tartışmalar

Türk Dil Kurumu Ve Dil Konusunda Tartışmalar

Son zamanlarda dil konusunun sık sık gündeme gelmesi, kamuoyunda bir dil bilincinin oluşmasını sağlamak açısından sevindirici bir gelişmedir. Ancak, her konuda olduğu gibi dil konusunda da birçok şey birbirine karıştırılıyor; yanlış bilgiler veya eksik bilgilere dayanan yanlış yorumlar basın yayın organlarında sık sık yer alıyor. Bu bakımdan bazı konulara açıklık getirmekte yarar görüyoruz.

1. Önce Türk Dil Kurumunun durumu. Kurum 1983 yılında yeni bir yapılanmaya kavuştuğundan beri bazı kimselerin tartışma odağı olmuştur. Özellikle Kurumun 1983 öncesi yönetici ve üyelerince ileri sürülen iddialara göre Türk Dil Kurumu kapatılmıştır; Atatürk’ün vasiyetine ihanet edilmiştir; yeni Kurumu Türk-İslâm sentezcileri doldurmuştur.

Hayır, Türk Dil Kurumu kapatılmamıştır; halkın %90’dan fazlasının oyuyla kabul edilen 1982 Anayasasının 134. maddesinde kurulması öngörülen Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun çatısı altına alınarak bir Anayasa kuruluşu hâline getirilmiştir. 11.8.1983 tarih ve 2876 sayılı kanunla yeniden yapılanan Türk Dil Kurumu, “Atatürk’ün manevî himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı, kamu tüzel kişiliğine sahip Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”nun içine alınmıştır. İddia edildiği gibi kapatılmamış, yeniden yapılandırılarak bir Anayasa kuruluşu hâline getirilmiştir. Bilim ve Yürütme Kurulu üyeleriyle; kol ve çalışma gruplarıyla; uzmanları ve çalışanlarıyla; binası, kütüphanesi, dergileri ve kitaplarıyla; kurultayları, bilgi şölenleri, açık oturumları ve konferanslarıyla bir Türk Dil Kurumu vardır; dimdik ayaktadır ve sürekli çalışmaktadır.

Atatürk’ün vasiyetine ihanet asla söz konusu değildir. Türk Dil Kurumu ilk defa yapı değişikliğine uğramıyor. Kurumun üyelik şartları ve amacı sık sık değiştirilmiş ve 1951 yılındaki olağanüstü kurultayda Milli Eğitim Bakanı Kurum Başkanlığından uzaklaştırılmıştır. Oysa Atatürk’ün el yazılı vasiyetiyle mirasını bıraktığı Türk Dil Kurumunun başkanı, Milli Eğitim Bakanıydı ve bu yolla Kurum devlete bağlanmış, yarı resmî bir kuruluş hâline getirilmişti. Esasen Atatürk’ün sağlığında Kurumun malî imkânları da devlet tarafından sağlanıyordu ve Kurumun birçok işi resmî kararnamelerle yürütülüyordu. İcra Vekilleri Heyeti 21.10.1932 tarih ve 13507 sayılı kararnameyle “Söz Derleme Talimatnamesi”ni yürürlüğe koymuş; bu talimatnameye göre her ilde bir “derleme heyeti” ve her ilçede bir “derleme şubesi” kurulmuş; bu şubelerin derlediği sözler Türk Dil Kurumunda toplanarak Söz Derleme Dergisi çıkarılmıştır. Şu satırlar Atatürk’ün el yazısı ile yazılmıştır: “Madde: 1 = Derleme defteri ve kılavuzlar derhal ve nefis bir surette bastırılacak. Madde: 2 = Bültenin nefis ve cazip şekilde derhal bastırılması. Hatıra. Maarif vekili Bey Efendi bunlar için lâzım gelen parayı size temin buyururlar. Ben de kendisi ile görüşürüm. 2. Şimdiki Anadolu Kulübü binası ayın 21’inci gününe kadar T.D.T.C. (Türk Dili Tetkik Cemiyeti- 1936’dan itibaren Türk Dil Kurumu) merkez heyetine devir ve teslim olunacaktır..."

Başkanı Milli Eğitim Bakanı olan, işleri hükûmet kararnameleri ile yürütülen, parası devletçe karşılanan bir Kurum ne ölçüde özel bir dernek sayılabilir? Atatürk’ün mirasını bıraktığı Kurum böyle bir kuruluştur ve Atatürk’ün vasiyetinin asıl ihlâli, Mili Eğitim Bakanı, Kurum Başkanlığından uzaklaştırılmakla gerçekleştirilmiştir. 1982 Anayasası ve 1983’te çıkarılan kanunla “Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı, kamu tüzel kişiliğine sahip” hâle getirilen Türk Dil Kurumu, Atatürk’ün sağlığındaki yarı resmî yapıya daha uygundur ve üstelik Atatürk, Kurumun istikbalini de böyle görmüştür. İşte Atatürk’ün sözü: “... Bu ulusal kurumların (Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu) az zaman içinde ulusal akademiler hâlini almasını temenni ederim." Bu söz, Atatürk tarafından 1 Kasım 1936’da TBMM’nin açılışında söylenmiştir. 1983’teki yeni düzenlemeyle Türk Dil Kurumu, tam da Atatürk’ün bu arzusu yönünde akademik bir yapılanmaya kavuşturulmuştur. Atatürk’ün vasiyetine ihanet değil, tam tersine onun zamanındaki yapıya ve onun ifade ettiği akademi temennisine uygun bir düzenleme söz konusudur. Dünyanın her yerinde bilim akademileri resmî veya yarı resmî kurumlardır.

Türk-İslâm sentezciliğine gelince. Türk Dil Kurumunun 20’si Başbakan başkanlığındaki Yüksek Kurulca, 20’si YÖK’çe seçilen 40 Bilim Kurulu üyesinin büyük çoğunluğu Türk üniversitelerinde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Her birinin kişiliği, meslekî hayatı ve çalışmaları ortadadır. Onları savunmak bana düşmez. Elbette Türkiye’nin aydınları olarak her birinin kendine özgü düşünce ve görüşü vardır. Ben sadece bütün üyelerimizin bu devlete ve millete bağlı olduğundan emin bulunduğumu söylemeliyim. Kendi görüşlerimle ilgili birkaç cümle yazabilirim. Ben bir Türk milliyetçisiyim; Türklüğü ve onu oluşturan değerleri benimser, sever ve yüceltmek isterim. Müslümanlık da bu değerlerden biri ve Türk milletinin büyük çoğunluğunun dinidir. Türk kültürünün oluşumunda belli bir yeri ve etkisi vardır. Bu bakımdan tarih içinde bir Türk-İslâm sentezinin, daha doğru bir terimle terkibinin olduğunu kabul ederim. Ancak tıpkı Müslümanlığa girerken olduğu gibi Batı medeniyetine girerken de Türk kültürüne yeni unsurlar katılmıştır ve katılmaya devam etmektedir. En az 3. Selim devrinden beri Batı kültür unsurlarıyla besleniyoruz. 2. Mahmut ve 2. Abdülhamit dönemlerinde Türk toplumu Batı medeniyeti yönünde çok ciddî değişimler yaşadı. Ancak bu konuda en köklü değişimler Atatürk döneminde oldu. En “ateşli milliyetperver"lerden olan Atatürk, çağdaşlaşma konusunda da en ileri adımları attı. Türk milletinin 200 yıldan beri geçirdiği bu değişimleri hiç kimse yok sayamaz. O hâlde bir Türk aydını olarak ben Türk-İslâm terkibinin tarih içinde yaşandığına, 200 yıldan beri de bu terkibe çağdaş unsurların eklendiğine inanıyorum. Bence aydınlarımız birbirlerini dayanaksız olarak suçlamak yerine yazı veya sözle belirtilmiş düşüncelerini, objektif ölçülerle değerlendirip eleştirmelidirler.

2. Sık sık tekrarlanan bir iddiaya göre 1983’teki yeni yapılanmadan sonra Türk Dil Kurumu hiçbir şey yapmamıştır. Bu iddia da tamamen yanlıştır. Yeni düzenlemenin ilk yıllarında bir durgunluk olmuş, yayın faaliyetleri azalmış, hatta aylık Türk Dili dergisi uzun süre gecikerek çıkmıştır. Ancak bunları geçiş döneminin tabiî gecikmeleri olarak kabul etmek gerekir. Geçiş dönemi atlatıldıktan sonra Türk Dil Kurumu çalışmaları büyük bir yoğunluk kazanmıştır.

İlk yıllardaki aksamalardan sonra aylık Türk Dili dergisi yıllardan beri düzenli olarak çıkarılmakta ve Türkiye’nin her tarafına ulaştırılmaktadır. Dergimizin bazı bayilerde bulunmaması sadece bir dağıtım sorunudur.

Aylık dergiye ek olarak 1996 baharından beri ikinci bir dergi çıkarılmaktadır: Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi. Altı ayda bir çıkarılan bu dergi altıncı sayısına ulaşmıştır.

Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten, bilimsel dergimizdir; 1983’ten bu yana 12 sayı çıkarılmıştır; 3 sayısı da baskıdadır.

1983’e kadar Türk Dil Kurumunun yayımladığı eser sayısı 435’tir. 1983’ten sonra ise 162 kitap basılmıştır. İlk 51 yılda 435, son 15 yılda 162 eser. Bu demektir ki 1983 öncesinde yılda ortalama 8,5 kitap, 1983’ten sonra ise yılda 11 kitap çıkarılmıştır. Kaldı ki son yıllarda Türk Dil Kurumunun kitap basımı bu ortalamanın da çok üstündedir. 1994’te 20, 1995’te 30, 1996’da 27, 1997’de 24, 1998’de 22 eser basılmıştır.

1983’ten sonra basılan eserler arasında, Türk dili tarihinin temel kaynakları olan Orhon Yazıtları, Altun Yaruk, Nehcü’l-Ferâdis, Kısasü’l-Enbiyâ, Mukaddimetü’l-Edeb, Gülistan Tercümesi, İrşâdü’l-Mülûk, Hârezmli Hâfız Divanı, Lûtfî Divanı, Şiban Han Divanı, Kıssa-i Yûsuf, Bâkî Divanı, Nevayî’nin eserleri gibi kitaplar; Anadolu ağızlarıyla ilgili olarak Kütahya ve Yöresi Ağızları, Erzurum İli Ağızları, Erzincan ve Yöresi Ağızları, Diyarbakır Ağzı, Urfa Merkez Ağzı, Keban-Baskil-Ağın ve Yöresi Ağızları, Zonguldak-Bartın-Karabük İlleri Ağızları, Edirne İli Ağızları, Anadolu Ağızlarında İsim Çekim Ekleri; Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması; Türk dünyasıyla ilgili olarak Kırım-Tatar Şarkıları, Yeni Uygur Türkçesi Grameri, Saha(Yakut) Türkçesi Grameri, Türkçe-Sahaca (Yakutça) Sözlük, Manas Destanı, Saha (Yakut) Halk Edebiyatı Örnekleri, Gagavuz Türkçesi Grameri, Irak Türkmen Türkçesi, Türk Dünyası Gramer Terimleri Kılavuzu, Ata Atacanov’un Şiirleri, Çuvaşça Çok Zamanlı Ses Bilgisi, Batı Grubu Türk Yazı Dillerinde Fiil, Uygur ve Özbek Türkçelerinde Fiil, Makedonya ve Kosova Türklerince Kullanılan Atasözleri ve Deyimler, Türk Dünyası Efsanelerinde Değişme Motifi, Bugünkü Kıpçak Türkçesi, Azerbaycan Bayatıları, Azerbaycan Diyalektoloji Lûgati gibi eserler vardır.

Atatürk ve Türk Dili-Belgeler I-II kitapları, Atatürk dönemindeki dille ilgili çalışma ve yayınların büyük kısmını toplayan iki kocaman cilttir.

Türk dünyasıyla ilgili sözlüklerden başka Türkçe Bitki Adları Sözlüğü, Gramer Terimleri Sözlüğü, Okul Sözlüğü, Almanca-Türkçe Sözlük, Türkçe-Sırpça Sözlük gibi eserler de Kurumun önemli yayımlarındandır; İngilizce-Türkçe Sözlük de baskıdadır.

Türkçe Sözlük’e gelince. Türkçe Sözlük’ün ilk baskısı 1945’te yapılmıştır ve bu eserdeki söz varlığı 15.000 civarındadır. Önceki Türk Dil Kurumunda Türkçe Sözlük’ün son (7.) baskısı 1983’te yapılmıştır; bu baskıda 40.000 madde başı, 15.000 madde içi söz vardır. 1983’ten sonraki Kurumca hazırlanan 8. baskıda madde başı 44.000’e, 1998’de yayımlanan 9. baskıda 60.152’ye çıkarılmıştır. 13.555 madde içiyle birlikte son baskıda söz varlığı 73.707’ye ulaşmıştır. Görüldüğü gibi Türkçe Sözlük devamlı işlenmiş ve zenginleştirilmiştir. Üstelik son baskı Türkçe Sözlük internet ortamına ve bilgisayar kasetine aktarılarak bütün dünyanın ulaşabileceği bir kaynak hâline getirilmiştir.

Türkçedeki yabancılaşmaya karşı da Türk Dil Kurumu sürekli olarak uğraşmış; Anadolu’nun her tarafında üyelerinin verdiği konferanslarla, radyo ve televizyon konuşmalarıyla, hazırladığı yasa taslaklarıyla, bastırdığı afişlerle; birçok makama yazdığı yazılarla, verdiği ödül ve onur belgeleriyle konuyu her zaman dile getirmiş ve sürekli gündemde tutmaya çalışmıştır. 1993 sonunda kurduğu Yabancı Kelimelere Karşılık Bulma Komisyonu aracılığıyla her ay 15-20 yabancı kelimeye karşılık bularak bunları belgegeçerle basın yayın organlarına ulaştırmış ve aylık dergisinde yayımlamıştır. Karşılık bulunan sözler bugün 990’a ulaşmış ve iki kitapçık hâlinde yayımlanmıştır. Son aylarda karşılık aranan kelimeler internete de verilmekte ve daha geniş bir katılım sağlanması amaçlanmaktadır.

Türk Dil Kurumunun yoğun çalışma alanlarından biri de toplantılardır. Dört yılda bir yapılan uluslar arası Türk Dili Kurultaylarında Türk dilinin çeşitli konularında bilimsel bildiriler sunulmakta, daha sonra bunlar kitap olarak yayımlanmaktadır. 1988’deki kurultaya 27’si yerli, 32’si yabancı 59 bilim adamı; 1992 kurultayına 27’si yerli, 35’i yabancı 62 bilim adamı, 1996 kurultayına ise 71’i yerli, 57’si yabancı 128 bilim adamı katılmıştır. 1983’ten bugüne 7’si Ankara’da, 9’u Ankara dışında 16 bilgi şöleni (sempozyum) yapılmıştır. Belli konuların işlendiği bilgi şölenlerinin bir kısmı uluslar arasıdır ve bir kısmı çeşitli üniversitelerle veya valiliklerle iş birliği hâlinde yapılmıştır. Balkan Ülkelerinde Türkçe Eğitim ve Yayın Hayatı, Uluslar Arası Dede Korkut Bilgi Şöleni, Ağız Araştırmaları Bilgi Şöleni, Göktürk Yazıtlarının Okunuşunun 100. Yıl Dönümü, 1926 Bakû Türkoloji Kongresinin 70. Yıl Dönümü, Türklerde Alfabe ve Türk Harf İnkılâbı, Avrupa’da Yaşayan Türk Çocuklarının Ana Dili Sorunları; bilgi şölenlerinden bazılarının konularıdır. Çeşitli üniversitelerimizin öğretim üyeleriyle araştırma görevlilerinin katıldığı “Türk Gramerinin Sorunları” konulu tartışmalı toplantı ise bugüne kadar 11 defa yapılmıştır.

Türk dilinin güncel sorunlarıyla ilgili olarak Ankara’da ve Ankara dışında yapılan açık oturum ve verilen konferansların dışında “Türk Dilinin Öğretiminde Karşılaşılan Problemler” konusunda Milli Eğitim Bakanlığıyla iş birliği yapılarak 1995-1996 yıllarında, 51 ilimizde ve KKTC’de Türkçe ve edebiyat öğretmenleriyle tartışmalı toplantılar düzenlenmiş, her ilden en az 70, en çok 250 öğretmenin katıldığı bu toplantılarda konu enine boyuna tartışılmış ve sonuç bir rapor hâlinde MEB’ye sunulmuştur.

Tespit edebildiğimiz konferans sayısı, 158’i Ankara’da, 122’si Ankara dışında olmak üzere toplam 280’dir. Bunlar doğrudan doğruya Kurumun düzenlediği konferanslardır. Türk Dil Kurumu üyeleri bunlar dışında daha yüzlerce konferansa katılıp Türk dilinin sorunlarını dile getirmişlerdir.

1990 yılından beri toplam 13 kişiye ödül verilmiştir. Türk Dil Kurumu ödülleri 1997’de Şiar Yalçın, Nermin Tuğuşlu ve Robert Lisesi öğrencilerine; 1998’de Tarık Gürcan, Orhan Boran ve Sezen Cumhur Önal’a verilmiştir. 13 ödülden ayrı olarak Cumhuriyetin 75. yılı dolayısıyla 1998’de âşıklar arasında “Cumhuriyet Şiiri Yarışması” açılmış; birinci, ikinci ve üçüncüye ödül, beş kişiye de mansiyon verilmiştir. Aynı yıl açılan Dede Korkut Şiir Yarışmasında da yine üç kişi ödül, beş kişi mansiyon almıştır.

3. İmlâ konusu. Türk imlâsının birçok sorunlarının olduğu muhakkaktır. Ancak asıl sorun eğitim noksanlığı ve ihmalden kaynaklanmaktadır. İmlâ kılavuzlarında hiç değişmeyen –mi soru ekinin, dahi anlamındaki da/de edatı ile bağlaç olan ki’nin ayrı yazılmaları; satır sonunda hece bölünmemesi gibi konularda sürekli yapılan hatalar elbette imlâ kurallarının değişmesiyle ilgili değil ihmal veya bilgisizlikle ilgilidir. Tabiî ki Türk imlâsının oturmamış olması da önemli bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Ancak bunun sorumlusu da 1983 sonrası Türk Dil Kurumu değildir. 1983’e kadar kuralları değişmeyen, oturmuş bir imlâmız olsaydı 1983’ten sonra değişiklik yapılmasını eleştirmeye hakkımız olurdu. Maalesef değişiklikler 1965’te başlamıştır. 1965’e kadar arabasiyle şeklinde yazılan kelime bu tarihten sonra arabasıyla şekline; 1970’te arabasıyle biçimine, 1977’de tekrar arabasıyla biçimine sokulmuştur. Yine 1965’e kadar lâstik, klâsik, plân biçiminde yazılan kelimelerdeki düzeltme işareti 1965’te kaldırılmıştır. Mine çiçeği, salkım söğüt gibi örnekler ise 1965’te birleştirilmiştir. Millî, resmî gibi sözlerde 1977’ye kadar yani 48 yıl kullanılan düzeltme işareti bu tarihte kaldırılmıştır.

1965-1983 arasında imlâ kuralları birkaç defa değiştirilmişken sonraki Türk Dil Kurumunu değişiklik yaptı diye suçlamak insafa sığmaz. 1983’ten sonra Türk Dil Kurumu iki defa değişiklik yapmıştır. Birinci değişiklik 1985’te olmuştur. 2876 sayılı kanun, İmlâ Kılavuzu hazırlama görevini Türk Dil Kurumuna verdiği hâlde Kurumun kılavuzuna uymayarak farklı kılavuzlar çıkaran ve onlara uyan kuruluş ve şahıslar bir yandan da “birden çok kılavuz var; hangisine uyacağız?” diye sormaya başlamışlardır. Bunun üzerine toplumdaki kargaşayı da dikkate alan Türk Dil Kurumu, 10 yıl sonra konuyu yeniden ele almış, bu defa Talim ve Terbiye Kurulu üyeleriyle birlikte çalışarak 1996’da yeni İmlâ Kılavuzunu bastırmıştır. Bu kılavuzda mümkün olduğu kadar uzlaşma yoluna gidildiği ve kılavuz MEB tarafından da kabul edildiği hâlde kargaşa bitmemiştir; bazı yazarlar hâlâ “hangi kılavuza uyacağız?” diye sormaktadırlar. “ Ortada bir imlâ kılavuzu yok.” diyenler bile vardır. Duymayanlar veya anlamak istemeyenler için yazıyorum: “Türk Dil Kurumu Yayınları: 525” sıra numaralı eserin adı İmlâ Kılavuzudur. Ankara’da 1996 yılında basılmıştır. Açık bej renkli 450 sayfalık bir kitaptır. 1-69. sayfaları arasında imlâ kuralları örnekleriyle ve ayrıntılı olarak anlatılmıştır. 71-85. sayfalar arasında kısaltmalar dizini vardır. 87-435. sayfalar arasında yer alan genel dizinde dilimizdeki hemen hemen bütün sözlerin nasıl yazılacağı gösterilmiştir. Kesme işaretinin kullanıldığı sözlerle uzatma görevindeki düzeltme işaretinin kullanıldığı sözler kitabın sonunda ayrıca listelenmiştir. Eserin başındaki “sunuş” bölümünde de imlâyla ilgili sorunlar açıklanmaya çalışılmıştır. Kılavuzun hem küçük boyda, hem büyük boyda ciltlisi de bulunmaktadır. Kitap hem Kurumda hem de ülkenin çeşitli yerlerinde kitapçılarda satılmaktadır. Duymayanlar duyanlara söyleyebilirler: Türk Dil Kurumunun hazırladığı, herkesin uyması gereken bir İmlâ Kılavuzu vardır.

4. Son zamanlarda bir de “sokağın dili” kavramı yerleştirilmeye çalışılmaktadır. “Dilde tek doğru yoktur; resmî doğru yanında alternatif doğrular da vardır. Dil konuşanındır, dolayısıyla herkes kendi dilini kullanır. Mademki sokağın bir dili vardır, onun radyo ve televizyonlara yansıması son derece normaldir.” gibi düşünceler sık sık tekrarlanır olmuştur. Hatta “Dili yıkmak gerekir; bizim görevimiz dili yıkmaktır. Her sanatçı dili yıkarak kendi dilini kurar. Mademki insanlar 400 kelimeyle aralarında anlaşıyorlar, bırakınız anlaşsınlar.” gibi aşırı düşünceler de büyük gazete ve televizyonlardan dile getirilmektedir. Bu düşünceleri ortaya koyanlar, doğru ve güzel Türkçe konusunda ısrar edenleri müdahalecilik ve halktan kopuklukla suçlamaktadırlar.

“Basitlik, kaba ve yanlış konuşmak, sokak dili” elbette her toplumda vardır ve bunların programlara, sanat eserlerine belli ölçüler içinde yansıması son derece normaldir. Ancak hiçbir toplum bunları hedef olarak kabul edip yaygınlaştırmaya çalışmaz. Toplumların hedefi daima doğruyu bulmaya çalışmak; daha iyiye, daha güzele gitmektir. Öğrenim imkânı bulamamış bir insanı köyünde veya sokakta kullandığı basit dilden dolayı elbette kınamayız; ancak bunu radyo ve televizyonlara aktararak yaygınlaştırmayı ve “normal dil budur.” yahut “bu da alternatif bir doğrudur.” biçimindeki düşünceleri kabul etmemiz mümkün değildir. Elbette her dilin bir “standart” biçimi vardır ve ülkelerin öğretim kurumlarında bu ölçünlü (standart) dil öğretilir; basın yayın kuruluşlarında bu dil kullanılır. Sokağın dili veya bir bölgenin ağzı ancak “skeç” türü programlarla radyo ve televizyonlara yansır. Skeç, mizah türü programların dışında ölçünlü dili kullanmak şarttır ve programcı ne kadar zengin bir dil kullanırsa o kadar makbul sayılmalıdır. Elbette her sanatçı özgün bir dil yaratmaya çalışır; ancak bu, dilin kural ve kelimelerini değiştirerek, dilin en basit biçimlerini veya sokağın dilini kullanarak yapılmaz; dilin kuralları içinde kalınarak, fakat değişik örgüler ve kelime istifleri kullanılarak, farklı hayaller bulunarak yapılır. Yani basit yol değil, tam tersine zor yol seçilerek yapılır. İşte Yakup Kadri’nin dili:

"Harbin bir ateş sağanağı hâlinde savurarak, yakarak, yıkarak üstünden geçtiği bu yerlerde ekseriya hayalen tasavvur ettiğimiz ahiret âlemini; cennetle cehennem ortasındaki cansız ahiret âlemini buluyoruz ve zannediyoruz ki hepimiz yerin altından yürüyoruz."

"Ceviz" hikâyesinden alınmış bu cümlede dilin kurallarına aykırı bir şey var mı? Dil yıkılmaya çalışılmış mı? Ama bu cümlede Yakup Kadri’nin kendine özgü dili var. Ateş ile sağanak sözlerini bir araya getirmek, ahiret âlemini cansız sıfatıyla nitelemek, harbin yıktığı yerleri yerin altı veya ahiret âlemi gibi tasavvur etmek, ancak zora talip olarak üslûp yaratmaya çalışan bir sanatkârın işi olabilir.

Bir başka örnek:

"Büyükada’da. Temmuz iptidası. Öğle üstü. Güneşin eriyip toprakları, yaprakları kavrayıp kavurduğu, yalayıp parlattığı bir gün. Gökten dökülen sıcak, yanakları yakıyor, göğüsleri eziyor, nefesleri tıkıyor. Elle tutulabilir bir alev hâline geliyor."

Ahmet Hikmet’in "Üzümcü" hikâyesinden alınmış bu parçada da dilin kuralları dışına çıkılmamıştır. Ama bu cümlelerde Ahmet Hikmet vardır. Tek kelimelik cümleden başlayarak gittikçe heyecanın dozunu arttıran; toprak, yaprak, kavramak, kavurmak gibi sözleri arka arkaya kullanarak p,v,r sesleriyle nesirde bile bir şiir ahengi kurmaya çalışan Ahmet Hikmet. Onun dilinde sıcak, gökten yere inmiyor, dökülüyor ve elle tutulabilir bir alev hâline geliyor. Çağlayanlar’daki diğer hikâyeleri de okursanız Ahmet Hikmet’in kendine özgü dilini elle tutulabilir şekilde hissedersiniz.

Şu örnek de Ahmet Haşim’den:

"Deniz, tehlikeli deniz, uslu bir fil gibi hortumunu toplamış, toprağın çıplak çocuklarını sırtında eğlendiriyor. Kumsallardan birine gittim ve koskoca denizle insan zerrelerinin dostça oynaşmalarını, neşe bulmadan seyrettim."

İnsan zerreleri tamlamasında gramere aykırı hiçbir şey yoktur; ama insanı kum zerresi gibi, denizi fil gibi düşünmek sadece Haşim’e mahsus bir özelliktir. Sanatkârın kendisine özgü bir dil yaratışının somut örneğini görmek istiyorsanız Bize Göre’yi okuyunuz.

Bir de Halikarnas Balıkçısı’na bakalım:

"Gözlerim alacakaranlıklaşırken o anı, gördüğüm son ışık ve gönlümün tattığı son sevinç olacak. Güneşin kız kardeşi Eos (yani Arşipel şafağı), gül renkli aydınlığı kucaklamış, ufukta ağarıyordu. Çizgi çizgi pembe ışıklar, parmaklarıydı. Sıra sıra yatay bulutlar sanki bir arpın teliydi. Işıkla inlemeye koyuldular."

Halikarnas Balıkçısı tabiatı tasvir ederken mitolojinin tanrı ve tanrıçalarını tercih ediyor; bulutlar arasından sızan çizgi çizgi ışıkları tanrının parmaklarına benzetiyor. Şafak, gül renkli aydınlıktır ve bu Cevat Şakir’dir.

İskambil destesini canlandırmak ise Haldun Taner’e özgü bir hayaldir:

"Karo beyine gelince, bakınız, o bir Selçuk sultanıdır. Çelebi, zarif, nazik... Aksi gibi Tekel damgasını da hep onun üstüne vururlar. Buna rağmen öylesine asil ve kibar bir havası vardır ki, bu damga bile onu çirkinleştirmez, inadına daha bir açar, daha bir sevimli yapar."

Cümle içine bakınız gibi bir ara cümle koymak, inadına, daha bir gibi zarflarla fiilleri nitelemek konuşma diline mahsus özelliklerdir; ancak Haldun Taner bunları ustalıkla kullanarak kendi dilinin bir parçası hâline getirmesini bilmiştir.

Kendilerine özgü dil yaratmak isteyenler, dili yıkmakla değil, Türk edebiyatının eski, yeni yazar ve şairlerini okumakla işe başlasınlar. “Üslûp” anlamında kullanılan “dil”i iletişim aracı olan “dil” ile karıştırmasınlar. Yeni bir dil yani üslûp yaratmak isteyen sanatkârlar elbette eski üslûplara karşı çıkabilirler; ancak bir anlaşma aracı olan dile karşı çıkıp onun kurallarını bozamazlar. Çünkü dil, kuralları herkesçe kabul edildiği için anlaşma aracı olma niteliğini kazanmıştır.

Son birkaç söz de basın yayın organlarının yöneticilerine.

Basitlik ve bayağılık geçici olarak size kolay yoldan para kazandırabilir. Ancak bir toplumdaki fertler ve kuruluşlar basite değil karmaşığa, bayağıya değil mükemmele ulaşmaya çalışırsa o toplum, diğer toplumların önüne geçebilir. Toplumlar arası yarışta geri kalırsanız fert ve kuruluş olarak da elde edeceğiniz kazanç sınırlı olur. En gelişmiş araçları kullanarak yaptığınız yayınlarla teknolojik olarak çağdaşlığı temsil ettiğiniz gibi muhtevanızla da çağdaş olmanız gerekir. Türk aydınları artık yabancı dergi ve gazeteleri okuyor, yabancı televizyonları seyrediyor; çağdaş yayının ne olduğunu gözleriyle görüyor. Basit, kolay ve ucuz yolları daha uzun süre kullanmanız mümkün değildir. Günün birinde güç olana, kaliteli olana zorlanacaksınız. Bizim arzumuz gönüllü olarak, zorlanmadan bu yola girmeniz ve Türk toplumunun önünü açmanızdır. Elbette dilde de doğruyu, güzeli, mükemmeli aramanız bizi sevindirecektir.

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...