altında

Bu İşin Altında Bi Çapanoğlu var

Çapanoğlu Ahmet Paşa ,Yozgat şehrinin kurucularındandır. 1764 Sivas valisi iken görevden alınır, bir süre sonrada öldürülür.Yerine büyükoğlu Mustafa bey daha sonra Süleyman bey geçer. Süleyman bey Yozgatı imar ettikten sonra,Ankara,Amasya,Elazığ,Maraş,Niğde ve Tarsus gibi illeri idare etmeye başlar. Çapanoğullarının bu ünü her yana yayılır.Yalnız halk arasında değil ,devlet adamları arasındada ‘’Çapanoğlu’’ ismi ünlü olur. Rivayete göre ,devlet adamlarından biri,halktan bazı insanların aleyhine verilecek kararı sonuçlandırmak için soruşturma yaparken ,Çapanoğullarından birinin adıda bu olaya karışır. Çapanoğullarının nüfuzundan çekinen diğer bir memur, ‘’bu işi fazla kurcalamayalım bence,altından bir Çapanoğlu çıkar’’ der. Soruşturma aynen kapatılır.

Dananın Altında Buzağı Aramak

Başkasını suçlamak için bahaneler bulmak.

Kusursuz kul yoktur. Herkesin bir kusuru vardır. Başkalarını haksız yere birtakım bahanelerle suçlamak doğru değildir. Biz başkalarını yargılama yetkisine sahip değiliz. Başkalarını hele hele haksız yere yargılama ne insanlığa ne de vicdana sığar.
Eskiden zengin bir ağa, sahip olduğu bütün hayvanları, yavrularını yarı yarıya paylaşmak için verir, her yıl hayvanlar yavruladıktan sonra köye gider, yavruları iyice sayar, kulaklarına özel damgasını vurarak bunları defterine kaydedermiş. Köylülere de aksilenir, her hayvanı yavrularıyla görmek ister, köylülere, “Hani bunun kuzusu, hani bunun oğlağı, hani bunun malağı?” diye bağırıp çağırırmış. Sayım yaptığı bir gün, inek sandığı bir dananın altında buzağısını göremeyince boynuzundan tutup, “Hani bunun buzağısı?” diye bağırmaya başlamış. Ağa bir hırsızlık yakaladım diye şamatayı artırmış. Köylülerden biri durumu anlıyıp, “Ağam, ağam!” demiş: “O hayvan inek değil, danadır. Erkek hayvanın buzağısı olur mu?” deyince, ağanın da hevesi kursağında kalmış.

Ne öküz altında buzağı, ne de kaşkariko tuzağı...

Önceki gün Göztepe’de birkaç saatliğine, 100 yıl sonrasını yaşarmış gibi olduk.

* * *

2003’ten bu yana, dünyadaki çeşitli ülkelerde Türkçe şarkılar söylemeyi, şiirler okumayı öğrenmiş; kızlı-erkekli okul çocuklarının katıldığı bir “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” yapılmakta Türkiye’de.

* * *

Dünyadaki tüm ülkeleri kapsayan, böylesi özenli ve değişik bir organizasyonun çalışmalarını yönetenlerden, sevgili dostumuz Erkan Aytav; bu yıl “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları”na katılmış 5 öğrenciyi bize getirdi.

* * *

5 öğrenciden 3’ü kız, 2’si erkekti. Hepsi de yerel giysileriyle gelmişlerdi.

* * *

Göztepe’de, sevimli mi sevimli 12-13 yaşlarında Senegalli bir kız öğrenci; onun yanında aynı yaşlarda ufacık tefecik Hintli bir kız öğrenci; bir de Moldovalı daha büyükçe bir kız öğrenci...

* * *

Erkek öğrencilerden de biri Koreli, öteki Azerbaycanlıydı. 2 de hanım öğretmen vardı grupta; değişik ülkelerden ve İstanbul’da yaşayan...

* * *

Önce Moldovalı güzel mi güzel, mahcup kız öğrenci söyledi şarkısını; sesi de, Türkçesi de harikaydı. Senegalliyle, Hintli çıtırpıtırların sesleriyle, Türkçeleri de öyleydi. Sanki gözlerim biraz dolarmış gibi oldu.

* * *

Geçen yıl da bize uğramış olan Azerbaycanlı küçük dostum ise, tam bir efeydi; belindeki kuşağında hançeri bile vardı.

* * *

Koreli genç ise kendi halindeydi, ama Türkçe söylediği şarkı şaşırtıcıydı. Nasıl da öğrenmişlerdi, bu kadar güzel Türkçe şarkılar okumasını?

* * *

Kendimi bir an; değişik giysileriyle dünyanın dört bir tarafından gelmiş, Türkçe şarkılar söyleyen gençler arasında, 100 yıl sonrasını yaşıyor buldum.

* * *

Sanki dünya vatandaşlarının yavruları uğramıştı bizim eve de; üstelik Türkçe de biliyor ve sevdikleri şarkıları söylüyorlardı.

* * *

Evrensel bir buket oluşturan çocuk misafirlerimizle, öğretmenleri ve Erkan Aytav gittikten sonra; TV kanallarındaki tartışmaların vinçleri, bizi yeniden “kim kimi nasıl öldürdü” sorgulamalarının; bayraklı, tabutlu, musalla taşlı Şark çalkantılarının içine savurttu.

* * *

Yorumculardan biri:

- Bir yanda “vahşet”, bir yanda da “gaflet” var diyordu.

* * *

Yorumculardan bir başkası ise ötekine:

- Sen kimin avukatlığını yapıyorsun, diye bağırıyordu.

* * *

O sırada “avukat”lığın, neden bu kadar horlandığı takıldı aklıma...

* * *

Avukatlık salt bir “savunma”, yahut “suçlama” hukukçuluğu mudur sadece? Yoksa gerek “yasalar”ın, gerek “yazılı özel anlaşmalar”ın hukuksal değerlendirmelerine büyüteç tutarken; bazı boşlukları da “hukuksal bir mantıkla” kullanma hakkını devreye sokma mesleği midir?

* * *

Politik çatışmalarla, hamasi yarışmalarda “avukatlık” kavramı, çok ilkel kullanılmakta...

* * *

Bendenizin tanımlamasına göre “Hukuk”:

- İNSANLIĞIN ortak huzurunu, güvence altında tutmaya dönük evrensel ilkeler matematiğidir.

* * *

“Üniversiteler”, -adından da anlaşılacağı üzere- her ülkede eşdeğerde olması gereken, “bilim kuruluşları”dır; Hukuk Fakülteleri de öyle...

* * *

Ülke parlamentolarının yaptığı “yasalar”; Hukuk Fakülteleri’nin, birikimli havuzlarına akan musluklardan biri olsa da; “Hukuk”un evrensel ilkelerinden oluşan süzgeçlerden de geçirilir.

* * *

“Yer” küresi üstündeki tüm “Üniversiteler” ile “Hastaneler” neden eşdeğerde değil? Çünkü efendim toplumlar arasındaki gelişmişlik düzeyi, falan filan...

* * *

Göztepe’ye gelen Moldovalı, Hintli, Senegalli, Koreli, Azerbaycanlı yavrular; layık değiller mi, evrensel ve ortak bir kalitenin dünyasında yaşamaya ve eşdeğerde olan Üniversiteler’den yararlanmaya?

* * *

“Uzay çağı”nda dahi, henüz daha pek kimse alışık değil, bu tür bir gözlükle dünyaya bakmaya...

* * *

100 yıl sonra ise çok doğal gelecek -tıpkı bugünkü turistik oteller gibi- 5 kıtadaki her üniversiteyle, her hastanenin de eşdeğerde olması. Mahkemeler için de öyle...

* * *

Ne demişler:

- İnsan, maalesef hep erken doğuyor, demişler.

* * *

Ekranlarda bir övünme, bir övünme...

* * *

Hadi bendeniz de övüneyim:

- Bir an için dahi olsa, 100 yıl sonrasını ve “dünya vatandaşlığı”nı kendi evinde yaşamış olan biriyim ben.

* * *

Övünmenin böylesi de, kolay kolay kimseye nasip olmaz doğrusu...

Tabelalarımız, İsimlerimiz, Dilimiz İşgal Altında

(Özgür ve Bilge'nin Ağustos sayısından)

Sadece büyük işyerleri ve alışveriş merkezleri değil, kasabından dükkânına, berberinden manavına kadar her yerde yabancı isimler kullanılıyor. Özellikle İngilizce kelimeler dilimize alabildiğine yerleşti. Üstelik bu kelimeleri artık bir İngiliz gibi telâffuz etmeye başladık.

Şirinevler’in en büyük iş merkezi Toyak’ın önündeyiz. Hemen yanı başındaki E-5’in bitmek tükenmek bilmeyen araç akışı devam ediyor. İnsanların çoğu bu görkemli binanın farkında bile değil. Farkında olanların da farkına varmadıkları bir ayrıntı var.  O ayrıntı, dev binanın E-5 tarafına bakan en alt katında. Bu katta çoğunluğu giyim üzerine satış yapan yan yana dizilmiş dokuz mağaza bulunuyor. Ancak bu mağazalardan sadece bir tanesi Türkçe isme sahip. Onun da adı Çin Malları Satış Merkezi. Diğerleri ise ya yabancı dilden veya yabancı dile benzetilmiş isimler. Little Big, Bems, Big Star, Marko Delli, Conan Jeans, Lee, Weber Jeans ve Galila Restaurant.

Şirinevler’den Kuleli’ye kadar uzandığınızda ise, arada çok yabancı gibi duran Türkçe isimli mağazalar var. Ezici çoğunluk yine yabancı isimlerde: LC Waikiki, Rodi, Big Free, Tiffany, Cotton Shop, Benson Jeans ve daha onlarca isim. Yaklaşık beş yüz metrelik mesafede 100’e yakın yabancı isim ve marka var.

Tabelalardaki yabancı isim hakimiyeti sadece Şirinevler için söz konusu değil. Bakırköy, Sirkeci, Levent, Mecidiyeköy, Beşiktaş, Kadıköy, Bostancı ve İstanbul’un daha pek çok semtinde Türkçe isme rastlamak için büyük çaba harcamak gerekiyor. Hele adı bağımsızlık anlamına gelen Taksim’deki İstiklâl Caddesi işgal edilmiş gibi. Adını Doğulu bir şehirden alan Bağdat Caddesinde ise tartışılmaz bir Batı egemenliği var.

Aynı durumu ülkemizin bütün şehirlerinde, ilçelerinde, kasabalarında, hattâ köylerinde dahi görmek mümkün.

Sokakların yabancısı olduk kenar mahallelere ve sokak aralarına kadar giren yabancı isimler artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Öyle ki, karşılaşılan isimlerin yabancı oluşundan çok, böyle bir ortamda insan kendisinin yabancı olduğu hissine kapılıyor. Gittiği kasap Rainbow Kasabı, alışveriş yaptığı dükkân Groseri Market, saçını tıraş ettirdiği berber Coiffeur Angle ismini taşıyor. Ülkemizde pek çok lise mezunu doğru dürüst İngilizce veya bir başka yabancı dil bilmemesine rağmen, bütün bu isimlerin ne anlama geldiğini, en azından Şekil A’da görüldüğü gibi mantığıyla çözebiliyor.

Aslında pek çok insanımız kendisindeki bu yabancılığı ortadan kaldırma yönünde epey mesafe almış görünüyor. Bunda en fazla yararlandığı kaynak ise, evinin baş köşesinde bulunan televizyonu. Pürdikkat seyrettiği pembe dizilerden, eğlence programlarından, reklamlardan, hattâ haber programlarından pek çok yabancı kelimeyi öğreniyor. Şov, mega-star, konsensüs, efor, zaping, diicey, viicey kelimelerini büyük bir beceriyle kullanıyor. Hattâ hızını alamayıp transformeyşın, informeyşın diyebiliyor. Eskiden bu kelimelerin Fransızca söylenişini tercih ederdik; şimdi İngilizleri izlemeye başladık. O kadar ki, İngilizler şedde bilmediği için, allerji kelimesini onlara bakarak alerji yaptık; entellektüel yerine  entelektüel demeye başladık—üstelik “Türk” Dil Kurumunun marifetiyle! Bu gidişle, intelekçuıl demeye başlamamız da çok sürmez herhalde. Nasıl olsa, alfabemizin büyük kısmını artık İngilizce telâffuz ediyoruz: ey bi si, si en en, ti ci ar ti, ti vi... Cep telefonu mesajlarımız c u harfleriyle bitiyor; bunlar İngilizce okunuşuyla si yu, Türkçe anlamıyla görüşürüz demek. Sahi, bizim ne zaman İngiliz sömürgesi olduğumuzu hatırlayan var mı?

Biz ister hatırlayalım, ister hatırlamayalım, sömürgecinin ruhu, temizlikçi bir kadının dahi iliklerine kadar sinmiş durumda:

Kadıköy Moda’da bir bayan, evine bir temizlikçi kadın çağırır. Temizlik sırasında evin hanımıyla temizlikçi kadın arasında ilginç bir konuşma başlamıştır. Evin hanımı bir televizyon kanalında seyrettiği programdan bahsetmek ister. “Dün akşam Ha-Be-Be’de bir program vardı” deyip sözüne devam edecek iken, temizlikçi kadın hemen atılır ve “Hanımefendi, o kanalın adı Ha-Be-Be değil, Eyç-Bi-Bi’dir” der.

Temizlikçi kadından en kültürlü ve eğitimli insanına kadar, ülkemiz insanı, hergün kelime dağarcığına yenilerini ekliyor. Bu kelimeleri büyük bir istek ve gayretle öğrendiği için, bir süre sonra o kelimelerin Türkçe karşılıklarını unutuyor. Derken dildeki bu dönüşüm tabelalara da yansıyor. Tabelalar yabancılaştıkça, insanlarda daha fazla yabancı hayranlığı oluşuyor. Yabancı hayranlığı daha fazla yabancı kelime kullanmayı doğuruyor. Ve bir kısırdöngü devam edip gidiyor.

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...