hizmeti

Balkan Kökenli Mehmet Âkif'in Türkçeye Hizmeti Ve Milliyet Anlayışı

Osmanlı Devletinin Rumeliye yayılmasından itibaren fethedilen topraklara yerleşen Türklerle yerli halkın birlikte yaşamaları sonucunda, dil, din, musiki, sanat, ticaret, evlilik, giyim-kuşam, gelenek, vs gibi sosyal hayatın her alanında etkileşimler oldu. Türkçe bir yandan mekteplerde eğitim ve öğretim yoluyla bir yandan da resmî ve günlük işlerde kullanılarak yayıldı.

Türkçeye hizmeti geçen en başarılı şairlerden biri de Mehmet Akiftir. Akifin anası Buharalı Türk, babası da İpekli bir Arnavut idi. Mehmet Akifi milletin kalbinde en üstlere yerleştiren, onun sadece başarılı bir şair olması değil, aynı zamanda bir insan ve müslüman olarak hayatı boyunca hiç sarsılmayan samimi ve sağlam karakteridir. O bu yönüyle, farklı bir büyüklük ve değer kazanıyor. Akif, şairlerimiz arasında Türkçeyi, akıcı, rahat, güncel ve güzel kullanmaktan başka, yazdıklarında daima sosyal bir meseleye çözüm bulmaya çalışır, kanayan bir yarayı iyileştirmek için ne yapılması gerektiğine işaret eder. Onun dili ve üslubu insanı âdeta büyüler. O, müslüman dünyasının düşünen beyni, sızlayan yüreği ve ağlayan gözüdür.

Osmanlı Devletinin her cephede toprak kaybetmesi ve Balkanlardaki savaşlardan dolayı yüzbinlerce insanın perişan halde Anadoluya göç etmesi karşısında, o zamanki bazı aydınlar milliyetçiliği bir çıkar yol gibi görüyorlardı. Fakat Akif kendi kökenini de belirterek, kavmiyyetin tehlikesine işaret ederek kurtuluşun, inanç birliğinde olduğunu söyler:

"Arnavutluk" ne demek? Var mı Şerîattayeri?

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri.

Arabın Türke, Lazın Çerkese, yâhud Kürde,

Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde !

Bunu benden duyunuz, ben ki evet, Arnavudum, Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum !


Akifin 100 yıl önce söylediği bu sözlerin ne kadar doğru ve gerçek olduğu, anlayabilenler ve ibret alabilenler için, bugün apaçık görülmektedir.

1.GİRİŞ

14. Yüzyılın ortalarından başlayarak Osmanlı Devletinin Rumeli'ye yayılmasından itibaren fethedilen topraklara yerleşen Türkler ile yerli ahalinin birlikte yaşamaları sonucunda, dil, din, musiki, sanat, ticaret, evlilik, giyim-kuşam, gelenek, vs gibi sosyal hayatın her alanında etkileşimler oldu. Siyasi hakimiyetin temsilcisi olan Osmanlı devletinin dili olan Türkçe, bir yandan mekteplerde eğitim ve öğretim


yoluyla, bir yandan da resmî ya da gayr-ı resmî günlük işlerde kullanılarak yayıldı. Osmanlı devletinin parçalandığı ve Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Türkçeye önemli hizmeti geçen pek çok şair ve yazardan, Üsküplü Yahya Kemal gibi Türk asıllı olanlar yanında, Şemseddin Sami gibi Arnavut kökenli olanlar da vardı ve bunlardan biri de Mehmet Âkif ERSOY'dur.

2.MEHMET AKİF'İN HAYATI

Mehmet Âkifin anası Emine Şerife Hanım (1836-1926) aslen Buharalı olan Tokatlı bir Türk aileye mensuptur. Babası Tahir Efendi (1826-1888) Arnavutluk'taki İpek kasabasına bağlı Suşişe köyünde doğup küçük yaşta İstanbul'a gelmiş bir Arnavut idi. Mehmed Âkifin babası ve anası İstanbul'da Fatih'te evlenmişler ve Âkif, anasının bu ilçedeki Sarıgüzel semtinde bulunan evinde 1290 yılının Şevval (1873 Aralık) ayında doğmuş, çocukluğu orada geçmiş ve öğrendiği ana dili Türkçedir. Mehmet Âkif'in biyografisine yer veren bütün yayınlarda bu bilgiler bulunmasına karşılık, M. Kaya Bilgegil bir makalesinde Mehmet Âkifin nüfus tezkiresinin klişesini yayımlamış ve oradaki şu kayda dikkati çekmiştir."Mehmed 'Akif Efendi, Fâtih ders-i 'âmlarından İpekli müteveffâ Tâhir Efendi 'nin mahdumudur. Bin ikiyüz doksan sene-i hicriyyesinde, sene-i mâliyye 1289, Kal'a-i Sultâniyye sancağına mülhak Bayramiç kasabasında tevellüd ettiği Tezkire-i 'Osmâniyye sûret-i musaddakasında muharrerdir".

  1. Mehmed Âkif, dört yaşında iken Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebine (yuvaya) gönderildi iki sene sonra sırasıyla her biri üçer senelik olan ibtidai (ilkokul), rüşdiye (orta okul) ve mülkiye idadisinde (lisesinde) okudu. Sonra iki senesi nehârî (gündüzcü) olarak Ahırkapı'da ve iki senesi leylî (yatılı) olarak Halkalı'da olmak üzere, dört sene Baytar Mektebine (bugünkü adıyla Veterinerlik Fakültesine) devam etti. 1309'da (1893'te) bu mektebin ilk mezunu ve birincisi olarak diploma aldı. Bir yandan da, bilgili ve şuurlu bir kişi olan babasından ve daha başka âlimlerden özel dersler alarak kendisini yetiştirdi. Dile karşı üstün kabiliyetliydi, Arapça, Farsça ve Fransızca'yı, edebiyatlarını takip edecek ve tercümeler yapacak kadar iyi öğrendi. Çocukken başladığı hâfızlık çalışmasını, bir müddet ara verdikten sonra, yiğirmi yaşında iken kendi kendine tamamladı.
  2. Derslerinde daima başarılı ve okuduğu her okulda hep birinci olan Mehmed Âkif, çeşitli sporlarla da meşgul oldu. Ondört yaşında iken yağlı güreşe başladı. 16­18 yaşlarında, köy düğünlerindeki güreşlere katıldı. Hafta sonları okula giderken, Fatih'ten Halkalı'ya ve bazen güreşmek için Halkalı'dan Çatalca'nın köylerine kadar yürüyerek gittiği olurdu. Ayrıca gülle atar, ata biner ve çok iyi yüzerdi.

Türk Okullarının Türkçeye Hizmeti...

 Geçtiğimiz pazar günü İstanbul’da çok anlamlı bir tören vardı. Gazetemiz, haberi: “Türkçeyi en güzel konuşan yabancı öğrencilere ödül yağdı” başlığıyla verdi.

Dilset ve Zambak Yayınları tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen “Uluslararası Yabancılar İçin Adım Adım Türkçe Öğreniyorum” yarışmasının ödül törenine TBMM Başkanı Sayın Bülent Arınç da katılmış ve duygularını şöyle ifade etmiş: “Kendilerine ‘Işık Süvarileri’ adını veren genç öğretmenleri tebrik ediyorum. Dünyanın dört bir tarafından gelen çocukların Türkçe konuştuğunu görüyoruz. Bu bir destandır...”

Evet, derin Türkiye’nin destanıdır bu. Destanlar yıllar sonra yazıya dökülür ve okunurlar. Biz ise destanları yaşıyoruz. Amerika’dan Rusya’ya, Makedonya’dan Gürcistan’a, Moğolistan’dan Güney Afrika’ya 24 ülkenin çocukları İstanbul’da, Türkçeyi doğru kullandıkları ve güzel Türkçe konuştukları için madalyalar alıyor.

Derin Türkiye, “bizim insanlığa vereceğimiz, alacağımızdan daha fazladır” inancını taşıyanların Türkiye’sidir. Bu inancı taşıyan ve “insanlık yarışında biz de varız” diyerek, gönüllü kuruluşlar eliyle şirketler ve vakıflar kurarak dünyanın dört bir yanına çil çil Türk okulları serper derin Türkiye’nin mimarları, aynı zamanda Türkçenin bir dünya dili olmasına da tarihî bir destek veriyorlar. Nitekim İstanbul’daki törende konuşan Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, bu hususun altını çizerek; “Türkçe’nin dünya dili olması yolunda çaba gösteren öğretmenleri ve proje mimarlarını tebrik ediyorum.” demiştir.

Yurtdışındaki Türk okullarında İngilizce öğretim verildiği için zaman zaman tenkit yönetenler çıkıyor. İş, ekonomi, bilim ve turizm dünyasından İngilizcenin bugünkü önemini anlatmaya gerek yok. Hele Avrasya coğrafyasındaki Türk okullarında İngilizce öğretim öylesine isabetli olmuştur ki, dünya ile entegre olmaya başlayan Türk cumhuriyetlerinde İngilizce bilen eleman ihtiyacını, neredeyse bütünüyle Türk okullarının mezunları karşılamıştır. Devletlerin doktora ve mastır için Batı’ya gönderdiği öğrencilerin büyük bir bölümü yine bu okulların mezunları olmuştur.

Ancak söylemek istediğim asıl şudur; Türk okullarında İngilizce öğretimi tenkit edenler, bu okulların Türkçenin yayılmasına yaptığı hizmeti nedense görmezden geliyorlar. Şahsen 1976’da Ankara’da Gerçek dergisinde tanıdığım Sayın Oktay Sinanoğlu’nun ve eski Kültür Bakanımız Sayın Namık Kemal Zeybek’in, İstanbul’daki törende bulunmalarını ve dünya gençlerini Mehmet Akif Ersoy’un “Çanakkale Şehitleri”ni okurken, onları dinlemelerini çok arzu ederdim.

Bu konuda bir hususu daha belirtmeden geçemeyeceğim. Kendi köklerinden koparılan nesiller için yabancı dil, millet otağından uzaklaşma vasıtası olabilir. Onları yabancı kültürlerin yörüngesine çekebilir. Ama, kendi milli değerlerine ve özüne bağlı nesiller için, her yabancı dil yeni bir imkan, yeni bir vasıta demektir.

Türkiye’nin Türk dünyası ile tanışıp kaynaşması, Avrupa, Amerika ve Avustralya’da yaşayan Türk nesillerinin mevcudiyeti, Türkçemizin bir dünya dili haline geleceğinin emareleridir. Milletimizin, kendini dünyaya anlatabilmesi, yeniden ispat-ı vücût edebilmesi bir açıdan Türkçenin dünya dili haline getirilmesine bağlıdır.

Yazımı Türk okullarının en büyük mimarı Muhterem Fethullah Gülen’in bir sohbetinde dinlediklerimle bitirmek istiyorum:

“Sübjektif bir değerlendirmemi arz etmek istiyorum. Benim eskiden beri Türkçeye karşı ayrı bir sevgim, hatta özlemim vardır. Mesela bana Arapça -ki Kur’an dilidir- ile Türkçe arasında her iki dilde de aynı ölçüde yazı yazma kabiliyeti verilseydi, ben Türkçe’yi seçer ve Sultanu’s-şuara Baki’nin şairane ifadesini, Şeyh Galib’in mânâdaki derinliğini ve Mehmet Akif’in samimiyetini satırlarım arasında cem etmek isterim.”

08.07.2004

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...