmesinin sebebini, o dillerin doğasına değil, siyasal ya da ekonomik güce bağlamaktadır. Ancak kabul etmek gerekir ki her dilin kendine özgü özellikleri vardır. Örneğin Arapçada deve ile ilgili yaş, tür ve cinsiyete bağlı onlarca farklı ad bulunmaktadır. Benzer biçimde Eskimo dilinde 'kar'la ilgili sözcük sayısı oldukça fazladır. Aput 'yerdeki kar, gana 'yağmakta olan kara', pigsirpog 'rüzgârda savrulan yerdeki kar', gimugsug 'bir kar savruntusu' anlamındadır. Bütün bunlar, Arapçanın ya da Eskimo dilinin, başka dillerden daha üstün olduğu anlamına gelmez.

Akrabalık adları bakımından zengin bir dile sahip olduğumuz bilinmekte. Örneğin Türkçedeki kayınbirader ve enişte sözcükleri, İngilizcede 'brodher in law' 'hukuksal erkek kardeş' kelime grubuyla karşılanmaktadır. Baldız ve görümce sözcükleri ise 'sister in law' 'hukuksal kız kardeş'. Benzer biçimde dayı ve amca sözcükleri ayırt etmek için İngilizcede başka bir kelimeye ihtiyaç vardır: 'Paternal uncle' (baba tarafından amca), 'maternal uncle (anne tarafından amca)'.

Bana göre bir dilin anlatım gücü deyimlerinde saklıdır. Deyimler sayesinde onlarca sözcükle ifade edebileceğimiz bir duyguyu kısa ve etkili biçimde karşımızdakine aktarabiliriz. Anlama yüklemek istediğimiz derinliği, abartıyı, yoğunluğu ya da şiddeti deyimler sayesinde kolayca elde edebiliriz. Örneğin kızmak, öfkelenmek ve küplere binmek biçimleri, kızgınlığın derecelerini gösterir. Şeyh Galip'in farklı bir bağlamda söylediği 'Onlar ki kelama can verirler' dizesi, bence deyimler için çok uygun. Hakikaten deyimler söze can katmaktadır.

Türkçede bakma ya da görme eyleminin farklı biçimlerini 'göz' sözcüğünü kullanarak anlatan onlarca deyim vardır. Bir şeyi incelemek, için 'alıcı gözüyle'; çaktırmadan bakmak istediğimizde, 'göz ucuyla' ya da 'gözümüzün kuyruğuyla'; anlamsızlığı ifade etmek için, 'boş gözlerle'; korkmadığımızda ya da korkutmak istediğimizde 'gözünün içine' bakarız.

Birinden hak etmediğimiz ağır sözler duyunca 'açtı ağzını, yumdu gözünü' deriz. Gözümüz dönecek kadar kızdığımızda muhatabımızı 'gözümüze kestirip' 'ona gözdağı vermek'ten geri durmaz; 'gözünü yıldırmak' ya da korkutmak için 'gözümüzü devire devire bakarız'.

Hakkımıza 'göz dikeni', 'gözümüz tutmaz' ve alimallah 'gözünün yaşına bakmadan' cezalandırmayı 'dört gözle' bekleriz. Şöyle bir 'göz atmak' için 'göz gezdirdiğimiz' bir kitaba kapılıp 'göz kesildiğimiz' çok olmuştur.

Baba oğlunun, 'gözünü budaktan sakınmayacak' kadar 'gözü kara' oluşuyla övünür; anne 'gözü açılmamış' kız arar, 'gözü gibi sevdiği' erkek çocuğuna. 'Gözü dışarıda olmasın' diye oğlunu 'baş göz etmek' için 'gözlerine uyku girmeyen' anne, 'göz açıp kapayıncaya kadar bir zaman geçtikten sonra 'anasının gözü' bir gelinin kendine 'başım gözüm üstüne' demediğinden yakınır; 'sözün başını gözünü yaran uğursuz gelinin 'gözünü oymaktan' aciz olmadığını; ama her şeye oğlunun mutluluğu için 'göz yumduğunu', 'iki gözü iki çeşme ağlayarak' anlatır konu komşuya.

Şansı dönüp kâr sağlayan, 'turnayı gözünden vurur'; ancak bununla 'gözü doymaz', 'aç gözlü' olur ve 'başının gözünün sadakasını' vermezse, 'gözünü toprak doyursun' bedduasına müstahak olur.

'Gözümüzde büyüttüğümüz' nice 'gözü yüksekte sahte kahraman, insanların 'gözünü boyadığı' için 'gözümüzden düşmüştür'.

'Yüz göz olmamak' için ağır, 'yüzüne gözüne bulaştırmamak için' dikkatli davranmak akıllı adam işidir.

Duymanın, dinlemenin farklı yönleriyle ilgili 'kulak' sözünü kullanarak oluşturulmuş deyim sayısı da çoktur dilimizde.

Bize pek de 'kulak asmayan', 'kulak vermeyen' ya da isteklerimizi 'kulak ardı' eden çocuğumuzu, 'kulağını büküp' ya da çekip uyarır; söylediklerimizi 'can kulağıyla' ya da 'kulak kesilip' dinlemesini isteriz.

Azımsadığımızda 'devede kulak'; aza kanaat etmeyip elindekini yitirene boynuz isterken 'kulaktan oldu' deriz.

'Kulaktan kulağa' yayılan ve nihayet bizim kulağımıza çalınan bir söylentiye inanıp kızgınlıkla hakkında ileri geri ettiğimiz lafın, dostumuzun 'kulağına gitmesinden' korkar; hakkında söylediklerimizi duyunca 'kulaklarına inanmamasını' ümit ederiz.

'Kulağına küpe olsun' diye bir sevdiğimizin 'kulaklarına kadar kızarmasını' uygun buluruz. 'Kulak misafiri' olarak dinlediğimiz bir olay, bazen eski bir dostu hatırlatır ve 'kulağını çınlatarak' güzel günlerden bahsederiz.

Acaba, başka hangi dilde vardır, bu kadar zengin ve canlı, bu kadar anlam yükü taşıyan deyim... Türkçe böylesine güçlü bir anlatıma sahipken, onu yetersiz görmek kimin haddine! Bilinmelidir ki mesele, Türkçenin bizatihi kendine ait değildir; mesele dilimizin zenginliklerinin yeni kuşaklara aktarılamamasındadır.

Deyimleriyle bu kadar canlı ve bu kadar diri olan Türkçeye göz kulak olacağını iddia eden varsa beri gelsin

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...