almanyada

Almanya'da reklamlar Türkçe konuşuyor

3 Milyon Türk'ün yaşadığı Almanya'da Türkçereklamların sayısı giderek artıyor. En çok GSM şirketlerinin tercih ettiği Türk yaşam tarzına gönderme yapan reklamları bankalar ve otomobil firmaları da keşfetti.

Genç bir kadının elinde cep telefonu ile kara kara düşünürken resmedildiği reklamda yarı Almanca yarı Türkçe şu ifade yer alıyor: "Bayanlar üzgünüz ama artık kayınvalidenizi daha sık aramanız gerekecek." Bu ilan Almanya'da son dönemde sayıları sıkça artan Türk tüketiciye yönelik reklamlardan biri. Alman cep telefonu operatörü e-plus'ın Türk müşterileri çekmek için oluşturduğu markası Ayyıldız'ın Türk gelinlere verdiği olumsuz gibi görünen bu mesaj, aslında iyi bir gelişmenin habercisi: Türkiye'yi aramak o kadar ucuz ki, artık kayınvalidenizi aramamanızın hiçbir bahanesi yok!

3 milyon Türk'ün yaşadığı Alman-ya'da caddelerde, sokaklarda bu ve bunun gibi çok sayıda ilana rastlamak mümkün. En son Cem Yılmaz'ın rol aldığı ve gurbetçileri 'kesin dönüş'e davet eden dev bütçeli Türk Telekom reklamı, Almanya'daki Türklerin müşteri potansiyeli bakımından ne kadar güçlü olduğunun göstergesi. Türkleri hedef alan reklamların büyük kısmı, telekomünikasyon şirketlerine ait. Hemen herkesin en az bir cep telefonu hattı kullandığı ve bu kişilerin Almanya'nın yanı sıra Türkiye'de de hatırı sayılır bir kitle ile iletişime geçtiği düşünüldüğünde bu, oldukça normal.

Ancak Türk kültürüne ve yaşam tarzına gönderme yapılan reklamlar telekomünikasyon sektörü ile sınırlı değil. Alman otomotiv devi Volkswagen da reklam söz konusu olduğunda Türkçediye bir dil olduğunu hatırlayan şirketlerden. 'Volkswagen TürkçeKonuşuyor' adıyla bir konsepte bile sahip. Almanya'da hatırı sayılır bir Türk müşteri potansiyeli olduğunun farkına varması, şirketi bu kitleye yönelik reklam filmleri ve ilanlar hazırlamaya yöneltmiş. Üstelik reklamlarda sadece Türkçe konuşulmuyor. Buram buram Türk kültürü de kokan reklamlar, müşterileri can evinden yakalama noktasında başarılı. Misal, kızı için uygun eş adayı belirlemesi oldukça zor olan tipik bir Türk babasının imdadına Volkswagen sahibi genç yetişiyor. Kızı için gelen herkesin yüzüne kapıyı kapatan 'koruyucu' Türk babası, Volkswagen marka otomobili olan genci geri çevirmiyor.

Volkswagen Sözcüsü Fred Baerbock, Türklerin kendileri için çok önemli ve değerli bir kitle olduğunu belirtiyor. Türklerin medya noktasında ciddi bir altyapıya sahip olduğunu da vurgulayan Baerbock'e göre medya yoluyla bu kitleye ulaşmak artık çok daha kolay. Türk müşterilerinin marka ve kalite bilincinin çok yüksek olması, Volkswagen'ı Türkçe konuşmaya iten sebeplerden biri. Değerlere, geleneklere ve kültürel öğelere dikkat edildiğinde Türklerin derinden etkilendiğini ve saygı gördüklerini hissettiklerini söyleyen Baerbock, şirketlerin de böylece bu kitle karşısında prestijini ve sempatisini artırdığı görüşünde.

Paranın dili de yokmuş!

Deutsche Bank'ın da Türkçe bir projesi var. 'Bankamız' adıyla Türk müşterilere kendi dillerinde bankacılık hizmeti veriliyor. Deutsche Bank şubelerinde Türk danışmanlar görev yapıyor, Türkçe çağrı merkezi ile de müşterilere kendi dillerinde telefon bankacılığı hizmeti veriliyor. Bankamız projesi yetkililerinden Alaverdi Turhan, "Bankamız" hizmeti verilmeden önce Deutsche Bank'ın 226 bin Türk kökenli müşterisi olduğunu, 2011 sonu itibarıyla da Deutsche Bank'ın Türk müşteri sayısının 360 bine ulaştığını söylüyor. Almanya'da dev bir bankanın "Türkçe" hizmet vermesinin burada yaşayan Türkler için çok önemli olduğunu söyleyen Turhan, "Bu, hem Türk toplumuna değer verildiğinin bir göstergesi, hem de uyuma katkı sağlayan bir girişim." diyor.

Almanya’da Türk Dilinin Geleceği: Koşullar ve Olanaklar

    2000 yılı Ocak ayında yürürlüğe giren Alman Vatandaşlık Kanununa göre Almanya’da doğmuş tüm çocuklara Alman vatandaşlığı verilmektedir. Bu şekilde, 2006 yılından itibaren Almanya’da okula başlayacak olan Türk asıllı çocukların eğitim sorumluluğunu tümüyle Alman hükümeti üstlenecektir. Ana dilleri Türkçe olan ve aile durumlarına göre genellikle evde Türkçe konuşmaya devam edecek olan bu çocuklar, kişisel ortamlarının dışında toplum dili olarak Almanca’yla, yani ikincil bir dille karşılaşmaktadır. Türk çocuklarının ana dillerinin Almanca olmamasından doğan zorlukları buranın yetkilileri imkânları çerçevesinde gidermeye çalışmaktadır. Almanya’da kalacak çocukların ve gençlerin Alman diline ve kültürüne ulaşmalarının sağlanması, kuşkusuz olumlu bir çabadır. Günümüzde bu Türk gençliğinin Almancası kuşaktan kuşağa düzgünleşmekte ve zenginleşmektedir. Ancak acaba Almanya’da – ve Batı Avrupa’nın tümünde – Türk dili yaşamını ne şekilde sürdürecektir?

Almanya’da en büyük azınlığı Türkler oluşturur; Almanca’dan sonra bu ülkede en çok konuşulan dil de Türkçe’dir. Avrupa Birliği yöntemlerine göre azınlık dillerinin korunması gerekmektedir. Buna rağmen Alman hükümetinin Türkçe’nin bu ülkede korunması için aldığı tedbirler son derece sınırlı ve yetersizdir ve günden güne daha yetersiz kılınmaktadır. Bu durumun nedenlerini ikiye ayırabiliriz. Bir yandan  Almanya’nın, azınlıkların Alman kültürünü ve yaşayış tarzını tümüyle benimsemelerini beklediğini görüyoruz. Bu beklenti özellikle adetleri Almanlardan en değişik gibi görünen Türkler için dile getirilmektedir. Hollanda hükümeti daha 1981 yılında Hollanda’yı ‘çok kültürlü bir toplum’ olarak tanımlarken aynı yıl Alman hükümeti “Almanya’nın iltica memleketi olmadığı” beyanında bulunur. Son 20 yılda Alman politikasında gerçekleşen devrimlere rağmen Alman yetkililerinin ve Alman kamu oyunun bu konudaki tutumlarında olumlu bir değişim olmadığı gözlenmiştir. Nitekim Türk dilinin eğitim sisteminde aldığı yer konusunda Almanya’yla Hollanda’yı karşılaştıracak olursak hem kanun bakımından, hem de uygulanan tedbirler bakımından Hollanda’nın çok daha ileri olduğunu görürüz. Ana dili (yani Türkçe) derslerinin ve ana dili öğretmenlerinin, örneğin, Hessen eyaletinde, şimdiki durumuna bakacak olursak derslerin kanuni değişiklik yapılmadan önceki haliyle, yani velilerin dilekçesi gerekmeden verilmeye devam ettiğini görürüz. Ancak, Alman Kültür Bakanlığı, bizce Yabancılar Meclisi, çeşitli dernekler ve başka yabancı kurum ve kuruluşların sert tepkisinden korktuğu içindir ki ana dili derslerinin okul programından silinip velilerin başvurusuna bağlı olarak yürütülmesine daha geçmemiştir; bilgilerimize göre, Bakanlık bu durumun 10 yıla kadar tamamen değişmesini öngörmektedir. Ana dili derslerinin yakın gelecekte uygulamadan kalkacağı veya çok az ölçüde verileceği Alman yetkililer tarafından açıkça söylenmekte, genç olan Türkçe öğretmenlerinin kendilerini başka branşlarda yetiştirmeleri maddi olarak teşvik edilmekte, üniversitede yeniden eğitim yapmaları için imkân sağlanmaktadır. 11 Eylül faciasıyla başlayan sürecin bir yönü olarak Almanya’daki Müslümanların, ve bu arada Türklerin, kendi kimliklerini koruma çabalarını savunmak daha da güç olmuştur.

Bu durumda Almanya’yı yeni vatanları yapmış olan Türklerin dillerini bir veya iki kuşak içinde tümüyle yitirmemeleri, yarım yamalak kültürlü değil, çift kültürlü genç­lerin yetişmesi amacını gerçekleştirmek bizce ancak Türkiye’nin desteğiyle sağlanabilecektir. Bu alanda örneğin Almanya’da oturan Yunanlıların yoğun girişimler sayesinde çok daha olumlu sonuçlara vardıklarını, kendi kültürlerini Almanya’da da koruyabildiklerini görüyoruz. Türkiye, Almanya’daki Türk çocuklarının Türkçe eğitimini Türkiye’den öğretmen göndermek yoluyla desteklemeye çalışmıştır. Bu yolla olumlu sonuçlara varıldığı söylenemez. Türkiye’den gelen ve Almanya’da önceden yaşamamış öğretmenler buradaki yaşam koşullarını genellikle bilemediklerinden bu ortama alışıncaya ve öğrencilerinin yaşamını anlayıncaya kadar uzunca bir müddet geçmiş, bu müddet boyunca okullardaki Alman öğretmenlerle de gerekli irtibatı kurmakta zorluk çekmişlerdir. Bu da Türkçe eğitiminin verimliliğini azaltmıştır. Eğer Almanya Türklerinin maksadı Türkiye’ye dönmek olsaydı, çocuklarının dönüşünü Türk okullarındaki eğitim yöntemlerini uygulayan öğretmenler kolaylaştırabilirdi; durum öyle olmayınca, bizce en uygunu, Türkçe eğitimini sadece Alman Türklerinin arasından yetişmiş öğretmenlerin gerçekleştirmesi olacaktır.

Alman Türk çocuklarına Türkçe’yi öğretecek kişilerin üniversite mezunu olmaları bizce şarttır. Almanya’nın eğitim fakültelerinde‚ Lehramt 1, 2 ve 3 adları altında gerçekleştirilen öğretmen yetiştirme programı, genel üniversite bitirme yöntemi olan‚ Magister’den ayrılmaktadır. Almanya’daki bütün Türkoloji bölümleri Magister programına girdiği ve tezle bitirildiği için Türkoloji bölümlerinde Türkçe öğretmeni yetiştirilmemektedir. Kanaatimce Türkçe öğretmenlerinin Alman üniversitelerinin Türkoloji bölümleri dahilinde yetiştirilmesi bir zorunluluktur. Çünkü Türkoloji bölümlerinde öğrencilerin Türkçe dil bilimi, Türk edebiyatı ve tarihi açılarından eğitim görmeleri sağlanmaktadır. Yüzeysel bir Türkçe öğretimi öğretmenlik için yeterli değildir. Alman üniversitelerinden mezun olmak için bugüne dek altı yıl okunuyorsa da‚ Magister (yüksek lisans) yanında bazı durumlarda başka devletlerin yüksek eğitim sistemine uyacak şekilde‚ Bachelor (lisans) derecesi kurulması da düşünülmekte­dir. Almanya’da Türkçe öğretmeni halen sadece Nordrhein-Westfalen eyaletinde, Essen şehrinde yetiştirilmektedir. Bizce Almanya’nın başka yörelerinde, örneğin Hessen eyaletinde de bu tür akademik girişimler gereklidir. Türk dili öğretmeni eğitimi‚ Magister yani‚ Master değil de‚ Bachelor derecesini amaç edinip dil bilimsel Türkoloji ve pratik eğitim derslerini en ayrıntılı bir şekilde ele almalıdır.

Benim burada özellikle üzerinde durmak istediğim konu, Türk-Alman iki dilliliğinin dil bilimsel araştırılması gereğidir; zira yetenekli öğretmen yetiştirmeden önce öğretmen adaylarına sunulacak sağlam temeli kurmak, öğretilecek malzemeyi belirlemek gerekir. Almanya’da Türkçe’nin kullanımını konu edinen araştırmalar yeterli olmaktan çok uzak ve yine Hollanda’ya oranla çok kıttır. Hayatın bütün alanlarında, örneğin tıpta veya mühendislikte olduğu gibi dil konusunda da uygulama evresine geçmeden önce araştırma ve çözümleme evresi gelir. Araştırılması gereken konuların bazıları şunlardır: Türk ailelerinin fertleri arasında ne şekilde konuşulmaktadır; kuşaklar arasındaki farklar nedir? Türkçe günün hangi faaliyetlerinde kullanılmaktadır? Türk ailelerinin beraberce oturma ve yaşama yoğunlukları dili nasıl etkilemektedir? Verilen Türkçe dersleri ne derece etkili olmuştur? Almanya’da konuşulan Türkçe’nin dil bilim, sözcük varlığı ve ağız özellikleri nedir? Kimler ne biçim bir Türkçe konuşmaktadır? Çoğunluğun Türkiye’nin kırsal bölgelerinden gelmiş olmasının Almanya Türkçesi üzerine ne gibi etkisi olmuştur? Çocuklarda ve ebeveynlerde ana dili öğrenme bilinci ne derecededir? Çocukların ve gençlerin Türkçe konuşmaları konusunda ailelerinin tutumları nedir? Bu konu Alman komşular, eğitimciler, politikacılar, aydınlar tarafından nasıl karşılanmakta ve Türklerce ne derece önemsenmektedir? Türk çocuklarının anaokulundan önce, anaokulu ve ilkokul boyunca Türkçeleri ve Almancaları nasıl gelişmektedir, yani gramerin ve sözcük varlığının hangi alanları önce, hangileri sonra öğrenilmekte ve hangileri büsbütün eksiktir? İki dil ne derece, ne şekilde ve hangi durumlarda karıştırılmaktadır? Almanca Almanya Türkçesini nasıl ve hangi alanlarda etkilemektedir? Türkiye, Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkeleri arasında Türk çocuklarının dil gelişmeleri bakımından farklar nedir? Batı Avrupa ülke­lerindeki okullarda Türkçe’ye değişik şekil­de ağırlık veren programlar uygulanmıştır; bu programların sonuçları ne olmuştur? Bir dilin göç sonucu oluşmuş bir azınlık tarafından konuşulması bütün dünyada yaygın ve gittikçe de daha fazla görülen bir olaydır; bu bakımdan Türk dilinin Batı Avrupa’daki durumuyla karşılaştırılabilecek olgular çoktur. Bu tür çift dillilik üzerine dünya çapında dil bilim araştırmaları sürdürülmekte ve tartışılmaktadır. Almanya Türkçesi üzerine de bazı araştırmalar yapılmış ve çeşitli fikirler yürütülmüşse de bu fikirler sağlam temellere dayanmaktan ve diğer azınlık dillerinin bağlamını göz önünde bulundurmaktan uzaktır.

Bu tür araştırmaları geliştirmek ve plânlamak ve Almanya’da çocuklar ve gençlerce konuşulan Türk dilinin gelişimini ve uygulanan programların etkinliğini birkaç yıl boyunca izlemek gerekecektir. Bir müddet sürecek ve birkaç araştırmacıyı kapsayacak böyle bir girişim için Türkiye’nin de maddi desteğiyle bir Alman üniversitesinde, örneğin Frankfurt’ta bir araştırma merkezi kurulması uygun olur. Alman üniversite sistemi günümüzde çok ciddi bir maddi sıkıntı içindedir; Türkiye’nin bu araştırma alanını kısmen de olsa desteklemesi, Alman fonlarını da katılmaya teşvik edecektir.

Batı Avrupa dilleri arasında canlı bir Türkçe’nin de yer almasını sağlamak, Almanya’nın amacı olmasa da Türkiye’nin muhakkak amacı olmalıdır. Bu amaç bizce durumun bir an önce bilimsel bir şekilde araştırılmasını ve alınacak tedbirlerin bu kapsamlı araştırmalar çerçevesinde gerçekleştirilmesini gerektirir.


Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi - Prof. Dr. Marsel ERDAL

Almanya’da Türkçe – İki Dilliliğe Doğru

Bu konuşmamda özellikle Almanya'daki, yaşları bugün yirmi civarında olan belli bir kesim Türk gencinin Türkçe düzeylerinde gözlemlediğim yetersizliklerden yola çıkarak, Türk çocuklarına verilecek Türkçe eğitiminin kapsamı ve niteliğiyle ilgili bazı öneriler geliştirmek istiyorum.

"Gözlemlediğim yetersizlikler" derken, Almanya'da yetişmiş gençlere, özellikle dil bilgisi, kelime haznesi ve diksiyon gibi açılardan kolay kolay erişemeyecekleri, yüksek bir Türkçe standardı uyguladığım sanılmasın. "Yetersizlik" ile özellikle leksikal alandaki eksikleri kastediyorum. Gündelik hayatta bu eksikler konuşmacılar tarafından yer yer Almanca'dan kelime alıntıları yapılarak, bazen de iletişimin tamamen Almanca'ya dökülmesi yoluyla telafi edilmektedir. Bunda itiraz edilecek bir şey de yoktur, çünkü çok dilli ortamlarda etkileşime giren herkes gibi onlar da, code-switching, transfer gibi dil kullanım biçimlerine başvurmakta ve iletişimlerinin tarafların ortak dil yetileri çerçevesi içinde başarılı olmasını sağlamaktadırlar. 

Elimizde istatistikî bilgiler olmadığından, bu “yetersizlik” gözleminin gençlerin büyük çoğunluğu için geçerli olup olmadığını saptayamayız.Gene de bu gözlemi önemli kılan unsur özellikle toplumsal prestiji daha yüksek, kültürel ve meslekî eliti oluşturan, toplumun bütününün özendiği bir kesim için geçerli olması, dolayısıyla da Türk toplumunun bütünü için bir eğilim niteliği taşımasıdır.

Bu kesimin sergilediği çok dilli etkileşim biçimi içinde Türkçe'nin payı gittikçe azalmaktadır. Söz konusu yaş grubu açısından Türkçe, aşağı yukarı yirmi yıllık geçmişi boyunca, sadece aile hayatı ile kısıtlı kalmış ve hatta zamanla aile içinde bile, kardeşler arasında kullanılan dil olma konumunu –Almanca'nın oyun grubu, anaokulu, okul dili olmasına paralel bir gelişme ile–  yer yer Almanca'ya bırakmıştır. Dışarıdaki hayat, örneğin okulda işlenen ders konuları, edinilen meslek bilgi ve becerileri, aktüalite bilgisi ve genel kültür Türkçe'nin süzgecinden geçirilemediği için bunlarla ilgili, özellikle leksikal ifade imkânları kısıtlı kalmıştır.

Durum böyleyse, yani ana dili Türkçe ile çevre dili Almanca arasındaki denge aile içinde bile Almanca lehine değişmeye başlamışsa, bundan genç çiftlerin aralarındaki iki dilli iletişimi yavaş yavaş bırakarak çocuklarını Almanca tek dilli olarak eğitmeye yönelecekleri tahminine varabiliriz. Hemen hemen hiç Türkçe öğrenemeden yetişecek bu çocuklar ise gelecekte büyük oranda Türk toplumunun elitini oluşturacaklardır.

Söz konusu çocukların Türkçe öğrenmeden büyümeleri eğilimini hızlandıran faktörler arasında -söz konusu genç aileler çoğunlukla çekirdek aile yapısında olduklarından- evin içinde çocuklarla Türkçe konuşacak başka aile bireylerinin bulunmaması, hem anne hem baba çalıştıkları veya okudukları, dolayısıyla her ikisi de günlerinin büyük kısmını Almanca konuşulan ortamlarda geçirdikleri için, evde de bu dille konuşmayı sürdürmeye daha yatkın olmaları, ayrıca çalışan anne-babaların çocuklarının gerek “bakıcı anne” (Tagesmutter) yanında olsun, gerek anaokulu gibi kurumlarda Almanca'yla daha çok içli dışlı olmaları sayılabilir.

Bu çocukların Türkçe becerilerini olumsuz yönde etkileyen bu şartları dengeleyecek bir unsur olabilirdi: Aile içinde bilinçli ve etkin bir iki dilli eğitim. Fakat çocuk eğitimine geleneksel olarak daha büyük önem veren Alman toplumu içinde bile iki dillilik üzerine birçok hurafenin halâ geçerli olduğu düşünülürse, genç Türk anne-babaların bu konudaki başarısızlığı pek kınanamaz.

Bilindiği gibi, Almanya'da bazı eyaletler Türkçe'yi ikinci yabancı dil olarak kabul etmiş, hatta üniversitelerinde bu dersleri verecek öğretmen yetiştirmek için programlar başlatmışlardır. Bu her ne kadar olumlu bir girişim ise de, ikinci yabancı dil derslerinin başladığı 6. sınıfa gelindiğinde çok geç kalınmış, çocukların ailelerinden getirebilecekleri iki dillilik potansiyeli değerlendirilmemiş olmaktadır. Eğer Türkçe'nin Türk kökenli çocuklarda ana dili veya ana diline yakın işleklikte bir yabancı dil düzeyinde bulunması amaçlanıyorsa, bu düzeyin 6. sınıfa gelmeden çok daha önce sağlanmış olması –daha doğrusu korunmuş olması– gerekir. Yoksa yakın bir gelecekte 6. sınıfta Türkçe'yi gerçekten bir yabancı dil gibi, sıfırdan başlayarak okutmak durumuna düşebiliriz. Bu iki dillilikten tek dilliliğe geçişin bir kayıp olacağı açıktır.

Aileden gelen –yukarıda belirttiğim gibi, gittikçe azalarak gelen– Türkçe yeterliğinin ana dili düzeyinde korunması ancak şu dört aşamada birden çalışılarak gerçekleşebilir:

1. Ailede: Ailelerin çoğunda, iki dilli eğitimin sadece mümkün, anlamlı ve çocuk için yararlı olduğu konusunda değil, aynı zamanda nasıl yapılacağı konusunda da büyük bir bilgi eksikliği vardır. Bunu gidermek için gereken aydınlatma çalışmasını üstlenebilecek bir yapı oluşturulmalıdır. Bu yapılanmanın içinde aile içinde iki dilli eğitimin nasıl gerçekleşeceği üzerine danışmanlık yapacak merkezler olacağı gibi, gerek anne-babalar gerekse çocuklar için yapılması gereken sesli, görüntülü, yazılı yayınları üretecek, yönlendirecek veya özendirecek birimler de bulunmalıdır.

2. Anaokulunda: Çocukların Türkçe'yle olan bağları anaokulu yıllarında hızla zayıflamaya başlamaktadır. Almanya'da anaokullarının kamu desteğiyle yerel yönetimler veya dernek, kilise gibi özerk kuruluşlar tarafından işletildiği göz önüne alınarak, özerk bir kuruluşun oluşturulması ve Türk kökenli nüfusun yoğun olduğu bölgelerde iki dilli anaokulları açılması düşünülebilir. Türk anne-babaların bu yöndeki çabaları heyecanla karşılayıp destekleyeceği kesindir. Tabiî bu arada, şimdiye kadar yapılmış olan denemelerde kazanılan tecrübeler değerlendirilmelidir.

3. İlkokulda: Aileden gelen Türkçe bilgisinin çok hızlı bir aşınmaya uğradığı ikinci kurum gerek okuma ve yazma becerilerinin Almanca üzerinden kazanıldığı, gerekse dış dünyayla ilgili temel bilgilerin gene Almanca üzerinden sistematize edildiği kurum olan ilkokuldur. Bunun için, 6–10 yaş grubundaki ilkokul çocukları Türkçe açısından yalnız bırakılmamalıdır. İlkokulun haftada 15–20 saat arasında değişen olağan programına ek olarak gönüllü Türkçe dersleri sunulabilir, veya bazı dersler, örneğin matematik, öğleden sonra kurslarında Türkçe olarak tekrarlanabilir. Bu dersler çocuklar için yabancı dil eğitimi ilkelerine uygun ve içerik bakımından olağan ders programına paralel olarak düzenlenirse, izleyen çocuklar için ek bir yük olmak şöyle dursun, okul başarılarını yükseltici bir etki bile yapabilir.

4. Orta dereceli okullarda: Bu okullarda, yukarıda değinildiği gibi Türkçe'yi ikinci yabancı dil olarak okutma çabaları zaten vardır. Ne var ki bu çabalar tek tek eyaletlerin eğitim makamlarınca düzenlendiğinden, ortak bir çizgi taşımamaktadırlar. İkinci yabancı dil olarak Türkçe dersinin öğretmenleri de farklı üniversiteler tarafından, çok farklı imkânların seferber edilmesiyle yetiştirildikleri için, bu alanda da ortak bir zemin bulunmamaktadır.Yukarıda önerilen türden bir yapılanma öğretmen yetiştiren kuruluşlar arasında koordinasyon görevi üstlenerek gerek öğretmen eğitiminde, gerek dersin biçimlenişinde bir boşluğu doldurabilir. Bu alanda şimdiden, acil olarak alınması gereken bir tedbir, Türkçe öğretmeni olmak isteyen öğrencilere Türkiye'de en az bir sömestrlik ek ve yoğun Türkçe öğrenim imkânının sağlanması olacaktır.

Bunların gerçekleşmesi için ne gereklidir? Temel şart olan niyetten sonra şunlar akla geliyor:

1. Para: Burada asıl büyük katkının Türk makamlarından gelmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti böyle bir "Batı Avrupa'da Türkçe" projesine en azından, din hizmetlerine yaptığı kadar yatırım yapabilmelidir. Bu ülkelerdeki Türklerin gelir düzeyinin ve buna paralel olarak kültürel harcamalar yapma eğiliminin gittikçe yükseldiği düşünülürse, iki dillilik gibi kendi kimliklerini ilgilendiren bir konuda özellikle cömert davranacakları beklenebilir. Ve nihayet, böyle entegrasyonu geliştirici bir girişimde Almanya'nın ve Avrupa Birliği'nin de malî desteğinin alınabileceği açıktır.

2. Know-how: Günümüzde dil bilim 50'li yıllarda, iki dilli eğitimle ilgili olarak düştüğü yanlışları geride bırakmıştır. Çok kültürlü ortamlarda çocukların iki dilli eğitilmesi üzerine öncelikle ABD, Kanada, Avustralya gibi ülkelerde bir hayli tecrübe elde edilmiş bulunmaktadır. Alman üniversitelerinde gerek yabancı dile başlama yaşının ilkokula alınmasına, gerekse özellikle Türk çocukların iki dilli eğitimine yönelik çalışmalar yapılmaktadır.

3. Uygulama: Şimdi yapılması gereken, iki dilliliğin hem birey için, hem her iki toplum için çok değerli bir fırsat olduğuna inanmış bir kadronun oluşması ve işe başlamasıdır. Bu toplantının ve bunu izleyen, bütün dünyadan iki dilli eğitimde uzmanlaşmış bilimcilerin katılacağı başka toplantıların ve çalışma gruplarının bu yolda ilk adımları oluşturmasını dilerim.

KAYNAKÇA

Kielhöfer & Jonekeit 1993: Bernd Kielhöfer; Sylvie Jonekeit. Zweisprachige Kindererziehung. Tübingen 19938.

Marcos 2001: Kathleen Marcos. Parent Brochure: Why, How and When Should My Child Learn a Second Language? http://www.accesseric.org

Montanari 2001: Elke Burkhardt Montanari. Wie Kinder Zweisprachig aufwachsen – Ein Ratgeber. Frankfurt/Main 20012.

Mottenkiste 2000: Dokumentation zum 10. Jahr der interkulturellen Kindertagesstätte Mottenkiste-Koza, Hamburg 20002.

Wiener Manifest 2001: Wiener Manifest “Die Kosten der Einsprachigkeit”. www.ualberta.ca/~german/ejournal/wien–d.htm

August & Hakuta 1997:  Diane August ve Kenji Hakuta (yay). Improving Schooling for Language-Minority Children.  – A Research Agenda. Washington DC, 1997.

AZE 2001: Arbeitsstelle zweisprachige Erziehung. http://bebis.cidsnet.de

Bericht 2000: Claudia Benholz vd. Bericht zur Sprachstandserhebung bei Grundschülerinnen und Grundschüler mit Migrationshintergrund zum Zeitpunkt der Einschulung 1999. Essen, Ekim 2000.

Bericht 2001: Christoph Schroeder vd. Bericht zur Sprachstandserhebung bei Grundschülerinnen und Grundschüler mit Migrationshintergrund (…) zum Ende des Schuljahres 1999/2000. Essen, Mayıs 2001.

Washington DC, 2000. http://www.ceousa.org

Dirim 2001: İnci Dirim. Antrag auf Gewährung einer Sachbeihilfe. Hamburg 2001 (yayınlanmamış proje ön raporu).

http://www.hoover.stanford.edu/publications


Hamburg Üniversitesi - Tevfik TURAN

 Dirim’in gerek Avrupa genelinde, gerek Almanya özelinde yapılan araştırmalara dayanarak belirttiği gibi, bu çokdilli dil kullanımına daha şimdiden, çokkültürlü ortamda yaşayan bütün gençler arasında,  “belli bir grup, sabit bir yaş grubu, belli bir cinsiyet veya belli bir semt gibi sınırlamalar söz konusu olmaksızın rastlanmaktadır” (Dirim 2001, s.2.).

Almanya'da Türkçe'yi de kapsayan dil düzeyi saptama çalışmaları ancak son yıllarda başlamıştır ve henüz sadece, okula yeni başlayan çocuklarla ilgili olarak yapılmaktadır – örnekler: Bericht 1999/2000, Bericht 1999, Hamburger Erhebung 1999/2000. Ayrıca, “ikidilli çocuklara özgü” becerilerin ve bu becerilerin ölçümü için bakınız Dirim 2001.  Dirim bu araştırmaların değerlendirilmesinde, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu otuz ülkede yürütülmekte olan PIRLS ilkokul okuma becerisi araştırmasının bulgularından faydalanılmasını da önermektedir (PIRLS – Progress in International Reading Literacy Study).

Bu çabanın başarılı olamayacağını ABD deneyi göstermiştir. İki dilli eğitim programları için gösterilen yoğun çabalara rağmen, 1982'de yapılan bir kamuoyu araştırması İspanyol kökenli ailelerde en çok konuşulan dilin İngilizce olduğunu, İspanyol kökenli çocukların yarısına yakın bir kısmının arkadaşlarıyla İngilizce konuştuğunu göstermiştir. Gallup Poll 1982, Summer, pp. 46364 (alıntı: Duignan 2001. Böl. 3).

Danışmanlık hizmeti veren kurumlara örnek olarak ABD’de ERIC Clearinghouse on Languages and Linguistics (bak. Marcos 2001), Berlin’de Arbeitsstelle zweisprachige Erziehung (bak. AZE 2001), süreli yayınlar arasında ise ABD’den Bilingual Review/La Revista Bilingue, The Bilingual Family Newsletter ve Almanya’den Grundschule –  Sprachen anılabilir. İki dilli eğitime özendirici nitelikte, genel kullanıma yönelik olarak yazılmış el kitaplarına Almanya’dan iki örnek verelim: Montanari 2001 ve Kielhöfer & Jonekeit 1993.

 Örneğin Hamburg'ta 1987’de kurulan "Mottenkiste – Koza" anaokulu Türk ve Alman çocukları kabul etmekte ve özel olarak Türkçe kullanımını özendirici yönde çalışmaktadır. Alman ve Türk eğiticilerin eşitlik içinde işbirliği esasına dayalı bu kurumda çocukların gerek kendi gerek öbür grubun kültüründen öğrenmesi amaçlanır; bak. Mottenkiste 1999.

İkidilliliğin okul başarısını yükseltici etkisi üzerine henüz yayınlanmamış bir rapor: (...)

Bu konuda örneğin bazı ABD okullarında, İngilizce’nin ikinci dil olarak öğretilmesi amacıyla yürütülmekte olan immersion programlarından elde edilen tecrübeler yararlı olabilir. Bu programlar üzerine genel bilgi için örneğin bak.: CEO 2000.

Almanya’daki genel eğilim yabancı dil derslerinin ilkokulda başlatılması ve her öğrencinin okul yıllarında 3 – 5 yabancı dil öğrenmesinin sağlanması yolundadır. Ayrıca, bu yabancı dillerin sadece yabancı dil dersi çerçevesinde değil, aynı zamanda belli derslerin işlenmesinde kullanılan dil olarak öğretilmesi öngörülmektedir.

Türkçe öğretiminde bu yola gidilecekse, gerek şimdiye kadar Almanya’daki uygulamada, gerekse Türkiye’deki kolejlerde geçerli olan “kültür dersleri Türkçe – fen dersleri Almanca” yaklaşımından vazgeçilmelidir. Böylece bir taraftan Türkler arasındaki politik kutuplaşmalarla Türklerin Alman toplumu içinde gettolaşması eğilimi körüklenmemiş, öbür taraftan da Türkçe’nin öğrenciler gözünde bilim dili olarak saygınlık  kazanması sağlanmış olur, ki bu çok kültürlü ortamlarda dil öğretimi açısından çok önemli bir konudur.

Avusturya Bilimler Akademisi’nin düzenlediği “Çok dilliliğin Getirdiği Masraf – Küreselleşme ve Dilsel Çoğulluk” başlıklı konferansta bilim dillerinde İngilizce’nin ortak dil olarak geçerliği karşısında çok dilliliğin de korunması gerektiği savunulmuştur; bak. Wiener Manifest 2001.

Bu çabalar örneğin Essen üniversitesinde başlı başına bir bölüm, Hamburg üniversitesinde pedagoji ve Türkoloji bölümlerinin işbirliğine dayanan bir program çerçevesinde yürütülmektedir.

Örneğin ABD'de, 1964'te Bilingual Education Act çocukların tamamen İngilizce konuşulan normal öğrenime hazırlık olarak, bir yıl kendi ana dillerinde öğrenime tâbi tutulmasını öngörmüştür. O yıllarda uygulanmaya başlayan, language maintenance ilkesine dayalı iki dilli eğitim aradan geçen otuz yılı aşkın süre içinde, özellikle pahalı olduğu ve istenen İngilizce düzeyini istenen verimlilikte sağlayamadığı yolunda eleştirilere uğramış (bak. örneğin: Duignan 2001), bazı eyaletlerde immersion ilkesine dayalı İngilizce programlarıyla ikame edilmiştir. Tartışmaların bugünkü durumu üzerine toplu bakış için bak. August & Hakuta 1997, CEO 2000.

 Bu çalışmalar üzerine bir toplu bakış ve kaynakça için bak. Dirim 2001.

Türk Öğrenciler Arasında Dil Kullanımı Tercihi ve Türkçe’nin Hollanda ve Almanya’daki Gücü

Giriş

Bu makalede, ilk olarak, Hollanda eğitim sisteminde göçmen dilleriyle ilgili eğitim politikaları ve uygulamaları sunulacaktır. İkinci bölümde Hollanda okullarındaki Türkçe öğretiminin özellikleri anlatıldıktan sonra 13 farklı kentten araştırmada yer alan iki dilli Türk öğrencilerin dil kullanımlarıyla ilgili sonuçlar sunulacaktır. Hollanda’daki durumun daha iyi anlaşılması için, Hamburg’da yaptığımız araştırmanın Türk öğrencilerle ilgili sonuçları son bölümde sunulacaktır.

Ana dili eğitiminin tarihsel gelişimi

Göçmen çocuklarının Hollanda eğitimine ilk defa girmeleri 70’li yıllara uzanmaktadır. Göçmen çocuklarının çoğunluğu Fas ve Türkiye gibi Akdeniz kökenli ülkelerdendi. Eğitim sistemine yabancı olan bu yabancı çocukları için birtakım yeni önlemler alınması gerekti. Her şeyden önce bu çocukların eğitim alabilmesi için Hollandaca öğrenmeleri gerekti ve göçmen çocuklarına verilen dil eğitimi Hollandalı çocuklara verilen dil eğitiminden elbette çok farklı olmalıydı. Bu amaçla ‘ikinci dil olarak Hollandaca’ dil öğretim programları geliştirildi. Göçmen çocukları çok çabuk dil öğrenmeleri için özel sınıflarda özel eğitime tâbi tutuldular. İkinci olarak, çok sınırlı da olsa, çok dilli ve çok kültürlü öğrencilerin gereksinimlerinin karşılanabilmesi için müfredat yeniden gözden geçirildi ve bazı derslerin içeriği yeniden düzenlendi. Son olarak ta göçmen çocuklarına ilk ve orta dereceli okullarda ana dillerinde eğitim olanağı verildi. Ancak düşük öğrenci sayısı, öğretmen ve ders malzemesi gibi etkenlerden dolayı tüm azınlık dillerinde ana dili eğitimi verilmesi mümkün olmadı.

Hollanda ilkokullarında ana dili eğitimi

Göçmen dillerinde ana dili eğitiminin tarihsel gelişimi çok ilginç uygulamalara sahne olmuştur. Büyük öğrenci grupları için 1974’te ilk defa uygulamaya konulan ana dili eğitimi hiçbir müfredata çalışması yapılmadan, hiçbir öğretmen yetiştirme veya yönlendirme hazırlığı olmadan, ve hatta hiçbir yasal alt yapı olmadan diğer derslerden çok farklı bir biçimde başlatılmıştır. Ana dili eğitimine ilgi oldukça fazladır. Okuyuculara bir fikir vermek amacıyla, Tablo 1’de 1990 ve 1993 yıllarında ana dili eğitimine katılan öğrencilerin ülke çapındaki sayıları verilmiştir.

Tablo 1: 1990 ve 1993 yıllarında ana dili eğitimi alan öğrenci sayısı (Hollanda Eğitim Bakanlığı)

 

 

 

 

1990

1993

 

Doğulan Ülke

Toplam sayı

Ana dili eğitim alan

%

Toplam sayı

Ana dili eğitim alan

%

Fas

38,867

27,506

71

41,373

28,205

68

Türkiye

38,294

31,328

82

42,619

33,002

77

Molük adaları

4,755

1,726

36

397

1,559

39

Eski Yugoslavya

2,989

807

27

4,474

1,129

25

İspanya

2,721

914

34

2,244

706

32

İtalya

2,529

262

10

217

271

13

Kapverdi adaları

2,462

1,031

42

2,189

417

19

Portekiz

1,506

508

34

189

1,095

58

Yunanistan

815

318

39

855

261

31

Tunus

671

69

10

969

298

31

Toplam

95,609

64,469

67

102,753

66,943

65

 

Tablo 1’de görüldüğü gibi Hollanda okullarında Türk kökenli öğrenciler en büyük grubu oluşturmaktadır. Birkaç nedenden dolayı, ana dili öğretiminin uygulanması okullar için oldukça zordur. Okulların çok dilli ve çok kültürlü yapısından dolayı iki dilli programların uygulanması söz konusu olmamaktadır, dolayısıyla sadece bazı dillerde ana dili eğitimi verilmekle yetinilmektedir. İki dilli eğitimin olumlu uygulamalarında edinilen deneyimlerden geniş bir alanda faydalanmak söz konusu olmamaktadır. Ayrıca farklı etnik kökenlerden gelen çocukların iki dillilikleri ve dil kullanma becerileri arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. Dil kullanımı açısından kuşaklar arasında da ciddi farklılıklar bulunmaktadır, örneğin genç kuşakların Hollanda diline hakimiyetleri daha fazladır ve bu hakimiyet zamanla daha da artmaktadır. Bir başka etken de bu derslerin ders programında yer bulabilmeleridir. Bazı ana dili dersleri mevcut derslere ek olarak verilirken bazı okullarda bazı derslerin yerine verilmektedir ki bu durum öğrencinin bazı derslerden mahrum olmasına yol açmaktadır. Son olarak da küçük gruplar için ana dili eğitimi verilmesi yetersiz öğrenci sayısı, ders malzemesi gibi nedenlerden dolayı her zaman mümkün olamamaktadır.

 

Ana dili eğitimi alanındaki yoğun tartışmalar ana dili eğitimi hakkından ziyade göçmen çocuklarının geri kalmışlığı ve düşük sosyo-ekonomik (SES) özelliklere bağlanmaktadır. Göçmen çocuklarının eğitim yaşamlarındaki başarısızlığı çocukların Hollandaca yetersizliklerinden ziyade onların işçi kökenli ailelerden gelmesine bağlanmıştır. Devlet (bu yanlış teşhis sonucu) göçmen çocuklarının eğitim alanındaki başarısızlığının önüne geçmek için birtakım yeni önlemler almıştır. Bu amaçla göçmen öğrenci nüfusu yüksek olan okullar devletten personel ve maddi yardım gibi ek kaynaklar almışlardır. Ana dili eğitimi de bu kapsamda görülmüş ve eğitimde geri kalmışlığın önüne geçilmek için bir araç olarak düşünülmüştür. Bu durum ana dili eğitiminin gerçek amaçlarının gölgelenmesine yol açmıştır. Sonuçta geri kalmışlıkla ana dili eğitimi bağdaştırılır hale gelmiştir ki bu durum göçmen dillerinin saygınlığının ve statüsünün düşmesine katkıda bulunmuştur.

 

Bu olumsuzluklardan kurtulmak için 1992 yılında Eğitimde Göçmen Çocuklar Komisyonu (Commissie Allochtone Leerlingen in het Onderwijs) bir rapor yayınlamıştır. Ceders in de Tuin başlıklı bu rapor ana dili eğitiminin çok kültürlülük ve çoğulculuk ilkeleri doğrultusunda yeniden değerlendirilmesini önermiştir. Bu rapor ana dili eğitimi amaçları belirlenirken ‘geri kalmışlık’ gerekçesinden ‘kültür’ gerekçesine geçilmesini tavsiye etmiştir. Kültür perspektifi hedef gruplar, amaçlar ve ana dili eğitiminin değerlendirilmesi açısından farklı yönelimlere ve sonuçlara yol açmaktadır. Tablo 2’de bir önceki ve şimdiki eğitim politikası kısaca kıyaslanmaktadır.

 

Tablo 2: Ana dili eğitiminde ‘geri kalmışlık’ görüşünden ‘çok kültürlülük’ anlayışına geçiş

 

Boyutlar

Geri kalmışlık çerçevesinde ana dili eğitimi

Çok kültürlülük çerçevesinde ana dili eğitimi

Hedef Gruplar

 

Düşük SES gruptan birinci ve ikinci kuşak göçmen çocukları için geçici olarak eğitim sağlanması

SES ve kuşak etkeninden bağımsız olarak ana dili Hollandaca olmayan çocuklar için yapısal eğitim

Amaçlar

 

Odak noktası ağırlıklı olarak ev ve okul arasındaki mesafeyi kapatmak, ikinci dil öğrenimine katkı sağlamak ve okul başarısını artırmak gibi ikincil hedeflerde

Ana odak noktası ana dilinin iyi derecede öğrenilmesi

Hedef Dil

Evde konuşulan dil

Evde konuşulan dil veya geldiği ülkede konuşulan ölçünlü dil

Ölçme - Değerlendirme

Diğer derslerdeki okul başarısı ve Hollandaca dil becerisinin artması ölçüt olarak alınıyor

Ana dilindeki dil becerisi başarı ölçütü olarak alınıyor

 

1974’ten beri ana dili eğitimi hakkı Endonezya’dan gelen Molük kökenli çocuklara, anne veya babası Akdeniz ülkelerinden gelen çocuklara veya sığınmacı çocuklarına verilmiştir. Tabloda da özetlendiği gibi önceleri ana dili eğitimi dersi çocukların Hollanda toplumuna uyumlarının sağlanması amacıyla ve geçici olarak düşünülmüşken 1998’den beri uygulamaya konulan yeni yasayla çok dillilik ve çok kültürlülük amaç olmuştur. İlk okullarda göçmen dillerinin eğitimi ile ilgili olarak ulaşılması gereken hiçbir eğitimsel amaç belirlenmezken, orta dereceli okullardaki Türkçe ve Arapça eğitiminde bu tür hedefler ve sınav komisyonları kurulmuştur. Eğitimde Göçmen Çocuklar Komisyonu hem ilkokullarda hem de orta dereceli okullarda bu tür hedeflerin saptanmasını ve uygulanmasını tavsiye etmiştir.

 

Öğretimi yapılacak olan hedef dil konusu geçmişte birçok tartışmaya yol açmıştır. Özellikle evde konuştuğu dil geldiği ülkenin resmi dilinden farklı olan çocuklara ana dili olmayan resmi dil öğretimi konusu eğitimciler arasında tartışma yaratmıştır. Bu durum özellikle Fas’tan gelen çok sayıdaki Berber çocukları açısından sorun olmuştur. CALO raporu bu tür durumlarda seçimi ailelere bırakmıştır. Aile Berberice veya Arapça dillerinden hangisini seçerse çocuk o dilde eğitim almıştır. Göçmen dillerinin eğitiminin etkilerinin ölçümünde Amerika’da olduğu gibi yanlı ve yanlış değerlendirmeler yapılmıştır; çünkü ana dili eğitiminin başarısı ikinci dildeki başarıyla değil, sadece eğitimi verilen dildeki başarının ölçümü ile sağlanabilir. Bu konuda bilimsel veri yok denecek kadar azdır. Ancak Aarts (1994) Hollanda’daki Türkçe öğretiminin Türk çocuklarının Türkçe öğrenimi üzerinde çok olumlu etkileri olduğunu yaptığı bilimsel çalışma sonucunda ortaya koymuştur. Ancak benzer olumlu bir etki Arapça eğitimi açısından bulunamamıştır. Bu da Türkçe öğretiminin her türlü zorluğa rağmen başarılı olduğunu göstermektedir.

 

Son zamanlarda Hollanda, ana dili eğitiminin sorumluluğunu merkezden yerel yönetimlere kaydırma yoluna gitmektedir. Eğitim bakanlığı ana dili eğitiminin yürütülmesini belediyelere devretmiştir. Yeni ana dili eğitimi yasası meclisten 1998 yılında geçirilerek yeni bir döneme geçilmiş oldu. Yasanın özünde çok dillilik ve çok kültürlülük politikaları olduğu iddia edilse de yeni uygulama birçok sakıncaları da beraberinde getirmiştir. İlkokul 1 ve 4’üncü sınıflarda verilen ana dili eğitimi okul saatleri içerisinde ve okulda yapılacakken, 5 ve 8’inci gruplar arasında ana dili eğitimi okul saatleri dışında ve hatta okul dışındaki kurumlarda da yapılabilecektir. Bakanlık bu derslerin düzenlenme saatleri ve yer seçimini tamamen belediyelere bırakmıştır. Bu amaçla belediyeler ailelere mektup göndererek çocukları için ana dilinde eğitim isteyip istemediklerini saptamaya çalışmaktadır. (Türk grubu gibi gruplar her zaman yazılı belgeleri okuyup talepte bulunma yoluna gidememektedir, bu durum talebi çok düşük göstermekte ve belediyeler ana dili dersine talep çok düşük diyebilmektedir. Dolayısıyla ailelerin bu konuda bilinç kazanması çok önemlidir.) Verilecek eğitimin içeriği, amaçları ve elde edilen başarının değerlendirilmesi gibi konularda hiçbir ilke ve kural belirlenmemiştir. Ana dili eğitiminin bir kısmının okul dışına çıkarılmış olması aileler arasında ciddi rahatsızlık yaratmıştır. Ayrıca yeni yasanın uygulanmasında çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır; bazı belediyeler talep olsa da ana dili eğitiminin verilmesine karşı çıkabilmektedir.

 

Özet olarak, Hollanda’nın göçmen dillerinin eğitimi ile ilgili tutumu oldukça ihtiyatlıdır. Hem eğitim politikalarını geliştirenler hem de politikacılar (tutucu partilerin yan sıra sosyal demokratlar da aynı tavırdadır) ana dili eğitiminin sosyal uyumu engellediği ve ülkede sosyal bütünlüğün tehdit altında olduğunu iddia etmektedirler. Açıkçası, ana dili eğitimini istemeyenler göçmen gruplarının toplum içerisinde bir an önce dilsel ve kültürel olarak eritilmesini istemektedirler. Son zamanlarda ana dili eğitiminin tamamen okul dışına çıkarılması için ciddi girişimlerde bulunulmaktadır. Eğitim Bakanlığı Türkçe’nin orta dereceli okullarda “yabancı dil” olarak öğretimini sağlamakta, ancak ilk okullarda verilen Türkçe derslerine karşı çıkmaktadır. Bu durumun açıklaması oldukça basit aslında; ilk okulda ana dili eğitimi almayan çocuklar Türkçe okuma-yazma becerisine sahip olmayacak ve dil öğreniminde kritik bir yaş olan 12’den sonra da orta dereceli okullardaki Türkçe öğretimine ilgi tamamen azalacaktır. Türkçe okuma-yazma becerileri olmayan çocukların ana dilindeki becerileri zamanla körelecek ve uzun vadede de ana dili evde konuşulmaz hale gelecektir. Ancak daha sonra bu makalede belgelendiği gibi her türlü siyasi manevraya karşın Türk grubu ana diline sahip çıkmakta ve Türkçe’nin genç kuşaklar tarafından öğrenimi ve kullanımı için gerekenler iyi kötü yapılmaktadır.

 

Türkçe’nin gücü

 

Türk göçmenlerin gittiği Avustralya, USA, Kanada gibi ülkelerle kıyaslandığında Batı Avrupa’daki Türklerin ana dillerini kullanmaları ve muhafaza edebilmeleri için daha fazla kaynak ve olanak bulunmaktadır. Avrupa’daki Türkler her yıl ülkelerini ziyaret edebilirken, Avustralya gibi uzak ülkelerdeki Türkler her 4-6 yılda bir ülkelerini ziyaret edebilmektedirler (Yagmur, de Bot, & Korzilius, 1999). Avustralya’daki Türkler önceleri cenazelerini defnedilmek üzere Türkiye’ye gönderirken şimdilerde bu eğilim değişmiş ve defin işlemi de artık Avustralya’da yapılmaktadır. Bu durum Türk toplumunun içinde yaşadığı toplumu ve ülkeyi benimsemesi açısından önemli bir göstergedir. Avrupa’daki Türkler ağırlıklı olarak defin işlemini Türkiye’de yapmaktadırlar.

 

Batı Avrupa’da yaşayan Türkler her türlü basın yayın organına kolayca ulaşabilmektedirler. Hürriyet, Milliyet, Türkiye ve Cumhuriyet gibi birçok büyük gazetenin yüksek tirajlı Avrupa baskıları vardır. Her türlü dergi ve kitap birçok kitapçıda bulunmaktadır. Türkiye’den gelen söz ve sahne sanatçıları Avrupa kentlerinde temsiller ve konserler vermektedir. Birçok Avrupa kenti Anadolu kentlerinin birçoğundan daha fazla Türk dilinde sanat gösterilerine sahne olmaktadır. Birçok Avrupa kent ve mahalle kütüphanelerinde çok zengin Türkçe kitap koleksiyonu bulunmaktadır. Hollanda’daki birçok kütüphane Türk yazarlarla okuma günleri düzenlemektedir. Tüm bunların yanı sıra çanak anten yoluyla Türkiye’de yayın yapan birçok radyo ve televizyon Avrupa kentlerinde izlenebilmektedir. Her ne kadar bazı Avrupalı tutucu çevreler bu çanak antenlerin yasaklanmasını istese de Türk televizyon yayınları ana dilinin canlı tutulmasında çok önemli bir rol oynamaktadır. Bu paragrafta özetlenen tüm etkenler ana dilinin özellikle genç kuşaklar tarafından edinimi ve muhafazası için önemli bir can damarı olmaktadır.

 

Son yıllarda birçok Avrupa ülkesi göçmenlere vatandaşlık hakkı tanımıştır. Bunun sonucunda Avrupa ülkelerinde yaşayan birçok Türk bulundukları ülkenin vatandaşlığına geçmek için başvuruda bulunmuştur. En büyük Türk göçmen grubu Almanya’da yaşadığı halde Hollanda (22,179) ve Almanya’dan (24,682) yaklaşık sayılardaki Türk göçmen 1984-1992 yılları arasında vatandaşlık başvurusunda bulunmuştur. Şen’e (1996) göre Almanya’da çok düşük sayıda Türk’ün vatandaşlık başvurusunda bulunmasının başlıca nedeni sadece Türkiye’deki birtakım yasal hakların kaybedilmesinden değil aynı zamanda Türk kimliğinin yitirilmesi ve ülkeden tamamen kopulması anlamına geldiği de düşünülmektedir. Almanya’da çifte vatandaşlık gündemde olmasına rağmen daha hala toprak bağından çok kan bağı vatandaşlık için kriterdir. Vatandaşlık meselesi sadece hak ve yükümlülükler açısından değil, ayrıca seçme ve seçilme hakkı açısından da çok önemlidir. Şen’e (1996) göre “göçmenler diğer tüm vatandaşlar gibi vergi ödeme, kanunlara uyma gibi yasal yükümlülüklerini yerine getirmelerine rağmen seçme ve seçilme hakkı yoluyla ülke yönetimini etkileme gibi temel vatandaşlık hakkından yoksundurlar.” Bu durum bazı Batı Avrupalı politikacıların bir taraftan ‘uyum çağrıları’ yaparken diğer taraftan göçmenleri dışlamasına çok iyi bir örnektir. Şen’e göre “sosyal bütünleşmenin sağlanabilmesi için bir takım yasal altyapının sağlanması gerekmektedir. Her şeyden önce göçmenlerin kendilerini güvende hissedebilmeleri için ayrımcı göç politikalarına, ırkçılığa ve ayrımcılığa bir son verilmesi gerekmektedir.” Her şeye karşın özellikle Hollanda, Belçika ve Almanya’da yaşayan Türk göçmenler siyasi partilere artarak ilgi göstermektedirler. Hollanda ve Almanya meclislerinde görev yapan Türk kökenli parlamenterler Türk grubunun sosyal ve siyasal etkinliğinin de artmasını sağlayacaktır. Siyasi temsilin artması için de yaşanılan ülkenin vatandaşlığına geçmek önem kazanmaktadır.

 

Dilsel ve kültürel değerlerin korunması

 

Batı Avrupa’da yaşayan Türk göçmenler ana dillerinin korunması konusunda oldukça duyarlıdırlar. İkinci kuşak Türk gençlerinin dil tutumlarının tespiti için Almanya’nın Essen kentinde iki anket çalışması yapılmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre (Yağmur, 2002), Türk gençleri ana dillerine karşı çok olumlu yaklaşırken ilerde Türkçe’nin Almanca tarafından geri planda bırakılacağından çekinmektedirler. Bu tutum Türk gençlerinin ana dillerine karşı daha duyarlı olmalarını sağlayacağı için olumlu bir sonuç olarak kabul edilebilir. Hollanda’da De Bot ve Weltens (1997) tarafından yapılan çalışmada da benzer sonuçlar alınmıştır. De Bot ve Weltens Hollandaca, İngilizce, Almanca ve Türkçe’nin bu dili konuşanlar arasında kıyaslamalı önemlerini araştırmışlardır. Söz konusu çalışma kapsamında araştırmaya katılanlar hem kendi dillerini hem de diğer dilleri önemleri açısından değerlendirmişlerdir. Tutumlarla ilgili 18 soruya verilen yanıtları faktör analizine tâbi tutmuşlar ve ortaya 5 faktör çıkmıştır: kendi dilinin ve kültürün önemi, azınlık dilinin muhafaza edilmesi, medya ve okullarda kullanılan diller, yabancı ülkelerde çalışma niyeti ve son olarak İngilizce ve Almanca’nın Hollandaca üzerindeki tehdidi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre dört grup içerisinde Türkler en üst derecede ana dillerine karşı duyarlı bulunmuştur. Ayrıca, Türkler ana dillerinin çok değerli olduğunu belirtirken dillerinin okullarda öğretilmesini istemişlerdir. Diğer taraftan, sadece Türk gruptan araştırmaya katılanlar çocuklarının başka kültürlerden insanlarla evlenmesine karşı çıkmışlardır. Bu bulgular ışığında Türk grubunun ana dili ve kültür konusundaki hassasiyeti kolayca anlaşılmaktadır.

 

Hollanda’da elde edilen sonuçlar Türkçe’nin ikinci ve üçüncü kuşak göçmenler arasında en güçlü azınlık dili olduğunu göstermektedir. Türk dili Türk kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu için ana dilinin ikinci dil ortamında yaşatılması ve eğitimi çok önemli hale gelmektedir. Dilin bu denli güçlü olmasında en önemli etkenlerden birisi Türklerin grup dışı evlilik yapmamalarıdır. Avrupa ülkelerinde doğup büyüyen gençler çoğunlukla Türkiye’de evlilik yapmakta ve sürekli olarak birinci kuşak göçmen akımı sağlanmaktadır. Bu sosyo-kültürel eğilim ana dilinin de sürekli olarak canlı ve diri kalmasını sağlamaktadır. Eğer Avrupa’da yetişen gençler daha çok kendi aralarında veya farklı dil gruplarından evlilik yapmış olsalardı, ana dilinin korunumu bu denli kolay olmayabilirdi. Nitekim karma evliliklerde (farklı dilleri konuşan kişilerin evlilikleri kastedilmektedir), çoğunlukla yaşanılan ülkenin dili evde konuşulmakta ve çocuklar da sadece evde konuşulan ortak dili (Almanca veya Hollandaca gibi) öğrenmektedirler. Aynı şekilde Türk grubunun çoğunlukla aynı semtlerde oturuyor olması da onlara ana dili kullanımı için geniş bir sosyal yapı oluşturmaktadır. Aslında basın yayın organları Türklerin sadece kendi aralarında iletişimde olmalarından ve bulundukları topluma uyum sağlamamalarından şikayetçi olmaktadır. Bu iddialar Türkler arasındaki dayanışmanın Batı standartlarına göre çok güçlü olmasından kaynaklanıyor olabilir.

 

Dil kullanımı, tercihi ve Türkçe’nin gücü

 

Altı çok kültürlü Batı Avrupa kentinde (Göteborg, Hamburg, Lahey, Brüksel, Lyon ve Madrid) ilk okul öğrencilerinin evde konuştukları dille ilgili çok geniş kapsamlı bir dil kullanım anketi yapılmıştır. Hollanda’da sadece Lahey’de değil 13 kentte hem ilk hem de orta dereceli okullarda veri toplanmıştır. Bu ankette dil kullanımı, tercihi, hakimiyeti ile ilgili kapsamlı sorular içerilmiştir. Tablo 3’te soruların dağılımı ile ilgili bilgi verilmektedir. Bu sorular toplum dil bilim verileri doğrultusunda hazırlanmıştır (bkz. Extra, Aarts, Avoird, Broeder & Yağmur, 2001).

Devamını okumak için tıklayınız...

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...