afrikalılar

Keşke Benim de Ülkemin Şarkılarını Afrikalılar Söylese

Gecen yıllardan olimpiyatlara katılan öğrencilerden hep duyardım olimpiyatlar hakkındaki görüşlerini ve anılarını. Orası başka bir dünya diyorlardı, çok güzel şeyler var diyorlardı. Neyse ki benim de oraya katılma şansım oldu ve çok şey gördüm ve hafızama güzel şeyler kazındı. Şimdi sizinle paylaşmak istiyorum.

Bence gerçekten orası başka bir dünyaydı. Evet, o herkesin hayal ettiği bir dünyaydı. Sevgi dolu, barış dolu, hoşgörü dolu ve daha bir sürü güzellikle dolu. Dilimiz, dinimiz, ırkımız, kültürümüz ve daha bir sürü şeyimiz farklıydı ama bizim tek bir ortak yanımız vardı o da orada konuştuğumuz dil yani Türkçe. Çok güzel bir histi, 100 ülkeden 500 öğrencinin her konuştuğunu anlıyorsun. Ben şahsen bir siyahi gördüğümde otomatik olarak İngilizce konuşurum ama orda bana "Merhaba" diyen afrikalı da gördüm ve çok şaşırdım ama bir o kadar da mutlu oldum çünkü dünyanın bir ucundan gelmişti ama benle ayni dili konuşuyordu.

Olimpiyatlardaki afişlerde "Sevgi dili" yazıyordu. Bu cümleyi okuduğumda bile bir sıcaklık hissetmiştim ama daha sonra olimpiyatlardaki ilerleyen günlerde o sevgiyi dolu dolu hissetmeye başladım.

İlk yemeğimize gitmiştik baktım bütün öğrencilerin yüzünde sıcak bir gülüş vardı, göz göze geldiğim öğrencilerden hemen "Merhaba" sesi geliyordu. Allah'ım o kadar güzeldi ki anlatamam. Dünyanın en güzel şeylerden biri olan tebessüm oradaki her insanda vardı, bazen düşünüyordum nasıl bir dil bu kadar sevgi saçabilir diye ama sonra cevabını buldum. Bu dili bize öğretenler yani değerli öğretmenlerimiz bize bu dili sevgiyle öğretmiş. Tebessümümüz de öğretmenlerden göre göre alışkanlık olup bizim yüzümüze de yansımıştı.

Dikkatimi çeken bir şey daha vardı, Türkçe'ye "Barış dili" deniliyordu olimpiyatlarda, açıkçası ilk önce anlamamıştım nasıl bir dil barış dili olabilir diye. Ama sonra farkına vardım hem de hiç ummadığım bir şekilde. Kosova denince aklınıza gelen ilk şey Sırbistan ve savaştır. Düşünsenize Kosovalı bir öğrenci Sırbistanlı bir öğrenciye kahvaltıda "Günaydın" ve "Afiyet olsun" diyor ya da ayni öğrenciler aynı yerde kalıyor, aynı yerde yemek yiyorlar, aynı karede resim çektiriyorlar. Bana biri olimpiyatlarda Sırbistanlı öğrencilerle yukarda saydığım şeyleri yapacaksın deseydi ben inanmazdım. Ama gelin görün ki yaptım. Hatta olimpiyatlarda bir ara düşündüm nasıl oldu da içimdeki kin kayboldu diye. Ama tam oturduğum yerin karşısında afiş duruyordu "Sevgi dili" "Barış dili" diye ve anladım ki olimpiyatlarda kine, hırçınlığa, sinire, saygısızlığa yer yoktu. Bu da bana bir ders oldu ve barış dilinin ne demek olduğunu çok iyi anladım.

O kadar güzel şeyler aklıma kazınmış ki her şeyi anlatmak istiyorum ve bunları yazarken içim heyecandan kıpır kıpır oluyor. Bütün orada gördüğüm insanların hepsini yüzlerinde tatlı bir tebessümle hatırlıyorum.

Her şeyin ayrı bir tadı vardı orda, Türkiye'ye gelmeden önce okulda bize yardıma ihtiyacınız varsa öğretmeniniz yardım eder dediler, ben oraya bir öğretmenle gittim ama 100 öğretmenle dondum, orda bulunan bütün öğretmenler aynıydı ki, yardımı bir tek benim öğretmenimden görmüyordum ki. Sanki 100 ülkenin öğretmeni benimdi ve her öğretmende yine sevgi adında bir güzellik vardı.

Peki ya bizi görmek için kilometrelerce yol yapan heyecan dolu misafirlere ne demeli. Onların yeri ise apayrı, bir Merhaba dediğimde nasıl da seviniyorlardı, yaşlı nineler, yaşlı amcalar da hiç üşenmeden bizi görmeye gelmişlerdi.

Hatırlıyorum yaşlı bir nineye "Merhaba, nasılsınız efendim" demiştim ninenin gözleri parlamıştı ve "İyi Allah'a çok şükür bu günleri de gördüm ya ne isterim ki başka" dedi. Kendi kendime sormakla kalmadım ona da sordum: "Niye bu kadar mutlu etti ki benim bir merhabam" o da şöyle cevap verdi "Evladım baksana bütün dünya Türkçe konuşuyor, kim bilir sen de nerelerdesin, ama Türkçeyi bu kadar güzel konuşuyorsun." cevabı çok hoşuma gitmişti ve gülümseyerek ellini öptüm. Ne dualar etti ne güzel sözler söyledi bir bilseniz beni çok mutlu etmişti ninenin duaları ve o güzel sözleri. Meraklı meraklı gelip bize gülümseyerek "Ülkemize hoşgeldiniz diyen kaç güzel insan gördüm bir bilseniz, aslında hepsini yazmak isterdim çünkü hiçbirini unutmadım. "Ülkemize hoş geldiniz" onların ilk cümlesiydi, ikincisi ise "nerelisiniz" tabi "Kosova" denince apayrı bir mutluluk vardı sanki, Evlad-ı Fatihan diyorlardı, kardeş ülke diyorlardı. En çok mutlu olduğum şey de Kosova'ya ilgileri, hemen soruyorlardı Kosova'nın son durumu ne? Bağımsız olacak mı diye, dualarımız sizlerle diyorlardı.

Ne güzel günlerdi onlar, her attığım adımda yeni bir arkadaş kazanıyordum hem de dünyanın her yanından.

Olimpiyatlarda o kadar çok şey öğrendim ki say say bitmez, olimpiyatlarda coğrafyam da ilerledi hatta genel kültürüm de epey ilerledi neden sorarsanız, bilmediğim o kadar ülkeyi öğrenmekle kalmadım, onların milli kıyafetlerini, dillerindeki bazı sözlerini, ülkelerindeki bazı şehirlerini de öğrendim, hatta bilmediğim o ülkelerden arkadaşım bile oldu. Hatta bir gece oradayken düşünmüştüm bu ne ilginç bir şey diye, Romanyalıyla aynı odayı paylaşıyorum, yan komşum zenci diğer yandaki komşum başka bir ülkeden gerçekten inanılmazdı ama bir o kadar da güzeldi.

Olimpiyatlarda bizi hediyelerle boğdular, bence bize en büyük hediye verilmişti, benim için en büyük hediye oraya katılıp o güzel şeyleri görmek, o güzel havayı solumak, o güzel insanlarla tanışmaktı. Günler ilerlerken bizim sevgi ve barış sarhoşluğumuz devam ediyordu. Günlerimiz çok tempolu geçiyordu ve sınavlar bizi çok yoruyordu ama o yorgunluğu da oradaki sevgi alıyordu sanki.

Günler ilerlemişti ve biz o güzel Kızılcahamam'dan ayrılıp Avrupa'nın ve Asya'nın incisi olan İstanbul'a gelmiştik.

Feshane'de ne güzel açılış yapmıştık, 100 ülkenin birer öğrencisinde beyaz bir kuş vardı. O beyaz kuşlar aslında çok şey ifade ediyorlardı. Hepsi birbirinden beyaz ve birbirinden barış dolu mesajları içeriyordu. İstanbul'un o güzel mavi gökyüzü beyaz kuşlarla nasıl da anlamlı oldu. Allah'ım ne güzel bir histi o. Yine şunu eklemek isterim, bu beyaz kuşların bırakıldığı yerde öğrenciler sıralanmıştı ve yine Kosova ve Sırbistan yan yanaydı ve iki ülke de aynı anda barış kuşlarını havaya bıraktılar, sizce de bu olimpiyatlarda çok güzel şeyler olmamış mı? Sizce de Türkçe barış dili olmayı başarmamış mı?

Feshane'deki o kültür kalabalığına ne demeli peki, sanki Feshane değil de Dünyanın bir kapısı var ve sen o kapıdan giriyorsun. Hepimiz stantlarımızda misafirlerimizi ağırlıyorduk. Ankara'da misafirlerimiz vardı ama İstanbul'da da çok ilgi vardı bize karşı ve bu bizi çok mutlu ediyordu. Her iki taraf da heyecanlıydık, biz bir yandan kültürümüzü ve ülkemizi en iyi şekilde temsil etmeye çalışırken onlar da bizi görme heyecanını yasıyorlardı. Stantlarda komik bir anı olarak aklımda kalmıştı, standa bir hanımefendi gelmişti ve ikimiz bir arada "Hoş geldiniz "demiştik, meğerse hanımefendi ülkemize hoş geldiniz demek istemiş ben ise standımıza hoş geldiniz demek istemiştim. Misafirlerimizin ilgisi beni çok heyecanlandırıyordu ve bir o kadar da mutlu ediyordu.

Bir amca gelmişti standımıza, bende "hoş geldiniz efendim " demiştim. O da "hoş bulduk evladım" dedi ve şöyle devam etti, Kosova'yı anlat bakalım kızım, ben de anlatmaya başladım, amca tekrar devam etti soru sormaya, bende cevapladım, amca hala devam etti sorulara, bende devam ettim. Neyse sorular bitti ve ben ona bir şey sormaya karar verdim ve sordum. "Efendim acaba bir soru sorabilir miyim? " dedim tabi dedi ne demek sor bakalım, "Kosova'ya çok ilginiz var acaba kökleriniz bizde mi, yani Arnavut musunuz? " Amca da şöyle cevap verdi: "Hayır Türküm ama bu ilgim nereden biliyor musun" dedi, ben de nereden sormuş gibi bir bakış attım ve amca şöyle devam etti, benim dilimi konuşan 100 ülkeden insan var, e senin Türkçene de maşallah demekten başka bir şey diyemem. E sen benim dilimi bülbül gibi konuşursun da ben senin ülken hakkında bir şey bilmezsem ayıp olmaz mı?" demişti. Bu cevabı duyduğumda çok mutlu olmuştum ve artık anlatma isteğim bir o kadar da büyümüştü, her gelene ülkemden küçük bir şey olsa bile anlatmak istedim ve anlattım da. O kadar çok güzel insanlar geliyordu ki yorgunluğumuzu sanki o gülüşleriyle o sıcaklıklarıyla alıp götürüyorlardı.

Hele bazı misafirler vardı ki beni çok mutlu ediyorlardı, bağımsızlığımızı çok sordular, ne zaman bağımsız oluyoruz diyorlardı yani bizleri ayırmıyorlardı, ben de hüsn-ü zan edip hem onlara hem de kendime ümit veriyordum ve sürekli dua edin diyordum, onlar da hep dualarımız sizlerle diyorlardı. Zaten o güzel insanların duası bizi şimdiki halimize getirdi yani bağımsız yaptı, dualarının çok katkısı var Kosova için onun için herkese de teşekkür etmek isterim ettikleri duaları için.

Günlerimiz artık ilerliyordu ve olimpiyatların son günü gelmişti. O büyüleyici ortam harikaydı, salon dolmuştu her şey hazırdı artık son gösterimiz vardı İstanbul'da.

Ne kadar da bizi görmeye can atan vardı hepsi de hiç üşenmeden kapanış programına gelmişlerdi hatta salona giremeyenler de olmuştu. Kalabalıktan dolayı yer yoktu ve dışarıda da büyük bir ekran koymuşlardı yeri olmayanlar için.

Neyse program başlamıştı, kazanan arkadaşlara sahnede ödül veriliyordu, oraya çıkan her arkadaşımla her gün görüşüyordum ama orda gördüğümde daha bir heyecanlanıyordum daha bir gurur duyuyordum daha bir güzeldiler o sahnede. Program devam ettikçe ben bazen yanımdaki ve arkamdaki seyircilere donup bakıyordum, hemen hemen hepsinin gözünde bir sevinç vardı ve herkeste sevinçten ağlıyordu. Beni de acayip bir heyecan sarmıştı o atmosferde ve bir ara kendi kendime düşündüm keşke benim dilimi de 100 ülkeden 500 öğrenci bilse, keşke benim ülkemin de şarkılarını Afrikalılar söylese, keşke benim de halayımı Vietnamlılar çekse, keşke benim ülkemin şairlerinin şiirlerini de Amerikalı söylese. Sonra anladım neden seyirciler hüngür hüngür ağlıyorlardı.

Aklıma kazınan hiç tanımadığım biri vardı, bana orada çok şey öğretti. O kim merak ediyorsanız Adem Tatlı adında biriydi. İlk defa hiç tanımadığım biri için ağladım ve hiç tanımadığım biri için kalbden dua ettim. O kadar çok misafir nasıl da ağlıyordu nasıl da herkes ayağa kalkıp onu alkışladı, o adamın ne yaptığını bilmiyordum ama o anda yaşlarım nasıl da aktı nasıl da ona saygı duydum ben de anlamadım. Onu tanıyanlar onu bilenler ağlıyordu ama ben de hiç tanımadan ağladım ve çok duygulandım. Aslında bende ona benzeyen çok kişiyi tanıyormuşum da haberim yokmuş, evet Adem Tatlı'yı tanımıyordum ama ben de çok önden giden atlı tanımışım onun benzerleri benim de hayatımdalar, o önden giden atlılardan bizim okulumuzda da var. Evet onlar da aynı Adem Tatlı gibi ailelerini vatanlarını bırakıp kilometrelerce yol kat edip Türkçeyi öğretmeye gelmişlerdi ve öğrettiler de, zaten o program Adem Tatlı'ların programıydı onların meyveleri o sahneyi doldurmuştu, onların emeğinin, onların fedakarlığının bir resmiydi o güzel gösteri.

Ne kadar da güzeldi programın sonu bütün öğrenciler el ele çıkıp "Hayat bayram olsa" şarkısını söylediler. Şarkı da "bütün dünya buna inansa" deniliyordu bence dünya inanmaya başlamıştı çünkü 100 ülke orda el ele olup bu şarkıyı söyledi.

Ve olimpiyatlarda son günümüz yani boğaz turu. İstanbul'un o güzelliğini bir yana bırakın orada dostluğumuzun da güzelliği vardı. Her öğrenci güzellikten büyülenmişti ama bir o kadar da üzgündü çünkü rüya bitiyordu, artık eve gitme vakti gelmişti. İstanbul gezimiz çok güzel geçmişti orada aklıma kalan bir şey de İstanbul'un belediye başkanı çok mütevazıydi, nasıl da gelip her masaya oturdu ve bizimle konuştu gerçekten takdir ettim bu yaptığını. Her öğrenci elinde kağıt ve kalem arkadaşlardan adres numara mail alırken dostluğun peşinden koşuyordu ve bu güzel dostlukların bitmemesi için çabalıyorlardı.

Aslında çok yorulmuştuk ve ailelerimizi özlemiştik ama yine de Türkiye'ye doyamamıştık ama bizlere de doyamayan varmış da haberimiz yokmuş. Türkiye'nin birkaç şehrinde olan insanlar el ele olup olimpiyat öğrencilerini kendi evlerine davet etmişlerdi. Kosova ekibi de Bursa'ya davet edilmişti. Bursa'daki günlerimizi de sizinle paylaşmak istiyorum çünkü gerçekten orda da çok güzel şeyler yaşadım.

Bursa'ya varmıştık bir baktım bir kalabalık var, o kalabalıkta bulunan her insanda tebessüm ve sıcaklık vardı. Her aile evine alacağı ülkenin adını bir kâğıda yazıp elinde tutuyordu, düşünsenize bir elinde ülkemizin ismi bir elinde de kırmızı gül nasıl da şaşırmıştık nasıl da mutlu olmuştuk o güzel karşılamalarına. Çok sıcak insanlardı hepsi, ailemi özlemiştim ama o sıcaklıkları beni biraz olsun rahatlatıyordu çünkü bize sanki evlatlarıymışız gibi davranıyorlardı.

Bursa'da ikinci günümüz başlamıştı ve aileler bizi gezdiriyordu ve bizi Uludağ'a götürdüler, şehirleri çok güzeldi ama şehrin insanları da bir o kadar güzeldi ve bize o güzelliklerini dolu dolu yansıttılar. Aksam bizim için program hazırlanmıştı, yani olimpiyatların bursa programı. O sahne benim için çok farklıydı çünkü o kadar sıcak insanin arasında olmak beni çok heyecanlandırmıştı, o kadar jürinin önüne çıktım, o kadar televizyonlara, canlı yayınlara çıktım ama hiç Bursa'daki gibi heyecanlanmamıştım hatta heyecandan şiirimi de karıştırmıştım sahnede.

Ben Bursa'yı kestane şekeriyle ünlü bilirdim ama orda kestane şekerinden daha tatlı insanlar vardı. Bursa benim için çok önemli bir yer çünkü orda çok güzel bir şey yaşadım. Şiirimizin adı "Öğretmen olmak istiyorum" idi şiirimizi söylemiştik ve bizim için hazırlanmış olan kokteyle gitmiştik, orda iki amca yaklaştı ve beni şiir için tebrik ettiler. Amcalardan biri bana "Sen bu akşam bir hayra vesile oldun" dedi ben çok şaşırdım ve sordum, "Hayırdır amca ne yaptım ki ben?" Amca bana şöyle cevap verdi "Biz ikimiz öğretmeniz ve bu yıl emekliliğe çıkmaya karar vermiştik ama kızım dedi bu şiirden sonra artik emeklilikten de vazgeçtik artık gücümüz yetene kadar çalışacağız ki sizin gibi böyle güzel nesiler yetişsin" bu sözleri duyduğumda nasıl da mutlu olmuştum, nasıl da duygulanmıştım anlatamam. Bana en büyük madalya buydu o gece bana en altından madalya verilmişti sanki. Her yarışmada teselli olarak "önemli olan katılmaktı" denir ama ben bütün samimiyetimle şunu belirtmek isterim ki gerçekten benim için hiçbir madalya önemli değil, ben zaten çok şey kazandım orda, en önemlisi ben orda insanların gönlünü kazandım ve inanıyorum ki o güzel insanlar bize de dua ediyorlardır. Size sorarım öğretmen amcamın söylediği o güzel haberden daha iyi bir hediye var mıdır? Daha değerli bir şey var mıdır? Allah'ıma binlerce şükür ki bana oraya katılmayı nasip etti ve bu güzel şeyleri yaşamayı nasip etti. Sunu da belirtmek istiyorum, o havaya doymadığım için ve o havayı tekrar solmak istediğim için, olimpiyatlarda bize verilen o 1000 doları bu yıl ki olimpiyatlara harcamayı düşünüyorum. Umarım Allah bu yıl da olimpiyatlara misafir olarak katılmamı nasip eder, ya da umarım üniversiteyi Türkiye'de kazanmamı nasip eder de, her yıl olimpiyatları canlı izleyebilirim.

Son olarak şunları eklemek istiyorum. Aklımda kalan ünlülerden biri Fatih Kısaparmak ve Şebnem Kısaparmak'tı, onların programına katılmıştık ve bizi çok iyi karşılamıştılar ve çok güler yüzlüydüler ikisi de. onlara buradan çok teşekkür ediyorum ve ayrıca Kosova'nın bağımsızlığı için dua edenlere can-ı gönülden teşekkür ediyorum, Allah hepinizden razı olsun. Bir de şiirimi okurken çoğu insanı ağlatmıştım, bütün o ağlattığım insanlardan haklarını helal etmelerini isterim.

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...