önemi

Avrupa’da Tarih, Siyaset Bilimi ve Sosyoloji Araştırmaları Açısından Türkçe’nin Önemi Yabancı Bir Dil Olarak Türkçe’nin Belli Bir Amaca Yönelik Öğretimi

Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa tarihinde oynadığı rolün önemi pek çok kez dile getirilmiştir: Bugün herkes tarafından bilinen bu gerçeği bir kez daha hatırlatmak gereksizdir. Balkanlar’daki Osmanlı mevcudiyeti, döneminde bölgede yaşayan toplumların siyasi ve toplumsal süreçlerinde en başta gelen etmendi. Aynı şekilde, II. Beyazıt’tan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa iç politikalarında oynadığı rol de özellikle önemlidir. Burada sadece Kanuni Süleyman zamanında Avrupa devletleri arasındaki iktidar mücadelesinde Osmanlı’nın yerinin ne kadar belirleyici olduğunu bile hatırlatmak yeter. Özellikle Batı Avrupa’da Habsbourg yayılımının benimsenmesinde Osmanlı müdahalesinin büyük rolü olmuştur. Katolik baskılar karşısında Alman Protestan prenslerinin direncinde, Osmanlı’nın yürüttüğü, Habsbourg hanedanından Ferdinand’ın ordularına karşı mücadele de en az öteki kadar belirleyici olmuştur. Aslında 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geçen sürede Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa iktidar sahnesinde her zaman önemli bir yeri olmuştur. Değişen sadece uluslar arası ilişkiler arenasında var olan aktörlerin rolleri olmuştur. Önceleri bu oyunda önemli roller üstlenen Osmanlı, 19. yüzyılın sonları, 20. yüzyılın başında, Avrupa iktidar mücadelelerinde bir piyon haline gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında, dönemin en önde gelen Müslüman gücü olan Osmanlı İmparatorluğu 1856 Paris Sözleşmesi ile Milletler Birliği’ne girmiştir. Bu sözleşme öte yandan, batının dışlayıcı bir hukuk sistemiyle belirlediği bir uluslar arası ilişkiler sisteminin üçüncü dünya ülkelerinin bu sisteme entegrasyonunu gölgelemesi sonucunu doğuracak bir anlayış çerçevesinde yorumlanabilir. Bu anlayış, 20. yüzyıl boyunca da devam etmiştir. Kısacası genel olarak, Osmanlı tarihini ne kadar iyi bilirsek Avrupa devletleri tarihini de o derece iyi bilebiliriz denebilir.

Eğer tüm bu olgular, kurulu bir tarihsel bilgiye küresel olarak ait gibi ele alınırsa, özel olguların ardında yatan tarihsel gerçeklerin de sorgusuz sualsiz belirlenemeyeceği aşikardır. Dolayısıyla tarihsel araştırma faaliyetleri, olguların doğruluğundan, yeni yorumlara yol açacak yeni olguların keşfi ya da hatta daha önceden doğruluğuna kesin olarak inanılan şeylerin sorgulanması gibi alanlara yayılabilir. Öte yandan, tarihsel bir çalışma, tarihçinin uygun kaynaklara ulaşmasıyla gerçekleşebilir ancak. Dolayısıyla, diyelim; 19. yüzyıl Sırp tarihiyle ilgilenen bir tarihçi hem Sırpça’ya hem de Osmanlıca’ya hakim olmalı hem de iki dilin paleografisini bilmelidir. Bu tür araştırmalar aynı zamanda modern Türkçe bilgisi de gerektirir. Bu, araştırmacının, aynı konularda çalışmış Türk tarihçilerin araştırmalarına da erişim olanağı verir. Cumhuriyet Türkiyesini araştıranların modern Türkçe’yi bilme zorunluluğunun yanı sıra bu da bir zorunluluk doğurur.

Fakat, tarihsel olgunun doğruluğunun saptanması için sürekli devam eden çabaları tarihçinin en önde gelen işi olarak görmek, tarihi basitçe olayların art arda eklendiği bir disiplin olarak algılamak ya da çeşitli tekniklerin evrim sürecinin kaydedilmesi şeklinde görmek anlamına gelir. Halbuki tarihin anlaşılması, toplumların ve medeniyetlerin kendileri, çevreleri ve etraflarındaki dünyayı ilgili dönem boyunca kucaklayan bir anlayıştan geçer. Bu toplumların hareketlerinin, temas halinde oldukları dünyaya verdikleri tepkilerin anlaşılacağı bir anlayıştır. O halde keşfedilmesi gereken toplumların düşüncelerinin evrimidir. Bu bilgi felsefeye indirgenemeyecek bir bilgidir. Bu tarz bir yaklaşım özellikle Bernard Lewis tarafından benimsenmiştir. Ancak böyle bir anlayışla yürütülen bir tarihsel araştırma, temel aldığı kaynakların kavramsal çerçevesine, dolayısıyla da bu kaynakların yazıldığı dillere hakimiyet gerektirir. İşte bu noktada bir yabancı dilin öğrenilmesinde söz konusu olan yöntemler meselesi devreye girer. En genel kabul gören yöntem olan “yeme-içme konuşmalarının” öğretilmesinden söz etmiyoruz.

Türkiye, önemli bir bölgesel güç olarak bugün nasıl komşuları arasında önemli bir siyasi role soyunuyorsa, uluslar arası ilişkiler alanında -özellikle Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Balkanlarda- çalışan Avrupalı araştırmacı da, tıpkı diğerleri gibi, Türk akademisyenler tarafından yapılan araştırmaları ve analizleri takip etmek zorundadır ve Türkçe bilerek bu avantaja sahip olacaktır. Aynı şekilde, Avrupa-Akdeniz ortaklıkları bağlamında Akdeniz toplumlarının evrimleriyle ilgilenen Avrupalı siyaset bilimci ve sosyal araştırmacılar da Türk sosyologlarının ve siyaset bilimcilerinin analizlerini yok sayamaz. Elbette en önde gelen Türk akademisyenlerinin yayınlarının çoğunu İngilizce ya da Fransızca yaptıkları da unutulmamalıdır. Ancak bu akademisyenlerin çalışmalarının büyük bölümü Türkçe yayımlanmıştır ve batı dillerine çevrilmemiştir.

Türkiye, Avrupa-Akdeniz ortaklığında önemli bir ortak haline geldikçe ve Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusunun da olduğu düşünülürse, modern Türkiye’deki büyük düşünce akımlarının -bunlara İslami düşünürler de dahildir- bilgisi çok gerekli görülmektedir. Zira Türkiye, Avrupa’da büyük ölçüde ön yargılar ve taraflı yaklaşımlar altında algılanıyor. Dolayısıyla, siyasi karar aşamalarında olan kişilere ve Avrupa kamu oyuna, birincil kaynaklar üzerinden yapacakları analizler kanalıyla tarafsız bilgiler sağlamak tarih, sosyoloji ve siyaset bilimleri alanlarında çalışan araştırmacıların görevidir. Ancak bu akademisyenlerin araştırmaları göz önüne alınırsa sağlıklı kararlar alınabilir.

Konuya daha genel olarak bakarsak, gittikçe bağımsızlaşan bir dünyada uluslararasılaşma çerçevesinde yabancı dil bilmek bir öncelik olarak kabul edilecektir; zira bu farklı etnik kökenli insanlar arasında daha yakın temasları, karşılıklı bilgi alış verişini sağlayacaktır. Türkiye örneğine dönersek Avrupa, tırmanan kimi ayrılıkların ötesinde, ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerini geliştirmekte ve derinleştirmektedir. Bu perspektifte, Avrupa ülkelerinde Türk dilinin öğretiminin teşviki ve gelişimi, apaçık bir şekilde tarihin akışının bir parçasıdır.

Ancak bir yabancı dilin öğretiminde karşılaşılan sorunlara baktığımızda, kimi zaman birbiriyle çarpışan kimi yaklaşımlar arasındaki küçük sorunlarla karşılaşırız. Burada yabancı dil öğretiminde önerilen yöntemlerden önde gelen eğilimleri hatırlatmakta fayda var. Sözlü öğretime öncelik veren ve yabancı dil öğretiminde temel önem taşıyan gramer öğretimini inkar eden yöntemden söz ediyoruz. Bu inkar edişin nedenlerinden biri, grameri kendi içinde bir amaç olarak gören işlevsiz öğretimi söyleyebiliriz.

Bir yabancı dilin öğretiminde, bizim deneyimlerimize göre, iki belirleyici göz önüne alınmalıdır: Öncelik olarak tanımlanan sonuçlar ve dil çalışmasına haftalık olarak ayrılacak zaman.

En baştan şunu söylemeliyim ki ben bir filolog değilim. Üniversitede ilk olarak tarih eğitimi, daha sonra da uluslar arası ilişkiler dalında siyaset bilimi eğitimi aldım. Bu açıdan bakıldığında Türkçe benim için en başta tarih ve siyaset bilimi dallarında Türk dilinde yazılı kaynaklara ulaşmak için bir araç oldu. Bu dili öğrenmedeki bu amacımın, Türk dili öğretiminde nasıl bir yöntemden yana olduğumu belirlediğini söylememe gerek yok sanırım.

Bu makalemde de, tarih, siyaset ve sosyal bilimler alanında yüksek eğitim çerçevesinde Türk dili öğretimi meselesine eğilmek istiyorum.

Belçika’da Türk dili eğitimine gelirsek, bunun etkin olarak üniversite düzeyinde başladığını, özellikle de Brüksel Özgür Üniversitesi’nde olduğunu söylemek gerekir. Bu üniversitede üç yıla yayılmış olarak Türk dili dersleri verilmektedir. Öte yandan pek çok ilk ve orta dereceli okulda da Türk göçmen çocuklarına yönelik Türk dili dersleri, resmi müfredatın yanı sıra verilmektedir. Ancak bu dersler yetkililer gözünde bu dile hakim olmaktan çok psikolojik gerekçeler ön plandadır. Dolayısıyla da ilk ve orta dereceli okullarda öğretilen Türkçe de bu amaca yöneliktir. Bu meseleye bu makalenin sınırları içinde daha derinlemesine girmeyeceğim. Daha çok, Türk dilinin üniversitelerde belli bir alanda çalışacakların amaçlarına yönelik öğretiminden söz etmek istiyorum.

Türk dilinin üniversitelerde bugünkü öğretimine baktığımızda, Brüksel Özgür Üniversitesi’nde (ki bu Belçika’da 50 yıldan beri Türk dili ve tarihinin geniş kapsamlı öğretildiği tek üniversitedir) Osmanlıca’nın on sene önce terk edildiğini söylemek gerekir. Bugünkü haliyle Türkçe haftada iki saat olmak üzere üç yıla yayılmış olarak öğretiliyor. Bir yabancı dile ayrılan bu kadar kısa bir süre öğrenciye elbette kavramsal bir alana ve üniversite sonrası üzerinde çalışacağı tarihsel ya da sosyolojik kaynaklara hakim olacak kadar bir dil bilgisi vermez. Bu şartlar altında, tarihçilerin, sosyologların ve siyaset bilimcilerin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar dil bilgisini bu kadar kısa sürede verebilmek için özel bir yöntem geliştirmemiz gerekti. Bu durumda ben de bir Türkçe öğretmeni olarak öğrencinin dilin temel yapılarına hakim olmasını ve ilgileneceği bilimsel sahada ona gerekecek asgari kavramsal çerçeveyi vermeyi hedefliyorum. Bugünkü koşullarda, zamanın bu kadar kısıtlı olmasını göz önüne alarak, bir “dili özümseme” için gereken asgari zamana yayarak verdiğimiz görsel-işitsel diziyi bırakmak zorunda kaldık.

Yukarıda söz ettiğim amaçlar doğrultusunda, genel olarak bir yabancı dilin, özelde de Türkçe’nin öğretilmesinde görüşlerimizi, ortaokul Fransızca öğretmeni Pierre Boulengier ile beraber yayınladığımız bir kitapta dile getirmiştik. Bu kitap, yedi ortaokulda, 1986 ile 1992 arasındaki altı sene zarfında yürüttüğümüz kültürler arası deneyimimizin bir ürünüdür. Eğitim Bakanlığın’ın ve Avrupa Komisyonu’nun katkılarıyla yayınlandı.

Üniversite düzeyinde Türk dilinin öğretimi açısından 1997 senesinde, bu kitapla öne sürülen temel ilkeler ışığında başka bir gelişme önerildi. Ancak bu öneriler, Türk dilinin öğretildiği İslami Bilimler Bölümü programının kısmen yeniden düzenlenmesini gerektiriyor. Öte yandan kimi bütçeyle ilgili sorunlar da söz konusu. Dolayısıyla o zamandan bugüne Türkçe öğretiminde fazla bir gelişme kaydedilemedi denebilir.

 Brüksel Özgür Üniversitesi - Robert ANCIAUX

 

Anciaux Robert, Boulangier Pierre, Ali, Mehmet et les autres voudraient reussir. Essai pedagogique sur la structuration du langage, De Boeck, Universite, Bruxelles, 1996.

Beden Dilinin Yabancılara Türkçe Öğretimi Açısından Önemi

Yabancılara Türkçe öğretimi konusunda Türkiye'de son yıllarda önemli çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmaların disiplinler arası olması yabancılara Türkçe öğretimi alanına daha büyük katkı sağlayacaktır. Öğrenme-öğretme sürecinde iletişim çok önemli bir noktada durmaktadır. Özellikle beden dili kavramı öğrenme- öğretme sürecinin merkezinde yer alması gereken bir kavramdır. Bu çalışmada, beden dilinin yabancılara Türkçe öğretimindeki öneminden bahsedilmektedir. Yabancılara Türkçe öğretimine iletişim özellikle beden dili kavramı açısından bakılarak farklı bir bakış açısının ortaya konması hedeflenmektedir.

İnsan sosyal bir varlıktır ve yaşamını toplum içinde sürdürür. Bir toplumun içinde yaşamanın önemli gerekliliklerinden biri de iletişimdir. Doğru iletişim kurmak insan hayatını büyük ölçüde kolaylaştırır. Doğru iletişim kurmak, daha az zaman kaybının yanı sıra daha az iletişim probleminin oluşması demektir. Dolayısıyla doğru iletişim aslında yaşamın vazgeçilmez bir parçasını oluşturur.

İnsanlar genellikle bir sorunla karşılaştıklarında o soruna ilişkin çözüm ararlar. Problemin büyüklüğü çözümün önemi hakkında düşünmemizi sağlar. İletişim kazaları veya eksikliği sonucu oluşan sorunların büyüklüğü, böyle bir sorun karşısında çözümün ne kadar önemli olduğunu gösterir. Özellikle birebir iletişim kurmaktan çok dolaylı yollarla iletişim kuran ya da ima yoluyla iletişim kurmaya çalışanlarda bu iletişim kazalarının görülmesi kaçınılmaz bir gerçektir. Bu nedenle, iletişimin doğru ve tutarlı olması kaçınılmaz bir gerekliliktir. İletişim kavramını kendi içerisinde sözlü ve sözsüz iletişim olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Her ne kadar böyle bir ayrım yapılsa da sözlü ve sözsüz iletişim birbirini tamamlayıcı ve destekleyici bir özellik göstermektedir.

Beden dili sözsüz iletişim unsurları arasında değerlendirilmektedir. Fakat beden dilinin, sözlü iletişimi güçlendiren, etkileyici kılan niteliğini bu noktada belirtmekte yarar vardır.

1. Beden Dilinin Eğitim Boyutunda İncelenmesi

Günümüzde Türkçenin dünyada yaygınlık kazanması dilimiz ve milletimiz adına çok önemlidir. Bu durum Türkçenin doğru, etkili ve kalıcı öğretilmesi için bizi düşünmeye sevk etmektedir. Bu alanda yaşanan problemlerin çözümü konusunda derinlemesine, akademik bir tahlil gerekmektedir. Çünkü eğitim/öğretimde iletişim hayati öneme sahip bir konu olarak karşımızda durmaktadır. Bu alanda yapılan çalışmalar nitelik ve nicelik olarak yeterli değildir. Bu çalışma sadece yabancılara Türkçe öğretiminde beden dilinin önemine vurgu yapmayı değil, aynı zamanda yabancılara Türkçe öğretiminde iletişimin önemine dikkat çekmeyi de amaçlamaktadır.

Temel malzemesi insan olan eğitim/öğretim, temelde öğreten ve öğrenenden oluşan iki taraflı bir süreçtir. Öğreteni öğretmen olarak kabul ettiğimizde eğitim ve öğretimin temelinde insan vardır. İnsanın öğrenme sürecindeki bütün psikolojik, fizyolojik süreçlerini ele almak eğitim/öğretimin mutlak ölçütü (ilkesi) olmalıdır.

Öğrenme sürecindeki bir öğrencinin iletişim süreci göz önünde bulundurulduğunda; karşımıza temel göstergelerden biri olarak beden dili çıkmaktadır. Çünkü iletişim uzmanları, özellikle yüz yüze iletişimde ya da teknik bir bilgi aktarmaktan ziyade sosyal iletişimde en temel gösterge olarak beden dilini göstermektedir. Beden dilinin sosyal iletişimdeki oranı %60 olarak belirtilmektedir. İkinci önemli unsur da ses tonudur ki birçok iletişim bilimci sesin iletişimdeki etkisini %30 olarak belirtmekte ve beden dilinin içerisinde değerlendirmektedir. Buna dayanak olarak da beyinde, beden ile sesi kontrol eden noktanın aynı merkez olduğunu söylemekte ve insanın öğrenme anındaki yüz görüntüsünün ve ses yapısının genellikle aynı olduğunu belirtmektedirler (Baltaş, 2002, s. 31).

Özellikle yabancı dil öğretiminin aynı zamanda sosyal bir iletişim olduğu göz önünde bulundurulursa, iletişimde beden dilinin doğru ve etkin kullanımının büyük bir öneme sahip olduğu görülecektir. Dolayısıyla beden dilinin doğru kullanımı eğitim/öğretim süreci için vazgeçilmez bir gerekliliktir.

Yabancılara Türkçe öğretiminde beden dilini iki açıdan değerlendirmek gerekir:

  1. Öğretmenin beden dili kullanımı ve etkisi
  2. Öğrencinin beden dili kullanımı ve etkisi
  3. Öğretmen sınıfa girerken gülümseyen bir yüz ifadesiyle girmeli ve genel olarak bu hâlini korumalıdı
  4. Öğretmenin açık, anlaşılır, dürüst bir üslubu ve beden dilini benimsemesi öğrencinin üzerindeki algısını olumlu yönde etkileyecektir. Daha önemlisi öğretmenine güvenmesini sağlayacaktır.
  5. Samimi olunması, beden diline de yansıyacaktır. Bu durum daha rahat bir öğrenme/öğretme sürecinin oluşmasını sağlayacaktır.

Öğretmen doğru ve etkili beden dili kullanırken aynı zamanda öğrencinin beden dilini doğru yorumlayarak öğretim sonucunu istendik şekilde yönlendirebilmelidir. Hemen hemen bütün insanlarda görülebilecek ortak bir özellik vardır: Sevdiği etkinliği daha kolay öğrenmesi ve sevdiği etkinlikte başarılı olması. Doğru iletişim kurması sebebiyle öğrencisi tarafından sevilen bir öğretmenin Türkçeyi öğretmesi daha kolay olacaktır. Öğretmeninden hoşlanmayan bir yabancı öğrencinin Türkçeyi kolayca öğrenmesini beklemek öğrenme psikolojisi açısından doğru değildir. Bir kişi kaç yaşında olursa olsun, hangi kültürel birikime sahip olursa olsun sevmediği birisinden bir şeyi öğrenmesi kolay olmamaktadır. Dolayısıyla özellikle öğretim sürecinin başlarında sevecen, sempatik ve doğru iletişim, öğrenciyle sağlıklı bir iletişim sürecinin başlaması açısından oldukça önemlidir. Bu iletişim sürecinin temelini ise beden dili oluşturmaktadır. Gülümseyen bir yüz, sıcakkanlı tavırlar, rahatlatıcı bakışlar, enerjik bir hareketlilik öğrenciyle doğru iletişimin olmazsa olmazlarındandır.

Yapılan bir araştırmaya göre insanlar ilk kez tanıştıkları insanlar hakkında 30 saniye ile 2 dakika arasında karar verirken, %70'i ise verdiği bu kararı daha sonra değiştirmiyor. Dolayısıyla iletişimde özellikle ilk dakikalar, ilk günler ve ilk haftalar çok önemlidir (İzgören, 2011, s. 66).

Yabancı bir öğrencinin Türkiye'de Türkçe öğrenirken en çok vakit geçirdiği ve gördüğü kişi öğretmeni olacaktır. Dolayısıyla önyargıyla da olsa bir genelleme yapacaktır. Bu genellemenin olumlu yapılmasını sağlamak büyük ölçüde öğretmenin iletişim tarzına bağlı olacaktır. Öğrenim esnasında bu durumun öğretmen tarafından göz önünde bulundurulması öğrenim sürecini doğrudan etkileyecek bir faktördür.

Öğrenciye saygı duyulduğunu ve değer verildiğini hissettiren beden dili yapıları iletişim sürecini doğrudan etkileyen özellikler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada öğretmenin daha nazik olması beklenmektedir. Aynı zamanda değer duygusu da öğrenciye yeterince hissettirilmelidir. Öğrenciyi anladığını hissettiren bakışlar, dinleme pozisyonları, el işaretleri bu açıdan çok önemlidir. Özellikle en doğru dinleme pozisyonu için hafif öne eğilmiş ve yana yatmış bir baş, hafif tebessüm eden bir yüz ve kültürel bir rahatsızlık oluşturmayacaksa doğrudan göz teması, saygı ve değer hissinin oluşmasına yardımcı olacaktır (Alkış, 2007, s. 85). Özellikle öğrenci yanlış yaptığında onu zor durumda bırakmadan sabırlı ve anlayışlı bir şekilde ona dönütler vermek bu konunun en önemli sacayaklarından birini oluşturmaktadır.

Şu ana kadar yukarıda beden dilinin eğitim öğretim sürecindeki genel katkısından bahsettik. Bu durumu daha derinlemesine incelemek için şu özelliklerden bahsedilebilir (Göçmenler, 2011, s. 48):

Beden dili ruhumuza giydirilmiş bir eldivendir. Dolayısıyla inandığınız bir şeyi öğretmeniz mümkündür. Bedenimiz inandığımız duygu durumuna göre şekillenecektir. Öğrenme/öğretme sürecinde sahip olduğumuz enerji bedenimiz ile karşı tarafa geçer. Çok enerjik bir beden yapısı öğrencileri olumlu yönde etkilerken, durgun, sıkılmış bir beden yapısı öğrencilerin öğrenme sürecini olumsuz yönde etkileyecektir (İzgören, 2011, s. 96).

2. Öğretim Sürecinde Beden Dili Özellikleri

Öğretim sürecinde beden dilinin doğru kullanılması öğretim açısından çok büyük önem taşımaktadır. Çünkü öğrenmenin kolaylaştırılması ile beden dili arasında doğru bir orantı görülmektedir. Göçmenler (2011, s. 79), Uludağ Üniversitesi'nde öğrenim gören yabancı öğrenciler üzerinde yaptığı çalışmadan hareketle ve bu konu üzerinde çalışan diğer uzmanlardan da yararlanarak şöyle bir sıralama yapmaktadır:

  • Kol kavuşturma duruşu daha çok muhalif (sorgulama) bir duruş olarak tanımlanmaktadır. Başka bir anlamı da kişinin kendiyle konuşması, kendi iç dünyasına kapanmasıdır. Öğretmenin böyle bir beden duruşunu sınıfta kullanması doğru değildir. Öğrencinin de böyle bir beden duruşu kullandığı durumda, öğretmenin bir soru sorarak ya da farklı bir yolla kolları çözmeye çalışması iletişimin doğru yönde kurulmasını sağlayacaktır. Aksi hâlde kollarını kavuşturmuş sizi dinleyen birisini ikna etmeniz zordur (Layiç,
  • En doğru dinleme pozisyonu, konuşan öğrenciye doğru yönelmiş ve hafifçe öğrenciye doğru eğilmiş bir vücut ile hafif yana eğilmiş bir baş ve gülümseyen yüz ifadesidir (İzgören, 2011, s. 42). Bu duruş konuşan kişiye anlaşıldığını gösteren bir beden duruş
  • Yabancılara Türkçe öğretimi yapan bir öğretmenin mutlaka sağlaması gereken durumlardan biri de öğrencilerin anlamadıkları ya da merak ettikleri bir konuda rahatlıkla soru sorabilecekleri bir iletişim ortamı oluşturmaktır. Bu sebeple öğrenci anlamadığında kızgın bir yüz ifadesi, öfkeli ve sabırsız, suçlayıcı bakışlar, alay eden bir tavır öğretimin tamamen engellenmesi demektir.2007, s. 24).

Devamını okumak için tıklayınız...

Dilin Önemi

 İnsanları birbirleriyle anlaştıran dil, aynı zamanda kültürün biricik aynasıdır. Kültürün inceliği, derinliği, tarihi gelişmesi dile yansır. Dilden bir kavramın silinmesi, kültürden bir damarın koptuğunu gösterir.

Vefa ve sadakat birbirine yakın iki kelimedir; ama aynı zamanda birbirinden farklıdır. Bunların birisini dilimizden çıkarmak, hayat anlayışımızdan bir şeyleri alıp götürür; tıpkı muharebe ve harbi savaş olarak Türkçeleştirdiğimiz gibi. Bu işi yapanların İstiklal Harbi’nde değişik muharebelerin bulunduğuna nasıl dikkat etmediklerini anlamak mümkün değildir.

Dilimiz coğrafi ve tarihi bakımdan övünülecek boyutlara sahipti. Viyana’dan Çin Seddi’ne giden seyyah, coğrafyanın getirdiği derinlikleri duya duya dilimizle bu geniş bölgede herkesle anlaşabilirdi. Tarihi yönden de aynı zenginliği ihtiva ediyor, nesiller arasında kültür bütünlüğünü sağlıyordu. Geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinin bitimine kadar herhangi bir kitabın anlaşılması için sadeleştirilmesini kimse düşünmemişti. Belli bir kültür seviyesine gelenler, yüzyıllarca önce yazılanları rahatça okuyabilirlerdi. Bu engin birikimden gıdasını alanların yazdıkları eserlerin yanına, günümüzde yazılanları vicdanımız sızlamadan koyabilir miyiz?

Değişik sebeplerden dolayı son dönemlerde ilmi gelişmelerin dışında kaldık. Elbette ki her disiplin kendine ait kavramlarla hayatı yorumlar. Bu kavramlar dilimize girip, onu yamalı bohçaya çevirmesinler diye bilhassa Cumhuriyet öncesi aydınları dilimizi zorlayarak, onları karşılayacakları üretirlerdi. Dilimizin sadeleştirildiği, güya yazı dili ile konuşma dilinin birbirine yaklaştırıldığı, eğitim ve öğretimin bu temayüle uyularak yapıldığı yıllarda, aydınlarımız bu yabancı kavramlara “dur” demeyi unuttular. Asli görevleri çalışmalarıyla dilimize girmesi melhuz kelimelerin yerine, bize ait kavramlar kazandırmak olanlar, görevlerini hatırlamadılar, günlük hayatımızda anlaşmamızı sağlayan kelimeleri tasfiyeye tabi tuttular.

İlk yıllarında Cumhuriyet’imizin kuruluş yıldönümü kutlanırken bir genç Mustafa Kemal’e “Paşam, gençlik ideoloji istiyor.” deyince, Atatürk o genci yanına çağırır. Bir harita getirtir ve o gence mealen şunları söyler: “Şu haritaya bak evladım. Milletimizin nerelere dağıldığına, ne kadarının bağımsız olduğuna dikkat et. Görüyorsun ki milletimizin büyük bir kısmı yabancı bayrakların altında yaşıyor. Şu an için siyasi müşküller var. Elli yıl, yüz yıl sonra neler olacağı bilinmez. Bir milletin hayatında elli yıl, yüz yıl önemli bir zaman dilimi değil. Önemli olan tarih şuurumuzu, dil birliğimizi kaybetmememizdir. Bunun için Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu kuracağız. İstanbul şivemizi bütün Türk dünyamızda yaygınlaştıracağız, tarih şuurumuzu bütünleştireceğiz.” Gerçekten de bunlar kuruldu. İstanbul şivesi yaygınlaştırılacağı yerde, büyük bir tasfiye hareketi başlatıldı. Bu dil kurumunda Atatürk, Yahya Kemal gibi dil zevki gelişmişlerin görev almasını istiyordu. Yahya Kemal’e teklif edince, o şu cevabı verdi: “Paşam, benim dilde ilmim yok, vehmim var; beni affediniz.” Daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın “Yahya Kemal Bey, dil konusunda haklı çıktınız.” dediğini yaşayan dilimizi asıl aldığını biliyoruz.

Biliyoruz; ama ne yazık ki devletçe de desteklenen tasfiye hareketi bir türlü durmuyor; Troçki’nin devamlı ihtilalini andırırcasına aralıksız bir şekilde dilimizi yıpratıyor. Bu konuda geldiğimiz yeri rahmetli Erol Güngör, “Türk milleti her on yılda bir hafızasını kaybeden bir hasta durumuna düşürülmüştür.” cümlesiyle açıklıyor. Rahmetlinin tespiti doğrudur. Bugün liseyi bitiren gencimiz altmışlı, hatta yetmişli yıllarda kaleme alınmış bir eseri rahatça okuyamıyor. Birikimi olmayan bir toplumun kültüründen nasıl söz ederiz?

Tasfiyecilik bizi aynı zamanda coğrafyadan kopardı. Bindokuzyüzlerde İstanbul’da yayınlanan gazete ve dergiler Azerbaycan’da, Kırım’da, Kazan’da, Buhara’da; oralarda yayınlananlar da İstanbul’da okunuyordu. Şimdi ne onlar bizi doğru dürüst anlıyorlar ne de biz onları. Kültür köprülerimizi kurmak isteyenlere de elimizden gelen her kötülüğü yaptık ve yapıyoruz. Diğer milletler kültürlerini yaygınlaştırmak amacıyla akıl almaz fedakârlıklara katlanırlarken biz kültürümüzü devletimizin sınırlarına çekmenin yollarını aradık ve arıyoruz.

Bilmiyorum, milletini hayattan silecek zihniyeti besleyen diplomalılar kadrosu bir başka memlekette oluşmuş mudur? Zihniyet mücadelesi, elbette silahlı mücadeleden daha zordur. Ne çare ki bu zorlu mücadeleyi kazanmaya mecburuz. Ecdadın ve doğacak nesillerin sorumluluğunu duyanlar için başka bir ihtimal var mı?

İletişimde Dilin Önemi

Dil, toplum hayatında insanların anlaşmasını ve birbirleri ile yakınlaşmasını sağlayan en önemli iletişim aracıdır. Dil olmadan insan kendini ifade edemediği gibi acı ve sevinçlerde de ortak noktayı yakalamak mümkün olamazdı. Hal ve hareketlerle anlatılan iletişim çok sınırlı kalır, his, duygu, coşku, fikir ve düşüncelerimiz ifade edilemezdi. Bu nedenle dil, hayati öneme haiz bir iletişim ve aktarım aracıdır.

Karşı tarafa bir mesajı ulaştırmak üzere kullanılan bu iletişimin sağlanması sözlü veya yazılı şekilde mümkün olmaktadır. Dil, toplumsal anlaşmanın bir ürünü olarak bireyler arasındaki iletişimi, bir uzlaşma zemini içinde tesis eder. İnsanoğlu diliyle kendisini topluma kabul ettirir, diliyle çevresinden uzaklaşır yada uzaklaştırır. Diliyle sever ve sevilir, saygınlık kazanır yada nefret ettirir...

Dil aynı zamanda lisan olarak da değerlendirilmekte olup, gönüllere de aynalık yapmaktadır. İnsanların iç dünyasından taşan müspet veya menfi düşünceler, dilde tercümesini bulur. Bu noktadan bakıldığında dil mevzuu çeşitli atasözlerine de konu olmuştur. “Allah insanoğluna bir ağız ve iki kulak vermiştir. Bir konuşup iki dinlesin diye!” “Dilim seni dilim dilim dileyim, başıma geleni senden bileyim.” gibi…

Konuşma ve yazma yeteneği insana, ilk insan Adem (a.s) zamanından beri verilmiştir. Konuşma melekesi sadece insanlara ait müstesna bir özellik olup, bu özellikli nimeti kullanabilmek de çok önemli bir meziyettir. Çünkü biz, iletişim içinde olduğumuz her sahada mesajımızı dille anlatıp dille aksettirmekteyiz. Dil yüzünden savaşlar çıkmış, dille askerimiz motive edilmiş, dil ile isyanlar sükunete erdirilmiştir. Yine dille fitneler yaygınlaşmış yada susturulmuş, dille kötülükler körüklenmiştir. Gönülden yapılan dualarımız, bazen yalvarmak bazen de nazlanmak şeklinde olmuş ve boynumuzu bükerek yine dille taçlandırılmıştır. Bütün bu hakikatler göstermektedir ki dil, değeri bilinmesi gereken çok önemli bir iletişim vasıtasıdır.

İşte bu yüzden olmalı ki atalarımız da; “Sükut-u lisan, selameti insan!” “Söz var, iş bitirir; söz var baş yitirir.” demekte, Hz. Mevlana ise ; “Dili sözü bir olmayan kimsenin, yüz dili bile olsa, yine dilsiz sayılır.” diyerek nerede nasıl konuşulması ve dil ile gönlün bir bütün olması gerektiğine ışık tutmuşlardır. Lakin günümüzde sanki böyle söylenmemişçesine çoğu zaman ve zeminde dil; dedikodu, laf taşımak, olumsuzlukları körüklemek ve sürekli bir menfilik aracı olarak kullanılmaktadır. Tabi ki bunun temelinde gönül dünyasındaki marazilik ve çirkinlik yatmaktadır. İçte olanlar dış dünyaya yansımakta olduğuna göre; olumsuz düşüncelerin ve manevi hastalıkların ev sahibi olan bir gönülden dile yansıyacak olan sözcüklerde, ancak zehir etkisi taşıyacaktır. Hatta muhatabının kalbine saplanan zehirli bir kıymık gibi her gün yükselen bir acıyla ızdırap verecektir…

Bizler inanç, ahlak, kültür, tarih, duygu, düşünce ve hatıralarımız başta olmak üzere her şeyimizi dille taşımak ve aktarmak imkanı buluruz. Bu nedenledir ki hiçbir çıkar, hiçbir birliktelik, hiçbir siyasi mülahaza ve antlaşma dilimizin güzelliğinin önünde yer almamalıdır. Bir toplumun kültürünü tahrip etmek, geçmişle bağlarını kopartmak ve halkını cahil etmek ancak o toplumun dilini elinden almakla, bir birlikteliği bozmak bir dostluğu yıpratmak ve bir ocağa ateş düşürmek ancak dili keskin kılıç gibi kullanmak ve kullandırtmakla mümkündür.

Bizim dilimiz, toplumun ve halkın ortak bir malı iken, “entelleşme” ve “özenti” adına oluşan yaklaşımlara güncel sorunlarında eklenmesi neticesinde, önemli ölçüde bir kirlenme yaşamaktadır. Acaba hiç düşündük mü, günde kaç kelimeyle konuşuyoruz, dağarcığımızda kaç kelime mevcuttur. Türk dilinin karşısında pazara çıkartılmak istenen dil ve dillerle neyin amacı güdülmektedir..? Günümüzde halkımızın konuştuğu dil ile aydınların konuştuğu ve yazdığı dil arasında kabul etmekte zorlandığımız bir farklılığın olduğu, ikili ilişkilerde de yapıcı olmayan hatta argo kelimelerin etrafı ve kitle iletişim araçlarını kirlettiği ortadadır… Peki ne oldu da böyle oldu asırlardır; “Ya hayır söyle yada sus”kaidesine uygun hareket eden bu milletin iletişimdeki konuşma diline…

Halbuki aydınlarla, yazılı ve görsel medya hizmeti sunanların okuyucu ve dinleyici kitlesi tarafından sade, anlaşılır ve zengin bir üslup kullanmaları, hem dilimize hem de kendilerini takip eden kesime karşı bir görev ve borçları olduğu düşüncesindeyim. Zira anlaşılmak ve kalıcı olmak için ilim, bilim ve eser üretmek istiyorlarsa bunu tesis edebilmek için kullandıkları dile dikkat etmek zorundadırlar. Dilin üreticiliğini zorlayıp özgün bir anlatım dili oluşturmak için dilimizin alt yapısı tüm orjinalliği ile buna müsaittir..!

Halk olarak bizlerde insanlar arası iletişimde, kendimizi ifade biçimimizde, taleplerimizi dile getirirken ve her türlü diyaloglarımızda sözlerimizi seçmeli, olumlu ve sıcak bir tutum içerisinde olmalıyız. Sözlerimiz karşımızdakine batmamalı, onları incitmemeli bilakis kucaklayıcı olmalıdır. Böyle olmalı ki gönüller sükunete ersin, sevgiler denize dönüşsün ve söz sarfettiğiniz insana sözünüz etkili olsun. Aksi halde argo, kırıcı ve kaba bir şekilde söylenen sözlerle insanların gönüllerine nasıl girilecektir. Girilse bile o gönülde nasıl yer tutulacaktır. Açtığınız dil yarası nasıl onarılacaktır..? Bu yüzden güzel söylemekten kimse bir şey kaybetmediği gibi, kişinin hem kendisi hem de çevresi bir çok kazanımlar elde edecektir. Konuşulacağı yerde güzel söz söylemek, susulması gerektiği yerde de susmayı bilmek aklı düzgün kullanmanın da bir göstergesidir. Atalarımız; “Söz gümüşse sukut altındır” ve “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkartır” ifadeleri ile konuyu veciz bir şekilde özetlemişlerdir.

İstiklal Marşı şairimiz merhum Mehmet Akif de safahatında;
“Ağlarım, ağlatamam, hissederim söyleyemem.
Dili yok kalbimin, ah ondan ne kadar bîzârım.”
 mısraları ile dilsizliğin büyük bir felâket olduğundan bahsetmektedir. Ayrıca konuyla ilgili Hz.Ali de; “Kişinin haysiyeti, dilinin altında gizlidir” buyurmak suretiyle dilin önemine vurgu yapmıştır. Büyük tasavvuf adamı ve gönül insanı Yunus Emre de;
“Söz ola, kese savaşı,
Söz ola, kestire başı!
Söz ola, ağulu aşı,
Yağ ile bal ide bir söz!”
 diyerek bizleri aydınlatmaktadır. İşte büyüklerimizin bu ifadeleri fazla söze hacet bırakmamaktadır...

Dil konusu oldukça geniş bir konu olmakla birlikte bu yazımızda sadece dilin iletişim yönüne değindik. Bundan sonra da Türkçe konuşmak ve Tosya yöresinde kullanılmakta olan dille ilgili konulara da zaman zaman yer vereceğimizi belirterek konuyu bitirmek istiyorum.

Toplum olarak her kesimden bütün fertlerin dilin öneminin farkında olması, nice doğruları ve güzellikleri gönülden dile getirip tatlı ve yapıcı bir üslupla, kırıp-dökmeden maksatlarını ifade edebilmeleri en tabii beklentimizdir…

Bu beklenti içinde güzel sözler duymanız ve sözün güzelliğinde gönüllere misafir olmanızı diliyorum.

Kelime Öğretiminde Örneklemenin Önemi ve Divan ü Lügat it Türk

      GİRİŞ

      Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan en güçlü araçtır. Her insan, bir dil yetisi ile doğar. Bir tür ön hazırlık olarak nitelendirebilecek bu yeti, kişinin içinde doğduğu toplumda konuşulmakta olan dili edinmesine ve bu edinimi kullanıma dökmesine olanak sağlayan bir sistemdir (Ergenç, 2002:129). Dil, hayatın hemen bütün alanlarında türlü düşünceleri ve duy­guları anlatmada kullanılır.

Dil, dört beceriden (dinleme, konuşma, okuma, yazma) meydana gel­mektedir. Gerek ana dili gerekse yabancı dil öğretiminde dinleme, okuma, konuşma ve yazma temel becerilerinin kazandırılması hedeflenmektedir. Ancak bu becerilerin kazandırılabilmesi için öncelikle bazı edinim ve öğ­renmelere ihtiyaç vardır. Bunlardan birisi de kelime bilgisinin geliştirilmesi­dir (Budak, 2000:19).

Kelime, ifade edilmek istenen düşüncelerin, tavırların ve davranışların göstergesidir. Akyol (1997:46) kelimeyi, tecrübelerin hafızada depolanmış şekli olarak tanımlamaktadır. Bireyin kendini ifade edebilmesinde ve ileti­şimde bulunduğu kişileri anlayabilmesinde sahip olduğu kelime bilgisinin önemi büyüktür. Bir kişinin kazandığı kelimelerin hepsine kelime hazinesi denir. Kelime hazinesinin genişliği, anlama ve ifade etme yeteneğini de etkilemektedir.

Kelime öğretiminde düzey, ilgi ve ihtiyaçlar göz önüne alındığında ke­lime öğretim yolları çeşitlilik gösterebilir. Kelime hazinesini geliştirme ile ilgili çok sayıda teknik ve yöntem olmasına rağmen tüm alıştırmaların iki başlık altında toplandığı söylenebilir. Birinci türdeki etkinlikler,kelimenin anlamıüzerinde odaklanırken ikinci tür etkinliklerkelimenin yapısıve onun oluşturduğu bağlama dayanmaktadır.

Yeni öğretilecek kelimeler çeşitli yöntem ve teknikler yardımıyla veril­dikten sonra her kelimenin bir cümle içerisinde nasıl yer aldığının yani bağ­lamının gösterilmesi sağlanmalıdır. Çetinkaya (2002:42), örneklemelerle desteklenen kelime öğretim şeklinin, öğrenmeyi kalıcı hâle getirdiğini be­lirtmektedir.

Kelime çalışması esnasında metin-cümle-kelime üçgeni göz önünde tu­tulmalı, buna göre alıştırmalar yapılmalıdır (Aygün, 1999:13). Kelimeler kullanıldığı yere göre farklı anlamlar taşıyabilmektedir. Bir kelimenin hangi anlamda kullanıldığı ancak içinde yer aldığı metin ve cümleden anlaşılabilir. Ediger (2002:5), öğretilecek kelimelerin bağlam içerisinde verilmesi gerek­tiğini ifade etmektedir. Bu nedenle kelime öğretiminde örneklemenin ayrı bir önemi olduğu söylenebilir.

Örneklemelerde çağrışım yönünden zengin ve yorumlanabilecek nite­likteki metinlerden faydalanılabilir. Dil eğitimi içerisinde metinler, örnek­lemeye imkân verdiği ve öğrenmeyi kolaylaştırdığı için önemli bir yer tutar. Erkul (2004:80) metni; "Bir sanatçının, bir düşünce, duygu veya hayalini, belirli bir yazı ve dille okura, dinleyiciye ve eleştiriciye göndermesi olan iletişimdeki araçtır." şeklinde açıklarken Günay (2003:35), "Belirli bir bildi­rişim bağlamında bir ya da birden çok kişi tarafından sözlü ya da yazılı ola­rak üretilen bir dil dizgesi bütünü" olarak tanımlar. Bu tanıma göre bildiri­şim özelliği taşıyan dil ürünleri, metindir.

Kılıç (2002:22) metni, yazılı ya da sözlü dil parçası olarak değerlendi­rirken Akyol ise (2003:49-50) metinlerin sadece yazılı olarak düşünülmeme­si gerektiğini ifade etmiş; dille oluşturulan metinleri; hikâyeler, kitap bö­lümleri, şiirler, makaleler, masallar vb. şeklinde sıralamıştır. Kısacası dil açısından metin; birbirini izleyen sıralı ve anlamlı bütünler oluşturan cümle­ler dizisidir.

Dil eğitiminde metin seçiminin ayrı bir önemi olmalıdır. Dil eğitimi me­tinlere dayandırıldığından (Coşkun, 2005) okutulacak metinlerin kültür değerlerinin yanı sıra estetik ögelerle bezenmiş, millî duyguyu zihinlere kolayca yerleştirmeye uygun ve edebî değerinin olması gerekir (Kaya, 1996:25). Edebî eserler, dilin yapısını en iyi şekilde gösteren ve anlatım bü­tünlüğü taşıyan yapısıyla dilin en önemli kullanım alanlarından biridir. Bu nedenle dil becerilerinin kazandırılması yanında kelime hazinesinin zengin­leştirilmesi ve dil kurallarının öğretiminde de örneklem oluşturması bakı­mından temel işleve sahiptir (Takkaç, 1997:44).

Araç olarak kullanılan edebî metinlerin işlevlerini Göğüş (1978:8), "Dilsel göstergelerin düzenli ve tasarlanmış bir bütünü olan yazınsal metin­ler; duygu, heyecan, coşku, korku ya da insan ruhuna yönelik daha başka soyut değerleri yaratmaya ya da kullanmaya elverişli, anlam bakımından da çok zengin dilsel birimlerdir." sözleriyle belirtmektedir. Dil öğretiminde edebî metinleri kullanmanın faydaları, şu şekilde sıralanabilir:

  1. Edebî metinler, kelime öğretiminde örneklem sunduğu için keli­menin anlamı daha olay anlaşılır ve kalıcı öğrenme sağlanır.
  2. Edebî metinler, hayatı tanıma, olaylar ve deneyimler hakkında ge­nel bir bilgi edinme ve anlama becerisi kazandırır.
  3. Edebî metinler, kişiye bir metni inceleyip anlama becerisini kazan­dırır.
  4. Edebî metinler, hedef dilin kültürü hakkında bilgi verir.

Bu bakımdan seçilecek metinlere ayrı bir önem verilmelidir. Ayrıca ana dili veya yabancı dil öğretiminde metin çalışmalarının; sözlü, yazılı ve edebî olmak üzere üç ayrı fonksiyonu vardır (Güz, 1983:176). Metinler bu fonksiyonları gerçekleştirmeye uygun olabilecek şekilde seçilmelidir.

Dil öğretimine yönelik çalışmalara bakıldığında Türk kaynakları ara­sında Divanü Lügat-it-Türk'ten daha önce Türkçenin öğretimine yönelik yazılan müstakil bir eser olmadığı görülmektedir. Gülensoy bu durumu,"Orta Asya Türk-İslam dünyası, Kaşgarlı'nın iki dile ve kültüre ait bu eseri ile tanışmış ve Türkçenin yöntemli öğrenimini sağlamıştır. (Oysa bu çağda Türkle­re, Arap ve Fars dillerini öğretecek dil bilgisi türünden herhangi bir esere rast­lanmamaktadır. "(2000:259) şeklinde ifade etmektedir.

Divanda Türk edebiyatının ilk dönemlerine ait ürünlere yer verilmek­tedir. Bu eserler, Türk dilinin zenginliğini, geçmişten bugüne taşımaktadır ancak Kaşgarlı'nın bu eseri, Türkçenin zenginliğini, dili öğretme boyutuyla yansıtmaktadır. Eser, aynı zamanda bilimsel bir çalışma niteliği de taşımak­tadır. Divanda belirttiğine göre Kaşgarlı, 26 Türk lehçesine ulaşarak bu lehçelerde kullanılan yedi binin üzerinde kelimeyi derlemiş; bunları birbir­leri ile karşılaştırmıştır. Yine aynı yöntemle Türk dilinin diğer bir zenginliği olan atasözlerini ve sözlü gelenekte yaşayan şiirleri de derlemiş; eserini hedef dilin kullanım örnekleri olan metinlerle zenginleştirmiştir.

Kaşgarlı'nın divanda kullandığı üç yüze yakın dörtlük şeklindeki şiir parçası ve çok sayıda atasözünden hareketle Divanü Lügat-it-Türk'ün, dev­rinin bir nevi folklor ve Türk halk edebiyatı antolojisi olduğu da söylenebi­lir. Özellikle eserdeki atasözlerinin günümüze kadar geldiği yapılan bilimsel çalışmalarda ortaya konmuştur. Bu atasözlerinin birçoğu günümüz Türkçe-sinde aktif olarak kullanılmakta; söz varlığının kalıplaşmış sözler grubunda Türkçeyi zenginleştiren husus olarak değerlendirilmektedir.

Divanü Lügat-it-Türk'teki metinler; edebî değeri olan, cümleleri sağ­lam, kelimeleri itina ile seçilmiş, Türkün yaşayış tarzını, estetik zevkini, inancını, düşüncelerini bugüne taşımıştır.

AMAÇ

Bu çalışmanın amacı, XI. yüzyılda Araplara Türkçe öğretmek amacıyla kaleme alınmış Divanü Lügat-it Türk'te kullanılan metinlerin, kelime öğre­timinde Türkçenin kullanım örneklerini hangi ölçüde yansıttığını tespit etmektir.

YÖNTEM

Araştırmada nitel araştırma yöntemlerinden "doküman incelemesi" yöntemi kullanılmıştır. Doküman incelemesi, araştırılması hedeflenen olgu veya olgular hakkında bilgi içeren yazılı materyallerin analizini kapsar (Yıl­dırım ve Şimşek, 2006:187). Bu çalışmada Divanü Lügat-it-Türk, "tümeva-rımcı betimsel analiz" yöntemiyle incelenerek eserde kelime öğretimi ile ilgili stratejiler belirlenmiş ve bu stratejiler eserden alınan örneklerle açık­lanmıştır.

BULGULAR

Kaşgarlı, Araplara Türkçe öğretmek için kaleme aldığı eserine yaşayan Türkçeyi taşıdığını,"Türk dili ile Arap dilinin at başı beraber yürüdükleri bi­linsin diye Halil'in 'Kitabül'ayn'ında yaptığı gibi kullanılmakta olan kelimelerle bırakılmış bulunan kelimeleri bu kitapta birlikte yazmak, ara sıra, yüreğime doğar dururdu. Lâkin benim tuttuğum yol daha doğrudur çünkü bu yolda ke­limeleri bulmak daha kolaydır ve herkes bu yolu daha çok sever. Bunun içindir ki sözü kısa tutmak dileğiyle kullanılmayan kelimeleri bıraktım."(Atalay, 1992:7) ifadesiyle belirtirken divanın iletişime yönelik olduğunu ortaya koymaktadır. Bunu yaparken de Türkçenin kullanım örneklemelerinden faydalanmaktadır.

Günlük hayatın gerektirdiği dil yapılarının bilinmesi ve bunların hangi durumlarda nasıl kullanıldığının kavranması gerekir. Kaşgarlı bunu, keli­menin hangi cümle örgüsüyle ve hangi durumda kullanıldığını hedef dilin günlük kullanım örnekleriyle vermiştir:

ıçgındı:Ol kuşnı eligden ıçgındı = O, kuşu elinden kaçırdı. Nitekim "Yakadakı yalgagalı eligdeki ıçgınur savında dahi gelmiştir; "Yakadaki yalanır­ken eldeki kaybedilir." (Yakasındaki yemek döküntülerini yalamakla uğraşan kimse, elindeki çanak ve çanağa benzer şeyleri kaybeder.) denmektedir. Bu sav bir şeye ihtiyacı olan kimsenin önce elindekini koruması yolunda söylenir." Er ıçgındı = Adamcağız bir yere kendini tutamayarak yellendi ve bu yüzden utan­dı.(Atalalay, 1992: 253-254)

Yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi "ıçgındı" kelimesinin anlamı örnek­lemelerle kavratılmaya çalışılmakta; metinden hareketle kelimenin anlamı açıklanmaktadır. Kelimenin iki farklı anlam taşıdığı metin örnekleriyle su­nulmakta ve anlamın pekişmesi için dilin kalıplaşmış ifade şekillerinden biri olan atasözü örneği ile de pekiştirilmektedir. Konuşma dilinde en çok kul­lanılan söz kalıpları içerisinde kelimeyi göstermeyi tercih eden Kaşgarlı'nın atasözü örneklemelerini vermesinin bir sebebi de kelimeyi kültürel orta­mında tanıtabilmektir.

Devamını okumak için tıklayınız...

Osmanlı Dönemi İngilizlere Türkçe Öğretiminde Deyimler Ve Atasözlerinin Önemi

Atasözleri ve deyimler kültürümüzün dildeki tezahürü ve edebiyatımızdaki zengin ürünler olarak karşımıza çıkmaktadır. Üzerlerine yapılan onlarca araştırma ve Türkçe Öğretim Programlarında kendilerine ayrıca yer açılması bu anonim ürünlerin dilimiz açısından önemini gözler önüne sermektedir. Atasözleri ve deyimler sağlıklı kültür aktarımının olmazsa olmazı konumundadır. Bu çalışmada Osmanlı döneminde İngilizlere Türkçe öğretiminde atasözleri ve deyimlerden ne derece yararlanıldığı incelenmiştir. Bu nedenle Osmanlı döneminde İngilizlere Türkçe öğretmek amacıyla yazılmış kitapları kaynak olarak ele aldık.

1. Giriş

Teknolojinin gelişmesi ile büyük bir köy haline gelmiş olan modern dünyada yabancılara Türkçe öğretiminin öneminin de her zamankinden çok hissedildiği aşikârdır. Bu öneme binaen yapılacak çalışmalarda belli bir öğretim tekniği ve çeşitli öğretim yöntemlerinin kullanılması amaca ulaşılması açısından gereklidir. Bununla beraber öğretim sürecinde kültür aktarımına da ayrıca değinmek ve kültürel özelliklerimizi en doğru şekliyle anlatmak dil öğretiminin getirilerinden bir tanesidir.

Atasözleri ve deyimler; anlatımı etkili kılma, söyleneni açıkça, kolay, anlaşılır bir şekilde dile getirme ve bunları yazılı olarak ifade edebilme konusunda çok önemli etkilere sahiptir (Bulut, 2013). Dil öğretiminin sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için atasözleri ve deyimlerden de mümkün olduğunca yararlanmak gerekmektedir. Ancak bu şekilde dil öğretimi tamamlanmış olur.

Atasözleri için çeşitli tanımlar yapılmıştır; Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak söylenmiş ve halka mal olmuş, öğüt verici nitelikte söz, deme, mesel, sav, darbımesel (Tdk, 2014), Atalarımız tarafından uzun yaşam deneyimi sonucunda, bilgece birtakım öğüt verici düşüncelerin mahsulü, güzel ve özlü söyleyiş kalıplarına sahip, kesin yargılar bildiren, söyleyeni belli olmayan, anonim geleneksel sözlü kültür ürünleridir (Bulut, 2013). Deyim için ise, genellikle gerçek anlamından az çok ayrı, kendine özgü bir anlam taşıyan kalıplaşmış söz öbeği, tabir (Tdk, 2014) tanımı yapılır. Tüm bu tanımlara baktığımızda deyimler ve atasözlerinin kalıplaşmış oldukları, deneyimler sonucu halk tarafından ortaya çıkarıldıkları ve kültürümüzün bir parçası oldukları görülür.

Öğretim sürecinde kültür aktarımına da ayrıca değinmek ve kültürel özelliklerimizi en doğru şekliyle anlatmak dil öğretiminin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi açısından elzemdir.

Osmanlı döneminde yazılan İngilizlere Türkçe öğretim kitapları içerisinde en kaliteli ve kapsamlı olanlarının Redhouse'nin eserleri olduğu görülmektedir. Bunda Redhouse'nin ülkemizde uzun süre yaşayıp çalışması ve dilimize yeteri kadar aşina olması önemli bir etkendir. Redhouse, gerek lügatleriyle gerekse yabancılara Türkçe öğretmeyi hedefleyen eserleriyle Türk kültürü açısından önemli bir şahsiyettir. Onun bilhassa Türkçe-İngilizce lügatleriyle İngilizlere Türkçe öğretmek maksadıyla yazdığı Vade-Mecum ve OTL'ye, İngilizlere Türkçe öğretimi seti nazarıyla bakılabilir (Karagöl, 2011) Ayrıca karagöl (2011)'ün Redhouse'un Türkçe öğretimiyle ilgili tezinde Redhouse'nin Türkçe öğretimine katkıları ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır.

1.1.              Problem Durumu

Ülkeler arasındaki iletişimin son elli yılda hızla artması, ekonomi alanında yapılan anlaşmalar ve ülkemizin avrupada ve dünyada varlığını gösterme çabasının artması yabancılara Türkçe öğretiminin önemini daha da arttırmıştır. Bu durum devlet kurumları ve özel kuruluşların bu konudaki çalışmalarını hızlandırmalarını sağlamıştır. Bu çalışmalar, Türk dilinin özelliklerini, yapısını gözeten ve bunlara uygun, Türk kültürünün de sağlıklı aktarımını sağlayacak materyallerin hazırlanmasının gerekliliğini gözler önüne sermiştir (Akpınar, 2010). Hazırlanacak materyallerde göz ardı edilmemesi gereken maddelerden biri de atasözü ve deyimlerin kullanımıdır. Bu çalışmada Osmanlı döneminde yazılan İngilizlere Türkçe öğretim kitaplarında atasözleri ve deyimlerden ne derece yararlanıldığını tespit etmeyi amaçlanmıştır.

1) Osmanlı Dönemi İngilizlere Türkçe Öğretiminde Kullanılan Atasözleri

a.       Anton Tien'in "Turkish Grammar" adlı eserinde kullanılan atasözleri dilin kemiği yok (s. 365)

dost bin ise azdır, düşman bir ise çoktur (s. 365) ummadığın taş baş yarar (s. 365) it iti ısırmaz (s. 365)

iki kaptan bir gemiyi batırır (s. 365)

ayağını yorganına göre uzat (s. 365)

gülü seven dikenine katlanır (s. 366)

akıllı düşman akılsız dosttan hayırlıdır (s. 366)

doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar (s. 366)

at ölür meydan (nalı) kalır, yiğit ölür şan (namı) kalır (s. 366)

kendi düşen ağlamaz (s. 366)

ayıpsız yar arayan (dost isteyen), yarsız (dostsuz) kalır (s. 367)

el elin aynasıdır (s. 367)

bal bal demekle ağız tatlanmaz (s. 367)

bahşiş (beleş) atın dişine (yaşına) bakılmaz (s. 367)

hastaya döşek sorulmaz (s. 367)

doğru söz acıdır (s. 367)

dost (akraba) ile ye, iç, alışveriş etme (s. 367)

gözden ırak olan gönülden de ırak olur (s. 367)

adam adamı bir kere aldatır (s. 367)

ne verirsen elinle o gider seninle (s. 369)

herkes kendi ayıbını bilmez (s. 369)

eğri oturup doğru konuşalım(s. 370)

bugünkü tavuk yarınki kazdan iyidir (s. 370)

kâr, zararın kardeşidir (ortağıdır) (s. 371)

çok bilen (söyleyen) çok yanılır (s. 371)

komşunun tavuğu, komşuya kaz görünür (karısı kız görünür) (s. 371)

cefayı çekmeyen sefanın kadrini bilmez (s. 371)

Devamını okumak için tıklayınız...

Türk Dili Tarihinin Eğitiminde Arapça Eski Kaynakların Önemi

Türk  dili dünyanın en güzel ve gelişmiş dili olarak Orta Doğu ve Avrupa’da yaşayan halkların diline büyük etki yapmıştır. Bu etki ortaçağın Latin dili değerlerinden Arap dilinde de duyulmaktadır. Görebildiğimiz Arap kaynaklarından (VIII.-XIII. yüzyıllar) Türk dilinden geçmiş olduğu besbelli olan onlarca sözlük bulunmaktadır. Sami dilinde mensup olan Arap dili kendi dil kuralınca Türkçe kökenli sözcükleri fonetik ve morfolojik bakımından benimsemiş ve Türkçe kökenli sözcükler Arapça’nın gramerine uymak zorunda kalmıştır.

Cahiz'in “El-Risale”, İbn ebd Rebbihi’nin “Ukd-ul-ferid”, Munavi'nin “Feyizül gadir”, Yezid bin Meyzed’in “Tefdil” ve Muhemmed bin Sehm’in “Tarih” kitaplarında rastladığımız Türkçe akrabalık terimlerini işbu yazıda açıklamağa çaba göstermekteyiz. Örneğin, Munavi söz konusu kitabında Türklere dair yazdığı sayfalardan birinde şöyle anlatır: Ve iza edreketulimra’atu indehum ihtarat men Eradat min rical ve tereket taetu Ebvabiha (Kız çocukları dünya evine girmek yaşına varınca istedikleri erkeği seçerek babalarını terk ederler). Arapça “ebiha” yerine Türkçe “baba” sözcüğünü kullanmış Munavi, “baba” sözünün çoğul şeklini “babalar” Arap usuli ile yapmıştır: baba “Ebvah”. Söz konusu kitapta “kardeş, yegen, bibi, bacı” gibi sözcükler de işlenmiştir. Mesudi “Acaib-il-dünya” kitabında şöyle yazmıştır: Fe emma-t-Türk hum eheviyehum-l ekber yekulu lehu adabik” (Türkler büyük kardeşlerine ağabik (abi) derler).

Mesudi’nin “Kitab-il-mesalik ve-l-memalik” eserinde de Türk diline dair değerli notlar var.

Cahis “El-risale” eserinde, eski Arap tarihçilerine dayanarak şu ifadeyi yazmıştır: “Fi biladi el çibalüt Türk Fehuve-l-çebel-ul-ezim elel-ard” (Türk dağı memleketler içinde ve yeryüzünde en yüce dağdır).

Kanımızca, yüce Türk milleti yüce dağlardan da yücedir ve Ortaçağ döneminden günümüze kadar bu yücelik artarak süregelmektedir. Arap dilinde mevcut olan Türk sözcüklerinin her birinin bir özel tarihi, alınma nedeni ve amacı vardır.

Türklerin Arap memleketlerine sel gibi akını XI yüzyılın ilk yıllarında başlar. Türkler ilk önce Horasan’ı tuttuktan sonra İran ve Suriye’yi de ele geçirdiler. 1055’inci yılda Tuğrul Bey Bağdat’ı fethediyor. Selçuklular daha sonra 1076’ncı yılda Şam’ı aldılar. Ali Vafil 1950 yılında Kahire’de basılmış “Fıkh ellüğe” kitabında yazıyor: Selçuklar İslam şarkında önemli Müslüman memleketlerini merkezleştiren en kudretli sülale olmuştur. Selçuklular döneminde ilim ve edebiyat gelişerek Nasir Hosrof, Anveri, Muizzi, Sanan, Attar, Ravendi, Gazali, Gamiri gibi bilgin ve edipleri ortaya çıkarmıştı. Nizamülmülk’ün Bağdat, Belh, Nişapur, Herat ve İsfahan’da yaptırdığı büyük Nizamiyye medreseleri de böyle bilginlerin yetiştirilmesinde büyük etki sağlamıştır.

İbn el Esir “Et tarih el bahir fid daule el Atabekiye bil Mausil” eserinde not olarak şöyle yazıyor: “Türkler’in Araplara etkisi yalnızca dil bakımından değildi. Arapların tüm tavırları, düşünce ve zevkleri de Türkleşiyordu. Mesela, bazı Abbasi halifeleri törenlerde Türk elbiseleri giyermişler, hatta halife Mustancit’in gayet güzel Türkçesi varmış.”

Türklerin yetiştirdiği yüzlerce filozof, doktor, matematik bilgini, tarihçi ve şairi Araplar için Arap dilinde belirsiz sayıda kitaplar yazmışlardır. Selçuk hanedanlığının oluşundan ve İslam egemenliğinin Türklerin eline geçmesinden sonra Türk dilinin önemi daha da artar. Mahmut Kaşgari’nin “Divani-lügat-it-Türk”ü, Sultan Veled’in “Veledname”si, Yunus Emrenin “Güldeste”si bunlara örnektir.

Rus bilgini Oda-Vasilyeva “Arap memleketlerinde dil problemi hakkında” eserinde gösteriyor ki, Türkler Arabistan’ı ele geçirdikten sonra Arap dili Türk diline oranla giderek kendi otoritesini kaybetmeye başlamıştır. Arap yazı dili yalnızca diyanet işlerinde ve medreselerde geçerliğini muhafaza edebilmiştir. Türk yazı dili, Arap halk konuşma diline geçiyor ve sözlüklerin malı oluyordu. Araplar hiçbir zorluk, tehdit, korku olmaksızın Türk dilini öğrenmeye çaba gösteriyorlardı. Türk dilinin güzelliği onları hayran ediyordu.

Araplara ait olan halk deyimlerinde, ata sözlerinde Türkçe sözlerinin kullanılmasının tarihçesini belirtmek imkansız olsa da, tahminen bu tarih XIII. yüzyıldan daha önceye ait olacaktır. Al Şeyh Celal el Henefi “El Emsal el Bağdadiye” adlı kitabında eski Arapların deyimlerinde kullanılmış Türkçe sözlere şunları örnek veriyor:

İza sare şeşelik indel-kelb semmet avav ağa (İşin köpekten keçirse, ona hav-hav ağa de),

İştegel bi berat vehesebel bettalet (Para kazan ve onu kahramanlık hesap et),

El dinsiz yüride lehul-imansizeh (Dinsiz korkusu imansızdandır) vs.

Örneklerde kullanılan ağa, bettal sözcükleri Türkçe sözcüklerdir.

Ağa sözcüğünün çağdaş Türkçe’de çeşitli anlamları var. Türlü fonetik varyantlarda kullanılabilir: ağa-aka-akka-eke-yeke vb. Çağdaş Azeri Türkçe’sinde ağa sözü ile ilgili özel adlar da mevcuttur. Ağa adı ile hanımların ve erkeklerin adlarının adlanmasına örnekler verelim:

Ağahan-büyük han; ağadayı-büyükamca; ağabacı-abla; ağadadaş-büyük kardeş; ağabeyim-büyükhanım vs.

Ağa köy muhtarına, büyük nüfuzu olan kimseye de denir. Mesela: “Ben kendi keyfimin ağasıyım.”

Arap dilinde kullanılmış “dinsiz ve imansız” sözcüklerinin ekleri Türk kökenlidir.

İbrahim Enis “Min esrar el Luga’ kitabında dil alıntılarını yansılamaya benzetmiştir. Dil alıntılarına ayrı zamanda ferd olarak ayrı-ayrı adamlar ve tüm halk katılmış olur. Genel olarak, bir dilden yabancı bir dile sözcüklerin geçmesinin nedenlerini dilciler çeşitli olaylarla ilişkilendiriyorlar. Politik, coğrafi, ekonomik, askeri durum bu olayların en önemlilerindendir. Sadece şunu da unutmayalım ki, alıntı sözcükler ihtiyaç yüzünden de öteki dile geçebilir, örneğin, VIII-XIV. yüzyıllarda (XV-XX. yüzyıllarda ise daha fazla).

Araplar Türkçe sözcükleri kendi dillerine ihtiyaç yüzünden almışlardı, oysa onların da “hakan, yatağan, onbaşı, çavuş, sancak, bey, bucak” gibi sözcükleri kullanması gerekiyordu.

VIII-IX. yüzyılın tarihçileri Teberi, İbn Haukel gibi tarihçilerin kendi kitaplarında ve XI. yüzyılın Ön Asya Selçuklularının el yazılarında “uluk, toğrultekin, alp, çabuga” gibi Türk sözlerine rastlamak mümkündür. XIII yüzyılda yaşamış İbn el Esir Türk-Moğol hücumunu tasvir ederken “çetir, çadır” sözünü kullanmıştır. İbn Battute kitaplarında “hatun,  hanım” sözlerini sık sık kullanmıştır.

Hilafet döneminde Türklerin saray ve orduda önemli görevlerinde bulunmaları Arap memleketlerinde Türk dilinin derin kök atmasına neden olmuştur. XIII yüzyılda Abbasi hilafeti kesinlikle çöktükten sonra Türklerin Araplar arasında hakimiyeti artmıştır. Bu dönemde Arap yazılarında “alay, ordu, süngü, fişenk, bayrak, bölük” gibi askeri terimler kullanmaya başlamıştır. Rus Dilcisi B.Gördlevski 1932’inci yılda eski Sovyetler Birliği’nde yayımlanmış “Türk dilinin Arap diline etkisi” adlı makalesinde “Türk sülalerinin egemenliğinde bulunan arazilerde Türklerin yönetim kurulu mevcut olduğundan dolayı böyle bölgelerindeki Araplar kendi konuşmalarında sık sık Türk sözleri kullanıyorlardı.” Demiştir. Örneğin, elçi, ulak, çapar, yedek, konak, yeni gibi sözler Arapların o zaman kullandıkları Türkçe sözcüklerdendir. Sözlüklerde adı geçen sözcükler aynı zamanda Arapça anlamları ile beraber verilmiştir.

Mesala: mebeliğu bursa, yani beşir (Çapar sözlüğünü Araplar “capar” şeklinde kullanmışlar, bildiğimiz gibi, Arap dilinde “ç” sesi yoktur. Adı geçen sözlüğü sözlükte böyle açıklamışlar: çapar-haberi ileten, yani haberci);

İlçi-mumessilu dauletin inde döleti uhra (Elçi-bir döletin öteki bir dövlette temsilcisi)

Sultan Mehmet Sani’nin (II. Mehmet) zamanında  Türklerin devlete tam sahipliği, hilafet ordularında Türklerin daha fazla bulunması Arap diline Türkçe sözcüklerinin geçmesini daha da hızlandırıyordu.

Bu dönemde Arap dilinde Türkçe yiyecek, giyecek adları da geniş şekilde kullanılmıştır. Mesela, bastırma, dolma , kazan. Gündelik hayatta bazı sözlükler Türk dilinden Arap diline geçmiş sözcükler kitaplara bile etki yapmıştır.

Mesela:

Torba, yatak, boya, yaşmak, aher, araba, tamga, başlık, ekinci, biçim vs.

Arap diline geçmiş Türkçe sözcüklerin morfolojik açıdan çoğu ad grubu sözlerdir, fakat eylem, belirteç, sayı ve sıfatlara da rastlanıyor. Mesela; şimdi, yavaş, başka, buyur vs. ilgi çeken örnekler içinde ortaçağ Arap dilinde Türk kökenli eklerin de kullanılmasıdır. Daha sık sık kullanılan ek ise “-ci” ve “-lık” ekleridir.

Türk dilinde de “ci” eki çok kullanıldığından Arap dilinde bu eke daha sık rastlıyoruz.

Mesela:            aşçı, arabacı, yesirci. Not olarak söyleyim ki, çağdaş Türkçe’de “yesirci” sözü kullanılmaktadır. Eskide “yesirci” esirleri satan adama derlerdi.

VIII-XIII. yüzyıllarda geniş yayılmış Türk eklerinden biri “-lik” eki olmuştur. Mesela: Şenlik, beşlik, beylik , selamlık, çiftlik.

Arap yazılarında bazı hallerde “altılık ve altmışlık” sözleri “tilek ve timişlik” şeklinde verilmiştir. Böyle bir yanlışlığın nedeni “altı ve altmış” sayılarının söz kökünde mevcut olan “al” hisseciğini kimi Arap katipleri Arap dilindeki “al” propozisyonu gibi kabul edildiğine bağlı olduğunu sanıyoruz.

Kaynaklarda bileşik sözlüklerin etimolojisinde Türkçe sözcüklere rastlıyoruz. “Baş” sözünün yardımı ile Arapça’da çeşitli sözler bulunmaktadır. Mesela: baş katip, baş çavuş, subaşı vs.

Arapça’ya geçmiş Türk sözlerinde ses bilimsel bakımdan değişmeler olmuştur. Burada başlıca olarak dikkatimizi üç nokta çekiyor:

  1. Türkçe ünsüzlerinin Arap dilinde ifadesi;
  2. Türkçe ünlülerinin Arap dilinde ifadesi;
  3. Türköe sözcüklerde ses bilimsel olayların mevcutluğu.

Türk dilindeki “ç, j, g, p” ünsüzleri Arapça’da olmadığından adı geçen ünsüzler Arapça’da fonetik kuralına uyarak “c, z, ş ve b” ünsüzleriyle ifade olunuyor.

Bunlar hakkında İbn Mühenna “Hilye el insan vel-hilye el lisan” eserinde, Zemahşeri “Mukaddemet el-edep”, Melioransky “Arap fildogu Türk dili hakkında” kitaplarında yazmışlardır. Bu bakımdan M.Kaşgari’nin “Divanı-lugat-it-Türk”eseri daha önemlidir. Adı geçen bilgin Arap ve Türk dillerine dair birkaç fonetik kural ve olaylar hakkında zengin ve çağdaş dilcilik ilmi için önemli sorulardan bahsetmiştir. Şahabeddin Ahmet et Haffaci “Sefaul Celil fi ma fi kelam el Arap min ed dahil” adlı kitabında Türk dilinde mevcut olan “ç, p, g” ünsüzlerinin Arapça verilecek şekillerinden bahsetmiştir. İbrahim Enis “Min essar el luga” eserinde Türkçe’de olan “p” ünsüzünün yerine göre “b”,  “f” , “v”  ünsüzleri ile yazıldığını kaydediyor.

Arap dilinde “g” ünsüzü olmadığından bu sessiz “c” ve “k” harfleriyle yazılmıştır. Mesela: karagöz-karakuz, vergi-virku, gözçü-kuzcu vs. Türk diline özgü olan “sağır nun” olarak adlanan “n” ünsüzünün  Arapça’da yansıtılmasında bir çok zorluklar mevcuttur. Mahmut Kaşgari kendi kitaplarında yazmıştır ki, “nuni seğirin” telaffuzu Türk olmayanlar için gayet güçtür. Araplar, adı geçen ünsüzü kendi dillerinde “nk” ünsüzü ile ifade etmişlerdir. Mesela: yeni-yenki, domuz-tunkuz vs.

Arap ve Türk dillerinde aşağı yukarı benzer ünsüzler de mevcuttur. Onların Arap dilinde verilmesinde de bir o kadar aykırılıklar vardır. Çeşitli fonetik kurallara ait olan Türk ve Arap dilleri kendi gramerlerine uygun biçimde yabancı sözcükleri benimserler. Türk dilinden Arap diline geçmiş sözlükler Arap dilinin etkisiyle değişmiş, farklılaşmış ve sesiz benzeşmesine uğramıştır. Benzer ünsüzler arasında ise az değişiklikler olmuştur. Mesela: “b” ünsüzü arasında fark olmadığı için ünsüzler aynı şekilde yansıtılmıştır: Boya-buya, tabur-tabur, araba-erebe vs.

Türk dilinde ise “t” ünsüzü, dil-diş, sert ünsüz olarak belirlenmiştir. Arap dilinde ise “t” ünsüzü iki çeşittir. Bu yüzden terkibinde “t” ünsüzü olan Türkçe sözlerin Arap dilinde verilmesinde belli bir kural var. “T” ünsüzü Arap dilinde uzun ünlüden önde gelirse kalın telaffuz edilen “t” şeklinde yazılır. Mesela: takım-takım, tozluk-tuzluktuz-tuz vs. Sonor ünsüzlerle gelen “t” ünsüzü Arap dilinde genel olarak sert, arkadamak “t” ünsüzü ile yansıtılmıştır. Örneğin: yatak-yetekdolma-tulmaturşu-turşutatlı-talı vs. Kimi hallerde “t” sesi “d” sesi ile de verilmiştir. Mesela: toğan-duğan, tan-dan vs.

Arap ve Türk dillerinde olan “c” ünsüzü de aynı şekilde telaffuz ediliyor: ocak-vucak, sancak-sancak, sac-sac vs. Aynı sözleri “g” ve “k” ünsüzleri hakkında da demek mümkündür. Mesela:yoğurt-yuğurtboğaz-buğaz,  tamğa-tamğa vs.

Arap kaynaklarında diğer ünsüzlerin yayılışında belli benzerlik veya aykırılıklar mevcuttur. Onların birkaçını örnek olarak şu şekilde verebiliriz: hatun-xatun, kışlak-kişlak, kazik-hazik, köprü-kubra, şimdi-şindi, yasak-yesek vs.

Türkçe alıntılarda mevcut olan ünlülerin yazılışında da çeşitli aykırılıklar görünüyor. Mesela, Türk dilinde mevcut olan yuvarlak “o” sesi Arap dilinde yoktur. Bu nedenle terkibinde “o” sesi olan Türk sözleri Arap kaynaklarında “u” ünlüsü ile veriliyor. Mesela : ordu-urdu, oda-uda, oçak-vuçak, onbaşı-unbaşı vs.

Arap dilinde bazı sesbilimsel olaylar mevcuttur ve bu olaylar Arap diline geçmiş Türkçe sözcüklerde de gözüküyor. Mesela, Arap diline geçmiş Türkçe sözlerin bir kısmında uzun “a” ünlüsünden önde gelen “g”,“k” sessizi kimi hallerde kullanılmıyor. Mesela: kazma-azma, karagöz-karakuz-aracuz vs. Bazı iki heceli Türk sözleri Arap diline bir heceli sözcük gibi geçmiştir. Mesela: Türk dilinde “kesim” sözü kullanılır. “Kesim” sözü “kesmek” soyundandır. Arap dilinde “kesim” sözü “kısm” sözü şeklinde kullanılmıştır. Not olarak söyleyelim ki, kesim-kısm sözü Arapça’da sık sık kullanılır. Mesela: taksim, kesmet, kasım vs.

Arap kaynaklarında rastladığımız bazı Türkçe kökenli sözcüklerde ses değişmesi olayı mevcuttur. Mesela: şalvar-şirval, kurultay-kurlutay vs.

Bugün çağdaş Türkçe’de gayet çok kullanılan “örnek” sözü Arap dilinde “urnik”, çoğul şekli ise “eranik” biçiminde işlenmiştir. Şaşkın sözünün “şaşmak” eyleminden olduğu bellidir. Türk dilindeki “şaşgın” sözü Arap dilinde “aşkın-eşkin” şeklini almıştır. “Eşkin” sözü sonraları Arap dilinde hızlı yürüyen at; “kaçkın adam” anlamı ifade etmiştir.

Arapça’da kullanılan “başat” sözcüğü Türkçe’deki “baş” sözcüğünün çoğul biçimidir ve anlamı “önder, başkan”dır. Ortaçağ döneminde Arap kaynaklarında tespit olunmuş Türkçe sözler şimdiye kadar kendi araştırıcılarını beklemektedir.

Türk dilinden Arap diline geçmiş sözlerin bir kısmı Arap dilinde oldukça  yayılmıştır. Mesela: Çelebi-şelebi. Çelebi-eskiden, Mevlevi büyüklerine verilen sıfat; eski dilde bay yerine kullanılan unvan; görgülü, kibar erkek anlamlarında kullanılmıştır. Çanta-Şanta (çoğul şekli-şunat); -çanta- çağdaş Türk dilinde kösele deri, bez, plastik veya tahtadan yapılan, büyüklüğüne göre para, evrak, eşya taşımak için kullanılan kaptır. Bu anlamlardan başka Arap dilinde başka anlamlar da bildirmektedir. Mesela: Şantatul esap-doktor çantası; şantatul sirç-eyer (at) çantası; şantatul ceraye-paraşüt çantası. Çorba-şurba; Arap dilinde şurba sözünü böyle açıklamışlar: Teami mai miner-ruzi au edese au hezer uutibuh bil lehmin au bi semeni (Pirinç veya mercimek veya sebzenin et ve yağla bir yerde pişirilmesinden yapılan yemek). Kimi bilginler çorbanın-şorba şeklinde Fars dilinden geçtiğini söylese de, biz adı geçen sözün Türk kökenli olduğuna ve Arap diline Türklerce geçirildiğine kesinlikle inanıyoruz.

Arap dilinde olan eski kaynaklarda rastladığımız Türk kökenli sözcüklerden biri de “karakul” (bekçi) sözüdür. Bu sözün yazılmasında çeşitli yazım şekli mevcuttur: karakul, kerakul.

Bilindiği gibi “karavul” sözü bileşik sözdür ve kara-kul kısımlarından mürekkeptir. Adı geçen sözcük Türk dilinden aynı zamanda Fars, Rus ve birkaç Avrupa diline de geçmiştir.

Böyle söyleyebiliriz ki, Abbasiler dönemine ait Arap kaynaklarında rastladığımız Türkçe sözler Araplarla Türklerin kültürel, politik ve ticari ilişkilerinin sonucudur; aslında bu ilişkiler çok eskiden de mevcut olmuştur ve adı geçen bağlantıları Arap ve Türk dillerinin sözlüklerinde yansıtan çok sayıda kelime sübut etmektedir.

Türk dilinin Arap diline en kuvvetli etkisi Türklerin Arap memleketlerinde bulundukları döneme, özellikle Osmanlı dönemine aittir. Türkçe sözler Arap diline yazılı ve konuşma usulü ile geçmiştir. Arapça’ya geçmiş Türkçe sözcükler türlü değişikliklere uğramıştır. Türk diline has olan “ü, ö, e” ünlüleri, “p, ç, j, g” ünsüzleri Arapça’nın benzer ünsüzleri ve ünlüleri ile değiştirilmiştir.

Arap ve Türk dillerinde mevcut olan fonetik olaylar sonucunda birkaç bileşik Türkçe sözcük Arap diline basit sözcük şeklinde geçmiştir. Arap diline geçmiş Türkçe sözcüklerinin bir kısmı yerli lehçelerde kullanılır, ama yazı dilinde tespit olunmamıştır.

Bir kısım sözcük ise yazılı dile geçmiştir ve çağdaş Arap dilinde de kullanılmaktadır. Türk dilinin etkisi Arap yazı dilinden daha çok lehçelerine olmuştur. Kimi Türkçe kökenli sözlerin bazıları Arap dilinde tanınmayacak kadar değiştiğinden onların şimdi Arap sözcük olmadığını söylemek gayet zor iştir. Mesela: Keyz-kızmak (öfkelenmek), zeyk-sıkmak (boğmak), kısım-kesim (bölüm), keb-kap (kapamak) vs.

Bu biçimden olan sözcüklerin araştırılması, onların geçme yollarını belirlemek, linguistik açıdan değerlendirmek Türk ve Arap ulusunun, dilinin, edebiyatının, tarih ve gelişmesinin öğrenilmesinde özel önem taşıdığından onların incelenmesi bilimsel bakımdan kaçınılmazdır.

KAYNAKÇA

  1. Atalay B. Arapça ile Türkçe’nin karşılaştırılması, İst., 1954
  2. Gordlevskiy V. Türkçe’nin Arap diline etkisi. L., 1932, K.(Rusça).
  3. Toylar B. Arabic words in English. London, 1934.
  4. İbrahim E. Min esrari el Luga. Kahire, 1958.
  5. Ibn el Esir. Et tarih el bahir fid daule el Atabikirye, Kahire, 1903.
  6. Ibn Muhenna Cemaleddin. Hilye el insan vel hilye el Lisan, Bağdat, 1900.
  7. Ibn Mensur el Cevaligi. El muereb min el kelam el ecemi ela huruf el mucem. Kahire, 1365 (h).
  8. Mustafa Maragai. Hidayetul-talib ile kavaid-l-luga el erebiyye, Leyden, 1901.
  9. Mahmud Kaşgari. Divani-Luğat-it-Türk. Bağdat, 1333 (h).

10.  Murib Ali Abdurrahim. Tarih el-arap vel muslimin. Bağdat, 1959.


Azerbaycan, Bakü Devlet Üniversitesi - Ramazan SIRACOĞLU

 

Türk-Gürcü Etkileşiminin Dil-Kültür Alanlarına Yansımaları Ve Bunun Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretimindeki Önemi

  21. yy iletişimin önceki çağlara oranla daha fazla ön plana çıktığı bir devirdir. İnsanlar, beden dili, işaret dili gibi kanallarla da iletişim kurmalarına rağmen te­mel dil becerileri, iletişimin en önemli köprüsü olarak güncelliğini korumaktadır. Bu dil becerileri teknoloji ve bilişim çağı olan günümüzde günlük hayatta ol­duğu kadar telefon, televizyon ve internet gibi elekt­ronik ortamlarda da kullanılmaktadır. Bu teknolojik imkânlar dolayısıyla dünyanın uzak coğrafyalarındaki bireyler, kolaylıkla haberleşebilmektedir. Bu imkânlar, gün geçtikçe her birey için yabancı dil öğrenme ihtiya­cını da beraberinde getirmektedir. Bu durum aslında evrenselleşmenin hem gereği hem de sonucudur. Fre-deric Jameson'a göre: "Küreselleşme, bir dünya pazarı ufkunun yanı sıra dünyadaki iletişimin muazzam öl­çekte genişlemesi duygusunu da ifade eder. Bu ikisi de modernitenin ilk dönemlerinden çok daha fazla elle tutulur ve dolaysız hâle gelmiştir." Çünkü yabancı dil, günümüzde sadece ticaret, turizm ve diplomatik ilişki­ler için bir araç değil; milletlerin ayakta kalmaları için bir temeldir.

Ülkelerin diğer ülkelere kendi dilini öğretebil-meleri ve kültürünü tanıtabilmeleri için öncelikle bir eğitim politikası oluşturmaları gerekir. Güçlü devletle­re ve en çok kullanılan dillere bakıldığında ekonomik güç ile paralel ilerleyen eğitim politikasını fark etmek mümkündür. Nitekim Amerika Birleşik Devletle­ri, bunun zirve örneğidir. "(...) Eğitim piyasasında ABD' nin lider konumu, Avrupa ulusötesi şirketlerine eğitim pazarını kaybetme korkusu yaşatmıştır. Avru­pa ulusötesi şirketleri, eğitim hizmetlerinin yetersiz kalması, eğitim sisteminin esnek olmaması ve kamu eğitim sisteminin bürokrasi nedeniyle iyi işlememesi konularını gündeme getirerek eğitim pazarını kay­betmemek için AB karar organlarına baskı yapmaya başlamıştır" (Algan, 2011: 43). Avrupa'da yaşanan bu kriz ve endişe doğrultusunda Avrupa'nın eğitim ve kültür programlarını oluşturan Avrupa Konseyi, ABD'nin eğitimli, çağdaş ve uluslararası ilişkiler viz­yonu geniş insan profiline karşılık en az iki yabancı dil bilen, farklı kültürleri öğrenmeye istekli, öğretim sürecinin değerlendirilmesine bizzat katılan ve eğiti­mini ömür boyu sürdüren insan profilini oluşturma çabası içine girmiş; bu profili de "çok dilli ve çok kül­türlü" şeklinde tanımlamıştır. Bu insan profiline erişe­bilmek için ise Avrupa Konseyi Modern Diller Bölü­mü, Kültürel İş Birliği Konseyi'nin de desteğini alarak "Diller İçin Avrupa Ortak Başvuru Metni (Common European Framework)"ni hazırlamıştır. T.C. Millî Eğitim Bakanlığı Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünün 2009/34 sayılı genelgesinde de belirtildiği üzere Kon­sey, 2000'de Polonya/ Cracow'da düzenlenen Eğitim Bakanları Daimî Konferansı'ndan itibaren bu metnin uygulamasını başlatmıştır. Bu metin ile Konsey'e üye ülkeler arasında iletişim ve kültürel zenginliği arttırma ve dil eğitiminde öğrenme, öğretme ve değerlendir­me alanlarına standart getirme amaçlanmıştır. Bahsi geçen amaçlara erişebilmek için ise Konsey'in hazır­ladığı Sokrates, Leonardo Da Vinci, Grundtvig gibi programlar üye ülkelerde uygulanmaktadır. 5 Mayıs 1949'da Fransa/ Strasbourg'ta kurulan Konsey'e aynı yıl üye olan Türkiye ise Konsey'in eğitim ve kültür alanındaki değişikliklerini T.C. Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı aracılığıyla kendi eğitim sistemine uyarlamaktadır.

Günümüzde çok geniş bir coğrafyada, iki yüz yir­mi milyondan fazla insanın ana dili olarak konuştuğu Türkçe, 1980'de UNESCO tarafından en çok konu­şulan diller sıralamasında 5. dil kabul edilmiştir. Kül­tür, devlet ve bilim dili olan Türkçenin resmî alanı ise özellikle 1991'de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Bir­liği (SSCB)'nin dağılmasıyla bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleriyle olmuştur. Bugün Türkçe, Tür­kiye, K.K.T.C., Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan veÖzbekistan'ın yanı sıra Kosava'da da resmî dildir. Ayrıca çeşitli sebeplerden dolayı 19. yüz­yılda Anadolu'dan Fransa'ya başlayan; 1950'li yıllarda Almanya'ya; sonrasında Hollanda, İtalya, İsveç, İngilte­re, Avustralya, Kanada ve ABD gibi ülkelere olan göçler neticesinde Türkçenin kullanım alanı birçok uzak coğ­rafyaya erişmiştir. Türkçe sadece göçler ve politik deği­şimler sonucunda değil; yabancı üniversitelerin Türko­loji bölümlerinde de yıllardır akademik varlığını devam ettirmektedir. Günümüzde ise Türkçe, Bosna-Hersek ve Gürcistan'da resmî müfredata girerek seçmeli yabancı dil olarak öğretilmektedir. Özellikle 05.05.2007 tarihli ve 5653 sayılı kanunla kurulmuş Yunus Emre Vakfına bağlı olarak hizmet veren Yunus Emre Enstitüsü, Bal­kanlardan Avrupa'ya; Arap Yarımadasından Kafkasya, Orta Asya ve Uzak Doğuya kadar birçok ülkede açtığı kültür merkezleri ve üniversitelerle imzaladığı iş birliği protokolleriyle Türkçenin yabancı dil olarak kullanım alanını genişleten ve buna ivme kazandıran en önemli kurum olarak karşımızdadır.

8. yüzyıldan 21. yüzyıla kadar Türkçe, birçok dil ile etkileşim hâlinde bulunmuştur. Bu bağlamda Türk­çe Verintiler Sözlüğü incelendiğinde Türkçenin Çince, Farsça, Urduca, Arapça, Rusça, Ukraynca, Ermenice, Macarca, Fince, Romence, Bulgarca, Sırp-Hırvatça, Lehçe, Çekçe, İtalyanca, Arnavutça, Makedonca ve Yunanca ile etkileşimi göze çarpmaktadır. Türkçe kimi zaman bu dillere kelime, deyim ve atasözü verirken kimi zaman da onlardan kelime almıştır. Ancak bura­da dikkat edilmesi gereken bir husus var ki Türkçenin bahsi geçen dillerle etkileşimi tesadüf değildir. Türk devletlerinin kurulduğu coğrafyalara bakıldığında göç, iskân, savaş, ticaret, turizm ve bilim gibi çeşitli sebep­lerle iletişim hâlinde bulunduğu milletlerin dilleridir. Bu milletlerden biri de şüphesiz ki Gürcülerdir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin kuzeydoğusunda yer alan ve sınır komşusu olan Gürcistan ile ilişkiler aslında çok eski zamanlara dayanmaktadır. Bu çalışmanın amacı da ilişkileri çok uzun bir geçmişe dayanan bu iki toplumun ortak ve benzer yönlerini, mümkün olduğu kadar, or­taya koymaktır. 27 Nisan 1999'da Avrupa Konseyi'ne katılan Gürcistan ile çok daha önce Konsey'e katılmış Türkiye arasında bu tür ortak ve benzer çalışmaların keşfi önemlidir. Böylece hem Konsey'in toplumların birbirini daha iyi tanıması, kültürel zenginliğin arttı­rılması ve dostluk ilişkilerin devam etmesi yönündeki amacına hem de Türkçenin yabancı dil olarak öğreti­minde hedef kitlenin Türkçe ve Türk kültürüne yönelik farkındalığına katkı sağlanacaktır.

Gürcistan'da Türk Edebiyatı ve Türkçe üzeri­ne akademik çalışmalar, 1900'lü yıllarda başlamıştır. "1919 yılında ünlü bilim adamı İvane Cavahişvili'nin önderliğiyle Tiflis Devlet Üniversitesi kurulunca he­men burada Filoloji (Dil-Edebiyat) fakültesinde Os­manlıca derslerini öğretmek için hocalar davet edil­mişti. 1933'te adı geçen üniversitede Doğu ve Kafkas Dilleri kürsüsü oluşturuldu. Sonra bu birimden Tür­koloji kürsüsü ayrıldı ve kürsünün ilk başkanı ünlü Türkolog Sergi Cikia atandı.(.)Üniversitedeki Tür­koloji kürsüsünün yanı sıra 1960 yılında Gürcistan Bilimler Akademisi Giorgi Tsereteli Doğu Bilimleri Enstitüsü bünyesinde de Türkoloji bölümü oluştu­rulmuştur. Üniversitedeki kürsü faaliyetinde daha çok Türkçe öğretimine, Akademideki bölüm ise daha çok Türklük Bilimi yönünde bilimsel araştırmalara ağırlık vermiştir ve vermektedir" (Gocayeva-Memmedova, 2009: 1). "Günümüz Gürcistan'ında Türk edebiyatı genellikle üniversitelerin Türkoloji bölümlerinde ve Doğu Bilimlerinde bağımsız dersler olarak okutul­maktadır. Üniversitelerde bağımsız Türk Dili ve Ede­biyatı Bölümleri bulunmamaktadır.(.)Gürcü üni­versitelerinden Tiflis İ. Cavahişvili Devlet Üniversitesi, Uluslararası Karadeniz Üniversitesi (yüksek lisans ve doktora düzeyinde), İlia Çavçavadze Devlet Üniversi­tesi, Suhumi Devlet Üniversitesi, Kutaysi Akaki Tsere-teli Devlet Üniversitesi, Özgür Üniversite, Akhaltsikhe Devlet Eğitim Üniversitesi ve Batum Şota Rustaveli Devlet Üniversitesi gibi kurumlarda Türk edebiyatı üzerine (bu daha ziyade Türkoloji, Beşerî-Sosyal Bi­limler Fakültesi veya Bölümünde) veya dolaylı (Doğu Bilimler ve Türkiye Çalışmaları Bölümlerinde) çalış­malar yapılmaktadır" (Üstünyer, 2013: 22).

Türk- Gürcü etkileşimini daha iyi anlamak ve bu etkileşimi verimli tahlil etmek için öncelikle tarihî süreçte yaşananlara eğilmek gerekir. Bu iki toplumun karşılaşması Osmanlı Devleti zamanı olarak bilinse de aslında çok daha öncelere dayanmaktadır. "M.Ö. VII. asrın ortalarında meydana gelen İskit akınlarından sonra Türklerin kuzeyden Gürcistan'a akını daha vazıh ve sistemli bir şekil almıştır"(akt: Paydaş, 2006: 420). Yani Türk- Gürcü iletişimi, ilk Türk topluluğu olarak kabul edilen İskitler (Sakalar) ile başlamış; sonrasın­da Gürcü tarihinde önemli bir yere sahip olan Krali­çe Tamara ile Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı Kılıç Arslan'ın oğlu Rükneddin Süleyman Şah döneminde bu iletişim devam etmiştir. "Pasinler Savaşı, Anado­lu Selçukluları ile Gürcülerin karşı karşıya geldiği ilk savaş olmuştur" (Gümüş, 2006: 216). Pasinler Savaşı öncesi ve sonrasında yaşananlarla kimi zaman Türk­ler, bugünkü Gürcistan sınırındaki topraklara sahip olurken kimi zaman da Gürcüler, bugünkü Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu bölgelerindeki yerlere hâkim ol­muştur. Türk-Gürcü etkileşiminin dil ve kültür alan­larından günümüze yansıyan tablosu ise asıl Osmanlı Devleti döneminde yaşananlarla çizilmiştir. "Gürcüler, Fatih Sultan Mehmet'in 1461 yılında Trabzon'u fet­hetmesiyle Osmanlılar ile sınır komşusu oldular. Ya­vuz Sultan Selim'in Trabzon valiliği döneminde Os-manlı-Gürcü ilişkileri olumlu yönde gelişmeye başladı ve Çaldıran seferinde Gürcistan beylerinden Mirza Çubuk, Osmanlı ordusuna lojistik destek vererek Os­manlılara dostluğunu bildirdi" (akt. Kasap 1, 2010: 2). Sonraları Gürcistan'a yapılan seferlerle Osmanlı, Kafkas coğrafyasında bazı bölgelere hâkim olmuş ve buralarda iskân politikası izlemiştir. "Gürcistan'daki Osmanlı egemenliği; Rusların 1801'de Tiflis'i, 1804'te Kutaisi'yi, 1810'da bütüm İmereti, 1828'de Ahıska ve 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda ise Batum ve Acara'yı ele geçirmelerine kadar devam etti. Tiflis ve Doğu Gürcistan'da Osmanlı nüfuzu kısa süreli ve sınırlı kalmışken İmereti ve Batı Gürcistan'da üç yüz yıldan fazla sürdü" (akt. Kasap 2, 2010: 4). 1. Dün­ya Savaşı sırasında 1917'de Rusya'da çıkan Bolşevik İhtilâli ile Çarlık Rusya yıkılmış yerine Sovyetler Bir­liği kurulmuştur. Rusya'nın elinde olan Kars, Arda­han ve Batum'a hâkim olan güç de değişmiştir. "Kars, Ardahan ve Batum'un milletlerarası bir antlaşma olan Brest-Litowsk (3 Mart 1918) ile Osmanlılara bırakıl­dığını, hatta yapılan halk oylaması sonunda halkın Osmanlı idaresini tercih ettiğini söyleyerek Mondros Mütarekesi'nin 11. maddesini, bu yerler Türklerde ka­lacakmış gibi düzenletmeyi başarmışlardır." (Gündüz, 2012:615-616). Ancak 16 Mart 1921 tarihli Mosko­va Antlaşması ile Batum Rusya'ya verilmiş; 13 Ekim 1921'de imzalanan Kars Antlaşması ile de Türkiye'nin bugünkü doğu sınırı kesin olarak çizilmiştir. Sonrasın­da ise Batum, 9 Nisan 1991'de Sovyetler Birliği'nden ayrılarak tam bağımsızlığına kavuşan Gürcistan'ın yönetimine geçmiştir. Bugün Türkiye, Gürcistan>ın toprak bütünlüğünü savunmakta; dostluk ilişkilerini arttırmak için adımlar atmaktadır.

      Göçler, dil-kültürün hareketliliğini sağlayan ve di­ğer dil-kültürlerle etkileşimini güçlendiren önemli bir sosyal olgudur. Bu açıdan gerek 93 Harbi gerekse 1. Dünya Savaşı sırasında Gürcistan'dan Türkiye'ye olan göçlerle Türkçe-Gürcüce etkileşimi, bu sosyal olgunun önemli birer örneği olmuştur. "Batum ve Artvin göç­menleri, Anadolu'nun hemen her yerinde iskân edil­mişlerdir. Hopa'dan itibaren sahil boyu göç eden Artvin ve Batum göçmenleri geçtikleri Rize, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop şehir ve köylerinde uygun yerler­de mahallî yöneticiler tarafından yerleştirilmiştir. Hükü­metin talimatı doğrultusunda Orta Karadeniz bölgesin­de Amasya, Tokat ve Sivas bölgelerinde göçmenler iskân edilmişlerdir. (...) İstanbul'a gelen göçmenler Adapazarı, İzmit, İzmir, Yalova, Bolu, Bursa, Eskişehir, Balıkesir, Çanakkale bölgelerine yoğun bir şekilde iskân edildi­ği gibi Ankara'dan Akdeniz bölgesinde Adana'ya kadar yerleştirilmiştir" (Demirel, 2009: 323). Ayrıca bu göç­ler, sadece Gürcistan'dan Türkiye'ye değil; Türkiye'den, özellikle Doğu Karadeniz'den, de Batı Gürcistan'a doğru olmuştur. Bahsedilen göçlerin dışında Türkçe-Gürcüce etkileşimini sağlayan sebeplerden biri de daha önce bah­sedildiği gibi coğrafi yakınlıktır ve Gürcistan, güneybatı­da Türkiye ile komşuyken; güneydoğuda da Azerbaycan ile komşudur. "300 bine yakın Azerbaycan Türkçesini kullanmaya devam eden Azerbaycan Türkünün yaşadığı Gürcistan'da, Azerbaycan Türkleri dışında ülkenin gü­ney bölgelerinde bulunan Türk köylerinde Türkçeyi ko­nuşma dili olarak kullanmaya devam eden küçük Türk toplulukları (... ) bulunmaktadır" (Özkan, 2007: 286).

Devamını okumak için tıklayınız...

 

Türkçe Eğitiminde Kelime Hazinesinin Önemi

       Dil, hem zihinsel gelişmenin göstergesi hem de anlamanın aracıdır. Bu tanım, dilin çocuğun bilişsel ve sosyal gelişiminde ne denli önemli bir yer kapsadığını açıkça ortaya koymaktadır. Dil aynı zamanda çocuğun sosyal beceriler edinmesinin ve bu becerileri kullanmasının da aracı ve ön koşuludur. Sosyal becerilerin başında gelen iletişim, bunu gerçekleştirecek araç olan dilin de gelişmesine bağlıdır.

Dilin özelliklerinden birisi, düşünce ile iç içe olmasıdır. Düşünceler dil yardımıyla ortaya konarak başkalarına iletilir. Düşüncelerin gelişmesini sağlayan temel unsur, kelimelerdir. Kelime ve kavram zenginliği düşünme sürecinde akılcılığa ve düşünce zenginliğine işaret eder (Budak, 2000). İnsanın kelime ve kavram yönünden zengin bir birikime sahip olması, düşüncede de zengin olmasını sağlar. Bu nedenle Türkçe eğitiminde kelime öğretimine ayrı bir önem verilmesi gerekmektedir.

Her dil etkinliği önce bireysel sonra da toplumsal özellikler arz eder. Dil, toplumsal bir kurumdur ancak bireyden bireye farklılık gösteren özellikler taşır. Bireyler arasındaki duyuş ve düşünüş ayrılıkları bireye özgü de bir dilin olduğunu kabul ettirmektedir. Aynı aile ya da sınıftaki çocukların, farklı kelime hazinesine sahip olmaları, onların bireysel özelliklerinden kaynaklanmaktadır.

İnsanların ilk öğrendikleri dil, ana dilleridir. Dil gibi karmaşık bir sistem, birey tarafından kendi kendine ve hızla geliştirilmektedir. Özbay (2001), okul öncesi çocuklarının kelime hazinesinde yer alan kelimelerin hem sayı hem tür bakımından çeşitliliğinin oldukça fazla olduğunu ifade etmektedir. 6 yaşından itibaren çocuğun sahip olduğu dil, okulda belli bir program ve plan doğrultusunda geliştirilir. Çocuğun sahip olduğu dilin zenginleştirilmesinde "kelime öğretimi"nin önemi oldukça fazladır denilebilir.

Türkçe eğitiminde temel dil becerilerinin kazandırılması hedeflenmektedir. Ancak bu becerilerin kazandırılabilmesi için öncelikle bazı ön koşul edinim ve öğrenmelere ihtiyaç vardır. Bunlardan birisi de kelime bilgisinin geliştirilmesidir (Budak, 2000).

Okullarda kelime öğretimi, Türkçe derslerinde sistemli bir şekilde yapılmaktadır. Türkçenin ana dili olarak öğretiminde amaç, dil becerilerini geliştirmektir. Bireylerin bu becerilerinin geliştirilmesiyle hem anlamaları hem de duygularını ve düşüncelerini tam ve doğru olarak anlatmaları sağlanmaktadır (Kavcar, Oğuzkan, Sever, 1995). Bu


beceriler, bir bütün olarak ele alınmalıdır. Kelime öğretimi de bu bütünün bir parçasıdır. Çünkü anlama becerisindeki gelişme, kelime hazinesini zenginleştirerek öğrencinin anlatma becerisini de olumlu yönde etkileyecektir (Sever, 2000). Karatay (2007) bu noktayı, "Dil becerilerinin bireye kazandırılması ve bireyin bu becerileri aktif olarak kullanabilmesi, edinilmiş zengin kelime hazinesine bağlıdır." ifadesi ile vurgulamaktadır.

  

Kelime ve Kelime Hazinesi

Kelime, ifade etmek istediğimiz düşüncelerin, tavırların göstergesidir. Akyol (1997), kelimeyi, tecrübelerin hafızada depolanmış şekli olarak tanımlamaktadır. Aksan (1990), kelime adını verdiğimiz işaret, bir kavram, bir de ses yönü olan her dilin kaynaşmış bir düşünce ses bileşimidir, dildeki başka ögelere ilişkili bir anlama ve anlatma birimidir derken Kantemir (1997) kelimenin, anlam taşıyan ve cümlenin kurulmasında etken rol oynayan ses ya da ses topluluğu şeklinde tanımını yapmaktadır. Korkmaz (1992), "Bir veya birden çok ses öbeğinden oluşan, aynı dili konuşan kişiler arasında zihinde tek başına kullanıldığında belli bir kavrama karşılık olan somut veya belli bir duygu veya düşünceyi yansıtan soyut yahut da somut ve soyut kavramlar arasında ilişki kuran dil birimi" şeklinde ifade eder (s. 100). Bu tanıma göre kelime hem bir anlam hem de bir şekil birimidir. Kelime ile kavram arasında yakın bir ilişki mevcuttur. Kelime, söylendiğinde onu karşılayan kavram akla gelir. Bunların oluşması için de duygu, düşünce, hayal vb. hafızada tasavvurunun bulunması ve bunu ifade eden bir kelimenin olması gerekir (Alperen, 2001).

Kelimeler yalnızca anlatmaya değil, anlamaya da yaramaktadır. Kelimelerin anlamı bilinmeden okunanların ya da söylenenlerin anlaşılması imkânsız gözükmektedir. Bir metinde okuyucunun anlamını bilmediği kelime sayısı çoksa metnin anlamının kavranması da zorlaşır.

Kelime bilgisi; derinlik (kelimelerin çeşitli anlamlarını bilmek), genişlik (çeşitli konularda kelimeler bilmek), ağırlık (bir konuda oldukça çok kelime bilmek) olmak üzere üç boyutta tanımlanmaktadır. Bu boyutlar çocuklar büyüdükçe ilerleyip gelişir (Göğüş, 1978). Akyol (1997), yapılan araştırmalarda kelime bilgisinin derinlik boyutunun ihmal edildiğini ifade etmektedir.


Bireyin kendini ifade edebilmesinde ve iletişimde bulunduğu kişileri anlayabilmesinde sahip olduğu kelime bilgisinin önemi büyüktür. Bir kişinin kazandığı kelimelerin hepsine kelime hazinesi denir. Korkmaz (1992) kelime hazinesini; "Bir dilin bütün kelimeleri; bir kişinin veya bir topluluğun söz dağarcığında yer alan kelimeler toplamı." şeklinde tanımlamaktadır. Bu alanda yapılan çalışmalara bakıldığında bu kavramın; sözcük dağarcığı, söz dağarcığı, kelime serveti, söz varlığı vb. isimlerle de karşılandığı görülmektedir. Çalışmalar incelendiğinde dile getirilen bu kavramların, aynı anlamı karşılamak için kullanıldığı söylenebilir. Sıralanan bu kavramlar arasında "söz varlığı"nın anlamının diğerlerinden farklılık taşıdığı Aksan (1980)'ın "Söz varlığı, temel veya çekirdek kelimeler yanında; yabancı kökenli kelimelerden, deyimlerden, atasözleri, bilim, sanat ve teknik alanlara ait kavramlardan oluşan terimler ile kalıp sözlerden meydana gelmektedir. Temel sözcükler de denilen temel söz varlığı, bir ulusa atalarından kalmış olan en eski metinlerde görülen ve insan için birinci derecede önemli sayılan ögelerdir. Bunlar, organ adları, yiyecek-içecekle, tarım araçlarıyla, insanlarla yakın ilişkisi bulunan hayvanlarla ilgili adlar, akrabalık adları ve sayı gösteren sözcüklerdir." tanımı ile ortaya çıkmaktadır. Ancak Türkçe Sözlük'te kelime hazinesi ile söz varlığı aynı anlamda düşünülmektedir (TDK, 2005).

Kelime hazinesi, bireyin öğrenme yaşantısı sonucunda bellekte depolanan birikimi ifade etmektedir. Bu birikimi en verimli şekilde artırma ve kullanmayı sağlayacak ortam, Türkçe dersleridir. Bu derste kelime hazinesini zenginleştirme çalışmaları ile öğrencinin hem dili iyi kullanması hem de düşünce dünyasını geliştirmesi sağlanır.

Devamını okumak için tıklayınız...

Türkçe Öğretimi ve Önemi

Türkiye, diğer Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıldığında ekonomik, sosyal ve diğer alanlarda gittikçe artan bir değer kazanırken, Türk dilinin önem kazanması için aynı ölçüde çaba harcanmamaktadır. Küreselleşme çağında, ülkelerimiz arasında hem siyasi hem de bireysel düzeyde ilişkiler arttığında bu ilişkilerin büyük bir olasılıkla İngilizce veya diğer Batı Avrupa dillerinden bir tanesi ile yapılabileceği şeklinde düşünülmektedir. Halbuki Türk sosyal, siyasi ve ekonomik hayatı için yabancı dil bilenlerin varlığı ne kadar önemli ise, Batı Avrupa ülkelerinde Türkçe bilinmesi de bir o kadar önem taşımaktadır.Bilindiği gibi, Türk dilinin gramer yapısı, çoğu Batı Avrupa dillerinden oldukça farklıdır. Dolayısıyla Türkçe ile Batı Avrupa dilleri arasında çeviri yapmak düşünüldüğü gibi hiç de kolay değildir. İfade çeşitleri bazen birbirlerinden çok farklı olabilir.Dolayısıyla bir düşünceyi Türkçe’den başka bir dile veya başka bir dilden Türkçe’ye aktarmak, bazen büyük hüner ve uzmanlık gerektirir.

Var olan çok sayıdaki tuzakların farkında olmayan bir çevirmen, en basit bir cümleyi anlaşılmaz ya da gülünç bir hale getirebilir, bunun bugünkü Türkiye’de özellikle belli bazı televizyon kanallarında gösterilen yabancı filmlerde çok bariz örneklerini görüyoruz. Örneğin “Bu hafta sonunda anne ve babamın yanına gideceğim.” yerine “Bu hafta sonunda ebeveynlerimin yanına gideceğim.” şeklindeki bir çeviriyi, ancak İngilizce ile Türkçe arasındaki ifade farklılıklarını bilmeyen bir çevirmen yapabilir. “Your wife is a good cook.” cümlesinin “Karınız iyi bir aşçıdır.” şeklindeki çevirisi de aynı tür hataların başka bir örneğidir. Türkçe’ye özgü ifade tarzlarının farkında olmadan yapılan bu tür çevirilerin, uzun vadede dili gerçekten etkileyebileceği, birçok kere ele alınmış bir konudur. Bu gibi çevirilerin gerçekten dilin yapısı veya özü için bir tehlike oluşturup oluşturmadığını sorabiliriz. Fakat idiyomatik diyebileceğimiz bu tür dil kaymalarını,  bütün Cumhuriyet devri boyunca güdülen dil politikası çerçevesinde değerlendirecek olursak Türk dil politikasının bütün diğer bakımlardan yabancı dillerin etkisinin karşısında olduğunu görüyoruz. İngilizce gibi dillerin eskiden beri her tür yabancı etkiye açık olduğuna işaret ederek Türkçe’nin neden bu kapalı tavra takındığını sormanın yeri burası değildir. Burada sadece şunu söylemekle yetinelim ki, Türkçe’nin mümkün olduğunca arı veya öz Türkçe kalması isteniyorsa çeviri yolu ile dile giren yabancı ifade tarzlarından da sakınmak önemlidir. Bu konuda Türk Dil Kurumu uzun yıllar boyunca son derece başarılı bir şekilde çabalar sarf etmiştir, ancak yukarıda işaret ettiğim gibi dilin sağlıklı bir şekilde kullanımını üstlenecek olan çevirmen kadrosunu ve bu işi de güçlendirmek gereklidir.

En ince ayrıntıları diller arasında aktarabilecek kişilerin elbette ki eğitim seviyelerinin yüksek olması gerekir; örneğin Avrupa’da doğmuş ve iki dilli görünümünde olan Türk asıllı gençler bu işi herhangi bir uzmanlık eğitimi  görmeden genellikle yapamazlar. Şu anda burada aramızda bulunan Heindrik Boeschoten gibi bazı değerli Türkologlar, Avrupa’da konuşulan Türkçe’nin, konuşulduğu ülkelerin ana dilinden etkilenmeye meyilli olduğuna bir çok kere işaret etmişlerdir. Bu konudaki kendi gözlemlerime dayanarak Avrupa’da sadece Türklerin yaşadıkları ülkenin dilinden etkilenmemesi için bilinçli bir şekilde dillerini korumaya çalıştıklarını söyleyebilirim. Aksi halde en azından kelime haznesi bakımından Türkçe Almanca’nın ve Hollandaca’nın etkisi altında kalırdı. Sonuç olarak Avrupa’da bulunan ve iki dilli görünümünde olan Türk gençleri, hiç bir şekilde özel bir tahsil görmeden çevirmen veya Türkçe öğretmeni olarak kullanılamazlar. Yine de bu gençlerin çevirmenlik konusunda büyük bir potansiyel oluşturdukları, ancak bu potansiyelin geliştirilmesi ve eğitimle şekillendirilmesi gerektiği, kaçınılmaz bir gerçektir.

Bu yüzden Türkçe’nin yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da korunması gerekmektedir. Bunun yollarının bir tanesi, yukarıda çizdiğim çevirmen eğitimi ile Türkçe ile diğer diller arasındaki farklılıkların bilinçli bir şekilde öğretilerek çevirmenlik uzmanları yetiştirmek yolu ile gerçekleşebilir. Fakat çevirmenlikten ziyade yurtdışındaki öğretmenlik daha da önemlidir. Benim dikkati çekmek istediğim konulardan biri Türk gruplarının yoğun olarak bulundukları ülkelerde hem çevirmenlik hem de dil öğretmenliği konusunda uzmanlaşmış kadroların kurulmasıdır.

Bugün çeşitli Avrupa üniversitelerinde Türkoloji kürsüsü vardır. Her ne kadar söz konusu bölümlerde Türk dilinin yapısı ve kullanımı konusunda ders veriliyorsa da genellikle diller arasındaki farklılık ve benzerlikler konusunda verilen pratik ve teorik bilgiler eksik kalmaktadır. Benim önerim, Türk makamlarının çeşitli Avrupa ülkelerinde üniversite ya da yüksek okul seviyesinde dil uzmanlığı mesleğine yönelik ders programlarının açılması için çaba göstermesidir. Bugün İsveç’te otuz-kırk yıl önce Finlandiya’dan işçi olarak gelen ve Fince konuşan büyük bir topluluk mevcuttur. Dillerin arasındaki büyük farklılıktan dolayı bu grubun büyük sorunları olmuştur. Hatta bu sorunlar belli bir ölçüde Almanya’daki Türk gruplarının sorunlarına benzemektedir. Okul ve eğitime yönelik dil sorunlarının yanı sıra İsveç’teki gündelik yaşama ilişkin çeşitli olayların bir terminolojisinin Fince olarak yaratılması da sorun olmuştur. Bu sefer de bunlara ve dille ilgili diğer problemlere çözüm bulmak amacıyla yaklaşık 20 yıl önce İsveç Fincesi Dil Kurulu IFDK diye bir kurum oluşturulmuştur ve bugün hala çalışmaktadır. Almanya ve Hollanda gibi yoğun Türk gruplarının bulundukları ülkelerde de benzer kurumların kurulması gerekir. Bu tür kurumlar, hem dille ilgili eğitim sorunlarında yol gösterir, hem de çevirmenlik sorunlarını ele alır ve böylece Türk dilinin yurt dışında koruyucu bir kitlesini oluşturur.

Bu konu ile ilgili olarak bundan sonra sorulacak soru şudur: çeşitli Avrupa ülkelerinde dil uzmanlığına dayalı ders programları açıldığında -yani Almanya’da Almanca-Türkçe dil uzmanlığı, Hollanda’da Hollandaca-Türkçe dil uzmanlığı vs. gibi- gençleri dil bilimi eğitimine nasıl yönlendirebiliriz? Zira çoğumuzun bildiği gibi yurt dışında üniversiteye giren bir Türk öğrencinin seçeceği tahsil, genellikle Türkoloji tahsili olmadığı gibi dil uzmanlığı tahsili de olmayacaktır; Türk gençleri üniversitelerde güvenli bir gelecek sağlayan tıp veya mühendislik fakültelerini tercih ediyorlar. Bu nedenle gençleri daha az güvenli bir geleceği olan dil uzmanlığı mesleğine teşvik etmek belki de zor olur. Öte yandan bu konudaki tereddütlerimin yerinde olduğundan tam anlamıyla emin değilim. Türk topluluklarının yeni ve nispeten az olduğu, örneğin Norveç gibi ülkelerde Türk gençlerinin tahsil seçimi ile ilgili söylediklerim doğru, Türk camiasının daha eski ve daha yoğun olduğu Almanya ve Hollanda gibi ülkelerde Türkoloji veya dille ilgili diğer bölümleri seçen Türk asıllı gençlerin sayısı daha yüksek olduğu görünüyor. Bunlara dil uzmanlığı tahsili yolu ile sağlam bir meslek, güvenli bir gelecek kazanabilecekleri gösterilebilirse muhakkak ki, bu dalı daha çok sayıda Türk asıllı gençler, belki de Türk topluluğuna yakınlık hisseden diğer Avrupalı gençler de seçerler.


Mainz Üniversitesi- Prof. Bernt BRENDEMOEN

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...