Kahramanları

Türkçe Olimpiyatları'nın Gizli Kahramanları

         Bu yılki Türkçe olimpiyatlarına, dilimizin öğretildiği 140 ülkenin 130'undan bin öğrenci geldi.Her yıl 10 binlerce genç olimpiyatlara katılabilmek için kendi aralarında yarışıyor ve aralarından en iyileri Türkiye'ye gönderiliyor. 1991'den bu yana devam eden bu şahane etkinlikte bin 500 Türkçe öğretmeninin emeği var. Bu idealist ve fedakâr insanların yüzde 70'i erkek, yüzde 30'u kadın. Olimpiyat komitesinin genel sekreteri olan ve bir dönem Türkmenistan'da öğretmenlik yapan Tuncay Öztürk'ün yanı sıra Irak, Amerika, Tokyo, Madagaskar, Kazakistan ve Dağıstanlı çocuklara sadece Türkçe öğretmekle kalmayıp, Türkiye'yi ve Türk kültürünü tanıtan ve öğrencilerine iyi birer rol model olmakla kendilerini görevli sayan bu insanları hayranlıkla dinledim. Hem onlara hem onları yetiştirenlere gönülden teşekkür ettim.

-Siz bu devasa etkinliğin genel sekreterisiniz. Ama sanırım daha önce de Türkçe öğretmeniydiniz, değil mi?

- Tuncay Öztürk: Evet. Gazi Üniversitesi'nden mezun olduğum 1992'de Özbekistan'a gittim ve 1999'a kadar fiilen orada Türkçe öğretmenliği yaptım.

-Bu göreve ilk mezun gençler kadar orta yaşlı, deneyimli öğretmenler de talip oluyor. Cazibesi nereden kaynaklanıyor bu işin? Ekstra para mı alıyorlar? Onları motive eden ne oluyor?

-Onları motive eden, hizmet aşkı. Onun dışında ekstra hiçbir para almıyorlar. Aksine Türkiye'nin dengi bir rakam alınıyor. Ben İstanbul'u dünyanın hiçbir yerine değişmem. İnsan kendi memleketindeki güzelliği hiçbir yerde bulamaz. Dolayısıyla bir başka memlekete insan ancak inandığı değerler adına gider. Öğretmen arkadaşlarla her yıl seminerler yapıyoruz. Olimpiyatlara geldikleri zaman görüşüyoruz. Temel saikin hizmet aşkı olduğunu görüyoruz.

-Bu içeriden bakılınca böyle de, dışarıdan bakanların anlaması zor. Çünkü çok fedakârlık gerektiren bir iş.

-Zor gibi görünen sorunun cevabı, inanç dünyası açısından baktığınız zaman son derece kolay. İnsanların temel bir düşüncesi var. Biz inançlı insanlarız. Dolayısıyla biz Allah'ın rızasına ermeliyiz. Allah'ın rızasını kazanmanın böyle kolay bir yolu var.

-Kolay mı bu yol?

-Allah'ın rızası gibi büyük bir şey karşısında evet, kolay. Tamam, gitmek gelmek ayrı zor. Memleketinden ayrı olmak ayrı sıkıntılı. Ama ebedi hayat düşünen bir insan içinde kolay bir ulaşım aracı.

-Tanışmak tabii, önyargıların kırılmasına da yardımcı oluyordur.

-Gerçekten öyle. Kendi hayatımdan örnek vereyim. Özbekistan'a gitmeden önce "ayıdan post, Rus'tan dost olmaz" gibi bir mantık vardı. Oraya gidip, onlarla tanıştıktan sonra bu atasözünün ne kadar yanlış olduğunu gördüm. Mesela arabamı tamir ettirdiğim usta bir Rus'tu. İşinin ehli, o kadar dürüst. Para verirsiniz üstünü tekrar veren, asla hak ettiğinden fazla almayan. Sonra Rus öğretmenlerle çalıştık birlikte. Gördük ki, hiç düşündüğümüz gibi değiller.

-Biz bu okullar vasıtasıyla aslında kendimizi terbiye ediyoruz.

-Aynen. Bu atasözünü sildim kafamdan. Dedim ki, hayır bu yanlış. Hakikaten Yunus Emre'nin yaratandan dolayı yaratılanı sevme meselesinin özünde insan var. Sınıfta Rus öğrencim de vardı, Yahudi, Özbek, Kazak öğrencilerim de. Öğretmen anne-baba gibi. Sınıfınızda hiçbirini ayırt edemiyorsunuz, milletine bakmıyorsunuz. Öğrenciniz sizinle diyalog kurunca mutlu oluyorsunuz. Dolayısıyla aslında bu karşılıklı öğrenme süreci.

-Dünya çapında büyük bir dönüşüm yaşanıyor.

-Gerçekten öyle. 1991'de yabancı dil olarak Türkçe yurtdışında ilköğretim okullarında okutulmuyor. Bugün 400 okulda okutuluyor.

ÖĞRETMENLER YEREL DİLLERİ ÖNEMSİYOR

-Peki, Türkçe öğretmenleri de o çocukların dillerini öğreniyorlar mı?

-Tabii. Bizim onlara tavsiyemiz, mutlaka oranın dilini öğrenmeleri. Yine kendimden örnek vereyim. Ben Özbekistan'a gittiğimde Özbekçeyi mükemmel derecede öğrenmeliyim dedim ve öğrendim. Hatta o kadar öğrendim ki, Özbek hikâyeleri antolojisini orada ilk yapan ben oldum. Çünkü Özbekistan'da Özbek hikâyeleri antolojisi yoktu. Ben bunu derledim, bir kitap haline getirdim. Orada basıldı. Burada üniversitelerimize de hediye ettik.

-Buna benzer şeyleri diğer ülkelerdeki Türk öğretmenler de yapıyorlar mı?

-Tabii. Çünkü dil öğrendiğiniz zaman onu biriyle paylaşma arzusu hissediyorsunuz. Şu anda ben yüksek lisans yapıyorum. Türkiye'de herkes yeni edebiyattan yapıyor. Ben Özbek edebiyatını seçtim. Baktım, YÖK'ün tez arama sayfasında o kadar az ki. Güya kardeşiz. Yanı başımızda bir ülke. Ama ortada bir çalışma yok. Kuru kuruya biz birlikteyiz demişiz. Şu anda ben Özbek edebiyatından Cennetlik Adamlar romanını çalışıyorum. Bu hem tanışma, hem karışlıklı alışveriş zenginliği katıyor.

-Roman dediğiniz için şu anda bende o kitabı okuma arzusu uyandı. Özbek edebiyatından tek satır bilmediğimi fark ettim. Başka örnekler de var mı? Kenya'daki öğretmenimiz Kenya dilini öğrenmiş mi? Güney Afrika'daki öğretmenler ülkenin ana diliyle ilgili neler yapmışlar?

-Tabii bu konuyu tek tek öğretmenlerimize sormak lazım. Aksiyon dergisi, bu konuyu işliyor. Dil öğrettiler, dil öğrendiler. Hocam dediler yardımcı olabilir misiniz? Ben de hemen Messenger'a baktım Moğolistan'daki arkadaşa sordum. Dedim ki, Moğolcayı biliyor musun? Biliyorum hocam. Kazakça? Kazakçayı da biliyorum. Moğolistan'da Kazakça ve Moğolca konuşuluyor çünkü. Baktım, öbür tarafta Bengalistan. Dedim ki Ahmet Makam Bey. Sen orada bu dili biliyor musun? Biliyorum Abi, edebi dil düzeyinde değil ama halkla ve velilerle iletişim kurabilecek kadar biliyorum. Zaten fıtri olarak de bu dili öğreniyorsunuz. Çünkü sizin amacınız orada sadece kuru kuruya Türkçe öğretmek değil. Onlarla diyalog kurmak. Veli ziyaretleri yaparız orada. Her öğrencinin evine yılda bir defa gider velisiyle konuşuruz. Tercüman kullanırsanız o sıcaklığı yakalayamazsınız. Gerçekten tanış olup, diyalog kuramazsınız. Tabii orada yabancı öğretmensiniz. Düşünün, bir yabancı öğretmen evinize gelmiş, size evladınızı anlatıyor. Görevimiz şudur: öğrenci ile velisi ile diyalog kurabilme fırsatı. Birbirimizi sevebilme. Öğretmen öğrencisini, öğrenci de öğretmenini sevmeli. Öğretmenler çocuklarla arkadaş oluyor. Veliler de öğretmenlere baktıklarında her bakımdan örnek birer insan görüyorlar.

-Bu olimpiyatların başka bir yanı da sadece bizim onları, onların bizi tanıması değil. Bütün dünyayı birbiri ile tanış kılmak olsa gerek.

-Geçen sene olimpiyatlarda Bosnalı çocuk Sırp ve Hırvat çocuklarla bir araya geldiğinde çok etkilenmişti. Duygularını şöyle söylüyordu: "Ben bu insanlarla oturup asla bir arada bulunmamam gerektiğini düşünüyordum. Ama olimpiyat kampında gördük, tanıştık. İlk başta soğuktum onlara karşı." Çünkü büyük bir trajedi yaşanmış geçmişte Ve o kafasında bir imaj oluşturmuş. Ama olimpiyat vesilesiyle onlarla tanışıyor. Benzer dili konuştukları için de burada oturup kalkarken, kafasındaki bu imaj değişiyor. Diyor ki, "Aslında o da benim gibi birisi. Çok benziyoruz. Demek ki biz bir siyasete kurban gitmişiz". Bu çok fıtri halde oluyor. Emin olun özel bir gayretimiz de olmuyor. Zaten aynı ortamda on beş gün kalınca yakınlaşıyorlar, birlikte sahne alıyorlar, birlikte yarışıyorlar. Herkes yatay dikey birbiri ile iletişime geçiyor. Bir dostluk meydana geliyor. -Bu bireysel tanışıklıkları, kurumsal hale getirebilseniz keşke. Değişik ülke okulları birbirlerini ziyaret etse. Türk öğretmenler aracı olsa, köprü olsa. Ne bileyim mesela Kenya ile İngiltere okulları birbirlerini Türkler kanalıyla kurumsal olarak da tanıyıp yakınlaşsa. Çok mu uçtum? -Türkiye merkezli genelde oluyor bu. Türkiye'de kardeş okullarla gelip gitme hadiseleri var. Ama Kenya'dan İngiltere'ye, İngiltere'den Kenya'ya ilişki belki ileriki zamanlarda bu çocukların arkadaşlığı ilerlediğince olabilir. Ama dediğiniz şey yani buradaki bireysel tanışıklığı kurumsal bazda yapıp bunu sürekli hale getirmek mükemmel olurdu.

-Daha sonra hitabet yarışması da olacak mı? O çok etkileyici olur.

-Sunum diye bir dalımız var o geliştirilebilir. Hitabet güzel bir öneri. Arkadaşlardan da bu yönde istekler gelmeye başladı. Türkçe sunuculuk yapabilen çocuklarımız var. Biz Irak'tan buraya 12 çocukla geldik. İkisini ekranda görebiliyor insanlar. Diğer on tanesinin Türkçesi daha gelişmiş.

-Tuncay Öztürk: Bu olimpiyatların hiç gözükmeyen bir tarafı var. Her üniversitemizin Türk dili ve edebiyatı bölüm başkanları oraya geliyorlar, jüri üyeliği yapıyorlar. Geçen yıl Ukrayna'dan gelen çocuğu yarım saat mülakata aldılar sınavlardan sonra. Necip Fazıl üzerinde konuşuyor çocuk. O kadar derinlemesine hâkim, Türkiye'de bile bulamazsınız. Bunu söyleyen o alanın profesörleri. Necip Fazıl'ı okumuş, değerlendirmiş. Üzerinde yorum yapıyor. Hocalar bayıldı.

-Ali Çavdar: 12 talebenin bir tanesi ekrana yansıyor. Ekrana yansıyan çocukların Türkçeleriyle, genelin Türkçesi karşılaştırılmamalı. Bu çalışmaya biz 600 öğrenci hazırlamışız Irak'ta. 600 öğrenci, 6 bin öğrenciden elenmiş. Çeyrek final, yarı final derken finalde bu sayı 12 kişiye kalmış. Folklor grubu da ayrı. Irak'ta 7 folklor grubundan 6'sı elenmiş, bir tanesi buraya gelmiş. Folklorcuları seçerken onların ritmine bakıyoruz. Türkçe konuşmalarına bakmıyoruz. Onlar zeybek oynuyorlar, horon tepiyorlar. Kültürümüzü ayrı bir dalını yaşatmış oluyorlar.

-Ne kadar zamandır Irak'ta bulunuyorsunuz?

- Türkçe olimpiyatlarının ilkinden beri görev alan bir insanım. Irak'ta fiili olarak dokuz aydır bulunuyorum. Erbil'deyiz ama okulların genel eğitim öğretimiyle ilgilendiğim için Süleymaniye'de de bulunuyorum, Kerkük'te de, Bağdat'ta da, Ramadi'de de. Alis Harikalar Diyarında diye bir hikâye var ya, ben orada ilk hafta o kadar şok oldum ki arkadaşlara bir konuşmamda, adım Ali olduğu için Ali Harikalar Diyarı'na gelmiş dedim. İnanın buradan bombalar, terör vesaire gibi görünen bir dünya, gidiyorsunuz alakasız bir dünya. Bomba patlayan yerler, bizim burada nasıl Mısır Çarşısı'nda bomba patlıyor, İstanbul bombalanmış gibi oluyor. Orada da aynı şekilde. Bizim okullarımız ayrı bir huzur ortamı.

-O kadar kalabalık bir öğrenci grubunun Türkçe öğreniyor olması mı size Ali Harikalar Diyarında dedirten şey?

-Tabii, orada 300'ün üstünde Türk öğretmen sınıflarda, laboratuarlarda deney yapıyorlar. Türkçe konuşuyorlar. Folklar çalışıyorlar, Türkçe hareket ediyorlar. Sanatsal etkinliklerde bulunuyorlar. Türkçe olarak birbirleriyle anlaşıyorlar. Muhtelif sınıflarda 6 bin kişilik Türkçe öğrenen çocukları görünce bu Ali Harikalar Diyarında olmuş oluyor. İlk hafta şok oldum. Sonra yavaş yavaş alışıyor insan.

ON YIL ÖNCE TÜRKÇE'YE RAĞBET BU KADAR DEĞİLDİ

-Amerika'da durum nedir?

-(Mehmet Okumuş: Raindrop Turkish House Türk Kültür Merkezi Başkanı) Amerika'da yedi eyalette, Türk kültürünü tanıtma, dostluk ve kardeşlik projeleri üretme üzerine kurulmuş 16 kültür merkezi var. Olimpiyatlara folklor, şarkı ve şiirden katılan öğrencilerimiz var. Ben Teksas eyaletinin Houston şehrindeyim. Türk okullarının dışında, bizler kültür merkezleri boyutuyla Türkçe öğretimine katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Üç ana bölümde değerlendiriyoruz meseleyi. Birincisi, kültür merkezlerimizde gönüllü arkadaşlarımızın vermiş olduğu Türkçe dersleri. İkincisi üniversitelerde kredili ders olarak ve kredili olmayıp kulüp faaliyetleri adı altında Türkçe yapılanması. Üçüncüsü, ilk-orta ve liselerde Türkçe eğitimi projesi.

-Neden böyle söylüyorsunuz?

-Teksas'ta milli eğitim bakanlığı ve derneğin girişimleriyle Türkçenin İngilizceden ayrı dil olarak okutulması kanunu geçti. İspanyolca gibi, Fransızca gibi bu tür ders statüsünde bir okul dersi vermek isterse bunun artık yasal olaraktan önü açık. Öğretmenlerin sertifikalı olması ve ders konularının milli eğitim bakanlığının listesinde bulunması lazım.

-Amerikan milli eğitim bakanlığının mı?

-Evet. Teksas milli eğitimin. Biz bir sunum hazırladık. Biz bu dersin bu şekilde okutulmasını istiyoruz. Her türlü yardıma da hazırız dedik. Onlar da bu kanunu geçirdiler.

TÜRKÇE'Yİ SEVDİREN ÖĞRETMENLERİN HİKÂYELERİ

'75 YAŞINDAYIM, İLK KEZ BİR BEYAZ EVİME GELİYOR'

Kasım Aksoy: 1974 Sarıkamış doğumlu. İstanbul Üniversitesi Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesinden 2002 yılında mezun oldu. Öğretmenlik mesleği çocukluğundan beri hayaliydi. İlkokulda öğretmenlerini hep hayranlıkla izler, "acaba ben de bir gün öğretmen olabilir miyim?" diye düşünürdü. İstanbul Küçükçekmece lisesinde staj yaparken Madagaskar'da öğretmenlik yapan bir arkadaşı orada Türkçe öğretmenine ihtiyaç olduğunu söyledi. O vesileyle Madagaskar'ın başkenti Antananarivo'daki Uluslararası Işık kolejinde öğretmenlik yapmaya başladı. Hatıralarını şöyle anlatıyor:

Bir gün derste kahvaltı kültürünü anlatıyorum. Sınıfta coşmuşum. İşte bizim kahvaltılarda reçel var, zeytin var, menemen var, salam var, çikolata var, peynir var derken Jimi adlı bir öğrencim parmak kaldırdı. 'Öğretmenim, siz bütün bunları kahvaltıda mı yiyorsunuz?' diye sordu. Evet dedim. Jimi 'Öğretmenim dedi bizde sabah pirinç, öğlen pirinç, akşam pirinç olur. Sabahları bu saydığınız şeyleri bir arada bulmamız mümkün değil' dedi ve sıraya oturdu. Çok utanmıştım bilseydim, kahvaltıda yediklerimizi bu kadar detaylı saymazdım.

Madagaskar'da şunu gördüm: Ya çok zenginsiniz ya da çok fakir. Orta sınıf diye bir şey yok. Aslında hemen hemen bütün Afrika'nın kaderi budur. Bir taraftan villalarda, şatolarda oturan insanlar, bir taraftan ayağında ayakkabısı ile olmayan insanlar...

Madagaskar'a gidişimin ikinci senesiydi. Bulunduğumuz ülkede Türkiye ve Türk insanının kültürünü ve yardımseverliğini de anlatmaya çalışıyoruz. Bu vesileyle okulumuzun sponsorları Kurban bayramında bu insanlara et dağıtalım dediler. Neden olmasın dedik. Kurbanlar kesildi etler parçalandı. İkişer ikişer kilo halinde poşetlendi. İnsanlara haber verildi. Saat bir gibi etler dağıtılacaktı. Tabi biz önceden kart bastırmıştık kartını veren etini alacaktı. Saat birde okulun önünde müthiş bir kalabalık beliriverdi. Kartı olan da gelmiş olmayan da. Birbirine soruyorlarmış sen burada ne bekliyorsun. Buradaki Türk koleji et dağıtacak. Parayla mı? Hayır parasız! Ooo deyip herkes sıraya giriyor.

Yol izdihamdan dolayı trafiğe kapandı. Biz arbede bir an önce bitsin diye etleri dağıtalım, önce kartları olanlar gelsin dedik. Et poşetlerini kartlı olanlara veriyoruz ama ne çare eti alan gidiyor. Aynı insan tekrar sıraya giriyor. Ya sana verdik. Sen git başka bir arkadaşın da bu eti alsın diyoruz. Laf anlayan yok.

Bir bayan gözümüzün önünde bıçağı parmağına vurup kesti. Parmağından kanlar akıyor. Fizik öğretmenimiz ya ne yapıyorsun neden parmağını kestin dedi. Böyle yapmazsam bana acıyıp et vermezsiniz diye cevap verdi. İçler acısı bir durum kendi kendime sordum. Türkiye'de kim acaba bir iki kilo et için parmağını kesmiş ve yine Türkiye'de kim küçücük çocuğunu yere fırlatıp çocuğumun feryatlarını duysunlar da bana et versinler diye feryatlarda bulunmuş. Bunları düşünürken bazen insanlığınızdan utanıyorsunuz. Keşke imkân olsa herkese versek. Bütün insanları kucaklasak diyorsunuz. Ne mümkün, her şey imkânlar ölçüsünde işte.

'AH BİR SUŞİ OLSA DA YESEM, DİYORUM'

Havva Bayram, 1985 doğumlu. Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Türkçe Öğretmenliğini bitirdi. Mezun olur olmaz Japonya'ya gitti. Dört yıldan beri Tokyo'daki Türk Kültür merkezinde Türkçe öğretmenliği yapıyor. Gitmeden önce Japonları sadece akıllı insanlar olarak biliyordu. Gittikten sonra onların aynı zamanda çalışkan insanlar olduğunu gördü. Bir buçuk yıl Japonca eğitimi aldı. Şu an rahatlıkla Japonca iletişim kurabiliyor. Olimpiyatlara hazırlanırken yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

Bu yıl olimpiyata katılan öğrencilerimizden Mai Yoshioka ders sırasında, "Nerelisiniz?" sorusuna cevap olarak "buçuğum" deyip duruyordu. Soruyu defalarca sordum. Her seferinde öğrenci aynı cevabı verdi. Meğer öğrencimiz melezim demeye çalışıyormuş.

Geçen ay Tokyo'da trende bir Türk arkadaş ile giderken yanımıza bir Japon geldi. Biz onlar Türkçe bilmiyorlar diye rahat rahat Türkçe konuşuyorduk ki. Hatta hemen önümüzde duran Japon amca ne kadar uzunmuş dedik kendi aramızda. Amca bize döndü ve "Siz Türk müsünüz?" diye sordu. Bu, 35 milyon nüfusa sahip Tokyo'da gerçekten ilginç bir durumdu. Meğer önümüzde duran amca 7 yıldan beri Türkiye'de yaşıyormuş. Ve son iki buçuk yıldan beri hiç Tokyo'ya gelmemiş. Bir hafta için gelmiş. Türkiye'de Marmara Projesinde çalışıyormuş. Biz de hazır sizi gördük gerçekten Marmara projesi ne zaman bitecek diye sorduk. Başbakan Erdoğan 2013 yılında bitmesini istiyor fakat bu bize göre biraz zor. Yine de inşallah biter diyoruz dedi.

Japon yemek kültürüne alışmak oldukça zordu. Önceleri yosun ya da çiğ balık yemekte güçlük çekerken, şu an arkadaşlarla ah ahh bir suşi olsa da yesek diyoruz. İlk suşi yeme deneyimimde öğrencilerimle birlikteydim. Ve çiğ balık yiyeceğimizi bilmiyordum.

Öğrencilerim Japon restoranına götürdüler ve daha sonra birbirinden ilginç yemekler geldi. Tabi önce ne yediğimi söylemediler. Yedim ama lokmalar büyüdükçe büyüdü zar zor yuttum. Daha sonra ne yediğimi söylediler. Yemek yemekte o kadar zorlandığım başka bir anımı hatırlamıyorum.

'KIZIM OLDUĞUNDA, HASTANE KAPISINDA ÖĞRENCİLERİM KARŞILADI'

Jale Bahçe. 1976 Afyon doğumlu. Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi'nden 1997'de mezun oldu. Ertesi yıl Dağıstan Özerk Cumhuriyeti'nde Buynat Uluslararası Dil Kolejinde eşimle birlikte çalışmaya başladı. Büyük kızı 2000 yılında Dağıstan'da dünyaya geldi. 2001'de Makedonya'da çalışmaya başladı. Halen Makedonya Yahya Kemal Koleji Üsküp şubesinde Türkçe Öğretmenliği yapıyor. Hatıralarından bir demet şöyle:

Dağıstan'a ilk gidişimizde götürdüğümüz kuru nane yüzünden polis bizi bayağı zorladı. Uzun süren bir tetkikten sonra bizi geçirdiler. Dağıstan'da dil öğreninceye kadar zorlandık. Yemek yapmak için çok seçeneğimiz yoktu. Türkiye'den götürdüğümüz kurular bizim için çok önemliydi. Bekâr öğretmen arkadaşlar evli hocalara misafir olurken, ya nohut ya da kuru fasulye yapmamızı isterlerdi. O gün gelecek misafirlere nohut yemeği yapacaktım. Bir baktım salça bitmiş. Misafirler eşimle birlikte geleceklerdi. Eşimin salça almasını beklersem yemek yetişmeyecekti. Dağıstan'a geleli ancak bir kaç ay olmuştu. Tek başıma hiç dışarı çıkmamıştım. Gözümü karartıp evimize yakın bir bakkala kadar gittim. Bakkal büfe tarzı müşteri içeriyi göremiyor. Küçük bir kafesin ardından istediğini alabiliyor. Salçayı anlatmak için uğraştım ama anlatamadım. Geri dönüp evin önündeki çöpten salça kutusunu alıp gösterdim. Ve ancak o zaman salçayı alabildim.

Aynı zorluğu Makedoncayı öğreninceye kadar da yaşadım. Makedonya'ya geldiğimizde kızım küçüktü. Hasta ve iştahsız dönemiydi. Patates kızartması yemek istedi. Hemen yapayım dedim ama sıvı yağ yeterli değildi. Eve yakın küçük bir bakkal tarzı bir yer vardı. Oraya gittim. Anlatmaya çalışıyorum, "zeytin sakas" dedi. Ben kızdım nasıl sıvı yağı zeytin diye anlar diye söylendim. Eve gidip şişeyi aldım ve gösterdim. "Da be da" zeytin demez mi o gün öğrendim ki ?akedonca'da zeytin sıvı yağ demekmiş.

2006 yılında küçük kızım dünyaya geldi. Hastane kuralı gereği kimse içeri giremiyor. Hasta ziyareti yok. Öğrencilerimden bir grup hastane çıkışına gelmek istediler. Ben gerek yok eve gidelim eve gelin diye cevap verdim. "Tamam tamam" dediler. Biz hastanenin kapısına çıktığımızda öğrenciler ellerinde çiçekler çok süslü bir sepet, sepeti içinde bebek için değişik değişik hediyeler bizi karşıladılar. Çok duygulanmış hepsine sarılıp ağlamıştım.

'TEKRAR GİDER MİSİN DESELER, HİÇ DÜŞÜNMEDEN GİDERİM'

Ayşe Semra Çarpan. 1962 İzmir doğumlu. 1994 yılında Kazakistan'a eşi ve iki küçük kızıyla birlikte gitti. İki küçük valize sığdırabildiği eşyalarıyla ama kalbinde büyük umutlarla vatan topraklarından ayrılmıştı. Kazakistan'da ilk yıllar zorluklarla dolu ama bir o kadar da güzelliklerle geçti. Akmayan sular, yanmayan ocaklar, çocuklarının yemede zorluk çektiği ekmekler... Bir zamanlar Türkiye'de hiç önem vermediği eşyalar oralarda altın gibi kıymetlenmişti. Ama öğrencilerinin bir bakışı, bir gülüşü her şeye değiyordu. Ayşe Hanım duygularını şöyle anlatıyor:

Dilini bilmediğim, bir ülkedeydim ama çok kısa bir sürede dilini öğrenmiştim. Komşularımla konuşabiliyor, okula gelen velilerle çocukları hakkında görüşebiliyordum. İlk zamanlar telaffuzu birbirine benzeyen kelimelerle başım derde giriyordu ama Kazak halkının engin hoşgörüsüyle bunlar problem olmuyordu. Eşim bir süpermarkette çalışıyordu, bir veli ziyaretinde onu tanıyan velilere eşimi tarif ederken "eşim musırlı olan" demiştim. O sırada veli gülmüştü "musır değil, murt diyeceksin" demişti. Çünkü Kazakçada musır çöp, murt bıyık anlamına geliyordu. İşte böyle... Yıllar nasıl geçti hiç anlamadık. Çünkü öğrencilerim benim kızlarım gibiydi. Onlar ailemin bir parçasıydı. Uzun yıllardır Kazakistan'da ve aynı okulda görev yapıyorum. Önümüzdeki günler ne getirir bilmiyorum ama oralara gittiğim için, öğrencilerim için her şeye değer diyorum. Tekrar gider miydin diye sorsanız hiç düşünmeden evet diyorum.

 

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...