bakımından

Dil Nedir? -3- Anlatım Düzeyi Bakımından Diller Nasıl Ayrılır?

 

ANLATIM DÜZEYİ BAKIMINDAN DİLLER NASIL AYRILIR?

Anlatım ve bildirişim, kısaca haberleşme (komünikasyon) düzeyleri toplum içinde farklılıklar gösterir. Grupların, mesleklerin, zümrelerin, sınıfların ve kitlelerin kendilerine özgü, ortak düşünce dil ve sembolleri vardır.

1 Günlük haberleşme ihtiyaçlarını karşılayan, genellikle geniş bir alanda ortak kalıplarla işleyen günlük konuşma dili,

2 Toplumun çok büyük çoğunluğunu, hatta tamamını içeren halk dili,

3 Yüksek kültüre, bilime ve sanata dayalı seçkinler dili (bilim dili, edebiyat dili, şiir dili vb.)

ANLATIM BİÇİMLERİNİN ÖZELLİKLERİ, DİL SINIFLANDIRMALARINA NASIL BİR PLAN GETİRİR?

Anlatım biçimlerindeki, yani bildirişim (haberleşme) modellerindeki ayrıcalıklar, özel komünikasyon alanları, dilin kullanılışında şöyle bir şemayı meydana çıkarmaktadır.

1 Bilim dili:

Her bilimin kendi disiplini içinde kullanılan kavramlar, terimler, kalıplarla örgütlenmiş işaretler ve semboller sistemi.

2 Sanat dili

Güzel sanatların her dalında konu ile ilgili ortak bildirişim ve anlatım aracı. Kuralları, ritimleri, ilkeleri, teknikleri, sembolleri kapsayan, örgütlenmiş haberleşme.

3 Teknik dili:

Gün geçtikçe gelişen teknolojinin bilimden ve uygulamadan, aldığı, durmadan zenginleşen mesleki ifade ve ortak iş aracı.

4 Kitlesel haberleşme dili:

Kile haberleşme araçları dediğimiz basın, radyo, televizyon, sinema, v.b. bir kaynaktan geniş alıcı kitlelere yayılan mesajları gönderirken kendilerine özgü, teknik dil kullanırlar. Daha doğrusu konuşma, yazı ve hareket dillerinden çoğu zaman birlikte yararlanırlar ve bunlara kendi teknik olanaklarıyla özel katkılarda bulunurlar:

1- Basında gazete, dergi ve afiş vb. yazı dilini haber, yorum, düşünce kanallarından geçirirken, tespit edilmiş hareket dili olan fotoğraftan da yararlanarak, konuya ve yapmak istediği etkiye göre değişik harf ve yazı biçimleriyle özel bir görüntü tekniği içinde (mizanpaj) sunarlar. Böylece çok ve çeşitli konuların, önem sıralarına göre değerlendirilip, ölçülüp biçilerek, haber, görüş ve yorumları en etkili biçimde yığınlara ulaştıracak yazı biçimleri, harf büyüklükleri, etkili başlıklar, flâş cümleler, özet kalıplar, sloganlar, resim, fotoğraf ve karikatürlerle bir gazete sayfası, ya da bir dergi kapağı adeta sentetik bir dil meydana getirirler. Bir gazete sayfasının tüm öğelerinin birlikte ve bütün olarak konuştukları ayrı dil vardır.

Bildirişim modellerini incelerken göreceğiz; basında verici uç (kaynak), alıcı yığınlara doğru, açabildiği kadar mesaj kanalı açarak bunları kodlar, şifreler (yazı, yazı tekniği harf biçimleri, sayfa ve başlık yapısı, mizanpaj, renk). Alıcı yığınlar bu kodları çözerek kullanılan dil aracılığı ile verilmek isteneni almış olurlar, Burada basın dilinin (verici) ile (alıcı) arasındaki ortak kalıplar, ortak izafet çerçeveleri, ortak kelimeler, sınırlı bir bildirişim düzeyi ve anlaşılır, anlamlı haberleşme biçimleri bakımından ne derece önemli ve dikkat isteyen bir dil olduğunu hatırlamak gerekir.

2- Radyo, televizyon ve sinema, dilin tüm olanaklarından modem biçimlerle yararlanırlar. Konuşma ve yazı diline hareket, müzik, ses görüntü, olay, belge katmak suretiyle sinema ve televizyon sentetik bir dil oluşturmaktadır. Radyo ise konuşma dilini, konuşma biçimi, akustik, ses kanalları, imaj yaratıcı tekniklerle ve yardımcı öğelerle (müzik, olay, vs.)destekleyerek dilin psikolojik ve sosyal, kültürel özelliklerinden yararlanarak ayrı bir dil biçimine doğru geliştirir.

5 Edebiyat, şiir dili:

Dil, her şeyden önce, bir düşünme, konuşma ve yazma aracıdır. Dili, “anlatıma, bildirişime yarayan yapma işaretler sistemidir” diye tanımlamıştık. Dil bu hali ile tam bir araçtır. Bir eylemdir.

Dilin bir eylem, bir araç olmaktan çıkıp bir sonuç, bir amaç haline getirilmesine edebiyat diyoruz. Edebiyatta ve tüm edebiyat sanatlarında (düz yazı, şiir, tiyatro, roman) dil, bir aracı, bir kanal değildir artık. Edebiyatta dil, nesnel bir değer kazanır. Biçim alır, maddeleşir, resim, heykel, müzik, mimari gibi somut bir eser haline gelir.

Bu, artık sanatın ritim ve yasalarına tabi olan ayrı bir dildir.

Edebiyat nedir? konusunu incelediğimiz zaman daha ayrıntılı olanak kaydedeceğimiz özellikler vardır. Şimdilik Jean Cocteau’nun bir sözü ile yetinelim: “Şiir dili öyle ayrı bir dildir ki, başka hiç bir dile çevrilemez, hatta yazıldığı dile bile... “

6 Müzik dili:

Müzik dili derken, özel işaretlerle (nota) ses haline, dönüştürülen bir bildirişim anlatılmaktadır. Burada ses, ya da nota, duyguların (ya da çok soyut düşüncelerin) iletişiminde sistemli, yapma işaretler niteliğindedir. Bu anlamdaki müzik dilini, sözlü müzikteki yazı dili ile karıştırmamak gerekir. Şüphesiz bu ikincisinin de düz yazıdan, hatta şiirden farklı bir yanı vardır. (Edebiyat cümlesinin, müzik cümlesine ritim, anlam ve gramer bakımından uyum sağlaması) gibi. Müzik cümlesi deyimi ile seslerin sağlam ve müzik kurallarına bağlı özel bir sıra içinde birleştirilmesi kastedilmektedir.

7 Mekanik dil (kompüter dili)

Kompüter, elektronik bir araç olarak, (bilgi işlem) programları bakımından mekanik harf ve sembolleri kullanmak suretiyle yeni bir (teknik dil) geliştirmektedir. Makineye verilen emirleri düzenleme (bireşimli dil, çıkış dili, gerçekleştirme dili, işlem dili, kaynak dil, sembollü dil) gibi terimlerle çalışma sonuçlarına ulaşır. Beslenen mekanik hafıza istenen sonuçları hesap ve şema teknikleri halinde aktarır.

Dil Nedir? -4- Dil Bilim Bakımından Dilleri Nasıl Ayırabiliriz?

DİL BİLİM BAKIMINDAN DİLLERİ NASIL AYIRABİLİRİZ?

Dillerin yapı özellikleri, tipoloji açısından yapılan sınıflandırmalarda rol oynamıştır. Genel dilbilgisine ışık tutan mantık prensiplerinin esas teşkil ettiği bu sınıflandırmada özellikle iki ayrım yapılabilir:

1- Benzer Diller

Sözlerin ve fikirlerin doğal sıralanışına göre benzerlik gösteren dillerdir. Fransızca ile İspanyolca’nın benzerliği gibi.

2- Devrik Diller

Bunlarda söz ve fikir akışı paralelliği bulunmaz.

Bu açıdan özel unsurlar katkısıyla gelişen Analitik dil ve iç değişikliklerin gramatikal ilişkilerini belirleyen sentetik dil ayrımı da yapılmıştır.

Bunlardan başka tarihsel kökler bakımından da bazı ayrımlar yapılmaktadır.

DİL NASIL DOĞDU VE NASIL GELİŞTİ?

İlkel insan, başlangıçta herhalde hayvanlar arasındaki bildirişim biçimlerine uygun bir dil kullanıyordu.

Bu sebeple insan dilinin farklılıklarını, özelliklerini iyi anlayabilmek için hayvanlar arası bildirişim sistemini kavramakta yarar vardır.

Hayvan psikofizyolojistleri bütün sosyal hayvanların kendi aralarında düzenli işaretler yardımı ile bilgi alışverişi yaptıklarını, heyecanlarını hareketler, tavırlar, mimikler, sesler vb. ile belirttiklerini ve bir bildirişim sistemi geliştirdiklerini saptamışlardır.

Önce basit bir bildirişim modellinin hayvanlarda nasıl belirdiğini açıklayalım:

Bildirişim, ortak kalıplara sahip iki birey arasında (kaynak) ve (alıcı), aktarılan işaretler (mesaj ), aracılığı ile kurulan ikili ilişkileri (etki-tepki) kapsar.

Bu işaretler, vericiden çıkan dış uyarıcı unsurun alıcıda yol açtığı davranışlarla belirlenen duygusal, çok yakın geçmişe ait hatıralar ya da yakın geleceğe ait uyarılardır.

Hayvanlarda bildirişim işaretleri, çok değişik nitelikler gösteren optik, akustik, elektrik, vb. fiziksel ve kimyasal karakter gösterirler. Çoğunlukla, bu işaretler, ortak kalıplar halinde kalıtımla devam ederler ve doğuşta mevcutturlar.

Hayati ilişkilerin tüm görevlerini kapsayan bu işaretler beyin merkezlerinin kontrolü altındadırlar. Yemeğe çağrı, tehlike işareti, ana-baba ve aile ilişkilerini tanzim gibi görevlere dayalı bu bildirişim sistemi objektif kalıplar ve bölgesel nüanslar (lehçe farkları) göstererek işlemektedir.

Bazı üstün hayvan türlerinde, ses bildirişim sistemi bakımından insanlarınki ile ortak mekanizmalar bulunmuştur. Hele arılanın ve yunus balıklarının bildirişim sistemleri adeta gerçekten bir dil denilebilecek kadar ilginç modeller vermektedir.

Arıların kimsayal bildirimler ve sesli işaretler eşliğinde danslardan meydana gelen bildirişim sistemi oldukça karmaşık, anlamlı mesajlar örgütü halindedir.

Yunus balıklarının çok çeşitli sesler ve ıslıklarla haberleştikleri, gruplara kumanda ettikleri, belli vaziyet alışlara hakim oldukları, arılar gibi, onların da, eğitim ve öğrenim temellerinin insanınkine yakın olduğu bugün bilinen gerçekler arasındadır.

İlkel insanda da hayvanlarla ortak, doğuştan mevcut, kalıtım yolu ile kuşaktan kuşağa geçen. hareket, ses ve öteki işaretlerle başlayıp gelişen ilkel bir bildirişim sistemi vardı. Fakat taklit, öğrenim ve tasvir ile çok gelişen ve orijini kalıtıma dayanmayan çok çeşitli, zengin anlamlı, değişken, uzak geçmişi hatırlatan, yaratıcı bildirişim modelleri insanı hayvandan ayıran en önemli özellik halinde ortaya çıkmıştır.

Gittikçe karmaşık biçimlere girerek, insanın sembolik faaliyetini ifade eden dil, sesler, jestler, davranışlar, tavırlar ve işaretler aracılığı ile düşünceleri, olayları ve somut gerçekleri belirtme yeteneğine dayanmaktadır.

İnsan dili, bildirişim kalıpları, sembolleri, tüm işaretleri ve değişebilirlikleri yönünden de değişmez işaretlerle örgütlenmiş hayvan bildirişimlerinden ayrılır. İnsan dili, iradi alarak gelişen, değişen, çok karmaşık bir örgütlenmeyle oluşmaktadır.

Doğa gürültülerini, hayvan haberleşmelerini, jestleri, mimikleri, sesleri, taklit ile başlayan insan dili, kalıtım ötesi katkılarla ve bizzat insan eseri olan yapma işaretler sistemi ile gelişmiş ve çok zengin anlamlı ortak kalıplar mekanizması aracılığı ile insan ilişkilerinin en önemli bağı olmuştur.

DİLİN EN ÖNEMLİ GÖREVLERİ NELERDİR?

Dil, eşyayı, doğayı, düşünceleri isimlendirmek, onları özellikleri bakımından ayırarak, aynı toplumu meydana getiren bireyler arasında ortak değerlendirmelerle sosyal niteliklere kavuşturmak gibi bir görev yapar. İsimlendirmek de değerlendirip ayırmak yani yüklemlemek de dilin, düzenleyici sosyal görevini belirleyen iki ayrı görünümüdür.

Dil, böylece tek parça halinde görülen çevreyi çok sayıda, âdeta sınırsız olarak (küçük şey) lere böler, isimlendirir ve anlam yükler. Bu faaliyet sosyal yaşamın şartıdır. Onun içindir ki dil, insanla yaşıt bir sosyal örgütlenmenin de ta kendisidir. Çevreyi, şeyler halinde parçalayarak, sosyal, ortak kalıplar içinde isimlendiren ve yüklemleyen insan, bu faaliyet sayesinde alet yapabilmek ve onları kullanabilmek olanağına, yeteneğine ulaşmıştır. Teknik, daima dille paralel olarak gelmiştir. Bilim ve sanat da öyle. Nitekim çok yetenekli hayvanlara dil öğretilemediği için meslek öğretilememiştir. Onlarda güdü, insandaki dil yerine bir sosyal yaşam sağlamaktadır. İnsanın yaratacağı dil sayesinde mümkün olabilmiştir. Aslında sosyal bir bildirişim örgütü olan dil bu yönü ile sosyal hayatı düzenleyici rol oynamaktadır.

DİLİN SOSYOLOJİ VE PSİKOLOJİ AÇILARINDAN GÖRÜNÜMÜ NASILDIR?

Bildirişim sistemi içinde dil, (kaynak) ve (alıcı) olarak yani (uyarın) ve (uyarılan) sujeler arasında bir sosyal olgu, bir sosyal olay niteliği taşıdığı kadar (kaynak) ve (alıcı)nın psişik durumları bakımından da psikolojik bir olay karakteristiği ifade etmektedir.

Dilin bireyden çıkışı, ikinci birey tarafından (alınışı) ruhsal durumlarla, zihinsel mekanizma ile ilgili, algılama sonucu veren bireysel psikoloji olaylarıdır.

Bireysel psikoloji dilin psişik işleyişini, dil ve düşünce, dil ve hareket arasındaki ilişkileri, dile dönük vaziyet alışları, dilin bireyde nasıl başlayıp, nasıl geliştiğini, (dil) ile (öğrenme)nin bağıntılarını vb. araştırır, inceler.

Keza dil bozukluklarının psikopatolojideki yeri çok önemlidir. Aynı biçimde komünikasyondaki dil probleminin sosyal rahatsızlıklardaki önemi açıktır.

Kısaca dil bir yandan psikolojinin, öte yandan sosyolojinin konusu olarak iki ayrı görünüme sahiptir.

Divanü Lûgat-İt-Türk'ün Dil Öğretim Yöntemleri Ve Dünya Filolojisine Katkıları Bakımından Bir Değerlendirmesi

  İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran temel özellikler vardır.İn­san, hayatıboyunca bu özellikler ile tanımlanmaktadır. Düşünen bir canlıolan insan, aynızamanda toplumsal ve sosyal bir varlıktır. Bu özellikleri­nin bir sonucu olarak, konuşan, anlaşan ve anlatım aracıolarak da dili kullanabilen bir canlıdır.

Bugün yeryüzünde, insanoğlu tarafından yapılan bütün keşifler, bir ihtiyaçtan doğmuştur. Yazı,bunların arasında en önemli buluştur di­yebiliriz. Tarihin en eski dönemlerinden beri, kültür ve medeniyetlerin oluşmasında, son derece etkili olan yazı,dil dediğimiz olgunun doğasında mevcut olan kurallar bütününü ortaya çıkarmakta gecikmemiştir. Bu se­beple, dilin yapısına ilişkin çalışmalar da yazının bulunduğu dönemlere rastlamaktadır.

Dil üzerine yapılan ilk çalışmaların genel bir değerlendirmesi ya­pıldığında, bunların çıkışnoktasıolarak dinî ve kısmen ticarî nedenleri görmekteyiz. Doğu ve batıdünyasının dili algılayışbiçimleri birbirinden oldukça farklıolsa da, KaşgarlıMahmut'un Türkçe'yi belirli bir sistem içinde ele alması,daha da önemlisi dilini koruma çabası,onu tarihin ö­nemli filologlarıarasına almıştır.

Biz bu yazıda, başlangıçtan 11. yüzyıla kadar, doğu ve batıdün­yasında dil alanında yapılan çalışmaların genel bir değerlendirmesini yaptıktan sonra, KaşgarlıMahmut'un dili ele alıştarzıüzerinde duraca­ğız. Ardından, Divanü Lûgat-it-Türk'teki yabancıdil öğretim yöntemle­riyle ilgili hususlarıtespit etmeye çalışacağız. Genel olarak kaynaklarda KaşgarlıMahmut ve eseri Türk dünyasısınırlarıiçinde ve Türkoloji araştırmaları çerçevesinde değerlendirilmektedir. Dünya tarihinde, dil ve özellikle dil öğretimi üzerine yapılan çalışmalar arasında, Divanü Lûgat-it-Türk ve yazarının belirli bir konuma getirilmesi gerekmektedir. Bu sebeple, yeri geldikçe, Kaşgarlı ve eserini, tarihî ve aktüel bir bakış açı­sıyla doğu ve batıdaki çalışmalarla mukayese etmeye çalışacağız.

Daha önce de kısaca belirttiğimiz gibi, bugün insanlık için önem taşıyan bütün buluşlar, bir ihtiyacın ürünüdür. Gramer (dil bilgisi) çalış­maları, yazının bulunmasından ortalama 2500 yıl sonra başlamıştır. Dil üzerine yapılan bu ilk çalışmalar, bir dili öğrenme ve öğretme ihtiyacın­dan kaynaklanmaktadır.

Sümerler, hece yazıyı ilk kullanmış insan toplumları arasındadır. Şuruppak tabletlerinden anlaşıldığına göre, Sümer okulunda bir yandan çivi yazısı imleri öğretiliyor, öte yandan bunları destekleyici mahiyette, sözcük öbekleri, deyimler, bileşik adlar, eylem çekimleri üzerinde bilgi veriliyordu(Demircan, 2002: 141).

Anlaşıldığı gibi, insanlık tarihinde, dil öğretimine ilişkin ilk bilgi­ler Sümerlerden kalmadır. Yazının bulunması, ikinci bir ihtiyacı, yani dilin öğretilmesi konusunu da gündeme getirmiştir. Kaynaklar, dil bilgisi ve dil öğretiminin başlamasına neden olan olayı Sümer ve Akad toplum­ları arasındaki tarihî ve siyasî bir olaya bağlamaktadır.

O dönemlerde, Mezopotamya, bir çok farklı dilin konuşulduğu bir bölgedir. Babil'de egemenlik Akadlara geçtikten sonra da kent halkı­nın daha önceden konuştuğu Sümer dili yok olmamıştır. Akadlar siyasî üstünlük elde etmelerine rağmen, Sümer dinini de benimsemişlerdir. Bu­nun sonucu olarak, dinî törenlerde de Sümerce kullanılmaktadır. Öte yan­dan, Mezopotamya'da çok canlı bir ticaret hayatı vardır. Bunun sonucun­da ilk sözlükler yazılmaya başlanır. Değişik dillerdeki ad ve fiil çekimleri saptanıp, sözcük türlerinin de tespit edilmesinden sonra, artık dil bilgisi çalışmaları belirle bir ivme kazanmıştır (Akerson, 2000:26). İlk dil bilgisi çalışmalarının, çok dilli bir ortamda başlaması dikkat çekici. Demek ki, bir başka dili öğrenme ya da, kendi dilini öğretme ihtiyacı söz konusu olduğunda, insanoğlu dil bilgisine ve sözlüklere ihtiyaç duymuştur.

Mezopotamya'da ticarî hayatın gerektirdiği birtakım koşullar, daha da önemlisi, dinî törenlerin Sümer dilinde yapılması, ister istemez, bir arada yaşamak durumunda olan Akadça ve Sümerce arasında muka­yeseli dil çalışmalarının yapılmasını zorunlu hale getirmiştir. Bu ilk ça­lışmaların hızlı bir ilerleme kaydetmesinde, Akad ve Sümer dillerinin farklı dil ailelerinden gelip, ayrı yapılarda olmalarının önemli bir rolü vardır.

Akraba dillerin yapıları birbirine benzediğinden o dönemlerde, öteki dili öğrenmek için belki de sözlük yeterli sayılacaktı. Oysa, akraba olmayan diller arasındaki sözcük dağarcığı, biçimbirimler, çekim ve söz dizimi açısından büyük farklar vardır. Akraba olmayan iki dilin yan yana varlığını sürdürmesi, sözlüklerin yeterli olmamasına, bunun sonucunda da dil bilgisel kategori ve yapıların araştırılmasına yol açmış olabilir (Akerson, 1991: 16).

Görüldüğü gibi, ilk dil bilgisi araştırmalarının başlaması için Me­zopotamya'da gerekli sosyolojik ve siyasî şartlar oluşmuş durumdaydı. Bölgeninçok dillibir yapıya sahip olması, ticarî ve siyasî hareketlilik, birbirine akraba olmayan ayrı yapıdaki iki dilin (Sümerce ve Akadça) yan yana yaşama zorunluluğu, bu çalışmaları başlatmış ve belirli bir aşama kazandırmıştır. O tarihlerden aşağı yukarı 3400 yıl sonra, Kaşgarlı da benzer şartlar içerisinde dil çalışmalarına başlamıştır. Belki de onu, dil alanında bu kadarmetodikve nitelikli araştırmalar yapmaya sevkeden etkenler, Türkçe sevgisini de eklersek, yukarıdaki sebepler olabilir. Türk­çe ile Arapça'nın farklı dil ailelerine mensup olmaları, bölgenin diğer Türk lehçeleriyle birlikte çok dilli bir ortam özelliği göstermesi, Türklerin henüz benimsediği İslâmiyet'in Arapça'yla yayılmaya başlaması, Türk­lerle Araplar arasındaki siyasî ve ticarî ilişkiler, Mezopotamya'daki ben­zer ortamı oluşturmuştur. Bu şartların büyük çoğunluğu, tarihte Sümer ve Akad toplumları arasında da mevcuttur. Bütün bunların yanında, Türk­çe'nin Sümerceyle ve Arapça'nın Akadça ile aynı dil ailelerine mensup olmaları, dil çalışmalarını başlatan yukarıdaki şartların geçerlilik derece­sini bir kat daha artırmaktadır.

Mezopotamya'daki bu gelişmelerin ardından, filolojinin ve buna bağlı olarak, dil bilgisi ile ilgili çalışmaların batıdaki teşekkülü ve tekâ­mülü, önemli görülen ve saygı duyulan edebî nitelikteki metinlerin, anla­şılması ve korunması ihtiyacıyla gündeme gelmiştir.

En başta Homeros'un metinleri olmak üzere, ulusal geleneğin temeli sayılan eski ozanların eserlerinin dildeki değişimler yüzünden zamanla zor anlaşılmaya başlaması, Eski Yunan'da "dil" kavramını gündeme getirmiştir. Eski metinleri açıklama çabası, Yunanistan 'da hem filolojinin, hem de ona çok yakın olan başka bilim dallarının (gramerin) doğmasına yol açmıştır. Metinler üzerinde yapılan gözlemler toplanıp sınıflandırılmış ve bu çalışmalardan, terminolojisi dil biliminde bugün de kullanılan Yunan grameri ortaya çıkmıştır(Bayrav, 1998: 10).

Eski Yunan'dadilkavramına mantıksal bir bakış açısı vardır. O dönemdeki düşünürlerin, dille ilgili yargılarını eski metinlerden hareketle ortaya koymaları, bize göre bu mantıksal yaklaşımın temelini oluşturmak­tadır. Bu bakış açısı aynı zamanda, Eski Yunan'da dille ilgili düşüncelerin, alan araştırmasına dayalı gözlemci bir bakış açısıyla hayata geçiril­mesini de engellemiştir. Bu bakımdan, o dönem batı dünyasının dile ba­kış tarzı Kaşgarlı Mahmut'un dili algılayış ve ele alış yönteminden ol­dukça farklıdır. Eski dönemdeki Yunan filozoflarının etimolojik anlayış­larında dahi, bu mantıksal yaklaşımın izleri görülmektedir. Oysa Kaşgarlı, kelimelerin kökenine dair ileri sürdüğü fikirlerde bile, bizzat kendi araştırmalarından yola çıkmıştır.

Batıda dille ilgili çalışmaların genel adı olanfilolojiteriminin ya­pısındakilogossözcüğünün anlamlarından biri demantıktır. Eski Yunan kültüründe konuşma anlamına da gelen bu kelimenin anlam sınırları ol­dukça geniştir.Kelime aynızamanda, söylenen sözcüğün bütün biçimleri hakkında bilgi veren ve onun altında yatan rasyonel melekeye işaret et­mektedir.İnsanlığı,yaşayan öteki türlerden farklıkılan logostur(Taylan, Eser-Cem Taylan, 2002: XV).Batı dünyasında, Eski Yunan kültürünün temel taşlarından biri olan logos sözcüğünün en iyi algılandığı metin türlerinden biri de şiir olmuştur. Bu sebeple, Homeros'un şiirleri, Grek kültüründe uzunca bir dönem ahlakî ve tarihî gerçeklerin kaynağı olarak görülmektedir. Bu durumda, Eski Yunan'da gramer çalışmalarının çıkış noktası olarak Homeros'un şiirleri, o tarihlerde büyük bir manevî saygı görmüştür. Burada kullandığımızmanevî saygıifadesi, dinî bir içerik taşımamakla birlikte, gösterilen saygının derecesini ve niteliğini ortaya koymaktadır. Bu manevi saygının, batıda dil çalışmalarını başlatan birinci derece etken olduğunu düşünüyoruz.

Eski Yunan döneminde, dil öğretimiyle ilgili çalışmalara rast­lanmamaktadır. Dil kavramına genellikle benmerkezci bir açıdan yaklaş­maları, hatta öteki toplumların dillerini kuş sesi anlamına gelenbarbarkelimesiyle nitelendirmeleri, dil konusundaki tutuculuklarını açıkça orta­ya koymaktadır. Bu yaklaşımlarının bir neticesi olarak, dillerini başka toplumlara öğretmek ve başka toplumların dillerini öğrenmek fikrinden uzaklaşmış olabilirler. Eski Yunan kültüründeki dil çalışmalarında düşü­nürler, daha çokdilde temel bir sistemin yani gramerin olup olmadığıkonusunu tartışmışlardır.

Eski Roma'da ise, dil konusunda Grek geleneği bazı yönlerden değişerek varlığını devam ettirmiştir. Roma İmparatorluğu'nun genişle­mesiyle birlikte, Büyük İskender'in (İ.Ö. 356-323) seferleri öncesinde Grekçe'nin olmadığı bir şekilde, Latince birbiri ardından ele geçirilen nüfusun konuşma dili olarak benimsenmeye başlamıştı. Başlangıçta orta İtalya'daki Latium Ovası'nın önemsiz biritalik lehçesiolan Latince, Ro­ma İmparatorluğu çöktükten sonra da Britanya'dan Kuzey Afrika'ya, Atlantik'ten Karadeniz'e kadar uzanan coğrafyada konuşuluyordu. Bu, Avrupa'da, daha önceden benzeri görülmemiş bir kolonileştirmeydi ve Avrupa uygarlığının üzerinde kalıcı bir iz bırakmıştı. (Taylan, Eser-Cem Taylan, 2002: XVII). Roma İmparatorluğu'nun genişlemesiyle birlikte Latince'nin tek dil olarak ortaya çıkması ve bu alandaki bütün çalışmala­rın Latince üzerinde yoğunlaşması, kuşkusuz Avrupa dil bilim geleneğin­de önemli izler bırakmıştır. Bunun yanı sıra, Latince'nin giderek Avru­pa'daüst dilkonumuna gelmesi, dil alanındaki çalışmaları olumsuz yön­den etkilemiştir diyebiliriz.

Latince'nin, tartışılmayan üstün dil konumuna yükselmesinde, din dili olmasının önemli bir rolü vardır. Bundan dolayıdır ki, Roma İm­paratorluğu döneminde, mukayeseli dil araştırmalarına pek rastlanma­maktadır. Üstün dil kavramı, belirli bir tutuculuğu da beraberinde getir­miştir. Zamanla Roma'da büyük kentlerin dilleri de yavaş yavaş güçlen­meye başlamıştır. BunlaraRomans Dilleriadı verilmektedir. Bu, bir an­lamda çift dillilik gibi algılansa da, Avrupa ülkelerinin Hıristiyan kilise­sine bağlılıkları neticesinde tarihî ve siyasî olaylarda gösterdikleri ortak tutum, etkisini dilde göstermiş, Latince'nin yolunu açmıştır. Avrupa'da farklı yerel dillerin ortaya çıkmasına rağmen Latince, yukarıda ifade etti­ğimiz nedenlerden dolayı, din, eğitim ve idarî bakımdan nüfuzunu koru­muştur. Bu sebeple de dil öğretiminde daima Latince merkez alınmıştır.

Bir süre sonra, Hıristiyanlığı Avrupa'da daha geniş kitlelere yayma düşüncesinden hareketle kilise, yerel dillerin önemini keşfetti. İncil'i bu dillere çevirmek, din propagandası açısından çok etkili olacaktı. İncil, 4.yüzyılda Gotçaya, 9. yüzyılda ise Slav dillerine çevrildi. Bu anla­yışın bir sonucu olarak, Avrupa'da ulusal diller yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır. Bu, aynı zamanda öteki diller sorununu da gündeme getirmiş­tir. Bu durum bile, Latince'nin üstünlüğünü ortadan kaldıramamıştır. Egemen din, Hıristiyanlık olduğu için, dinî metinler ulusal dillere çevrilse de, Latince kültür dili olarak kalmış ve etkisini uzunca bir dönem devam ettirmiştir (Akerson, 1991: 26).

Latince'nin Avrupa üzerindeki bu etkisini, İslâmiyet'in yayılma­ya başladığı dönemde, Asya'da; Arapça üstlenmiştir. Türklerin İslâmi­yet'le tanışmalarından sonra Türk dilleri, Arapça karşısında bir anlamda Avrupa yerel dillerinin konumuna düşmeye başlamıştır. Türk dilinin A­rapça karşısında giderek kan kaybettiğini fark eden Kaşgarlı Mahmut, bu duruma engel olabilmek için önce, Kitâbu Cevâhirü'n Nahvi Lûgat'it Türk isimli bir gramer kitabını, daha sonra da, Divanü Lûgat-it-Türk i­simli eşsiz eserini kaleme almıştır. Kaşgarlı'nın bu dil mücadelesinin benzerine, o döneme kadar ne batıda ne doğuda rastlanır. Avrupa ülkele­rinden herhangi biri, Latince ile mücadele edebilecek bir Kaşgarlı Mah­mut çıkaramamıştır. Avrupa'da böyle bir kişi ancak, Kaşgarlı'dan üç yüz yıl sonra ortaya çıkar. Dante, üç yüz yıl sonra Kaşgarlı'yla benzer bir amaç güderekİlahi Komedyaisimli eserini bir Avrupa yerel dili olan İtalyanca ile kaleme alır.

Devamını okumak için tıklayınız...

Kavâ'id-İ Türkiyye' nin Modern Türkçe Öğretimi Yöntemleri Bakımından Değerlendirilmesi

               Ahmet Cevdet Paşa'nın dil bilgisi kitapları uzun yıllar okullarda Türkçenin öğretiminde kullanılmış ve Türk dili eğitimi tarihi açısından önemli bir yer tutmuştur.

               Bu çalışmayla, 1875'li yıllarda Bosna-Hersek'te Türkçe Öğretimi yöntemlerinin neler olduğu, bu yöntemlerin nasıl uygulandığı, harfçevrimli (latinizasyonlu) metinle anlatıldıktan sonra günümüzde yapılan Türkçe öğretimi hakkında bilgi verilmiş. Sonra her iki dönemdeki Türkçe öğretimi karşılaştırılarak bir değerlendirme yapılmıştır.

               Bu çalışma Türkçe Öğretimi konusunda hem geçmişe ışık tutma, hem de bugün hakkında bilgi verme niteliği taşımaktadır. Karşılaştırma sonucunda da harfçevrimi (latinizasyon) yapılan eserin, dönemine göre oldukça ileri bir eser olduğu kanısına varılmıştır.

               Bu tez çalışmasında birinci bölümünde Ahmet Cevdet Paşa'nın hayatı, eserleri ve özellikle Türkçeye karşı duyarlılığı ve dilbilimci yönü üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde Bosna-Hersek Tuzla Arşivi'nde kayıtlı bulunan ve Türkçe Öğretiminde ders kitabı olarak yararlanılan Kavâid-i Türkiyye'nin ilk baskısı esas alınarak, harfçevrimi (latinizasyon) yapılmış ve Ahmet Cevdet Paşa'nın dilbilgisi ile ilgili olarak yazdığı Kavâ'id-i Osmaniyye ve Medhal-i Kavâ'id adlı eserlerle karşılaştırılmış, aralarındaki benzerlikler ve farklılıklar tespit edilmiştir. Nitekim, Kavâ'id-i Osmaniyye ve Medhal-i Kavâ'id akademik/bilimsel gramer anlayışıyla; Kavâ'id-ı Türkiyye ise öğretimlik gramer anlayışı dikkate alınarak hazırlanmıştır. Yani; her iki eserin hazırlanış amaçları, yöntemleri ve hedef kitleleri önemli farklılıklar arz etmektedir. Üçüncü bölümde Türkçenin Öğretimi ile ilgili inceleme konusu olan eserde önerilen yöntem/teknik ve yaklaşımlar ile Modern Türkçe Öğretimi yöntem/teknik ve yaklaşımları, özellikle de Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde kullanılan modern yöntem/teknik ve yaklaşımlar hakkında açıklayıcı bilgiler verilmiştir. Dördüncü bölümde ise; Modern Türkçe Öğretimi Yöntem ve Teknikleri ışığında, Kavâ'id-i Türkiyye'deki Sıfatların ve Fiillerin Öğretiminde Kullanılan Yöntem ve Teknikler incelenmiş, karşılaştırma yapılmış ve konunun öğretiminde yeni ve özgün yaklaşımlar ortaya konulmaya çalışmıştır.

                                                    GİRİŞ

Çalışmanın Konusu

Ahmet Cevdet Paşa, 1822-1895 yılları arasında yaşamış olan devlet adamlığı niteliğinin yanında, devrinin önemli tarihçisi, hukukçusu ve dilcisi büyük bir şahsiyettir. Ahmet Cevdet Paşa, hukuk, tarih, dilbilim, edebiyat bilgi ve teorileri alanlarında otuza yakın eser vermiş, değerli bir Tanzimat aydınıdır. Paşa, 1851 yılında kurulan ve ilk bilimler akademisi olarak da kabul edilen "Encümen-i Dâniş"in üyesidir. Bu kurumun aldığı kararlar arasında; Türkçenin kurallarını her seviyeden insanlara öğretecek bir dil bilgisi kitabının ve kapsamlı bir sözlüğünün hazırlanması da vardır. İşte, bu çalışmada Bosna-Hersek Tuzla Arşivi'nde kayıtlı bulunan ve Türkçe Öğretimi'nde ders kitabı olarak yararlanılan Kavaid-i Türkiyye adlı eserin, harfçevrimi (latinizasyon) yapılmış ve Bugünkü Türkiye Türkçesi'ne aktarılmıştır. Kavâ 'id-i Türkiyye, (Ahmet Cevdet Paşa ve Fuat Paşa'nın birlikte hazırladıkları) Kavâ'id-i Osmâniyye adlı eserle karşılaştırılarak aralarında nasıl farklılıklar olduğu tespit edilmiştir. Çünkü; Kavâ'id-i Osmâniyye "akademik/bilimsel gramer anlayışı"yla; Kavaid-i Türkiyye ise "öğretimlik gramer anlayışı" dikkate alınarak hazırlanmıştır. Yani; her iki eserin hazırlanış amaçları, yöntemleri ve hedef kitleleri önemli farklılıklar arz etmektedir. Ayrıca, Türkçenin Öğretimi ile ilgili inceleme konusu olan eserde önerilen yöntem/teknik ve yaklaşımlar ile Modern Türkçe Öğretimi yöntem/teknik ve yaklaşımları, özellikle de Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde kullanılan modern yöntem/teknik ve yaklaşımlar değerlendirilmiş, yeni ve özgün öneriler ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Çalışmanın Önemi

Ahmet Cevdet Paşa'nın hukuki, tarihi ve edebi eserleri hakkında pek çok çalışma yapıldığı halde, filolojik eserleri üzerine yapılmış çalışma sayısı çok azdır. Daha doğrusu dil konusunda yaptığı hizmetler ayrıntılı olarak yeterince sunulmamıştır.

Türkçe bilinci ve duyarlılığı son derece yüksek olan Ahmet Cevdet Paşa, yabancı terimlerin Türkçe karşılıklarının bulunması için büyük çaba sarf etmiştir. Ahmet Cevdet Paşa'nın Türkçeciliği sadece yabancı kelimelere karşılıklar bulmakla sınırlı değildir. Ahmet Cevdet Paşa, "Daha sonra tecrübeyle Kavâ 'id-i Osmâniyye'nin yeni başlayanlara öğretilmesinde ve anlatılmasında zorluklar görüldüğünden onun bir özeti olmak" üzere önce 1851 yılında Medhal-i Kavâ'id'i yazdığını, sonra bu eserin özetlenmesi ve yabancılara öğretilmesi gayesi ile de 1875 yılında da Kavâid-i Türkiyye adlı ders kitabı niteliğindeki eserini yayınladığını ifade etmektedir. Müfettişlik göreviyle Bosna-Hersek'te (29 Haziran 1863- 1 Kasım 1864) yaklaşık bir buçuk yıl kalan Ahmet Cevdet Paşa, eserini bölgedeki Sıbyan Mekteplerinde okutulması için yeniden düzenlemiş, öğrencilerin düzeyine uygun hale getirmiş ve bol örneklerle zenginleştirmiştir. Bu çalışmayla, Bosna-Hersek'te Türkçenin yabancı olarak öğretilmesi hususunda tarihi bir arka plan oluşturulmuş ve bugünkü modern öğretim yöntemleri bakımından bir değerlendirme yapılmıştır.

Çalışmanın Amacı

Kavâ'id-i Osmâniye "akademik/bilimsel gramer anlayışı"yla; Kavaid-i Türkiyye ise "öğretimlik gramer anlayışı" dikkate alınarak hazırlanmıştır. Yani; her iki eserin hazırlanış amaçları, yöntemleri ve hedef kitleleri önemli farklılıklar arz etmektedir. Ayrıca, Türkçenin Öğretimi ile ilgili inceleme konusu olan eserde önerilen yöntem/teknik ve yaklaşımlar ile Modern Türkçe Öğretimi yöntem/teknik ve yaklaşımları, özellikle de Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde kullanılan modern yöntem/teknik ve yaklaşımlar değerlendirilmiş, yeni ve özgün öneriler ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Çalışmanın Yöntemi

Araştırmada doküman incelemesi yöntemi uygulanmıştır. Bilindiği üzere, nitel araştırmalarda önemli bilgi kaynaklarının başında dokümanlar gelmektedir. Tez konusunun ve sınırlılıklarının belirlenmesinden sonra dokümanlara ulaştım. Öncelikle Tuzla Arşivi'nden Kavaid-i Türkiyye'nin fotokopisini temin ettim. Sonra Ahmet Cevdet Paşa'nın dil ile ilgili diğer eserlerini alarak içerik ve izlenen yöntem bakımından bir karşılaştırma yaptım. Bu kaynaklardaki bilgileri tablo ve şemalar halinde gösterdim. Daha sonra da, Genel Öğretim İlke ve Yöntemleri, Dil Öğretimi ve Türkçe Öğretimi ile ilgili kaynaklardaki teorik ve uygulamalı ilkeler/yaklaşımlar bakımından Kavaid-i Türkiyye'yi değerlendirip, yeni öneriler/yaklaşımlar getirmeye çalıştım.

Çalışmanın Sınırlılıkları

 Araştırmamız:

 Ahmet Cevdet Paşa'nın başta Kavâ'id-i Türkiyye olmak üzere dil ile ilgili eserleri ile,

  • •Konu ile ilgili yayınlanmış, kitap, dergi, ansiklopedi, süreli yayınlardaki inceleme, araştırma ve bildiriler ile,
  • •Konu ile ilgili Genel Ağ (internet) üzerinden ulaşılan çeşitli makaleler ile,
  • •Sıfatların ve Fiillerin öğretiminin karşılaştırılması ile,
  • Kaynak eser listemizde yer alan ve araştırmacının uyguladığı yöntemler ile sınırlıdır.

Devamını okumak için tıklayınız...

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...