hangi

Hangi Dilde Ne Kadar Sözcük Var?

Türk Dil Kurumu (TDK), yabancı dillerde 10 binin üzerinde Türkçe sözcük olduğunu, Türkçe'den en fazla sözcüğün ise Ermeniler ile Sırpların aldığını belirledi.


TDK Başkanı Şükrü Haluk Akalın, kurul üyesi Prof. Dr. Günay Karaağaç'ın yürüttüğü çalışmada, bir kültür ve uygarlık dili olarak Türkçe'nin pek çok dile sözcük verdiğinin örnekleriyle ve kanıtlarıyla ortaya konulduğunu belirtti.
Akalın, yabancı dillerde 10 binin üzerinde Türkçe sözcük olduğunu, Türkçe'den en fazla sözcüğün ise Ermeniler ile Sırpların aldığını belirlediklerini vurguladı. Türkçe'den Ermenice'ye verilen bu sözcüklerin yanı sıra, Türkoloji'de Ermeni Kıpçakça'sı diye adlandırılan ve 13. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Karadeniz'in kuzeyinde kullanılan bu dilin tamamen Türkçe'ye dayandığını ifade eden Akalın, şunları kaydetti:
''Bugün Ermenice'de, gerek Türkiye Türkçesi'nden gerek Azerbaycan Türkçesi'nden alınma Türk dili kökenli yaklaşık 5 bin sözcük kullanılıyor. Elbette diller arasındaki bu etkileşim karşılıklıdır. Türkiye Türkçesi yazı dilinde de Ermenice kökenli bazı sözler var. Ama bunların sayısı yalnızca 16'dır.''

HANGİ DİLDE NE KADAR TÜRKÇE SÖZCÜK VAR

Akalın, yazı dilimizdeki yaklaşık 400 alıntıya karşılık Yunanca'ya yaklaşık 3 bin Türkçe kökenli söz verildiğini vurgulayarak, ''Macarca'dan aldığımız 18 söze karşılık bu dilde yaklaşık 2 bin Türkçe alıntı var. Türkiye Türkçesi'nde Rusça alıntı 38 iken, Rusça'daki Türkçe alıntılar yaklaşık 2500'dür. Bütün bunlar Türkçe'nin komşu ulusları ve kültürleri büyük ölçüde etkilediğini gösteriyor'' diye konuştu.
Akalın, Çince'de 307, Farsça'da yaklaşık 3 bin, Urduca'da 227, Arapça'da yaklaşık 2 bin, Ukraynaca'da 747, Ermenice'de 4 bin 262, Fince'de 118, Rumence'de yaklaşık 3 bin, Bulgarca'da yaklaşık 3 bin 500, Sırpça'da 8 bin 742, Çekçe'de 248, İtalyanca'da 146, Arnavutça'da yaklaşık 3 bin, İngilizce'de 470, Almanca'da 166 Türkçe kökenli sözcük olduğu ortaya konulduğunu anlattı.
Akanın, ''Listeden anlaşılacağı gibi, bir sözcüğümüzün birkaç dile geçtiğini göz önüne aldığımızda dünya dillerindeki Türkçe kökenli sözcüklerin sayısının 35-40 bin civarında olduğu görülür'' dedi.

TÜRKÇE'NİN ÇEKİM GÜCÜ
Dillerin başka dillere sözcükler vermesi ve başka dilleri etkileri altına almasının ancak bir çekim gücü haline gelmesiyle mümkün olduğunu ifade eden Akalın, ''Bunun için de bilimde, teknolojide kaydedeceğimiz gelişme ve ilerlemenin yanı sıra kültür değerlerimizi, sanatımızı, edebiyatımızı dünyaya tanıttığımız ölçüde Türkçe'nin çekim gücü olma özelliğini sürdürmesi sağlanacaktır'' dedi.
Akalın, Türkçe'nin çeşitli dillere verdiği 10 binin üzerindeki sözcüğün hangi dillerde nasıl ve hangi anlamlarda kullanıldığının ''Türkçe Verintiler Sözlüğü'' adlı eserde yayımlanacağını kaydetti.

ÖRNEKLER
Akalın, Türkçe'nin ad türünden kelimelerin yanı sıra diğer dillere fiil türünden kelimeler de verdiğini vurgulayarak, şunları söyledi:
''Türkçe, başka dillerden sözcükler aldı, ama alıntılarımız içerisinde kök fiiller son derece azdır. Oysa, (çakmak, çatmak, kapamak) gibi pek çok kök fiil Türkçe'den diğer dillere geçmiştir. Fiillerin yanı sıra ünlemlerin hatta deyimlerin ve atasözlerinin de Türkçe'den diğer dillere geçen söz varlıkları arasında olduğunu biliyoruz.'' Akalın, ''Açık, ada, bacanak, bağlama, çakal, çanak, damga, dolma, düğme, gemi, kapak, kayık, kazan, ocak, sağrı, sayı, sarma, toka'' gibi kelimelerin Türkçe'nin bu dillere verdiği binlerce kelimeden yalnızca birkaçı olduğuna dikkati çekti.
Akalın, Türkçe'deki ''açık'' sözünün Farsça'da ''açig'' (ağaçsız ve açık yer, alan), Ermenice'de ''açik, açiklik'' (kır, ova, açıklık yer) Macarca'da ''açsik'' (üzeri açık deniz taşıtı, sandal), Rumence'de ''acic'' ve ''ustuacic'' (açık, üstü örtülü olmayan), Bulgarca'da ''açik'' (açık) olarak kullanıldığını bildirdi.
Akalın, ''Bacanak'' kelimesinin Türkçe'deki (karıları kardeş olan erkeklerden her biri) anlamıyla Yunanca'da ''bacanakis'', Sırpça'da ''bazanak'', Arnavutça'da ''baxhanak'' biçimlerinde kullanıldığını belirtti.
Akalın, Türkçe'deki ''Bilene bir, bilmeyene bin'' deyiminin, Ermenice'de ''Bilana bir, bilmiyana bin'', ''Düşmanın gözü kör olsun'' deyiminin ise ''Dyuşmanı gyozi gyor olsun'' şeklinde geçtiğini ve bunun gibi çok sayıda örnek bulunduğunu belirtti.

Hangi Türkçe?

Dil Mesaj İletir

Dilin esas, hatta diyebiliriz ki yegane işlevi, insanlar arasında iletişim kur­maktır. Verici ile alıcı arasında mesaj iletme işlevini yerine getir­meyen dil, ancak ölü bir dil ola­bilir. Dilin bireyler arasındaki iletişimi yerine getirebilmesi, bil­dirişim teorisinin basit bir kura­lına bağlıdır: Verici ile alıcı ara­sındaki uyumluluk. Bu, bir adamın çevirmeli telefonun ahizesinden radyo dinleyememesi, radyodan televizyon yayınlarını seyredememesi gibidir. Verici ile alıcı arasında uyumluluk yok­tur. Muhatabımızla aynı dili konuşuyor olma­mız, yani sağlıklı bir iletişim kuruyor olmamız, bu verici alıcı uyumunun sağlanmış olduğunu gösterir.

Bütün iletişim sistemleri, aslında bir mesajı kodlayan verici ve bu kodu çözen alıcı üzerinden yürür. Biz de konuştuğumuz zaman zihnimizde oluşturduğumuz mesajı, önce bir koda çeviririz. Diyelim ki, bu kod sistemimizin adı Türkçe olsun. İletişimin tamamlanabilmesi için bu kodun alıcı tarafından çözülmesi gerekecek, yani alıcıda uygun kod çözme anahtarları bulu­nacak. Bir şişe su istiyorsunuz. Bu bütün insan­ların her gün defalarca tekrarladıkları bir istektir. Mesajımız olabildiği kadar küresel bir mesaj. Ancak karşınızdaki size anlamadan bakıyor. Demek ki, bir kod çözme problemi yaşıyor. Mesajı duyuyor ama uygun kod çözme anah­tarına sahip değil. Beyefendi veya hanı­mefendi Türkçe bilmiyor; başka bir kod çözme anahtarına sahip, sizinkini çözemiyor; iletişim kesiliyor. Allah'tan, böyle temel ihtiyaçlarımız için on bin­lerce yıl öncesinden kalma ortak kodlarımız var, işimizi işaret diliyle görebiliyoruz. Ancak işaret diliyle de felsefe, bilim, edebiyat yapmak müm­kün görünmüyor.

Aynı dili konuşan, yani aynı kod sistemine sahip insanlar arasında iletişimsizlik olabilir mi? Türkçe konuşan bir kimse, yine Türkçe konuşan bir başka kimsenin mesajını çözemeyebilir veya çözerken sorunlarla karşılaşabilir mi? Benzer eğitimi almış, benzer bir kültürel donanıma sahip bireylerin günlük konuşmalarında iletişi­mi aksatıcı, iletişim kalitesini düşürücü, bir tür parazit oluşturucu bu türden sorunlara rastlan­maz. Her mesaj aktarımında olduğu gibi küçük boşluklar oluşabilir, ancak bunlar mesajın bütü­nünü engellemez.

Türkçe konuşanlar için de bu kural geçerli olduğuna göre, iki kişi "Türkçe" konuşuyorlarsa birbirlerini anlıyorlar; birbirlerini bu kod çözme sistemi üzerinden anlıyorlarsa, "Türkçe konuşu­yorlar” demektir.

Tarihin Başladığı Nokta: Yazı

Evet, dil, yaşayan, zamandaş insanların ile­tişimini sağlar. Birbirimizin sesini duyar, işaretlerini görür ve cevap veririz. Ancak yazı dediğimiz olgu, bu ileti­şime farklı bir boyut katmış, insanlık tarihini beş bin yıl­dır derinden etkilemiştir. Yazı sayesinde sesini duymadığımız, işaretlerini görmediğimiz insanlarla haberleşebiliyoruz. Mektuplar, bizden uzaktaki yâre selam söyler bizim yerimize. Ancak yazının temel fonksiyonu, mesajının aynı yerde olmadığı durumlarda iletişim sağlamasıdır. Her ikisinin de aynı yerde olduğu bir durumda, yani yüz yüze iletişim için yazı, sıkça tercih edilen bir araç değildir. Yazının önemi aslında tam da burada ortaya çıkar.

Yazı, insan iletişimine iki boyut katmıştır. Bunlardan birincisi, aynı mekânda olmayan insanların haberleşmesini sağlamaktır. İkincisi ise çok daha önemlidir. Yazı aynı zamanda, “yaşamayan insanların iletişimi”ni sağlar. Ancak yazının ortaya çıkmasından sonra, insan­lar bilgi birikimlerini ve yaşama tecrübelerini kendilerinden sonraki nesillere daha sağlam ve değişmez bir biçimde aktarma imkânı bulabil­mişlerdir. Sümer toplumu içinde yazının ortaya çıkmasından bugüne kadar geçen beş bin yıl içinde insanlık kültür ve medeniyetleri çok daha hızlı değişmiş, bilimsel bilginin ve tarihin doğru hatırlanması mümkün olmuştur.

Bugün kimlik ola­rak yaşamayıp da adlarından, tarihlerin­den ve kültürlerinden haberdar olduğumuz toplumların pek çoğu­nun yazılı metinleri vardır. Bugün bizim Oğuz kültürü ve bir nebze de olsa tarihiyle ilgili bilgilerimizden önemli kaynaklarından olan Dede Korkut kitabı, bir Oğuz hikâyeleri mecmuasıdır. Yüzlerce yıl dilden dile taşınan Oğuzname hikâyeleri bir süre sonra unutmaya yüz tuttu ve nihayet unutuldu. Bugün Anadolu Türk halkı, Oğuz geçmişiyle ilgili solgun bir iz gibi duran birkaç masaldan başka bir anlatıya, bir metne sahip değil. Oysa XVI. yüzyılda yazıya geçirilen hikâyeler bir şekilde bize kadar geldi ve biz, Oğuz geçmişimizi yeniden hatırladık. Daha çarpıcı bir örnek verelim. Bugün İsrail toplumunda konuştuğu İbranice aslında tamamen ölü bir dil iken, Tevrat ve başka İsrail metinlerinin diline dayanılarak XIX. yüzyılın sonunda yeniden diriltilmiş bir dildir. Yazı, böylece İsraillilerin kimliğini koruyan, koruyanın da ötesinde dirilten bir unsur olmuştur.

Yazı Muhafazakârdır!

Yazının da kusuru burada ortaya çıkıyor: Koruma ve değiştirmeme. Yazı, muhafazakâr; değişmeye karşı dirençli ve hatta karşıdır. Dil; yazılı dil, edebiyat dili hâline geldikten sonra kendisini değiştirmemek için her şeyi yapar. Konuşma dili, hızla ve kolayca değişirken yazı dili gitgide halkın dilinden kopuk, eskiye ait, bir okumuş-yazmış sınıf dili hâline gelir.

Bugünkü Arapça, yani Arap okumuş­ yazmışlarının kullandığı, eğitim-öğretimde kul­lanılan, kamusal alanlarda kullanılan fasih Arapça, aslında yazı saye­sinde var olabilen, temel dil bilgisi şekilleri Hz. Muhammed (s.a.v) zamanındaki Arapçanın donup kalma­sıyla şekillenmiş bir Arapçadır. Sokakta konu­şulan Arapça bambaşka­dır. Bu, Türkçe ve Türk yazı dili için de böyledir veya böyleydi. Aslında yine de böyledir. Böyleydi, çünkü Anadolu'da gelişen Türkçe birkaç yüzyıl içinde kendi yazılı dil standartlarını oluşturdu, birçok kalıplar türetti, sınırlarını çizdi. Sonra yüzlerce yıl bu sınırla­rın içinde yazılı iletişimi yüklendi. Elbette, konuşma dili, kendi iç geli­şimini sürdürdü ve gitgide yazı dilinden farklılaştı. İşte bizim XX. yüzyılda "Artık halk anlamıyor!" diye ortadan kaldırdığımız bu yazı dili idi. Büyük ölçüde konuşma diline dayanan yeni yazı dili kural­ları tespit ettik.

Kuralların tespitiyle yeni bir muhafaza alanı oluşturduk, bundan sonra buna uymayan şekilleri yanlış veya bozuk görmeye başladık. Bugüne kadar, şöyle veya böyle, getir­diğimiz yazılı dil kuralları, önceki on yıllarda var olan bir Türkçeye dayanan kurallardır. Şimdi herhangi bir konuşmacının veya yazarın Türkçesinin bozuk veya yanlış olduğunu söylü­yorsak, geçmiş on yılların kurallarına bakarak söylüyoruz bunu. Konuşma dilimiz, konuşulan Türkçe, kendi dilbilimsel dinamikleri içinde değişmeye devam ediyor, biz ise bunu değil, on yıllar öncesinin Türkçesini esas alarak yazıyo­ruz.

Bu yanlış mıdır? Elbette değil. Yazı dili oluş­turmanın, standart dil oluşturmanın yolu budur. Toplumların konuşma dilleri veya yarı konuşma dilleri yazı dillerinden, edebî dilden farklı olur. (Yarı konuşma dili -buna yarı yazılı dil de diyebiliriz- derken internet ortamında, cep telefonu gibi ortam­larda kullanılan, yazıya dayanan ancak daha çok konuşma dilinin gev­şekliğinde bir iletişim biçimini kaste­diyorum.)

Hangi Türkçe?

Türkiye kültür ortamında, en azından geçmişi yetmiş yılı ancak bulan bu yazılı dil üzerinde bir anlaş­ma sağlıyor olabilmeliydik. Arap okumuşu on beş asırlık bir Arapçayı, İngiliz okumuşu en azından Shakespeare’e uzanan bir İngilizceyi, Fransız okumuşu beş yüz yıllık bir Fransızcayı anlaya­biliyorsa, bir Türk okumuşunun da yetmiş yıl­lık bir Türkçeyi anlaması gerekirdi.

Peki, böyle mi? Hayır! Türk okumuşu, yet­miş yıl öncesinin gazetesini, elli yıl öncesinin gazetesini, otuz yıl öncesinin gazetesini önüne koyduğunuz zaman yüzlerce kelimeyi anlamı­yor; yani kodları çözemiyor. Verici ile alıcı ara­sındaki uyum kaybolmuş veya anlaşmayı güç­leştirecek kadar parazitli. Şimdi böyle bir oku­yucunun dili ile okuduğu metnin dili aynı mıdır? Kırklı yılların Cumhuriyet gazetesinde kullanılan dile "Türkçe" diyorsak, o dili anlaya­mayan bugünün okumuşunun diline "nece" diyeceğiz? Benim sorum şu: Biz Türkçe derken, korumaya çalışırken, savunurken hangi Türkçeden bahsediyoruz?

Hangi Türkçe?!

DİL bayramı dolayısıyla, arı dilcilerden yine tasfiyecilik övgüleri dinledik.

Tasfiyecilik ne demek?
"Temizlikçilik" mi, "arındırmacılık" mı?!
Neyse...
Arı dili kullanan Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer, yayımladığı bildiride diyor ki:
"Bilim dallarının kendine özgü kavramları dışında, günlük konuşma ve yazı dili, anlam karışıklıklarına olanak vermeyecek biçimde anlaşılır olmalıdır."
Sayın Sezer'in ifade ettiği bu kıstasa yürekten katılıyorum.
Evet, "bilim dallarının kendine özgü kavramları"na dokunulmamalı, arılaştırma gayretiyle yeni kelimeler uydurularak bilimde kavram kargaşası yaratılmamalıdır.
Hukukta da yerleşmiş, kuşaklar boyu hukukçular tarafından kullanılmış, içtihat ve ilmi eserlerle anlam zenginliği kazanmış kavramlara dokunulmamalıdır.
* * *
BİZ hukuk fakültesindeyken, medeni hukuk derslerimizin bir bölümüne Prof. İsmet Sungurbey gelirdi. Çok değerli bir hukuk bilginiydi, kendisini çok severdik. Ama öyle arı dil, hatta uydurma dil kullanırdı ki, anlamakta zorlanırdık, daha kötüsü kavramakta daha çok zorlanırdık.
"Medeni kanun" yerine "yurttaşlar yasası" deyince, "zilyetlik" yerine "elmenlik" deyince, "miras" yerine "kalıt" deyince daha anlaşılmaz olduğu gibi, 'bilimsel' zenginliğe sahip "kavramlar" bu şekilde yüzeysel "kelimeler"e dönüşüyordu!
Bugün arı dili kullanan Sayın Cumhurbaşkanı'nın anayasa hukukuna ilişkin bir konuşmasını veya Anayasa Mahkemesi'nin bir kararını okuduğumuzda, Anayasa kitabındaki kavramlardan farklı kelimeler kullanıldığını görüyoruz.
"Şikayet hakkı"nı "yakınma hakkı" yapınca, "iddianame"ye "sav yazısı" deyince, "refah"ı "gönenç"e çevirince, "mal tahsisi"ni "mal özgülemesi" diye arılaştırınca daha anlaşılır olmuyor. Kavramlar derinliğini kaybediyor, yüzeysel kelimelere dönüşüyor.

* * *
BİLİM dili yanında, günlük dil 'arı' kelimelerle de, ağdalı sözlerle de anlaşılmaz hale getirilmemelidir. Türkçeleştirme adıyla dilin fakirleştirilmesine de yol açılmamalıdır.
"Taarruz, tecavüz, hücum" ayrı kavramlardır, hepsine "saldırı" diyerek dilimizi fakirleştiriyoruz. "Arzu, emel, temenni, rica, istirham, talep" kelimelerinin nüanslarını kaybeden bir dil, fakirleşir.
"Merhamet" ve "şefkat" kelimelerini "acımak"a indirgediğiniz zaman, bir kısım insani değerleri aşındırmış olursunuz.
1930'ların başında tek parti oligarşisinin halktan kopuk 'özel dil'i halinde ortaya çıkan tasfiyeciliğin nasıl bir kültürel yıkım olduğunu gören Atatürk, Falih Rıfkı'nın anlattığı gibi, "dili bir çıkmaza sokmuşuzdur" diyerek bunu bırakmış ve bıraktırmıştır.
Atatürk, 1935'ten sonraki konuşmalarında artık "yaltırık, özenç, gönenç, ataç özlük, önürme, kıldacı, baysal, utku, tüzün, söyünç" gibi uydurma kelimeleri terk etmiş, mesela 15 Kasım 1937'de Diyarbakırlıların misafiri olduğunda, "duyduğum zevk ve saadetin ne kadar büyük olduğunu kaydetmekle bahtiyarım" diye konuşmuştur; zengin, ahenkli, şiirsel, güzel Türkçe ile yani...

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...